Sovyet romani

Filolog Ahmet Açan ile Sovyet Romanı üzerine dört bölümden oluşan kapsamlı söyleşinin ikinci bölümünde 1928’de Yeni Ekonomi Politika (NEP) döneminin sonra ermesi ve beş yıllık kalkınma planları dönemine geçişten sonraki Sovyet Romanı ve edebiyatını işledik. Söyleşinin yanı sıra Sovyet edebiyatı üzerine çalışan, araştırma yapan okuyucularımız ve dinleyicilerimiz için referans kaynağı olabilmesi açısından, söyleşinin makale versiyonu da Ahmet Açan okuyucularımız için ayrıca kaleme aldı. Emekleri için kendisine çok teşekkür ederiz. — Görüş Redaksiyonu


O yıl ülke yerinden sıçradı…

Nep döneminin sona ermesi ve 1928 yılında ilk 5 yıllık planın uygulanmasıyla Sovyet devleti yeni bir aşamaya geçer. Bir kere artık seçilen yolun sosyalizm olduğu NEP’in tasfiye edilmesiyle netleşmiştir. Artık gidilecek yol bellidir. Nep döneminde pek çok yazarın ana konusu “Devrim nereye gidiyor?” sorusuyken, ve bu yüzden yarattıkları kahramanlar çoğunlukla (az çok örtük ve farklı biçimlerde) bir geri çekilme tavrını yansıtırken, artık soru farklı bir biçimde gündeme gelmektedir. Önceki dönemde devrim süreci iki yöne de açık çelişkili bir süreç gibi görünürken ve sosyalist öğeler henüz kapitalizmin kalıntılarıyla boğuşurken, şimdi artık devrimcilerin zaferi kesinleşmekte, elle tutulur hale gelmektedir. Aleksandr Bezimenski “zamanın gerisinde kalmaktansa, parlak bir kafiyeden vazgeçmek yeğdir” sloganını atar. Önce 1928 yılında Lef, daha sonra 1932 yılında Papp dağıtılır. Yerine tüm yazarları kapsayan bir çatı örgütü Sovyet Yazarlar Birliği kurulur.

1932 yılının Ekim ayında Stalin’le birlikte pek çok yazar Gorki’nin evinde toplanır ve ilk kez seçilen edebiyat yolunun adı konur: sosyalist gerçekçilik. Sosyalist devlet dünya tarihinde görülmemiş bir atılım yoluna girmiştir ve komünist yazarlar bu atılımı belgelemelidirler.

“Yaratılışın Onuncu Günü” romanında Ehrenburg “O yıl ülke yerinden sıçradı” diye yazar: “Lokomotif vagonları basınç altında adeta patlıyordu. Bir gece içinde tren istasyonlarına, sihirli dağlar gibi, sepetler, bavullar, denkler, karmakarışık sefil görünümlü eşyalar yığıldı. Yerleşik hayat sona ermişti. İnsanlar hareketlenmişlerdi ve artık onları hiçbir şey durduramazdı”.

SSCB, İngiltere’nin 200 senede ulaştığı ağır sanayi hamlesine 25 senede ulaşacak ve dünyanın en büyük ikinci ağır sanayi ülkesi haline gelecek hamleyi başlamıştı. Bu, tek başına bir Parti’nin üstesinden gelebileceği bir iş değildi. Uçsuz bucaksız topraklara sahip SSCB’de herkese olduğu gibi komünist yazarlara da görev düşer.

Listen to “Sovyet Edebiyatı” on Spreaker.

