Sovyet romani

Filolog Ahmet Açan ile Sovyet Romanı üzerine dört bölümden oluşan kapsamlı bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşinin yanı sıra Sovyet edebiyatı üzerine çalışan, araştırma yapan okuyucularımız ve dinleyicilerimiz için referans kaynağı olabilmesi açısından, söyleşinin makale versiyonu da Ahmet Açan okuyucularımız için ayrıca kaleme aldı. Emekleri için kendisine çok teşekkür ederiz. — Görüş Redaksiyonu


İddianame: SSCB’de sadece proletaryanın kazanımlarını yücelten, günün gerçeklerinden değil, ortak ideallerin getireceği mutlu bir gelecekten bahseden, gerçeği süsleyip püslüyerek olduğundan daha güzel gösteren, komünizmin ütopyasına olan inancı sorgulamayan metinler yayımlanabiliyordu. Sosyalist gerçekçilikte mutlaka militanca tavır alan kahramanlar vardır. Edebiyat bir sanat değil, propaganda amacıdır. Sosyalist Gerçekçilik, yazarı Partinin yararlı gördüğünü yazmaya zorlayan bir Parti diktasından başka bir şey değildir. Özellikle 1930’lu yıllardan itibaren bağnaz bir kahramanlığın, refahın ve mutluluğun kurallara uygun övgüsünden ibarettir. Sosyalist Gerçekçilik, rejime övgüler düzme ve pohpohlamayı yazarlara görev olarak yükleyen bir Parti emridir. Sovyetler Birliğinde yazarlar devlet memurudur.

Tüm bir Sovyet edebiyatını yukarıdaki iddianameyle yargıladılar ve mahkum ettiler! Şimdi davayı yeniden açıyoruz. Bu çalışmayı bitirdiğimde şu twete atmıştım: Güneş balçıkla sıvanmaz ifadesi doğru değil! Güneşi bayağı bayağı balçıkla sıvamışlar! Şimdi temyize gidiyoruz. İki şeye bakacağız, önce güneşin büyüklüğüne sonra ise sıcaklığına.

Güneşin büyüklüğü…

Öncelikle güneşin büyüklüğünü tespit edelim: Sovyet romanı için en temel kaynak en sonuncusu 1978 yılında yazılmış 9 ciltlik kısa edebiyat ansiklopedisidir. Ansiklopedi 12 binden fazla yazarın makalesi, 35 bin isim, başlık ve terim içerir. 1984 yılına gelindiğinde dahi Sovyet romanı sezonu yüzlerce yeni romanla kapatıyordu. 1936 yılında Moskova’yı ziyaret eden Alman yazar Lion Feuchtwanger şöyle yazar:

“Sovyet insanlarının okuma açlığını tahayyül etmek çok zor. Gazeteler, dergiler, kitaplar, okuma iştahı zerre azalmaksızın, yutuluyor. Pravda’nın matbaasını geziyordum. Dünyanın en verimlisi olan dev bir rotatif makinesinin etrafında dolaştık; iki saat içinde iki milyon basıyor. Makine, bir bütün olarak dev bir lokomatifin gövdesine benziyor ve insan onun seksen metre uzunluğundaki sonsuz platformu üzerinde sanki bir transatlantiğin güvertesi üzerindeymiş gibi geziyor. Bir çeyrek saat dolaştıktan sonra, makinenin yerleştirildiği hangarın yalnızca yarı genişliği kapladığı, diğer yarının boş olduğu gözüme çarptı. Nedenini sordum. Şimdi, diye söylendi bana yalnızca iki milyon tirajla basıyoruz, Ama elimizde beş milyon daha abone siparişi var. Kağıt fabrikalarımız gereksinimlerimizi karşılar karşılamaz ikinci bir makine yerleştireceğiz. (…) 1936 yılında Puşkin’in eserleri 31 milyon adet basılmıştı! Baskı sayısını sınırlayan kağıt sıkıntısı ve matbaanın kapasitesidir. Bir yazarın kitaplarını normal bir günde herhangi bir kitapçı da bulmak mümkün değil; yeni bir baskı yayınlandığında alıcılar kuyruğa giriyor ve baskı, baskı sayısı 20.000, 50,000, 100,000 adet bile olsa birkaç saat içinde bitiyor. Sevilen yazarların kitapları, kütüphanelerde – bunların sayısı 70.000 – haftalarca önceden ısmarlanmak zorunda. Çok ucuz satılmalarına karşın oldukça değerliler ve bana ‘paranızı açıkta bırakabilirsiniz, ama kitaplarınızı asla’ dendiğinde, bu bana şakadan biraz fazla geliyor.”  Lion Feuchtwanger, “Moskova 1937” sf:47-48

Listen to “Sovyet Edebiyatı” on Spreaker.

