Sena Aydın*

Son on yılda sağ popülizmin hızla yükseldiği ülkelerin muhalif bloklarının yer yer infiale varan hoşnutsuzluğu, küresel iletişim endüstrisinin bu ülkeleri resmederken en çok odaklandığı mesele. Bu ülkelerin kamuoyları genel olarak incelendiğinde muhalif blokta iki başat güncel okuma göze çarpıyor. Birinci okuma bu durumu tüm dünyada benzer bir şekilde yükselen bir trendin lokaldeki yansıması olarak görenlere ait. İkinci okumanın sahiplerinde ise sebepsiz bir lanete uğramışların trajik tutumunda izine rastladığımız bir şaşkınlık var. Tüm bu olanlara karşı hissedilen dumura uğratıcı bir şaşkınlık. Tek ihtimal olarak görülen bir dünya konfigürasyonunun ve küreselleşmeci kültürün alabildiğine geniş etki alanlarının kaybının getirdiği bir distopik gerileme psikolojisi. Bu ikinci grup ilk gruba göre çok kalabalık, daha kitlesel ve daha duygu merkezli. Nihai olarak da bu toplumsal bloklar arasındaki çekişmede, sonuca etkisi açısından daha belirleyici. Bu noktada bir sorunun cevabını bulmak, donup kalmış bu muhalif aklın tekrar akışkan hale gelebilmesi için elzem. Sıklıkla düşünsel bir sefaletle hatta kronik bir düşünce yoksunluğuyla suçlanan sağ popülizm, bu duygu siyasetini nasıl yeniden üretebiliyor? Bunun araçları neler ve nasıl hâlâ başarılı olabiliyor? Bu sorunun cevabını vermek kadar iddialı olmasa da bu mekanizmanın oldukça aydınlatıcı bir semptomu olarak bazı tarihî dizileri düşünmek faydalı olabilir. Çünkü sağ popülizmin güncel politik ihtiyaçlarına tarihten devşirilmiş cevaplar olarak tasarladığı tarihî diziler, bu muhalif blok infialini katmerleyen hayli önemli bir semptom. 

Neo-Osmanlıcılık ve TRT’nin Tarihî Dizileri 

Bu yazıda, Türkiye özelinde tarihî dizilerin alımlanması üzerinden, Diriliş: Ertuğrul ve/veya Payitaht: Abdülhamid’i takip eden katılımcılarla yapılan görüşmelerdeki bazı verileri paylaşarak bir yorum denemesi yapıyorum. Yazının başında öne sürdüğüm; bir blok olarak bu duygu siyasetinin nesnesi olan muhaliflerin şaşkınlıkla izlediği bu dizilerin öncelikli tüketicisi olan sağ popülist blokun durumu okuma biçimine dair bir yorum. Somutlayacak olursak tümüyle tarihe ve kökenlere vurgu yapan, siyasal meşruiyetini neredeyse metafizik bir genesis hikâyesiyle ilişkilendirirken bir yandan da fantastik düzeyde pragmatik bir günü kurtarma siyasetini çok geniş bir sahada tatbik edebilen iktidarın geçmişi şimdiye taşıma biçimlerine bakan bir yorum. Bu blokun büyük anlatısı, kabaca Neo-Osmanlıcılık diyebileceğimiz, teleolojik bir tarih okumasına dayanan görkemli ve şanlı bir geçmiş üzerine kurulu. Neo-Osmanlıcılık, “AKP deneyiminin duygu yüklü bir fotoğrafını çekmeye kalktığımızda hem toplumsal yaşamda giderek daha yoğun biçimde görünürlük kazanarak karşılık bulan bir fenomen, hem de bir duygu haznesi olarak belki de en dikkat çekici politik anlatı”. Özellikle 2009 sonrasında ivme kazanarak hem gündelik hayatın hem politik alanın fonunda belirginleşen bu anlatı, duygu siyasetinin de “en kritik aracı”.[1] Son yıllarda gözlemlenen tarihi dizi enflasyonu da Osmanlı temasıyla alternatif bir millî aidiyet hafızası kurma/pekiştirme görevini kayda değer ölçüde sırtlanmış görünüyor. Bu yorum denemesi de, dizilerle yükselen Osmanlı diskurunun nasıl karşılık bulduğunu anlamaya çalışırken, tarihi yeniden canlandırmanın hiçbir “dilbilimsel, ulusal veya emperyal bağlama özgü olmayan” bir geleneksel tarih yazımından kopuş[2] olduğunun akılda tutulması gerektiğini es geçmemeye çalışıyor.

“Abdülhamid”, AKP kongresinde selfie çekiyor.