Valentin Petroviç Katayev, bir mıknatıs fabrikasını gezdikten sonra yazdığı “Zaman, İleri” (1933) romanında şöyle yazar: “Bir ağır işçinin tulumu, bir komsomol kızın başörtüsü ve sandalları, bir şok taburunun sancağı, üzerinde kaplumbağa veya lokomotif resimleri olan ilkel, çocuksu afiş, delik balık ağı, bizim için Danton’un koyu renkli kostümünden, Demoulin’in yere düşmüş sandalyesinden, bir Frigya başlığından binlerce defa daha güzel ve değerliydi…” Bu romanda ayrı ayrı iş kollarında bulunan kişilerin örgütsel ve ahlaksal sorunlara çözüm bulmak için gösterdikleri çaba anlatılır.

Yazarlar sosyalizm arabasını kovalar…

Artık yazarlar sosyalizm arabasını kaçırma telaşına düşmüşlerdir. Veşhenskaya bölgesinde kolektif çiftliklerin kurulup oturmasına bizzat katılan Mihail Şolohov, “Durgun Don”un 3. cildinin yazımına ara vermiş, “Uyandırılmış Toprak” romanına başlamıştır. Ancak dönem öylesine hızlı ilerlemektedir ki Şolohov romanı bitirdiğinde olayların gerisinde kaldım hissine kapılır: “Bir ikilem karşısındaydım” diye yazar. “Bu ikilem okuru şu anda ilgilendiren temel sorunun yazımını biraz önce bitirdiğim sorun olmadığı duygusuydu. Henüz kolhozların nasıl kurulduğunu anlatmaya vakit bulamadan, iş günü ekipleri sorunu gündeme geliyor, olaylar kişileri aşıyor, kamçılıyordu. Görevimizin asıl güç yanı buydu.” Yüzlerce yazar günün, anın, olaylarına eğildiler.

Zorlama yok

Gladkov, Dinyeper elektrik santralinin kuruluşunu anlattığı “Enerji”yi (1933) romanının başına Goethe’nin Faust’undan şu satırları koyar: “Burada insan kendini yaratır.” 1930 yılında Türkmen hükümetinin daveti üzerine aralarında Tikhanov, Leonov, Lugovski, Sannikov gibi ünlü yazarların da bulunduğu bir yazarlar ekibi Türkmenistan’a gider ve döndükten sonra on ayrı kitap yazar. Türk yazınında kimsenin adını dahi duymadığı ama Sovyet romancılığının Fadeyevle birlikte başlı başına önderi olan Leonid Maksimoviç Leonov, Türkmenistan’da gördüklerini “Çekirgeler” romanıyla anlatır. “Çekirgeler”de Sovyet edebiyatında ilk kez görülen doğaya karşı yapılan mücadele vardır. Sosyalist gerçekçi metod açısından bakıldığında modern Türkmenistan hakkında en iyi fikir veren başarılı eserlerin bu geziden sonra verildiği görülmüştür. Yazarların her biri bu yolculuktan içeriği zenginleşmiş olarak döner. Peki bu Batı da eleştirildiği gibi “Partinin yararlı gördüğünü yazmaya zorlama” şeklinde yorumlanabilir mi? Bir kere bu yazarların her biri zaten inançlı birer komünisttir ve Batı tarafından anlaması zor olsada (!)  bu işe gönüllüdür. Bir zorlama yoktur. Örneğin bugünlerde yayıncılarımızın keşfettiği Andrey Platonov, komünizme inanmadığı için bu tür gezilere katılmaz. Makalelerinin birinde Gorki, yeni gerçekçiliğin, yeni sosyalist yaşantıyı işlemek anlamına geldiğini yazmıştır. Olan şey komünist yazarlarla birlikte edebiyatın tabandan planlanmasından, yönlendirilmesinden, güçlendirilmesinden başka bir şey değildir.

