Podcast (1. Bölüm) | Turan Altuner – Muhreç Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş / Transcript

Not: bu podcast orman yangınlarının 8. gününde kaydedilmiştir.

T.A. Bugün tekrar Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş’la birlikteyiz. Kendisi ile son olarak Konya’da Kürt yurttaşlara karşı yapılan saldırıları konuşacağız, yedi tane cinayet var ortada. Başlamadan önce ölen yurttaşlara da Allah’tan rahmet, yakınlarına da başsağlığı dileyelim.

Bir de oldukça güncel bir diğer konu var, orman yangınlarını da kısmen konuşacağız. Hüseyin Albay da denizci bir albay. Belki bize neden geç müdahele edildiği konusunda bazı bilgiler verebilir.

Görüş 21.com’a hoşgeldiniz, ben Turan Altuner. Hüseyin Albay siz de hoşgeldiniz.

H.D. Sağolun Turan Bey, hoşbulduk. Teşekkür ederim.

T.A. Çok teşekkür ederiz. Bu sizinle dokuzuncu podcastimiz olacak. Diğer podcastlerimiz de çok ilgi gördü, onu da dinleyicilerimizle paylaşalım.

H.D. Evet, ben teşekkür ederim.

T.A. Hüseyin Albay lafı fazla uzatmadan, denizci bir Kurmay Albay olduğunuz ve gemi komutanlığı da yaptığınız için size ilk sorumu sorayım. Ordu, bu sahil kasabalarındaki, beldelerindeki yangına neden geç müdahele ediyor veya neden bu kadar bekledi? Bugün bir karakol gemisi ve bir de çıkarma gemisi devreye soktular ama yangının sekizinci gününde… Bize bunu nasıl açıklarsınız?

H.D. Şimdi, Türkiye’de – ben meslekteyken de bu böyleydi – ortamı değerlendirirken yönetime bakarım ben. Yani, yönetim atmosferi nasıl? Bir sistem mi var, bir belirsizlik mi var, kaos mu var, düzen mi var, ahenk mi var? Ve ben şöyle derdim meslekte – bunu yazdığım kitapta da koydum özellikle – “Komutan bulunduğu yere ahenk katan kişidir“.

Yani, mesela yönetimde kaotik bir ortam varsa, bunu sadeleştirirsiniz ama bütün çalışanlar, bütün personel, bütün mahiyetiniz komutana göre hareket ederler. Türkiye’deki yönetim atmosferine bakacağız dolayısıyla.

Şimdi, ordu neden yangınları söndürmeye müdahil olmadı veya sekiz gün bekledi? Aslında bu soruyu şöyle sormak lazım: Recep Tayyip Erdoğan neden Türk Silahlı Kuvvetleri personelinin böyle vahim bir olayda vatandaşının hizmetine gitmesini engelliyor? Çünkü, Türkiye’deki yönetici kişi Recep Tayyip Erdoğan. Ordu, neticede Türkiye Cumhuriyeti kamu teşkilatının içerisinde hiyerarşik yapıda O’na bağlı, başkomutan O ya. Onun altında milli Savunma Bakanı, Genelkurmay Başkanı var. Şimdi, Türkiye’de mesela kimin kaç tane çocuğu olacağının kararını insanların kafasına çay atan birisi, çay fırlatan birisi veriyor. Dolayısıyla, Türkiye’deki yönetim atmosferi bu.

Şimdi, bu yönetim atmosferinde Türk Silahlı Kuvvetleri personeli kendisine ne emredilirse onu yapar. Emredilmezse yapmaz. En fazla şunu yapabilir, çıkıp Recep Tayyip Erdoğan’a diyebilirler ki, “Bakın bu kadar orman yanıyor, bu kadar ev bark yandı gitti, bu kadar işletme yandı gitti, yollar yandı gitti, bu ormanların içerisinde milyonlarca can yandı gitti – bunları hiç telaffuz etmiyoruz – haydi bize bir izin verin de, biz de vatandaşımızın yardımına koşalım” diyebilir. En fazla bunu yapabilirler. Şimdi, yönetim atmosferini bu şekilde kısaca bir tanımlayabildiğimi düşünüyorum. Tabii gelinen durumda şu var, Yüksek Askeri Şura toplantısı, Bakanlar Kurulu toplantısı hala yok ortalıkta. Şimdi, eğer bir yerde böyle vahim bir olay varsa, karar vericiler ne yapar? Bir araya gelirler, değil mi? Karar vericiler – yani yönetim kadrosu -nerede bunlar? Yani normal koşullarda ben canlı yayınlanması gereken toplantılar beklerim. Ben gemimde veya yönettiğim bütün birliklerde hemen bunu yapardım. Anında. Bir kriz mi var? Hemen karar vericileri toplardım, derdim ki “Komutan niyeti şudur“. Komutan daima bir niyet belirler, bir maksat koyar ortaya ve önceliklendirme yapar. Şimdi, nerede önceliğimiz? Türkiye Cumhuriyeti devletinin önceliği nerede? Hangi değerlendirme yapılıyor? Ve kamuoyuna nasıl bilgilendirme yapılıyor? Kamuoyunu bilgilendirmediğiniz takdirde aşağıda ne olur? İnsanlar bir yandan ölürlerken, bir yandan koordinesiz biçimde yangına müdahele ederlerken, diğer yandan da spekülasyonlar olur. Ortalığa dedikodular saçılır. Komplo teorileri üretilir. Kaos daha da artar. Kaosu ortadan kaldırıp yönetim atmosferini basitleştirmesi gereken insanlar olayı içinden daha da çıkılmaz hale getiriyorlar. Dolayısıyla, bu ortamda – e şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri personeli cahil değil ki, bunlar okumuş insanlar, komutanları devri tecrübesi olan insanlar. Bütün hayatları boyunca bürokrasi, siyasetle karşı karşıya gelmiş ve buralardan ders çıkarmış insanlar. Dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri ancak kendisine bir talep olursa veya bir emir gelirse hareket eder.

