Aslında belki de sosyalist gerçekçilik diye bir akımın hiç olmadığına ya da var olsa bile bunun tam bir fiyaskoyla sonuçlandığına biz de en çok kendini “solda” tanımlayan yayınevleri ikna olmuştur. Bu öylesine bir ikna olma durumuydu ki, tüm bir “sol” yayıncılık neredeyse kendini tamamen ya devrim öncesi ya da devrim sonrası hemen ilk yıllarda yayımlanan romanlarla sınırlamış, özellikle 1950 sonrası kuruluşu, sıradan yaşamı, işçi gerçekliğini anlatan romanları ya hiç görmemiş ya da yok saymıştı.

Kuşkusuz ki bunun temel nedenlerinden biri, Stalin’in ölümünden sonra Hruşçov’la birlikte Sovyetler Birliği’nin sosyalist vasfını yitirdiği düşüncesinin önce ÇKP daha sonra da AEP’le tartışılmaz bir gerçeklik olarak kabul edilmeseydi. Ancak tüm bu yapılar, Gorbaçov iktidara gelip de reel sosyalizmi ortadan kaldırınca gerçekte yıkılan şeyin ne olduğunu açıklamakta epey güçlük çektiler! Neyse, bu ayrı bir makalenin konusu…

Profesyonel bir çevirmen olmadığımı baştan söyleyeyim. Her ne kadar üniversitede Rus Edebiyatı okumuş olsam da asıl olarak Rusça profesyonel turist rehberiyim ve turizm krize girdiği zamanlarda naçizane Sovyet yazınına göz atıyorum. Maalesef bizim Rusça profesyonel çevirmenlerimizin büyük çoğunluğu tam bir Sovyet düşmanıdır! (Mazlum Beyhan gibi çok az istisnaları sayabiliriz belki ama Mazlum hoca bile 50 sonrası Sovyet edebiyatına bakmış değil) Temcit pilavı gibi defalarca çevrilmiş Rus klasiklerini tekrar ve tekrar çevirmekten zaman bulurlarsa ya anti Sovyet edebiyatı ya da Sovyet sonrası Rus edebiyatını çevirmekle meşgul olmaktadırlar. Sorsanız muhtemelen Sovyet edebiyatının estetik değere sahip olmadığını, kayda değer bir yazın üretmediğini ve bu yüzden çevrilmeye değer bir eser bulamadıklarını söyleyeceklerdir! Gerçi antisovyetik yazar Nobel ödüllü, şair Pasternak’ın Dr Jivago’suna bile pek itibar edilmemiş – ilk çevirileri İngilizceden ve eksik yapılmış- öte yandan Soljenitsin ihmal edilmemişti! Bu arada Şolohov’un Pasternak’dan önce hemen her sene zaten Nobel’e aday gösterildiğini buraya not düşelim.

Böyle Dedi Kaganoviç
Böyle Dedi Kaganoviç Ahmet Ahmet Açan’ın çevirisiyle Verba Yayınları tarafından yayınlandı.

Aslında, bir şair olan Feliks Çuyev’in Lenin’in MK’sında bulunup da Sovyetler’in çözülüşüne tanıklık eden son Bolşevik, Stalin’in Ulaştırma Bakanı Kaganoviç’le yaptığı söyleşileri okuyana kadar biz de durumun anlatılan gibi olduğunu sanıyorduk. Kaganoviç de sosyalist yazarların üretkenliğinden şikayetçidir. Çuyev ona ya “Ya Koçetov? ya Jurbinler?” diye sorduğunda Kaganoviç de yazarı ve romanı çoktan unuttuğunu itiraf eder: “Jurbinler, evet işçi sınıfını anlatır. Fakat onu tamamen sildiler, Koçetov’u. Artık kimsenin hatırlamadığı bir roman bu ama devrimci işçi sınıfını anlatan yegane romandır.”1

Jurbinler mi? Koçetov mu? İlk refleksim, Türkiye’de hâlâ Sovyet romanı üzerine tek kaynak olma özelliğini (ve utancını!) koruyan ve ilk baskısını 1983 yılında yapmış Ahmet Mümtaz İdil’in Sovyet Romanı isimli kitabına bakmak oldu. Hayır, bu kitap da ne Koçetov’dan ne de Jurbinler’den söz ediyordu. Halbuki Rusça kaynaklara baktığımızda Jurbinler 1952 yılında yayımlandıktan sonra Sovyetler Birliği’nde en fazla okunan, halkın bağrına bastığı, çok sevilen bir roman olmuş, romanın tiyatrosu, operası ve filmi yapılmış, yazarın heykeli bile dikilmişti! Film, “Büyük Aile” adı altında Cannes film festivaline katılmış ve ödüllerle dönmüştü. Bu unutulan roman yıllar sonra ancak 2012 yılında Rusya’da yeniden basıldı. Ancak Türkiye’de gerek romanı gerekse yazarı duyan ne tek bir yayıncı ne de tek bir çevirmen vardı! Peki o zaman biz Sovyet edebiyatı üzerine gerçekte ne biliyoruz?