Konstrüktivist şiirleri bir yana bırakarak sosyalizm için savaşan edebiyat ordusuna katılan Boris Agapov, “Teknik Hikayeler”de şöyle yazar: “Evet, bu gerçek bir cephe idi. Çamurun ve soğuğun içinde, insanlar siper kazıyor, çukurlar açıyor, beton makinelerinin etrafında karınca gibi kaynıyor, çekiçlerin mitralyözüyle ateş ediyorlardı. Onlar birlikteki askerler gibi yaşıyor, sabahın erken saatlerinde kalk borusu çalıyor ve herkes yerini alıyordu… Devrimin ikinci kuşağı savaşa çimento dumanları arasında gidiyordu. Onlara ekskavatörlerin tankları yol açıyor, betoncuların topları, kazanılmış mevzileri çimento ile kaplayarak yollarını sağlamlıyordu. Ne mutlu geri kaçmama gücünü kendilerinde bulanlara! Ne mutlu o sırada, ülkenin en güç anında, bu savaşa katılan ve tüm hayatları boyunca artık bir daha kaçmalarına, kaytarmalarına imkân vermeyecek olan o anılar madalyasını yüreklerinin üstünde taşıyacak olanlara.”

Sanat propaganda için midir?

Sosyalist gerçekçilik, “Sanat propaganda içindir” anlayışındadır dedikleri genelde bu tür yapıtlardı ama sosyalist gerçekçilik yalnız bu çalışmalardan ibaret değildir. O yıllarda yer alan dört eğilimden yalnızca biridir bu. İkinci eğilim tarih bilincinin güçlendirilmesi, üçüncüsü edebi tür olarak denemenin egemenliği, dördüncüsü sade anlatımın yoruma üstünlüğüdür. Aslında seçilen sanat yöntemlerini belirleyen MK’nin emirleri değil, Beş yıllık planın uygulandığı dönemin genel havasıdır.

Örneğin Stalinist olmasına karşın üslup anlamında Sovyet roman geleneğine en aykırı isimlerden biri Leonid Maksimoviç Leonov’dur. Leonov, Sovyet romanında ki Tolstoy-Çehov geleneğinin aksine Dostoyevski geleneği çerçevesinde insanların iç dünyasını yazar. Sağlıksız kişileri Dostoyevski kadar ustaca işlemiştir. Onun da tıpkı Dostoyevski’nin Mişkin, İppolit gibi, Vehşin, Firsov gibi kahramanları vardır. İnsanların iç dünyalarını anlatmada Dostoyevski kadar başarılıdır. Adını duyuran yapıtı “Kunduzlar” (1924), “Önemsiz Bir Adamın Sonu”, “Kovyakin’in Notları”, “Çekirgeler”. Leonov arayış içindeki tedirgin ruhları anlatır. “Hırsız” (1927) Nep döneminin çelişkilerini anlatır. “Taşra Öyküsü” (1928), “Untilovsk” (1928), “Mujikler Üzerine İnanılmaz Öyküler” (1928) ülkede kargaşalığın sürdüğü ve yapılan kimi işlerin yanlışlığını anlatan yapıtlardır. “Soti” de bilinçsiz bir kişinin gözüyle yeni düzenin kuruluşunu anlatır. Leonov’un kişileri sıradan kişilerdir. “Okyanus Yolu”nda fantezi ile gerçeği birleştirmiştir. Ayrıca Dostoyevski’den farklı olarak doğaya tutkun bir yazardır.

Sovyet romanında Dostoyevski

Yine erken dönem eserlerinde Dostoyevski etkisi hissedilen bir başka yazar Aleksandr Georgiyeviç Malışkin’dir. (1892-1938) En ünlü romanı “Ücra Köşenin İnsanları” bir yol/kaçış romanıdır.

Dostoyevski’yi andıran içsel çözümlemeler yapan bir başka yazar da Aleksey Tolstoy’dur. Gerçi Aleksey Tolstoy bilimkurgu dahil anlatı sanatının hemen her türünde yapıtlar vermiş bir yazardı.

Zelinski onun için, “insanı Dostoyevski tarzında ele alır, onun insanı tarihin yaratıcısı değil, yaratıcılığın merkezi olan soyut insandır” diye yazar.