Şimdi, talep nereden gelecek? İl İdaresi kanunumuz var ve orman yangınlarına nasıl müdahele edileceği… Bunların içerisinde mülki amirin sorumlulukları var. Şimdi, Orman İdaresi’nin, bakanlığın sorumlulukları var ama mülki amir bakanlık adına o ilin bütün, her türlü güvenliğinden sorumlu olan kişi ve il idaresi kanunu diyor ki, eğer bir takım kamu güçlerinin gücünü aşan bir hadise söz konusuysa Türk Silahlı Kuvvetleri personelinden vali yardım ister, onları görevlendirir. Nitekim, Milli Savunma Bakanlığı’nın son birkaç tane tweet’inde baktığınız zaman diyor ki mesela, “Denizli Valiliği’nin talebi üzerine…“ . Bakın Twitter’da biz basit insanlar olarak cümleleri kurarken o an nasıl geliyorsa öyle kurarız ama Milli Savunma Bakanlığı’nın, Genelkurmay Başkanlığı’nın attığı tweet’lerin her biri onaydan geçerek atılabilir. Oradaki her bir sözcüğün, noktanın, virgülün bir manası vardır. Öyle kendi başına birisi çıkıpta Milli Savunma Bakanlığı adına tweet atamaz. Eğer buraya “Denizli Valiliğinin talebi üzerine…”, “Isparta Valiliği’nin talebi üzerine…” diye yazıyorsa – son attığı tweetlerde bunları bu şekilde yazmış – bu şu demek: diğer valiliklerden bana talep yok demek. Böyle bir ortamda Valilik, mesela askerden nasıl talepte bulunabilir? Ancak bakanlarla koordine ettikten sonra. Peki bakanlar nasıl yetki verebilir valiye, “Evet askerden yardım isteyebilirsin,” diye? Bakanlar attıkları her tweet’te diyor ki: “Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı üzerine yangını söndürmeye başladık,”; “Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı üzerine şuna müdahale etmeye başladık,”; “Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı üzerine sokağa çıkmayı yasakladık veya serbest bıraktık,” vs. Şimdi, bakan dediğiniz insan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatı olmaksızın hacetini gideremez duruma gelmiştir. Yönetim atmosferi işte bu.

Asker nasıl karar verir bir de? Kendisine mesela böyle bir talep geldi. İlk yapacağı şey, der ki, “Bu işten ben sorumlu muyum?” Çünkü sonuçta asker dediğiniz kişi, bir komutan, kendi hiyerarşisi içerisinde üst komutanlarından bir kere direktif, talimat alacak değil mi? Almaksızın bunu yapamaz. Onun bir maiyeti var, kendisine emanet edilmiş Mehmetçik var. Bir sürü insanın hayatı söz konusu. Böyle bir durumda inisiyatif aldığında – bir diktatörlükte inisiyatif aldığınızda – eğer diktatörün menfaatlerine fayda sağlıyorsa bu ve başarı elde ederseniz tamam, güzel, yükselirsiniz. Yok, aldığınız inisiyatif o diktatörün keyfine zarar verirse, veyahut diyelim ki mesela siz o diktatörün beklediğinden daha fazla hayat kurtardınız, o zaman sizin hayatınız kararır. Bu söylediklerimi ben çok zaman gördüm yani, 15 Temmuz olayında da, özellikle ona odaklandığım için orada da gördüm.

Dolayısıyla şu an Türkiye’de Recep Tayyip Erdoğan engellediği için Türk Silahlı Kuvvetleri personeli bu yangınlara müdahale edemiyor. Müdahele edeceği zaman – dediğim gibi – bir, ben sorumlu muyum? Benim yetkim ne? Ve bu görev veya bu talep benim tarafımdan karşılanabilir mi? Alacağım risk ne? Çünkü Mehmetçiğin hayatını tehlikeye atacağım, bir çok cihazımın aracımın hayatını tehlikeye atacağım demek bu. Dolayısıyla, burada Ordu neden müdahele etmiyor değil, ordunun müdahele etmesi neden engelleniyor? Çünkü Türk Silahlı Kuvvetleri’ne Recep Tayyip Erdoğan, “Haydi müdahele edin,” dese ne yapacak Türk Silahlı kuvvetleri? Onun kendi Doğal Afet Yardım Taburu var, İnsani Yardım Tugayı var, bununla ilgili eğitimler yapılır – ben denizciyim – bizim gemilerde bile doğal afet yardımı ile ilgili eğitimlerimiz var bakın. Nasıl personeline tahliye edeceğiz?..

