ukrayna

Bir ülke, bir lider ve birbirine tamamen zıt iki kollektif hafıza. Bu makale çerçevesinde her ülkenin tarihini birbiriyle kıyaslamak elbette mümkün değil. Bu satırların yazarının kapasitesini aşar. Ukraynalı faşist bir lider olan Stephan Bandera örneğinde Ukrayna’nın yakın tarihinden yola çıkarak naçizane bir değerlendirme yaparsak, başka hiçbir ülke’nin yakın tarihsel hafızası Ukrayna’nınki kadar yarılmamıştır diye düşünüyorum. Stephan Bandera Batı Ukrayna’da bir kült, bir ulusal kahraman, Doğu Ukrayna’da ise bir hain! 1909 yılında bir Yunan Katolik rahibin oğlu olarak dünya’ya Galiçya’da (Ukrayna) dünya’ya geldi.

Ukrayna sadece sadece Stephan Bandera’nın kişiliği etrafında bölünmüş bir ülke değil. Ukrayna aynı zamanda Batı ve Doğu arasında tarihsel olarak bölünmüş bir ülkedir. 1900 lu yılların başlarında Ukrayna’larının % 20 si Habsburg monarşisi, % 80 ise Çarlık Rusya’sının egemenliği altında yaşıyordu. İki imparatorluk arasında bölünmüş bir toplum, bir tarih ve bir hafıza var ortada. Bu bölünmüş tarih ve hafıza en çok ta Stephan Bandera’nın kişiliğinde somutlaşmış gözüküyor. Birinci dünya savaşı sırasında Bandera Ukraynalıları iki cephede savaşırken yaşadı ve bu sonraki yaşamında derin izler bıraktı. 1917 yılında Lemberg, bugünkü Lwiw şehrinde kurulan Ukrayna devletinin Polonya ve Kızılordu tarafından yenilgiyle uğratılmasına tanık oldu. Bandera, ikinci Polonya cumhuriyetinde yaşayan`bati Ukraynalıların çoğu gibi illegal paramiliter örgüt olan UVO‘ya ardından yine Ukrayna Milliyetçilerinin bir örgütü olan OUN‘ya katıldı. İşin garibi bu iki Örgüt te Ukrayna’da kurulmadı.

Kökleri hep dışarıda oldu: UVO (Ukrayna askeri örgütü), 1920 yılında Prag’da OUN (Ukrayna Milliyeticilerinin örgütü) ise 1929’de Viyana’da kuruldu. Bu iki örgüt Ükraynalıların % 80’nin yaşadığı sovyet Ukranya’sında ise doğru dürüst bilinmiyordu. Faaliyetleri Polonya ile sınırlıydı. 1920’li yıllar Avrupa’da faşizmin yükseldiği yıllar. 1922’de İtalya kralı III. Viktor Emanuel daha önce Kara Gömlekliler ile Roma’ya yürüyüp iktidar olmanın önünü açan Mussolini’yi başbakan olarak atadı. İtalya’da faşizm resmen iktidar oldu. Birinci dünya savaşında sonraki dönemin Almanyasın’da olduğu gibi İtalya’da‘da aşırı borç ve enflasyonun sürekli zirvelere tırmanması nedeniyle işsizlik Aralık 1920 ile Aralık 1921 yani bir yılda 100.000 den 500.000 çıktı.