Yani bizi inandırmaya çalıştıkları şey, hiçbir edebiyat değeri olmayan, sadece propagandadan ibaret bu kadar “çöpü” almak için Sovyet insanının deli gibi birbirini yemesi! Üstelik bunlar Sovyetler’in en karanlık olduğu iddia edilen 30’lu yıllar. Mesela Sorbonne Üniversitesi Fransız Edebiyat Profesörü Jean Bonamour’un “Rus Edebiyatı” kitabında 1930’lardan Stalin’in ölümüne kadarki dönemi bir iki yazarla geçiştirmiş ve Sovyet edebiyatının “rönesansı” kabul ettiği Hruşçov dönemine birden atlayıvermiştir. Halbuki Sovyet romanının en iyi eserleri, sosyalist gerçekçiliğin klasikleri birazdan göreceğimiz gibi tam da o yıllarda verilmişti!

Edebiyat dergilerine baktığımızda 1990 yılında her bir sayısı 500 sayfa olan “Yeni Dünya” dergisinin tirajı 2.710.000, “Bayrak” dergisinin 1 milyon, “Gençlik” ise 3 milyonun üzerinde baskı yapıyordu. Uzun yıllar New Left Rewiew’un yayın yönetmenliğini yapmış İngiliz gazeteci Anthony Barnett, 1987 yılında Sovyetler Birliği’ne yaptığı gezide şunları söylemekten kendisini alamaz: “Moskova’da Avrupa tiyatrosu müziği veya sineması üzerine bir tartışma, Paris’ten Milano’ya, Berlin’den Londra’ya öylesine bilgi yüklü ve kolaylıkla uzanır ki, Anglo Saksonları cehaletlerinden utandırır.” Sovyetler’de Özgürlük sf: 132

Güneşi balçıkla sıvama…

Batı Edebiyatı uzun süre Sovyet edebiyatını yadsımıştır. Onlara göre Sovyet edebiyatı kendinden önce gelen Rus edebiyatından kopmuş ve her şeyi yakıp yıkarak havadan düşer gibi yeni bir edebiyat uydurmuş, buna da sosyalist gerçekçilik demiştir. Onlara göre tüm bir Sovyet Tarihi, tıpkı sosyalizm gibi aynı zamanda sosyalist gerçekçilik deneyiminin başarısızlığının tarihidir. Aslında ne sosyalizm ne sosyalist gerçekçilik başarılıydı. Bu öylesine muazzam bir propagandadır ki bizim Türkiye’deki en damardan komünistler bile sosyalist gerçekçiliğin kendinden önceki devasa Rus edebiyatının gölgesi altında başarısız kaldığını size itiraf edecektir! Batı edebiyatına göre kuşkusuz bunun başlıca suçlusu önce komünist devrim, sonra da Stalin’dir.

İddiaların kaynağı

Şimdi baştan sona bu iddialara bir bakalım: Batı’ya göre devrim sonrası edebiyatın altın yılları 20’li yıllardır ve onlara göre en azından 1930’lu yıllara kadar yine de göreceli olarak bir özgürlük rüzgarı esmekteydi. Ama 5 yıllık planların kabul edilmesiyle birlikte bir anda “propaganda” yazarlar dönemi başlamıştır. Peki neden daha önce değil? 1928’den sonra ne olmuştur? Bunlara ayrıntılı olarak değineceğiz. Bu yüzden Batı’da Sovyet romanı dendiği zaman neredeyse sadece sistemi eleştiren, kitapları yasaklanmış, sansüre uğramış yazarlar anlaşılır.

Bunda devrimden sonra yurt dışına kaçan bazı Rus yazarların etkisi büyüktür. Çünkü devrim festival giysileri içinde değil, aksine bir cerrah ya da kavgadan yeni çıkmış bir savaşçı gibi gelmişti. Bu kargaşa pek çok yazarı düş kırıklığına uğratmıştır ve Batı bu göçmenleri nitelikli olsun ya da olmasın el üstünde tutar. Ancak doğrusu Aleksand Kuprin ve İvan Bunin dışında Rus edebiyatına bir miras bıraktı denecek mülteci pek başka yazar da yoktur. Kuşkusuz bunlardan en önemlisi İvan Alekseyeviç Bunin’dir. Bunin Rusya’yı 1920’de terk eder ve Paris’e yerleşir. Aslında iyi de bir yazar olmasına karşın romanlarında Sovyetler’e karşı nefret ve 19. yüzyıl Rusyası’na özlem vardır. Hani şu tüm Rus klasiklerinde halkın ne kadar sefil yaşadığının anlatıldığı 19. yüzyıl… Ve kuşkusuz ki Batı 1933 yılında ona Nobel edebiyat ödülünü vermekte gecikmemişti. Ve bu Nobel ödülü de zaten yazar Fransa’da kaçtığı için Sovyetler’in değil, Fransa’nın hanesine yazılmıştır. Bu arada İvan Alekseyeviç Bunin Sovyetler’de tamamen yasaklı da değildi. Gorki onu sever, eserlerine değer verirdi. Ayrıca ölümünden sonra tüm eserleri Sovyetler Birliği’nde 9 cilt olarak basılmıştır.