T.A. Yani doğal afetler konusunda bizzat eğitim aldınız yani? Yani bütün askeri birimlerin böyle bir eğitimi var?

H.D. Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığı için evet. Diğer kara, hava, jandarma… Onların da mutlaka vardır. Ben fiilen özellikle bu 17 Ağustos depremi – hem de şimdi 17 Ağustos’un da yıl dönüm geliyor – 17 Ağustos depreminden sonra bu konuya çok öncelik verildi. Hani şimdi şehirlerde doğal afetlerde kullanılacak teçhizatlarla ilgili konteynırlar oluşturulmuştu, hatta bunları o eski İstanbul Belediyesi istismar edip başka şeylere çevirmişti hadiseyi de… Gemilerde de mesela, bunun için, doğal afetlerde kullanılacak şekilde hangi cihazı kullanacağız, neyle müdahele edeceğiz, nasıl müdahale edeceğiz ve harekata hazırlık eğitimlerinde bunlar denenir, eğer biz bunları makul seviyede yapamazsak gemimiz, birliğimiz harekata hazır hale gelemez. Yani şu an mesela bir fırkateyn de, mesela buraya bugün bir karakol gemisi göndermişler, bir tane de çıkarma gemisi – mantıklı – çıkarma gemisi dediğimiz şey amfibi gemi olduğu için karaya ulaşıp oradaki vatandaşı tahliye edebilir. Bunu depremde de yapmaya çalışmıştık, 17 Ağustos depreminde de… Şimdi, tabii zamanla yaşadığımız şeylerden de tecrübe ediniyoruz. Şu an kendilerine demek ki bu konuda bir emir verilmiş – inisiyatifle değil ancak bir emirle bunlar yapılmıştır – ve herkes kendi “role kartı” diyoruz biz, yani cüzdanınızda taşıdığınız bir kart – orada der ki, doğal afet rolesi söz konusuysa ne yapacaksın, nereye gideceksin, eline ne alacaksın, yanına, hangi çantayı alacaksın, içinde hangi malzemeler olacak – bunların hepsi yazılıdır. Dolayısıyla ordu neden müdahele etmiyor değil, ordunun böyle bir durumda neden bu konulara müdahale etmesi engelleniyor? Benim için bakış açısı budur yani. Bir, yönetim atmosferi; iki, yetkiler, sorumluluklar; üç, yaptıklarınız kaosu mu besliyor yoksa bir ahenk katıyor ortama, sadeleştiriyor mu, basitleştiryor mu? Vatandaşa umut mı veriyorsunuz yoksa vatandaşınızı çaresiz mi bırakıyorsunuz? Yani bunları bir bütün halinde düşünüyorum ben.

T.A. Hüseyin Albay, diyorsunuz ki askeriyede bu doğal afetler konusunda belirli ön hazırlıklar vardır, belli plan programlar vardır, bunların tatbikatları da yapılır ama gelinen aşamada karar tamamen siyasal bir karardır, yani müdahale etmeme, ordunun müdahalede gecikmesi tamamen siyasal bir karardır. Bu da saraydakinin emriyle oluyor, yani saraydakinin engellemesiyle oluyor demek?

H.D. Evet, aynen. Tabii şöyle, ben siyasal sözcüğünü kullanmıyorum, şöyle bir hassasiyetim var benim. Şimdi, siyaset denince partileri kabul ediyorum.

T.A. Ben iktidardan bahsettim tabii ki…

H.D. Siyasi mücadele vs. denilince ben hep partiler arasındaki mücadeleler, paylaşımlar, işbirliği vs. onlara bakıyorum. Burada ben hadiselere tamamen devlet gözüyle bakıyorum. Yani Recep Tayyip Erdoğan’a AKP’nin başkanı olarak, başı olarak değil de, devletin başı, başkomutan, işte Bakanlar Kurulu ya da kabine – bu da tartışılıyor şu an Türkiye’de ne var o da belli değil – onun başı, Milli Güvenlik Kurulunun başı, Yüksek Askeri Şuranın başı… Biraz evvel dedim ya, kaosu ortadan kaldırmanız lazım. Şimdi benim gözümde mesela şu çok önemli, Yüksek Askeri Şura toplantısı hala ortada yok, Bakanlar Kurulu toplantısı yok, Milli Güvenlik Kurulu toplanmadı hala. Şu an bunların toplanıp kamuoyuna bir mesaj vermesi bütün 84 milyonun beklentisi olduğu gibi, benim bakışımla da devletin bir sorumluluğu yani. Bakın, bugün sekizinci gün mü? Sekiz mi oldu bugün?