Diriliş: Ertuğrul’un 2014’te yayınlanmasıyla başlayan TRT’nin tarihî dizi açılımı, siyasetin tarihle kendini meşru kılma çabasının en görünür örneklerinden biri oldu. Her ne kadar daha sonra, yapım şirketi Osmanlı’nın kuruluş hikâyesini Kuruluş: Osman’la başka bir kanalda devam ettirme kararı alsa da, TRT bugünü ve dünü anlamak için Cumhuriyet öncesi şanlı geçmişin hikâyesini taşıma konusunda öncülüğü bırakmadı. Eylül 2020 sonu yayına giren Uyanış: Büyük Selçuklu ile öyle görünüyor ki bu eğilimi devam ettirecek. Dizi, adından da anlaşılacağı üzere, aslında “Diriliş” ve “Kuruluş” serisinin kronolojik olarak ilk halkası. Kuruluş ve Uyanış farklı kanallarda yayınlanacak olsa da yayıncı kuruluşların “gönül birliği” herkesin malumu. Final yaparak, hikâyenin devamını Kuruluş Osman’a devreden Diriliş Ertuğrul ise üçlemenin en “içe işleyen” parçası. Hem ücretli platformlarda hem free TV’deki tekrar bölümleri hâlâ epey talep görüyor, Youtube’daki tıklanma sayıları milyonlarla ölçülüyor; sadece Türkiye’de değil, dünyanın dört bir yanındaki sadık izleyicileri sosyal medyada diziye ilişkin paylaşımlara devam ediyor. Diğer yandan yine TRT’de devam eden Payitaht: Abdülhamid haftalık izlenme oranlarına bakılırsa, yayınlandığı haftaları neredeyse fire vermeden lider olarak kapatıyor. Osmanlı anlatısının dört koldan işlendiği bu atmosferde belki en çok merak edilen soru, bu dizilerin izleyicilerde nasıl karşılık bulduğu. 

Tarihin sadece tarihçilere bırakılamayacak kadar önemli olduğu kabulü, siyasetin zımni olarak benimseyip yaklaşımlarıyla sık sık hatırlattığı bir görüş. Siyasetin ilk refleksi tarihi bir çerçeveye oturtmak, onu güncelle kendi açısından olumlu bir biçimde rezonansa sokmak. Şüphesiz bu, olanın ne olduğunu kaydetmekten çok daha fazlası. Çünkü bu kayıt işlemi en akademik tutumla yapıldığında bile hayli politiktir. Olaylar ve dönemler tarihleştirilirken ister istemez öznellikler, değerler, özlemler masaya bir anda dökülüverir. Ve tarihin konusu olan her şey bir anda bunlarla ilişkili ara göstergelere dönüşür. 

Eski günleri özlüyoruz, Osmanlı İmparatorluğu’nun eski günlerini… O zaman bugünkü Amerika neyse, Fatih ve Kanuni zamanında Osmanlı İmparatorluğu oydu. (Zuhal, 37)  

Cumhurbaşkanlığı himayesinde düzenlenen Abdülhamid Han Konferansları’nda konuşma yapan dizi ekibi.

Bu dizilerle “yıllarca saklanan gerçek tarihin” artık sandıktan çıkarılarak hakkının verildiği düşüncesi, izleyicilerin dizilere ilişkin en belirgin görüşü. Dizi izleyicilerinde bu tarihî görevi üstlenen TRT’ye minnet duygusu baskın. TRT izleyici için kanallardan bir kanal, içerik üreten bir platformdan biraz daha fazlası. Dizilerde vurgulanan millet ruhunun kamusal sözcüsü. Bir tür bayrak taşıyıcı. Bu bakış, Türkiye’de devletçiliğin hayli yaygın bir pozisyon olduğu düşünüldüğünde çok şaşırtıcı değil. Kanalın, “yıllarca devam eden ihanetten” sonra, artık “gerçeğin farkına vararak Osmanlı’yı aşılamayı amaçladığı”nı söyleyerek memnuniyetini dile getiren de var, TRT’ye diğer kanallara koyduğu “samimiyet” terazisinde birincilik veren de. Bu atılımla birlikte artık TRT’den başka bir kanal izlemeyerek şükranlarını sunan da. Fakat elbette TRT vurgusunun sebebi, devlet kanalı olması. Herhangi bir özel kanalın öncülük ettiği bir durum olsaydı, izleyiciler için de bu kadar anlamlı olmayacaktı muhtemelen. Çünkü o zaman “gerçek tarihi” halkıyla buluşturanın devlet olduğu bu kadar net görülemeyebilirdi.  