Konstantin Fedin’in “Kardeşler” (1928) romanında da Dostoyevski soluğu duyulur. Batı’da Dostoyevski varoluşçu ardıllarının yaptıkları gibi tek yönlü anlaşılmış, özellikle ondaki akıl dışı çelişkilerin muazzam anlatımına vurgu yapılmıştır. Oysa Dostoyevski’nin dehası, zayıflar ve ezilenler için duyulan büyük merhamette ve insan ruhunun diyalektiğinin dahiyane anlatımındadır.

Sovyet romancılığının Leonov’dan sonra diğer önderi Aleksandr Aleksandroviç Fadayev’dir. En önemli romanı ve sosyalist gerçekçiliğin ilk dönem klasiklerinden biri olan “Bozgun” da- biz de “Partizanlar” adıyla 1968 yılında yayımlanmıştır. – göstermeye çalıştığı şey, proleter devrimin mimarlarının, diğer insanlardan görünüşte hiç farklı olmadıkları, onları güzelleştirmeye, yüceltmeye gerek olmadığıdır. Romanın kahramanları çoğunlukla silik, cahil, kusurları ve ön yargıları olan kişilerdir. Fadayev bu romanında toplumsal başkaldırının burjuva bireysel ayaklanmasından farklı olduğunu gösterir. Roman, yurtdışında da yayınlanmış, en az yirmi farklı dile çevrilmiştir.

Fadayev’in başlangıçta 6 cilt olarak tasarladığı ama 5 cildini yazdığı “Udegeler’in Sonuncusu” isimli bir nehir romanı vardır. Udegeler, Sikhot-Alin dağlarında yaşayan ve yaşama tarzlarında ilkel komünizmden izler kalmış küçük bir avcı kabilesidir. Kitap, yirminci yüzyılın tarih sahnesinin en önüne ittiği sosyal güçlerle, ekonomik ve manevi bakımdan geçmişe bağlı kalan  güçlerin psikolojik ve ahlaki açıdan incelenmesini konu edinen büyük bir epik tablodur. Eskiye bağlı güçler, kaybolup gitmezden önce, çevrelerinde ne varsa yıkmaya ve zehirlemeye, devrimin örsünden yeni çıkmış olan yeni dünyaya darbe vurmaya çabalar.

Diğer ünlü romanı “Genç Muhafız” (1945) da işgalci Alman güçlerine karşı Ukrayna’nın bir kentindeki gençlerin mücadelesini anlatır.

Tüm bir 19. yy klasik Rus edebiyatı, Rus karakterini pasif, kendini kadere bırakan, dinsel tevekkül içinde sonsuz bir tembellik içinde resmetmişti. Gonçarov’un “Oblomov”u, Tolstoy’un “Savaş ve Barış”ta ki Karatayev’i, Turgenyev’in “Bir Avcının Notları”nda ki Kaliniç’i ya da Şçedrin’in “Golovlev Ailesi” bunlara örnektir. Zelinski’ye göre, devrim Rus halkının karakterini arındırır ve Rus karakteri hakkındaki eski efsaneyi yıkar. Özellikle de 1930 yıllarında milyonlarca insanın hayatına yeni bir anlam ve amaç kazandırmıştır. Sosyalist Gerçekçiliğin suçu, kendisine bu olguyu yansıtmayı hedef koymasıdır! Pazolini’nin “insan bugünün dünyasında nasıl yaşamalı sorusuna doğrudan cevap veren edebiyatı sevmiyorum” yorumuna Zelinski şöyle yanıt verir: “Bizim hoşumuza gitmeyen ise varoluşçu edebiyat veya Fransa’da ki “Yeni Roman” dalgası, Camus, Sarraute, Robe, Grillet gibi zihnin tüm hareketini bir gramofon sadakatiyle kaydetme yarışı içinde olanlardır. Ama insan ruhu kardiogram değildir.”