T.A. Evet sekiz oldu, öyle okudum bugün sekizinci gün.

H.D. Nerede komuta heyeti? Yani komuta heyeti askeri terim. Nerede devletin yönetim heyeti? Bu insanların canlı yayında, “Evet, biz vatandaşımızın yanındayız“ diye… Mesela Türk Silahlı Kuvvetleri veya diğer telefon şirketleri yapabilir bunu. Orada mesela şu anda ne problem var? Elektrik problemi var. İletişim problemi var, değil mi? Şu an bütün herkesin vatandaşa ulaşması gerekiyor. Vatandaşın sesini de başkalarına ulaştırması gerekiyor. Bu 17 Ağustos depreminde Bülent Ecevit medya aracılığıyla kamu kurumlarına emir vermişti, bir konuşma yapmıştı. Onu hiç izlediniz mi? Hatırlar mısınız?

T.A. Yok hatırlamıyorum izlemedim galiba.

H.D. Orada dedi ki, “Şu an hiç elektrik yok, iletişim kanalları tamamen kapalı, ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin başbakanı olarak kamu kurumlarına emir veremiyorum, hiç kimseye ulaşamıyorum,“ dedi -bunu ben daha sonra gönderirim size yayınını – “ve size medya aracılığıyla,” – o zaman TRT için söylemişti bunu – “TRT aracılığıyla kamu kurum kuruluşlarına buradan emir veriyorum, bu konuda organize olsunlar ve müdahale etsinler.” Bu tarz bir mesajı vardı. Şimdi, bakın yönetici budur işte. Şu an biz 21. yüzyıldayız, internetimiz var, elektriğimiz var, online toplantılar yapılıyor dünyanın her yeri ile. Dolayısıyla eğer şu an, sekizinci günde hala koordinesizlik söz konusuysa, bu, devleti yöneten şahısların – yani ben daha marjinal sözcükler de kullanabilirim de şu an için hani – beceriksizliği diyebilirim. Zaten bunun içinde yarım milyon civarında ‘Tayyip Erdoğan İstifa’ diye iki gündür tweetler atılıyor. Şu an ciddi, çok feci bir yönetim kriz var Türkiye’de. Bu, kamu teşkilatının geldiği durum. Halbuki çok basit, çıkıp Recep Tayyip Erdoğan “Valiler geçin karşıma,” desin, desin ki, “Ne ihtiyacınız var?” Şu an ben ortada valilerin mesela böyle açıklamalarını görmüyorum. Nasıl koordine ediyorlar kriz merkezlerinden…

T.A. Bir açıklama yapmaları yeterli olur değil mi bu konuda, böyle 10-15 dakikalık bir telekonferansla gerekli talimatlar verilebilir yani gerekirse?

H.D. Ben çok rahat, hemen anında, yani sadece bir telefon yani… Online görüntülü imkanımız da var. Ve bunu canlı yayında bütün dünyaya da verin. Ve insanlar o zaman derki, “Evet, devletimiz bizim yanımızda. Devletimiz güçlü.” Bu o zaman olur. Ne yapıyorlar şimdi? RTÜK başkanı basın yayın kuruluşlarına mesaj gönderiyor, emir yayınlıyor, Twitter’dan paylaşıyor ve diyor ki susun, sadece söndürülen yangınları yayınlayın. İnanır mısınız, dün bir şey gördüm inanamadım. NTV, yanmış ortalık ve yangın kendi doğal seyri içerisinde her yeri yakıp bitirdikten sonra da sönmüş ve yaptığı haber şu ‘yangın söndürüldükten sonraki manzara’. Bu ne demek yani? Bu Sodom Gomore vardır, bilirsiniz değil mi, o yanardağın lavlarından sonra insanların hali. İşte o resim benim gözümün önüne geldi. Yanmış, bitmiş, tükenmiş her yer ve ‘yangın söndürüldü’. Kim söndürdü bu yangını? Kim söndürdü yani? Ne demek istiyorsunuz? Böyle bir RTÜK olduğu sürece medya, iletişim kanalları komple sansürlemiş durumda, baskılanmış durumda. Vatandaş feryat ediyor TRT, TGRT – tam hatırlamıyorum- diyor ki, “Neden yayınlamıyorsunuz? Burayı yayınlayın, bizim sesimizi duyurun,” diyor.

Şimdi, peki ülkede bu kaosa sebep olan, vatandaşın sesinin dünyaya ulaşmasını engelleyenler kimler? Yine bu 84 milyonun vergileriyle maaş alan, vatandaşın beslediği ve kendisi de vatandaşa hizmet etmekle; onun canını, malını, ırzını, namusunu korumakla mükellef olan insanlar bunu yapıyor. Çıktı birisi – kimdi hatırlamıyorum belediye başkanı mıydı, vekil miydi, AKP’li belediye başkanıydı galiba – “Öyle bir durum olacak ki,” dedi, “uzun vadeli, kredili borç vereceğiz vatandaşımıza, yani ev vereceğiz, onu bize faiziyle ödeyecek.” Yahu bu nasıl bir çapsızlık? Nasıl bir vizyonsuzluk? Ve arkasından şunu ekledi, dedi ki, “O kadar imkan tanıyacağız ki,” hani faiziyle borcunu ödeyecek ama vatandaş, “eski evi olanlar, ya benim de evim keşke yansaydı diyecek.” Bakın 21. Yüzyılda, vatandaşa hizmet etmek sorumluluğuyla mükellef olan, vatandaşın vergisinden karnını doyuran insanların sözleri bunlar.