Türkçe’de Sovyet romanı üzerine temelde iki adet kaynağımız var. Biri Ahmet Mümtaz İdil’in 1984 yılında tek baskı yapan “Sovyet Romanı”, diğeri ise edebiyat eleştirmeni Zelinski’nin 1970 yılında yazdığı ama bizde 1978 yılında yayımlanan “Sovyet Edebiyatı” Her iki çalışmanın da şu an yeni baskısı bulunmamaktadır. Bu arada Jean Bonomaur’un “Rus Edebiyatı” ve 2018 yılında Gazi Üniversitesinde bir doktora tezi olan -internette pdf’si var- “Sovyet Dönemi Rus Edebiyatı (1953-1992) çalışmalarını da inceledik. Özellikle bu iki çalışmanın yazılma amacı neredeyse tüm bir Sovyet edebiyatının Komünist Parti’nin mezalimi altında nasıl azap çektiği ve bu yüzden sanatsal ürünler veremediği üzerinedir. Biri Türk diğer Fransız iki yazarda daha çok göçmen edebiyatı ya da Sovyetler’de kalıp ama komünist olmayan yazarlarla, komünist olduğu halde sistemi eleştirmeye cüret etmiş yazarları konu edinir! Bunların dışında tüm bir Sovyet edebiyatının çöp olduğunu ima ederler! Öyle ki 1953-1992 yılları Sovyet edebiyatını konu alan bu akademisyen 523 sayfalık doktora tezinde 1965 yılında Şolohov’un Nobel edebiyat ödülü aldığından bile söz etmemiştir!!!

Bu çalışmada mümkün olduğunca tüm iddialara objektif bir şekilde bakmaya çalışacağız.

Sosyalist Gerçekliğin kuruluşu

Sosyalist Gerçekçiliğin kurucusu, herkesin sandığı gibi Stalin değil, kimsenin bir türlü dil uzatmaya cesaret edemediği Maksim Gorki’dir. Gorki bu fikre nereden ulaştı? Gorki’nin yaşadığı dönemde eleştirel gerçekçilik, ondan önce natüralizm/doğalcılık akımı vardır. Natüralizmin en büyük temsilcisi bilindiği üzere Emile Zola’dır. Bizim sol yayınevlerinin kitaplarını basmak için sıraya girdiği Zola’nın aslında bir seçkinci ve Paris Komününden nefret ettiğini, Komüncülerin katledilmesini tamamen haklı ve meşru gördüğünü ve komüncüleri savunan yazar Viktor Hügo’yla girdiği polemikleri antre parantez ekleyelim!

Gorki’ye göre Zola’nın başını çektiği doğalcılık akımı gerçekliğin öldürülmesidir. Çünkü gerçeğe yalnızca ayna tutar, onu yansıtır. Bu ise yeterli değildir. Natüralizm gerçeği tüm korkunçluğuyla okuyucunun suratına çarpar. Bunun temellerine inmez. Bir diğer akım Lev Tolstoy’un başını çektiği eleştirel gerçekçiliktir. Eleştirel gerçeklik iyidir, hoştur ama Gorki’ye göre romanın sonunda kahramanların tek başına kalması kapitalizmden kurtuluşu simgelese de, bu kurtuluşun nereye varacağı eksik kalmaktadır. İşte sosyalist gerçekçiliğe ihtiyaç buradan doğar. Sosyalist gerçekçilik natüralizmin tersine dış çevrenin insanları etkilediği ve ona boyun eğmemenin insanın elinde olduğunu tezini savunur. Lenin bu konuda şöyle yazar: “Biz komünistler elimiz kolumuz bağlı kalamayız, kargaşalık ve belirsizliğin bildiği gibi gelişmesine izin veremeyiz. Bu süreci bilinçli bir şekilde yönetmek ve sonuçlarını biçimlendirmek zorundayız.” (Aktaran Zelinski, Sovyet Edebiyatı, sf:56-57) Güdümlü sanat konusunda da Lenin şunları söyler: “Bir toplumda yaşamak ve ondan bağımsız olmak mümkün değildir. Burjuva yazarının, sanatçının, artistin özgürlüğü maskelenmiş bir bağımlılıktan, kendisini gizleyen bir bağımlılıktan başka bir şey değildir. Bu bağımlılık altın kesesine, kendisini besleyene, dejenere edene bağımlılıktır. (aynı sf:59)

Kopuş var mı?