Sovyet romanında kahraman

Bu anlamda Sovyet romanında Kahraman kavramı da git gide farklı bir evrim geçirir. Zelinski şöyle der: “Sovyet edebiyatında kahraman kavramının özü, kahramanın kitlelerden ayıran özellikleri kaybolması ve tüm topluma, tüm Sovyet halkına özgü çizgilerin bu özelliklerin yerini almasıdır. Söz konusu olan kahramanın küçük sıradan adam düzeyine inmesi değil, küçük sıradan adamın kahraman düzeyine yükselmesidir. Bu zamana kadar kahramanlık ilkesinin taşıyıcı kişisi öncü işçi, Bolşevik, yani, küçük bencil dünyalarına gömülmüş bir sürü insan arasında bir azınlık, bir istisnaydı. Komünizm bir yana bırakılacak olursa, dayanışma duygusundan, kolektif duygudan soyutlanırsa, bu kahramanın hiçbir çekiciliği ve ışığı kalmaz.”

Kahraman kavramı git gide Şolohov’da olduğu gibi sıradan insanların günlük yaşamlarına dönüşmeye başlar. Roman kahramanları olumlu ama aynı zamanda da kusurludur. Keza Ehrenburg’un “Paris Düşerken”in baş kahramanı Lucien, sıradan bir burjuvaya dönüşür. Yine Aleksey Tolstoy “Azap Yolları”nda geleneksel kahraman tipinin dışına çıkar.  Sovyet romanı en seçkin örneklerinde Kahramanlık sorununu aşmıştır.

Ayrıca yeni düzeni en çabuk özümseyen yazarların eserlerinde düzmece bir coşkuya rastlanmaz. Örneğin Konstantin Georgiyoviç Paustovski (1892-1968). Sovyet yazarlar arasında çizgisi en farklı yazarlar arasındadır. Nobel’e de aday gösterilmiştir. En önemli yapıtı “Kolhida” (1934) (Türkçe’ye 1979 yılında “Bataklık” adıyla çevrilmiştir) Kolhida kasabasındaki bataklık kurutma çalışmalarını konu alır.  Paustovski için omurgasız ideoloji çökmeye mahkumdur. Bu nedenle yapıtlarını kuyumcu titizliğiyle işlemiş ve sanatsal öğeleri hiçbir yapıtında geri planda bırakmamıştır. Yazar tüm Rusya’yı karış karış dolaşmış, 2. Dünya Savaşı sonrası, 20. yüzyılın  ilk 50 yılındaki tüm Rusya’yı anlattığı 6 ciltlik otobiyografik romanı “Uzak Yıllar (1945)  Tedirgin Gençlik (1955) -bu iki eser de 1975 yılında aynı adlarla Türkçe’ye çevrilmiştir – “Bilinmeyen Bir Yüzyılın Başlangıcı” (1957), Büyük Bekleyiş Zamanı (1959), “Güneye Hamle” (1960), Ülkeyi Gezinti (1963)dir.

Yuri Solomonoviç Krimov (1908-1941): İlk öyküsü “Kahramanlık” da genç Sovyet pilotlarının eğitimini konu alır. Ama asıl tanınmasına yol açan ve Sovyet romancılığının en iyi yapıtlarından biri kabul edilen “Derbent Tankeri” (1938) yirmiden fazla baskı yapmış, 1941 yılında filme çekilmiştir. Roman insanın makineleşmesine, sistemin insan yaşamına getirdiği yeni olanaklara bilinçsizce katılımına, düzenin iyiliği için çalışmanın bir coşku işi değil, bir bilinçlenme işi olduğunu anlatır.

1941 yılında yayımladığı “mühendis” romanında, bürokrasinin yeniden canlanışı ve memurluk kariyerizmi işlenir.

Fyodor Panferov 4 ciltlik “Direkler” (1928-1937) romanıyla devrimde Rus köylülüğünün izlediği yolu anlatır. Roman “Neşe arayışı” adıyla filme de çekilmiştir.