T.A. O AKP’li bir belediye başkanıydı Hüseyin Albay, evet. İnsan ne diyeceğini şaşırıyor tabii doğal olarak.

H.D. Bakın, devleti yöneten kişilerin – yani devleti yöneten değil- vatandaşa hizmet etmekle mükellef olan kişilerin durumu bu kamu teşkilatında.

T.A. İçler acısı

H.D. Ve bu insanlar kalkıp, mesela o çay fırlatma hadisesinde orman işçilerini, o sırada vardiyada olmayan idari görevlerde görevli olan işçileri toplayıp zorla, baskıyla götürmüşler oraya. Ve oraya götürdükten sonra da başlarına, kafalarına Recep Tayyip Erdoğan çay fırlatıyor. Şimdi bakın, bu artık yönetim krizi, skandal vs. sözcükleri ile tarif edilemeyecek olan bir şey.

T.A. Anladım, evet

H.D. Anlatabiliyor muyum? Şimdi, bu insanlar kalkıp milyonlara terör istiyor. Yani, nasıl bir atmosferde yaşadığımızı şey yapın. Bu nefret lisanıyla insanları parçalıyorlar bir de.

T.A. Hüseyin Αlbay bu belki konumuzun dışına taşar da, ama kısa bir yorumunuzu rica edeceğim. Siz bu çay atma olayına – yani bu ilk defa olan bir şey değil – bir anlam verebiliyor musunuz? Bunu onlar düşünmüyor mu acaba? Ne kadar onur kırıcı olduğunu insanlar için, hem iç kamuoyunda hem dış kamuoyu ne biçim çağrışımlar yarattığının farkında değiller mi bunlar? Orada ne oluyor? Ben gerçekten anlam vermekte zorlanıyorum. Neden bir devlet başkanı otobüsün üzerinde, böyle son derece despot bir halde – bir de onun o vücut dilini izletmek lazım – o kibir, o her şey benim, o kullarına şey atar gibi – ne bileyim, yani ben o kavram kullanmayım – bir eda ile insanların kafalarına çay atılıyor. Bu bir toplumun, bir ulusun, tamamen insan onuruna aykırı bir şey, yani çok temel insan onuruna aykırı bir şey. Geçen gün birisi bir şey söyledi, bir twit okudum da – neyse ben o kavramı kullanmayım yanlış anlaşılır – “Ben evde beslediğim şeylere bile,” yani ben o kavramı kullanmayım, “o edayla öyle yiyecek falan atmıyorum,” dedi. Daha başka şeylerde söylemişti ama ben burada tekrarlamak istemiyorum. Kısaca bu konuda yorumunuzu alayım.

Ondan sonra ikinci sorumu da hemen sormuş olayım, yani bundan sonraki sorumu da sormuş olayım. Devlet ve devletin başında olan adam bu yangına askeri birliklerin müdahil olmasını neden engelliyor? Veya neden emir verilmiyor? Bunu da bize açıklar mısınız? İki soru arka arkaya olsun.

H.D. Şimdi önce şöyle bir şey söyleyeyim, karşımızda öyle bir – kitle mi diyeyim bilemiyorum yani, yönetim kadrosu demek yönetim bilimine saygısızlık olacak, güruh desem ne olur bilemiyorum ama – bir güruh desem ayıp olmaz değil mi?

T.A. Yok hayır asla ayıp olmaz. O güruh işte ona güruh demek lazım.

H.D. Evet. Şimdi böyle bir güruh var ki yaptıklarının bilimsel anlamda, yönetim teorisinde, devlet doktrininde yeri yok. Kendi çıkardıkları yasa metnini, kendi çıkardıkları KHK metnini, kendi çıkardıkları kararname metnini dahi tanımayan, bir gün önce söylediginin daha üzerinden 24 saat geçmeksizin, birkaç saat sonra tam aksini söyleyen bir devlet başkanı – ama ben bu sözcüğü de kullanmak istemiyorum – bir Recep Tayyip Erdoğan figürü var karşımızda. Mesela Recep Tayyip Erdoğan ne demişti hatırlar mısınız? “Bana komuta merkezim papaz elbisesi giyeceksin derse giyerim,” demişti. Bu kişi, bu Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişi. Yani, böyle bir güruh, böyle bir zihniyet karşısında bizim tutarlı tespitlerde, değerlendirmelerde bulunmamız imkansız.