Osmanlı Devleti’nin belki de son dönemdeki en önemli şahsiyetlerinden olan Abdülhamid’e bir dönem Kızıl Sultan denildi… TRT’de yayınlanıyor olmasının güzel tarafı Türkiye Devleti’nin şu anda belli bir aşama kat ettiğini gösteren bir nişanedir… Öncelikle bu toplumun değerlerine hitap ettiği için önemli buluyorum diziyi. TRT’de yayınlanıyor olması ayrı bir güzellik. Halkıyla barışık bir devlet için önemli bir adım. (Hakan, 35)

Burada TRT’nin yaptığı kültürel bir hareket olarak, bu zamana kadar Cumhuriyetten bu yana öğretilen bize resmî tarihin dışında, bizim esas köklerimizin geldiği tarihi öğrenmemiz açısından bence faydalı.(Hayrettin 52)

Eski Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın oğlu Muhammed Akdağ’ın, Kayı Boyu konseptinde düzenlenen düğün töreni, 2018. Tören Gebze’de, Fatih Sultan Mehmet’in öldüğü Hünkâr Çayırı’nda yapıldı. 

“Biz”i Kuran Hafıza Siyaseti

Hafıza siyaseti, olayları büyük anlatıya uygun şekilde tarif etmek ve literatüre o tarifle sokma kavgasına tüm güçle asılmak demektir. Hegel, tarihin birbirini tamamlayan iki boyutundan söz eder: Olaylar (res gestae) ve anlatılar (historia rerum gestarum).[3] Başka bir deyişle aslında ne olduğu ve ne anlatıldığı iki ayrı şeydir Hegel’e göre. Anlatılar, yani aslında hafıza, tarihin içsel temelidir. Hafıza ile tarih disiplini arasındaki sınır teoride net görünse de pratikte muğlaktır. Gerçekten olan ile anlatılan arasındaki farka kesin bir biçimde ulaşıldığına emin olmak bilgiden çok inanç gerektirir. Hafıza siyasetinde, herhangi bir toplumsal düzenin üyelerinin ortak anılara sahip olduklarını farz ettikleri “örtük bir kural” manzumesiyle geçmişe ait imgeler, düzeni meşrulaştırmak için biraraya getirilir.[4] Bu örtük kural, Assmann’ın “bağlayıcı yapı” olarak ifade ettiği “biz” olma duygusunu kurar.[5] Seçilmiş olduğuna inananın yaşamı; sadece günü geçirmenin çok ötesinde bir anlam taşır ve seçildiğine kanıt olarak belirli bir geçmiş kurgusunun hatırlanması seçilmişlik inancını sürdürmek için şarttır. Seçilmiş olduğuna inanan bir grubu, bir bütün olduklarına ikna ederek aralarındaki ortaklığı sürdüren ve “seçilmemiş” diğer gruplardan ayrı tutan duygu ise Assmann’ın “bağlayıcı yapı” olarak ifade ettiği “biz” olma duygusudur. Buna çok temel bir felsefi mesele olan tanınma kavgasının bir devamı da denilebilir. Diziler hakkındaki beyanlarına baktığımızda, dizinin izleyicilerinin biz ve onlar ayrımına yaptıkları vurgu hayli baskın gözükür. Bu bağlamda dizileri takip etmek bu “muhayyel biz”e katılmak için oldukça kestirme bir yoldur. Diziler aktif bir tasnif çabası içinde karşılaşılan tüm unsurları “biz” için ifade ettiği anlama göre bir yere yerleştirmeye aracılık eder. Duygusal ve bireysel tüm çıkarımlar bu büyük resme göre düzenlenir, yerine göre bu çıkarımların sahipleri uyarılır. Bu anlamda bireylerin ilişki rejimleri, kimi neden ve ne kadar sevecekleri ya da kimlerden ne kadar nefret edecekleri kurulan “biz” anlatısı ışığında onlara bildirilmiş olur. 

Günümüzde düşman da aynı düşman, dost da aynı dost ama şekil değiştirmiş̧ hali. Yoksa dizileri günümüze uyarladığımız zaman, aynı mevzular şu an için de geçerli bence. Ülke için hayırlı olan bir şeye karşı çıkan birisi varsa, ona bakacaksın; o bizim dostumuz değildir, ki zaten şu an yaşadığımız toplumda da buna sıkça rastlayabiliyoruz. (Hasan, 22)

“Şanlı ecdadın, ona layık olmaya çalışan torunları” şablonuyla parlatılan “biz”in sınırları, kimin hain ya da düşman olarak bunun dışına atılacağına karar verme selahiyetiyle çizilir. Böylece, dizilerin rehberliğiyle pekiştirilen “biz” olma duygusu, aynı zamanda güncel siyaseti okurken işlevsel bir kılavuza dönüşür. Hatta, bazen bir adım ileriye taşınarak diziyi izlemeye “tahammül”, dostu-düşmanı görmek için bir ölçüt sayılır.