Aslında sosyalist gerçekçilik ve Sovyet romanı, Lev Tolstoy’un epik roman geleneğini tüm temelleriyle, üslubuyla, lirizmiyle vb birlikte alır ve onun yarım bıraktığı yerden yoluna devam eder. Asla bir kopuştan söz edilemez. Neredeyse tüm bir Sovyet romanı lirik nehir romanlar geleneğini izler. 1965 yılında Nobel ödülü almış Şolohov’un 4 ciltlik Durgun Don ve iki cilt Uyandırılmış Toprak, Konstantin Fedin’in İlk Sevinçler, Olağanüstü Bir Yaz, Alev (1. kitap Salgın, 2. kitap Saat Geldi) Aleksey Tolstoy’un 3 ciltlik Azap Yolları ve yine 3 ciltlik Büyük Petro, Ehrenburg’un Paris Düşerken, Fırtına, Dokuzuncu Dalga (Dipten Gelen Dalga olarak çevrilmiştir), Gürcü yazar Konstantin Gamsagurdia’nın 3 ciltlik “Ayın Kaçırılması”, 4 ciltlik “İnşaat İşçisi Davi”, Paustovski’nin 20. yüzyılın ilk 50 yılındaki tüm Rusya’yı anlattığı 6 ciltlik romanlar dizisi,  Fadayev’in 5 ciltlik “Udegeler’in Sonuncusu” vb örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Ekim Devrimi’nden sonra onlarca edebiyat kulübü açılmıştı. Bunlardan en büyük iki tanesi Mayakovski’nin liderliğini yaptığı Sol Sanat Cephesi “Lef”, diğeri ise Proleter Yazarlar Birliği “Papp”. Ünlü yönetmen Eisenstein’nın da bulunduğu Lef de fütüristler, kontrüktivistler, biçimciler vb gibi pek çok akım da yer alıyordu.

İç Savaş Döneminde Edebiyat

1917 sonrasında hemen başlayan bir iç savaş ve akabinde NEP’in devreye girmesi pek çok komünistin kafasını karıştırmıştı. Devrim sosyalizme mi evrilecek yoksa Rusya’da kapitalizm mi kazanacak belirsizdi. Bu dönem yapıtlarında özellikle bu kafa karışıklığının izlerini görürüz. Örneğin yazar Boris Pilniak’ın kahramanları, ülke savaşın, açlığın, yıkıntıların pençesindeyken doymak bilmezcesine aceleyle sevişirler, ölüme yakın olmak onların şehvet dolu yaşama açlıklarını daha da arttırır. İç savaşın çelişki ve karmaşasını anlatan Pilniak hikayelerinde Bolşevik prensleri ve din adamlarını, vali olan mujikleri, gece bekçisi olan valileri, komünist olan anarşistleri, şehir sokaklarında gezen ayıları, komünizmi hayal eden sarhoşları ve sarhoşluğa gömülen komünistleri anlatır. Romanları okuru devrimci Rusya’nın paradokslarıyla sarsar. Başlıca eserleri: “Ölümün Büyüsü”, “Kurtlar ve Makinalar”, “Çıplak Yıllar”, Üçüncü Başkent”dir.

Bu dönemde gerek genç, gerekse yaşlı kuşak olsun en fazla ilgi duyulan konular iç savaş konularıydı.  Erken dönem sosyalist gerçekçiliği ilk klasikleri Furmanov’un “Çapayev” (1923), Aleksandr Serafimoviç’in Ekim Devrimini anlatan ilk romanlardan biri olan “Demir Yağmur” (1924) (Türkçe’ye 1974 yılında aynı adla çevrilmiştir) ve Fadeyev’in “Bozgun” (1927) (1968 yılında Türkçe’ye “Partizanlar” adıyla çevrilmiştir.) kabul edilir. Bu kitapların muazzam başarı kazanması daha sonra Sosyalist gerçekçilikte kahraman sorununu ortaya çıkartır ve türü gelenek haline getirir. (Ancak Fadeyev’in “Bozgun”unu bu kategori de değildir.) Öyle ki bir süre sonra yazılan her yapıt kadar halk kahramanı ortaya çıkmaya başlar ve bu da gerçekçi değil, destansı yapıtların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Ancak bu roman türüne karşı da Sovyet romanında çok güçlü bir karşı roman dalgası ortaya çıkar.