Ben bir kere bu güçlüğü taşıyarak ve yaşayarak sorunuza cevap vermeye çalışacağım, anlatabiliyor muyum? Yani karşımda mantıklı ve tutarlı, ilkeli hareket eden bir güruh olmadığı için; bu mantıksızlık, tutarsızlık, ilkesizlikle ilgili değerlendirme yapmak çok zor. Önce bunu müsaadenizle söyliyim. Yine de, sorunuza hürmeten cevap vermeye çalışayım. Hatırlar mısınız, daha önce İŞİD’leşmeden bahsettik. Burada bir kul kültürü var, reâyâ. Kendi vatan toprağını darülharp görüp, kendi vatandaşını mal görüp reâyâ görüp, meta görüp, vatandaşının karısını helal cariye, malını ganimet gören bir kitle var. İşte bu kitle – zaten o kitlesi de kendisine reis diyor, devlet başkanı demiyor ki, anlatabildim mi – karşısında da bu yönetim kadrosu… Dolayısıyla sanki o mesir macunu dağıtır gibi – Osmanlı’da böyle adetler varmış ya eskiden – yani şimdi burada Mesir macunu değil de çay fırlatıyor, daha ucuz bir şey fırlatıyor. Onlar için bu fırlatan için lütüf, alan için de ‘reisim bana bir lütufta bulundu’… Böyle bir ilişki var yani, bu tamamen – ne diyelim ki buna – kendini kul gören, birey görmeyen bir kitle ve öbür tarafta da kendisini o kitlenin sahibi gören bir kişi. Anlatabiliyor muyum durumu, yani böyle bir ortamda çay fırlatıyor. Daha acısı ne biliyor musunuz? O çay fırlatma hadisesinde işçilerin zorla oraya getirildiğini – ve bunun da daha sonra linkini gönderirim, bu resmi açıklama yani. Bir gazetede orada görev alan yetkili bir kişinin yaptığı açıklama bu, onun üzerine söylüyorum, benim kendi duymam değil yani.

Bundan daha önce acısı ne? Bu çay fırlatan kişiye, kendi vatandaşını kul gören, malını ganimet gören kişiye biat etmiş bir kamu teşkilatı var. Yani koskoca orgeneraller, bakanlar, valiler, kaymakamlar, ne bileyim hakimler, savcılar, bir çok yargı mensubu, bir çok vekil – yani o milli egemenliği temsil etmekle mi mükellef olan parlementoda ki, Türkiye Büyük Millet Meclisi‘ndeki vekiller var ya – şimdi bunların tamamı, birkaç tanesi istisna belki, bireysel hareket eden milletvekilleri var Ömer Faruk Gergerlioğlu gibi, onun yanında sayabileceğimiz başka isimler gibi, hani bireysel hakkı üstün tutan milletvekilleri var ama geri kalan birçoğu ya biat etmiş durumda yahut da bir ilkesiz işbirliği içerisinde. İşte bu çay fırlatan kişiyle. Bu insanların, muhalefet görüntüsü ile eleştiren kişilerin, karar anlarında Recep Tayyip Erdoğan’ın istediği karar ne ise o yönde karara katkıda bulunmalarını da bununla beraber dikkate almamız gerekiyor.

Dolayısıyla, özetlemek gerekirse, kendini kul gören bir reâyâ ve bürokrasi, toplumu baskılayan başka bir bürokrasi, yargı aynı zamanda – çünkü eleştirdiğiniz anda, bunları söylediğiniz anda hemen Cumhuriyet Başsavcılığı ne yapıyor? Sizinle ilgili soruşturma açıyor Cumhurbaşkanına hakaretten. Halbuki o şahıs bir kere gayrimeşru yollarla oraya geldiği için gayrimeşru. Yani Cumhurbaşkanlığı makamına, o makama meşru bir biçimde gelmedi. Her ne kadar seçimle geldi vs. denilse de 1999 yılında belirlenmiş zaten bu günlerin şeyi yapılmış o zaman, Yüksek Seçim Kurulu vs. bunların hepsi zaten bu işin içinde. Şimdi gayrimeşru geldiğini kenara koyup desek ki, seçimle geldi – hani böyle görünürde bir seçim yapıldı diye -seçimle geldi desek bile daha sonraki hareketleri ? Şimdi, akıl ve ruh sağlığı yerinde olan bir insan bütün bunları yapabilir mi? Bu hareketler net biçimde Recep Tayyip Erdoğan’ın kendisi için böyle tam teşekküllü bir yerden ‘bu şahıs karar verme yeti ve yetkisine sahiptir’ diye sağlık raporu alması lazım, birincisi. İkincisi, bir devlet başkanı olarak hareket etmiyor ki. Ağzından hiçbir zaman devlet başkanı söylemleri çıkmıyor ki. Toplumunu ayrıştıran, parçalayan, hala muhalefete terörist diyen AKP başkanı olarak hareket ediyor. Ağzından çıkan bütün cümleler, yaptığı bütün konuşmalar, bayramlaşması bile böyle. Dolayısıyla, ben tarafsız kalacağım diye namus ve şerefi üzerine yemin etmiş bir kişinin tarafsız kalmayacağım demesi ve bunu sözleriyle, söylem ve eylemleri desteklemesi ve kanıtlaması, onu zaten gayri meşru hale getiren başka bir unsur. Şimdi, nasıl çay fırlatıyor? İşte bu ortamda. Yani devlet yok, devlet doktrini yok, devlet vatandaş ilişkisi yok, devletin bütün kurum ve değerleri yıkılmış, ortaya o Patrimonyal Sultanizim denen şey çıkmış, kendi vatandaşını kul ve reâyâ görünce kafasına da çay fırlatıyor. Durum bu. Buna daha fazla bir bilimsel mana vs. yüklemek bilimsel yaklaşıma saygısızlık olur.