Ekonomik ve toplumsal kriz derin siyasal bir krize evrildi. Dönemin yöneticileri bir çözüm bulmaktan çok uzaktı. Sol ve sosyalist muhalefet ise bölünmüş ve felç durumdaydı. Ortak söylemleri „burjuva devletine“ karşı olmaları. Topluma başka da sunabilecekleri bir çözümleri yoktu. İtalya’da faşizmin başarısı ve iktidar olması ile birlikte, faşizm Avrupa‘nın diğer toplumlarında da kabul görmeye başladığı gibi Batı Ukrayna‘da da kabul görmeye başladı. Bir Ukrayna faşizmi tasarlanmaya başlanıldı ve bir devlet olma mücadelesinde UON; faşizmi Ukrayna milliyetçiliğinin yaratılması ve güçlendirilmesi açısından çok temel ideolojik bir enstrüman olarak gördü. Bu nedenle Ukrayna faşistleri; Mussolini, Hırvat / Ustasha ve Alman Nazileri ile başlangıçtan bu yana iş birliği yaptı. Polonya ve SSBC‘ne karşı mücadelelerinde Nazi Almanya’sından destek almaya çalıştılar. Fanatik yahudi ve SSCB düşmanı olmaları nedeniyle Ukraynalı faşistler (UON) Hitler nezdinde Mussolini’den daha fazla itibar gördüler.

Bandera Kültü

Her ne kadar Bandera ismi telaffuz edildiğinde özellikle Batı ülkelerinde akla Ukrayna’nın tümü gelse de, Bandera’nın etkisi 1900 lu yıllarda Avusturya ve Polonya’nın bir parçası olan Batı Ukrayna ile sınırlı kaldı. Bu coğrafya ise yukarıda da değindiğimiz gibi Ukrayna coğrafyasının sadece % 20 sine tekabül ediyordu. Ukrayna nüfusunun ezici çoğunluğunun yaşadığı (% 80) yaşadığı Orta ve Doğu Ukrayna’da ise Bandera hep bir hain olarak anıldı. Bandera, Lwiw / Lemberg’te yükseköğrenim gördü. Ocak 1993’ün başlarında Hitlerin Almanya’da iktidar olmasıyla neredeyse aynı zamanda, Bandera OUN’un lideri (providnyk) seçildi.

İlk hedefi Polonya – Ukrayna ihtilafını radikalleştirip Ukranya’da bir „ulusal devrim“ hayata geçirmekti. Stratejisini bunun üzerine kurguladı. Bundan hareketle Polonya – Ukrayna ihtilafını yumuşatmaya çalışan birkaç politikacıya lideri olduğu UON örgütü tarafından suikastler düzenlendi. Bu cinayetler önce kamuoyunda pek umursanmadı. Ama UON‘nin 1934 yılında Polonya içişler bakanı Bronisław Pieracki öldürmesi bir dönüm noktası oldu. Bandera ve arkadaşları tutuklandı. Yargılama sırasında mahkemede faşist selamı verdiler. Bu yargılama ve mahkemede tutunduğu kararlı tavırları nedeniyle Ukrayna milliyetçileri arasında bir Bandera „kültü“ oluştu. Savunmasında „Ukrayna’nın özgürlüğü için yüzlerce değil, binlerce insanın kurban edilmesi gerektiğini“ dile getirdi. Ölüm cezasından kurtuldu ama hapis cezasına çarptırıldı. İkinci dünya savaşı başladıktan sonra cezaevinden kaçtı.

Bandera Cezaevindeyken, lideri olduğu OUN örgütünün ideologlarından olan Volodymyr Martynets gibi isimler Ukrayna anti semitizminin ırkçı versiyonunu tasarladılar. Homojen bir ulus yaratmak için Yahudilerin ve Polonyalıların Ukraya‘ndan sürülmesi veya öldürülmesi hakkında planlar yaptılar.

OUN ve onun askeri kanadı olan Ukrayna İsyan Ordusu (UPA) Ukrayna’nın batısındaki Polis örgütüne katıldılar ve Nazi işgalcileri ile birlikte 800 bin Yahudi ve 100 bin Polonyalıyı katlettiler. Binlercesini batı Ukrayna’dan sürgün ettiler. Bandera bu yıllarda Almanya / Sachsenhausen toplama kampında „özel tutuklu (Sonderhäftling) olarak tutuklu olduğu için bu cinayetlerle doğrudan ilintili olmadı ama liderliğini yaptığı ve ideologlarından biri olduğu örgüt bu katliamlara birebir katıldı. UON ve Ukrayna faşistleri Bandera’yı liderleri olarak görmekten hiçbir zaman vazgeçmediler. Tüm zamanlar Ukrayna faşizminin önderi olarak anıldı. Savaştan sonra katledilen yüz binlerce Ukraynalı Yahudi ve Polonyalılardan hiç bahsetmedi. Konu hakkında tek kelime dahi etmedi. İkinci dünya savaşının bittiği yıl 1945’te hemen Batı gizli servisleri ile irtibat kurup Münih’te bir UON merkezi kurdu.