Zaten Diriliş̧ Ertuğrul’u da Abdülhamid’i de bir CHP’linin ya da çok fazla karşı görüşlü insanın izlediğini zannetmiyorum, hep geneli AK Partili seyirci izler. Çünkü verdiği mesajlar bizim kesime hitap eden mesajlar. (Öznur, 31) Çünkü CHP zihniyeti, İslam’la hiçbir zaman barışık olmadığı için onları rahatsız eder. Halifeliği kaldıran bir zihniyet, camileri ahıra çeviren bir zihniyetin kendi tarihini sevmesi mümkün mü? Değil. (Hayrettin, 52)

Yenikapı Mitingi’nde Diriliş: Ertuğrul dizisi oyuncuları

Uyanış: Büyük Selçuklu: Tarihin Duygulanımsal Dönüşü

Diziler sadece bugünü anlama kılavuzu değil, aynı zamanda ibretlik kıssalar silsilesi gibi bir işlev de görür. Genel bir ifadeyle dizilerin, günümüz politik meselelerinde alınan pozisyonları tarihe doğrulatarak, milliyetçi ve muhafazakâr tabanın tahkim edilmesi için bir mevzi oluşturduğunu söylemek mümkündür. Hafıza siyasetinin en temel aracı olarak anlatıyı kontrol etme ve yeni anlatılar kurma işlevi incelenen her iki dizide de paralel bir şekilde işbaşındadır. Diriliş: Ertuğrul’la kuruluş, Payitaht: Abdülhamid’le ihanet kaynaklı çözülüş hikâyesinin resmedildiği iki dizinin çelişik gibi duran yıkılış ve diriliş anlatıları, Türkiye’nin güncel durumunda birleşerek tek bir anlatıya dönüşür. Bir yandan akut bir beka tehdidi anlatısı, bir yandan da büyük bir atılımın getirdiği büyük başarılar. Bu anlatımla izleyici, sadece gündemi yorumlamakla kalmaz, olası tehlikelere karşı da teyakkuzda beklemeye çağrılır. Nitekim, hikâyelerden çıkarılması gereken ibretlik kıssalar çıkarılmış görünür. Özellikle Abdülhamid’in kurtlar sofrası olarak resmedilen uluslararası sistemde bu büyük İmparatorluğu sahil-i selamete çıkarmaya çalışan stratejik bir deha olarak tarif edilmesi ve “yalnızlığına” yapılan vurgu, izleyicileri mevcut liderliği de benzer bir yalnızlık içinde ve dört tarafı ihanet sarmalıyla çevrilmiş tehlikeli bir pozisyonda olduğu fikrine ikna etmiş görünür. İzleyiciler kimi zaman tarihin başka dönemlerinden kopup gelen parçalarla kurulan ve dolaşıma sokulan anlatılardan da faydalanır. Menderes ve Özal’ın sonlarından ders çıkarıldığını gösterirken, günümüz siyasetinde benzer türden bir tehlike durumunda “bu kez” uyanık olacaklarını vurguladıkları gibi: “Astılar, zehirlediler, yedirmeyeceğiz”.

Abdülhamid’e yapılanların aynı şekilde Erdoğan’a yapıldığını düşünüyorum. Abdülhamid de ihanetle baş etmeye çalışıyor tek başına.(Seda, 20)

İlginç olan unsur, izleyicilerin aslında tarihin bir tür istismarı olarak nitelenebilecek bu dizilerin taktiksel amaçlarla üretildiğinin genellikle farkında olması. Fakat bu farkındalık esastan bir karşı çıkışa değil, geçmişi idealize edip bugünün asla o kadar iyi olamayacağını kabul etme olgunluğunu gösteren bir tür pseudo-realizme ve meşrulaştırmaya dönüşür. 

Ben (dizinin kurgu olmasının) tarihî gerçeklerle aykırı düşmedikçe bir mahzuru olduğunu düşünmüyorum. Yani özellikle tarih çarpıtılsa, tarihî gerçeklere aykırı bir konu işlense rahatsız olurum ama burada olan, bize resmî tarihin dışında bizim esas köklerimizin geldiği tarihi öğrenmemiz. (Muhammed, 29)

Yer yer, Abdülhamid’in hatırasının aletleştirildiği, ucuzlatıldığı şeklinde bir şerhle, gündelik siyaset uğruna geçmişin bu şekilde pazara çıkarılmasını kabul edilemez bir hata olarak ele alan izleyiciler de görülür. Fakat bu şikâyet de yine gündelik siyasetin aciliyet rejimi altında mecburi bir misyonun ifası oldukları saikiyle kaynağı tarafından daha doğduğu yerde hemen soğurulur. 