T.A. Zaten AKP milletvekilleri ve il başkanlarıyla yaptığı bir toplantıda “Siz çobansınız,” dedi, “sahaya ineceksiniz, sürülerinizi güdeceksiniz,” dedi. Yani “siz çobansınız,” dedi.

H.D. Bunu hatırlamıyorum.

T.A. Daha bundan iki hafta önce söyledi. Çok uzun değil, evet aynen bu kelimelerle “siz çobansınız” dedi, “sahaya ineceksiniz, sürülerinizi güdeceksiniz” mi, mealde yani, şimdi yanlış bir şey söylemek istemiyorum ama “Siz çobansınız, sahaya ineceksiniz, koyunlarınızı güdeceksiniz,” dedi yani bizzat. Ve kamuoyuna açık yani, son derece sanki doğal bir şeymiş gibi söyledi bunu yani.

H.D. O gözümden kaçmış.

T.A. Bunu tam şu an belki kelimesi kelimesine veremeyebilirim ama mealen buydu açıklaması. Peki, Hüseyin Albay ikinci soruyu da unutmayalım. Neden engelleniyor bu yangınların söndürülmesi?

H.D. Recep Tayyip Erdoğan askerin yangınları müdahelesini neden engelliyor? Şimdi bununla ilgili, kendisi bir kere – bütün her şey için ben bu cevabı veriyorum bana her türlü sorulan soruda – bunu bir kere Recep Tayyip Erdoğan çıkıp kendisi izah etmekle mükellef. Yani çıkacak, işte dedim ya, bir Bakanlar Kurulu toplantısı olsa, bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısı olsa, bu şahıs da kendisini gerçekten devletin başkanı – yani bir hukuk devletinin, bir demokrasinin, bir cumhuriyetin gerçekten başkanı olduğuna kendisi inanmış olsa – çıkıp, mesela ne yaptı 15 Temmuz’da, 15-20 dakika içerisinde bütün olayı çözümleyip bütün millete FaceTime aracılığıyla seslenmişti değil mi? Şimdi, sekiz gün geçti bunu yapmıyor hala. Sekiz gün geçti. Orada 15-20 dakikada olayı çözümleyen bir profil ,bugün sekiz gün geçmiş bu açıklamayı yapamıyor. Yani o zaman mesela valilerin koordine etmişlerdi, emniyet müdürlerini koordine etmişlerdi, belediyeleri koordine etmişlerdi, onların kamyonlarını, kumanyalarını, afişlerini koordine etmişlerdi, keskin nişancıları nerelere yerleştireceklerini koordine etmişlerdi, öldürecekleri insanları planlamışlardı, mühimmatını dağıtmışlardı, kimin nerede saklanacağını belirlemişlerdi. Hatta Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tutanak tutmayı akıl etmişti. Orada başsavcısı, başsavcı vekili, savcısı – bunlar hatta Cihat Yaycıyla telefon halinde – bu kadar güzel (!) koordine etmişlerken – güzelin yanında ünlem işareti var tabii ki, kendi vatandaşını öldürmek üzere böyle bir ihanet planına güzel denilemez – orada dakikalar içerisinde her şey çözümleyip organize eden, çözen yönetim kadrosu aradan sekiz gün geçmiş ve vatandaşına su götüremiyor. Tankerlerinin pet şişelerle su doldurmaya çalışıyor insanlar, gördünüz mü o görüntüleri bilmiyorum.

T.A. Gördüm, gördüm onları.

H.D. Dolayısıyla, bir kere bu neden sorusunun cevabını yarın yargılandığı zaman mahkemede ben de soracağım, neden yapmadın bunu diye, birincisi bu. İkincisi. Buyrun…

T.A. Hüseyin Albay bir de şöyle bir şey var, bu işin askeri birlikler boyutu. Bir de sivil müdahelei inisiyatifleri var. Onlar da engelleniyor.

H.D. Evet. Şimdi şöyle, önce bir kere neden diye şey yapayım. Buna en basitinden bir yönetim beceriksizliği denilebilir, fakat şimdi kamu teşkilatında bu iş için yani bütün hayatı boyunca ormanlarla haşır neşir olan, orman yangınlarıyla, ormanların geliştirilmesi ile, korunmasıyla, ormanların imari, iyileştirilmesiyle sorumlu olan Orman İdaresi var. Bununla ilgili bakanlık var. Dolayısıyla, sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın beceriksizliğine bunu yükleyemeyiz. Alt kadronun da şu an yaşananlarla ilgili tabii ki sorumluluğu var ama şöyle bir şey var, hani komutan ahenk katar demiştim ya meslekte kullandığım tabirle, burada da devlet başkanının bu kamu teşkilatına ahenk katması gerekir. Şimdi, devlet başkanı profilini de şöyle dikkate alalım: dünyada bu kadar yetkilendirilmiş, bu kadar yetki ile donatılmış, bu kadar tahkim edilmiş belki Kuzey Kore başkanı vardır.