20’li yıllar…

Yine 1924 yılında Konstantin Fedin’e uluslararası ün sağlayacak olan “Kentler ve Yıllar” romanı, Sovyet edebiyatında devrim ve savaş yıllarındaki aydın kesimi anlatan ilk romandır. Roman sondan başlar, başa doğru ilerler. Biçimi ve kuruluşuyla çok özgün bir eserdir.

Bu dönemde Aleksey Tolstoy’un “Nevzerov’un Serüveni” (1923) Biz de 1965 yılında “Bozgun” adıyla yayımlanmıştır, romanda 1917-1919 yılları kargaşası ve bu arada Baltık’tan Odessa’ya oradan da İstanbul’a kadar uzanan Nevzorov’un anıları vardır. Eserde devrim sonrası ortaya çıkan eski düzen kalıntılarının bir süre direnmeyi başarabilmeleri ve sonunda sürgün yolunu seçmeleri anlatılır.

Sosyalist gerçekçi romanın temel direklerinden biri olan Aleksey Tolstoy (1883-1954) en fazla okunan yazarlarından biri, Sovyet edebiyatın best seller’ıdır. Ölümünden sonra toplu eserleri çok kısa süre içinde iki baskı yapmış, her baskıda 600 binden fazla satılmıştır. Aleksey Tolstoy okuru, renkli anlatımının neşeli hareketliliğinin peşinden sürüklemeyi, anlatımının sadeliğiyle büyülemeyi başarır.  Aleksey Tolstoy’un kalemi daha çok Puşkin geleneğine bağlıdır. Örneğin üç ciltlik “Büyük Petro” romanı, Şolohov’un “Durgun Don” romanıyla birlikte Ekim devrimini izleyen elli yılın doruklarından biridir. Bu kitabın en şaşırtıcı yönü, 17. yy sonlarının günlük hayatıyla ilgili olayların ve dilinin gerçeğe uygunluğu, tiplerin sanki Tolstoy, yazdığı her şeyi gözleriyle görmüş izlenimi uyandıran canlılığıdır.

A. Tolstoy’un bir başka büyük eseri de, üzerinde yirmi yıl çalıştığı ve Almanya ile savaşın başladığı 22 Haziran 1941 yılında bitirdiği üçlemesi “Azap Yolu”dur. (“İki Kız Kardeş”, “Yıl 1918” ve “Kederli Sabah” isimleriyle Türkçe’ye çevrilmiştir. Kitabın yeni baskısı yok) Roman yeni Sovyet devletinin acılar içindeki doğumunu anlatır. Anarşizmin kitapta böylesine fazla yer tutması rastlantı değildir. Çünkü Tolstoy’un temel sorunlarından biri, her birimizin içinde yaşayan bireyci iradeye karşı ne yapılabileceği sorunudur. Ve yazarın verdiği sonuç, kendi başına bırakıldığında anarşi eğilimlerinin ancak faşizme varacağıdır. Tolstoy’un bu romanında ki kadın kahramanları, Turgenyev’i hatırlatan bir zerafet ve manevi çekiciliğe sahiptir. Ayrıca roman 2018 yılında Rusya tarafından dizi olarak çekilmiştir. İnternette Türkçe altyazılı olarak mevcuttur. (Azap Yolları – Dizi izle | Halkın Sineması (halkinsinemasi.com) )

1920 yılları Sovyet edebiyatının iç savaşı konu alan en iyi eserlerden biri Aleksey Tolstoy’un “Engerek Yılanı”dır. Bu romanında Kazanlı bir tüccarın kızı anlatılır. Nasıl ki Lev Tolstoy’u okumadan eski Rusya’yı anlamak ve tanımak mümkün değilse, yeni Sovyet Rusya’yı ve edebiyatının nasıl geliştiğini anlamak da Aleksey Tolstoy’u okumadan mümkün değildir.   

Bunun dışında belgesel niteliğinde olan ve yabancı dillere de çevrilen Gladkov’un “Çimento”su (1925) – Türkçe’ye de çevrilmiştir – sayabiliriz.

Sosyalist Gerçekçiliğin en büyük başarısı halkın içinde var olan potansiyelin uygulanabilirliğini göstermesidir.

Yarın ikinci bölüm: NEP döneminin sona ermesi, 1928 yılında ilk 5 yıllık planın uygulanması ve Sovyet Romancılığı