İkinci dünya savaşı bittikten sonra da Bandera’nın lideri olduğu UPA (Ukrayna İsyan Ordusu) Sovyetler Birliğine karşı 10 yıl boyunca Batı ülkelerinin desteğiyle savaşmaya devam etti. Bandera Milisleri ile zamanın Sovyet gizli servisi arasındaki kamuoyuna pek te yansımayan, daha çok asimetrik örtülü bir savaş niteliğinde yürütülen ve 1953 – 1954 kadar süren bu savaş oldukça kanlı oldu. UPA ve Ukrayna milliyetçileri sovyet verilerine göre 20 bin sivili ve 10 bin Soyvet yöneticisini öldürdü. Batı destekli bu savaş SSCB’ye karşı yürütülen bir yıpratma savaşıydı. SSCB’de UPA’ya ve destekçilerine yönelik son derece sert cevaplar verdi. UPA ile iş birliği yaptıkları gerçekçesiyle 153 bin kişi öldürüldü. 203 bin kişi sınır dışı edildi ve 134 bin kişi tutuklandı. Bazı Ukraynalılar, SSCB’nin iç bölgelerine sürgün edildi. Bandera ise bir KGB ajanı olan Bohdan Staschinski tarafından özel olarak yapılmış zehirli silahvari bir aparat ile Münih’te öldürüldü.

Rivayet göre; KGB, Banderayı Alman Dış Gizli Servisi BND ile bir gün sonra yapacağı ve Ukrayna’da SSCB’ye karşı nasıl daha etkili bir savaş yürütüleceği konusunda yapılacak bir toplantının hemen öncesinde öldürüldüğüdür.

Öldürüldükten sonra 1944’te Ukrayna’yı Almanlarla birlikte terk etmek zorunda kalan Ukraynalılar tarafından adeta bir mit haline geldi. New York, Münih, Toronto gibi şehirlerde yapılan toplantılarda bir „özgürlük savaşçısı” olarak anıldı. Hatta 1978 yılında taraftarları Londra’da bir Bandera müzesi kurdu.

Bandera’nın Geri Dönüşü

Ukrayna’da Yahudi ve Polonya kökenli halka yaptıkları vahşi cinayeteler ve soykırım hiçbir zaman konuşulmadı. SSCB dağıldıktan sonra Bandera kültü tekrar Batı Ukrayna’ya geri döndü. 1990’da doğum yeri olan Batı Ukrayna’daki Staryj Uhryniw kentinde iki heykeli dikilince bu heykeller NKWD tarafından dinamitlendi. Üçüncü bir heykeli ise Lenin’in eritilmiş bir büstünden bir hesaplaşmanın sembolü olarak yapıldı ve hâlâ yerinde durmaktadır.

1920 li yıllarda olduğu gibi, SSCB’nin dağılmasından sonra da bir ulus yaratmak için faşist bir ideoloji yeniden biricik bir enstrüman olarak görüldü. İrili ufaklı mafya vari faşist çeteler türedi. Batı Ukrayna’dan başlayarak terör dalgasını Başkent Kiev’e taşıdılar ve 2016’de Amerika’nın desteklediği bir faşist darbe ile de fiilen iktidar oldular. Gelinen aşamada ise 30 yıllık bir “ulus devlet“ denemesinden sonra yeniden yenildiler.