Bizim milletimiz böyle kulaktan dolma bilgiyi sever, okumayı sevmez… Sen güncel ekonomik krizi dönüp diziden açıklamaya çalışıyorsun. Millet bunu artık böyle biliyor, böyle inanıyor, böyle görüyor. Bu haksızlık oluyor bence Abdülhamid’e de o dönemki şartlara da… Bu diziyle sadece bizim millet eline kılıç alır, başka bir şey yapmaz… Bizim milletin atılan her adıma göre reaksiyon verdiğini tecrübe eden biri olarak, adımın doğru atılması gerektiğini düşünüyorum… Milleti mobilize etmek için çok güzel tutkallar attılar ortaya. Bu tutkalların bir ayağı bu diziler. (Hakan, 35).

Kahvede dizi izleyenler

Tarihin Duygulanımsal Dönüşü (History’s Affective Turn), bu diziler özelinde Türkiye’de de vuku bulmuş görünür. Tarihte ne olduğundan çok, bugün bizde ne duygu uyandıracağı önemlidir bu yeni kipte. Güncel meşrulaştırılırken ve yeni tutumlar rasyonalize edilirken, iyice zayıflamış bir modernliğin gölgesinde bitmek bilmeyen yorucu kimlik siyasetlerinin ve politik doğrucu duyarlılık dalgasının donuklaştırdığı kitlelerde, tarihçikler, küçük duygu jeneratörleri olarak sahaya sürülür. Başarı ve itibar noksanlığında şaşaalı İmparatorluk günleri ana tema olur ve o ihtiyacı giderir; birlik ve beraberlik noksanlığında ihanet hikâyeleri bir bir raftan iner, operasyonel başarısızlıklarda kaderci ve mütevekkil derviş hikâyeleri sahneye dolar. Tüm bunlar ötekini ikna için değil, berikini mevzide tutmak için yapılır. 

Sonuç olarak, geçmişe yönelik bu ilgi, özel bir tarih merakından değil, tarihin meşruiyet, haklılık ve uzlaşma için işlevsel bir çerçeve sunmasından kaynaklanır. Tarih, gerekli noktalarda “sakinleştirici” ya da “uyarıcı”, başka bir deyişle “engelleyici” ya da “alevlendirici” olabilir.[6] Bu yüzden, 15 Temmuz nöbetleri gibi kritik anlarda sahaya televizyon oyuncularının inmesine, kılıçla-kostümle dizileri takip edip çektikleri videoları sosyal medyaya yükleyen “dizi fan”larına, İYİ amblemli yüzüklerin kapış kapış gitmesine müstehzi bir tavırla yaklaşmak, asıl meselenin üzerini örten bir reaksiyon olmaktan öteye gitmiyor. Bu bağlamda “yeniden canlandırma” (reenactment), geleneksel tarih yazımı biçimlerinden bir kopuş olarak tarihin duygulanımsal dönüşünün bir biçimi; “hem etkiyi nesnesi olarak alan hem de duygulanımı ortaya çıkarmaya çalışan tarihsel temsil”. Günlük yaşam ve sosyal etkileşime dair tanıklığı, “genelleştirilmiş bir tarihsel deneyim nosyonuyla eşitleyen”, geçmişi bugünle uzlaştıran, ulus-ötesi bir fenomen.[7]

Bu Makale ilk önce E-Skope Dergi’de yayınlanmıştır.*


[1] N. Tokdoğan, Yeni Osmanlıcılık: Hınç, Nostalji, Narsisizm (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018) s.16-18.

[2] V. Agnew, “History’s Affective Turn: Historical Reenactment and Its Work in the Present”, Rethinking history11(3), 2007, s. 299-312.

[3] Hegel, Tarihte Akıl, çev. Ö. Sözer (İstanbul: Ara Yayınları, 2003) s.76.

[4] P. Connerton, Toplumlar Nasıl Anımsar?, çev. A. Şenel (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2014) s.8-11.

[5] J. Assman, Kültürel Bellek: Eski Yüksek Kültürlerde Yazı, Hatırlama ve Politik Kimlik, çev. A. Tekin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2015) s. 23.

[6]  A.g.e., s. 75-76.