T.A. Sanmıyorum ama neyse…

H.D. Dolayısıyla böyle bir profilden bahsediyoruz. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti’nde… Zaten kendisi de çıktı demedi mi “Dicle’nin kenarında bir koyunun başına bir şey gelse mesuliyet bana aittir,” diye, bir kere o kendisi bunun bilincinde, yani ne dediğinin bilincinde olan birisi. Belki hastane ona “bunun akıl sağlığı yerinde değil, karar veremez, dolayısıyla sorumluğu da kalmamıştır,” derse ona bir şey diyemem tabi ama o ayrı bir konu.

Şimdi birincisi recep Tayyip Erdoğan’ın ahenk katma, yani bütün kamu teşkilatını organize bir biçimde yönetme sorumluluğu var devletin başı olarak. Kamu teşkilatında yıllarca bu mesleği yapmış, bunun eğitimini almış ve bunu yönetmekle yükümlü olan bürokratlar var. Bir bakıyorsunuz sahada bir çok insan canını dişine takarak gerçekten de mücadele ediyor yangınla. Ama problem nerede? Yönetim kadrosunda. Şimdi, aşağıda siz ne kadar mücadele edebilirsiniz ki? Oraya hava desteği olmadan ne yapabilirsiniz? Siz elinizle yani diyelim ki itfaiye memurusunuz gittiniz suyla müdahale ettiniz, yakıtınız bitti elektriğiniz bitti, pompalarınızı çalıştıramıyorsunuz – tulumba diyoruz biz denizciler – ne yapacaksınız? Dağın başında kaldınız, yangının ortasında kaldınız. Artık kendiniz yanıyorsunuz, bu şekilde itfaiye erleri var yanan, kendilerini feda eden vatandaşlar var. Ama bunlar sahada olanlar. Fakat bununla ilgili asıl ahenk katma, organize etme, hadiseleri, olayları, kurumları, kuruluşları senkronize etme sorumluluğu o yönetim kadrosunda. Valiler, kaymakamlar, belediye başkanları, idari sorumlular, Emniyet Müdürlüğü’nün personeli, askeri personel, hepsi valilik çatısı altında buluşmak zorunda ve bu süreci onlar yönetmek zorunda. Oraya tabii bu arada insani yardım gitmesi gerekiyor değil mi? Yani sadece mevzu yangını söndürmek değil ki, ayrıca oradan tahliye yapıldı tahliye yapılması gerekiyor.

Şimdi bunları ben basit bir insan olarak düşünebiliyorsam bunca donanımlı insan, bunca maaş alan insan, bunca yıllarca bu işin eğitimini almış sadece bu işe odaklanmış, bu işi konsantre olmuş, bunun için yetkilendirilmiş, bunun için kendisine maaş verilen insanlar benden çok daha iyi çözümler bulamayacak mı? Şu an eğer bu kadar problem var ise, işte bu kadar insan görevinin gereğini yerine getirmiyor demektir. Bu kadar insan maalesef görevini ihmal ediyor demektir. Olay budur yani, benim gözümde.

Zaten biz hep doktrinle yetiştik, olan biten her şeyden komutan sorumludur askeriyede. Hele bir de diktatörlük var ise zaten aldığınız nefesin de, alamadığınız nefesin de, yanan canınızın da, her şeyin sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan’ dır. Madem böyle bir diktatörlük kurdunuz, madem bütün kurum ve kuruluşları, medyayı, 84 milyonu baskıladınız, o zaman her şeyin sorumlusu sizsiniz, her şeyi siz yapacaksınız.

Muhreç Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş Kimdir?


1970 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğreniminin ardından Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu eğitimini tamamlayarak 1994 yılında Deniz Subayı olarak Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet etmeye başladı. 22 yıllık deniz subaylığı süresince Deniz Kuvvetlerinin çeşitli yüzer ve kıyı birliklerinde ve çeşitli uluslararası pozisyonlarda görev yaptı. 2016 yılında Bükreş Deniz Ataşesi görevinin tamamlanmasının ardından Türkiye’ye döndüğünde, Romanya’da iken Türkiye’de adam öldürmüş ve yaralamış gibi gösterilerek gözaltına alındı. Ardından hak mücadelesine başlayınca memuriyetten çıkarıldı. Kendisini bir insan hakları aktivisti olarak tanımlayan Hüseyin Demirtaş halen Türkiye’deki rejim değişikliği ve milyonlarca vatandaşa karşı uygulandığını düşündüğü insanlığa karşı suçlarla mücadele yürütmektedir. Evlidir, 3 çocuk sahibidir, İngilizce bilmektedir.