Geçen yüzyılda İtlaya’dan başlayarak, Nazi Almanyası’ndan günümüze kadar denenen tüm ülkelerde büyük toplumsal yıkım, kan ve gözyaşından başka bir şey getirmedi bu denemeler. Bu durum farklı bir versiyonu ile Türkiye örneğinde de yaşandı: 10 yıllardır süren Kürt inkarı ve homojen bir ulus yaratma politikaları Türkiye’ye de kan, gözyaşı, ağır sosyal travmalar ve ekonomik çöküşten başka bir şey getirmedi. Homojenizasyon politikaları gelinen aşamada iflas etti. Geriye sadece büyük bir enkaz kaldı. Faşizm genelde hep siyasal ve “ideolojik” boyutları ile tartışıldı ama Faşizm bir ideolojik konsept olmaktan ziyade patolojik bir vakadır. Çünkü birbirini besleyen ve tetikleyen narsisizm, paranoya ve sadistlik gibi üç temel patolojinin bireysel (lider) veya kollektif düzeyde (siyasal partiler ve örgütler) bazında oluşan ölümcül bir kompozisyonudur. Ve Sonu mutlak hüsrandır!

Faşizm bir patolojidir, narsist bir kişilik bozukluğudur. Çünkü kişisel baz da olduğu gibi kolektif bazda da kendine aşırı, irrasyonel „güven“ sahibidir. „Kendisine hayrandır ve sürekli kendilerini ön plana çıkaracak durumların içinde bulunmak ister. Aynı şekilde çevresindeki kişilerin de kendisini sürekli olarak övmesini ve hayran olmasını isterler„ Bu yüzden de otoriter ve faşist liderlerin ortak özellikleri ağır bir gerçekçilik kaybı yaşamalarıdır.

Naçizane konuyla uğraştığım kadarıyla bugüne kadar gerçekçilik kaybı yaşamayan faşist – otoriter bir lidere rastlamadım. Faşizmi çok tehlikeli kılan en önemli öğelerden biri de bu narsist gerçekçilik kaybıdır. Bu gerçekçilik kaybını Ukrayna liderliğinin içinde olduğu duruma bakarak anlamak ta pekâlâ mümkün. Rusya gibi askeri bir süper güçle böyle kapsamlı bir savaşı göze almak bir gerçekçilik kaybından, bir cinnet halinden başka ne olabilir ki!?

Faşizm bir patolojidir, sürekli bir paranoya durumu yaşamaktır. İçte ve dışta düşmanlarla çevrildiğine inanmak ve sürekli bir „düşmanlarla çevrili olma“ durumu yaşamaktır.

Faşizm bir sadistliktir çünkü sürekli bir “düşmanla çevrili olma” paranoyası içte muhaliflere, dışta diğer ülkelere ve halklara karşı sadist fantazilerin beslenmesine neden olur. Bu gitgide büyüyen irrasyonel bir nefret durumudur, bir çıkmazdır. Faşist ideolojilerde iç ve dış düşman algısı ontolojiktir! Düşman yoksa faşizmde yoktur! İç ve dış düşman hava ve su gibi gereklidir. Düşmansız yapamaz!

Faşizmin iktidar olduğu tüm ülkelerde son derece yıkıcı ve kanlı olmasının nedeni narsisizm, paranoya ve sadistlikten oluşan ölümcül bir “kokteyl” olmasından kaynaklanıyor.

Ukrayna’da örneği de bize gösteriyor ki, faşist – milliyetçi bir ideolojiyi kullanarak bir kimlik, bir ulus ve bir devlet yaratmak mümkün değil. Sonu mutlak hüsran! Faşizm hangi ülkede iktidar olmuşsa sonu mutlak hüsranla sonuçlanmış! Çünkü ırk “ideolojisi” ve faşizm insanın doğasına aykırıdır, bir patolojidir.

Ukrayna ve benzeri ülkelerde yaşanan bu tradejiden gelecek kuşak yöneticilerin dersler çıkarması dileğiyle.