Sosyalist gerçekçilik tartışmaları biz de daha çok Jdanov’la birlikte anılır. Bunun bir yönü Doğu Almanya’da Brecht-Lucas tartışmalarını içerir. Kapitalist bir ülkede yaşıyorsanız sosyalist gerçekçilik nisbeten kolaydır. Ama ya sosyalist bir ülkede yaşıyorsanız? Burada ülkenin ne ölçüde sosyalist olup olmadığı konu dışıdır. Sorumuz reel yani yaşanılan sosyalizmde sanat nasıl olmalı şeklindedir. Aslında bu ülkemizde neredeyse değil, hiç tartışılmamış, zaten Stalin’den sonra da ülke sosyalist değildir! Bir de tabi sansürden ötürü edebi eser verilemediğine dönük çok güçlü bir inanç vardı. Türk solunun önemli bir kısmı kendini stalinist saydığı halde Koçetov gibi stalinist bir yazar nasıl gözlerden kaçmıştı? Peki acaba başka yazarlar da var mıydı?

Aslında 2. Dünya savaşından sonra Sovyetler Birliği’nde muazzam özgürlük rüzgarları esmekteydi. Müttefiklerle birlikte Hitler dize getirilince, -ki başkan Roosevelt’le Stalin çok samimiydi, hatta Roosevelt’in sosyalist olduğu bile söyleniyordu- kapitalist ülkelerle barış içinde bir arada yaşama düşüncesi Hruşçov’dan çok önce, kısa süreliğine de olsa Stalin tarafından formüle edilmiş, Moskova sokaklarında İngiliz, Amerikan gazeteleri serbest bir şekilde satılmaktaydı. Ancak bu döneme damgasını vuran, savaş sırasında Avrupa görmüş Sovyet askerinin ister istemez kendi ülkesiyle gelişmiş kapitalist ülkeleri kıyaslaması ve bunun sonucunda da bir Batı hayranlığının ortaya çıkmasıydı. Halbuki Bolşevikler 1917’de iktidara geldikten sonra, ülkeyi dört yıl boyunca harap eden bir iç savaşa girmiş, sonucunda tamamen aç, yarı çıplak, yıkık dökük bir ülke devralmıştı. 1922 yılından 1929 yılında kadar NEP politikalarıyla sağlanan yıllık %17 gibi oldukça yüksek bir büyümeye karşın ülke hâlâ çok zayıftı.

İlk 5 yıllık planlar ve sonrasında gelen kollektivizasyon politikalarıyla yıllık %35 gibi akla havsalaya sığmaz bir büyüme oranı yakalandığında dahi Sovyet devleti aynı oranda vatandaşlarının yaşam seviyesini yükseltememişti. Çünkü öncelik biriktirmek ve hızla gelmekte olan faşizme karşı direnebilmek için ağır sanayiyi kurmaktı. Bu ise ancak savaş sırasında başarılabildi. Batı’daki fabrikalar en küçük vidasına kadar sökülüp trenlerle Sibirya, Yekaterinburg ve Urallar’a taşınıp orada yeniden kuruldu. Ancak 1943 yılında hem nicelik hem de nitelik bakımında Almanya ancak yakalanabilmişti. Halbuki Almanya, 1. dünya savaşından yenik çıktığı halde hâlâ Avrupa’nın en güçlü ağır sanayi ülkesiydi ve Hitler savaş sırasında bile son ana kadar Alman halkının yaşam seviyesinin üst seviyede tutmayı başarmıştı. Sosyalizm, bir 3. dünya ülkesini, inanılmaz yokluklar içinde ve muazzam bir hızla süper güç seviyesine çıkardığı halde yaşam seviyesi hâlâ istenilen seviyede değildi.

Jdanov’un resmi “sosyalist gerçekçilik” anlayışı aslında bu “Batı” hayranlığını kırmak için ortaya çıkmış ve her zamanki gibi çubuk diğer tarafa biraz fazla bükülmüş, yazarlar baskı altına alınmıştı. Ancak bu anlayış ilelebet sürmemiş, Stalin’in ölümü sonrası Erenburg’un “Buzların Çözülmesi” romanının işaret fişeğiyle, başta Novıy Mir (Yeni Dünya) dergisinde olmak üzere sosyalist gerçekçilik anlayışının klasiklerini eleştiren makaleler yayınlanmaya başlamış, Soljenitsin’in İvan Denisoviç’in Bir Günü romanı aynı dergide tefrika edilmişti. (Bu “özgürlük” ortamında Pasternak’ın Dr. Jivago’suna neden izin verilmediği başka bir yazının konusudur) Öte yandan bu sefer iş tersine dönmüş, Stalinist yazar Koçetov romanlarını yayınlatmakta güçlük çekmişti. Artık “sosyalist gerçekçilik” Sovyetler de bile adı pek olumlu anılmamaktadır.

Kaganoviç’in bu uzun nehir söyleşisini çevirdikten sonra Koçetov’un Jurbinler ve Yerşov Kardeşler romanlarını Türkçe’ye kazandırdım. Yazar, olağanüstü derecede canlı, yaşayan karakterlerle bir yanda komünizme giden yolda inancını, işçi sınıfının gücünü, yapabileceklerini ve yaptıklarını gerçekçi bir şekilde betimlerken, diğer yandan da sosyalist toplumun içerdiği pek çok çelişki ve sorunu tartışmaya açar. Ülke ne kadar sosyalist de olsa sınıf savaşımı capcanlı devam etmektedir. Koçetov, demir çelik işçilerini anlattığı Yerşov Kardeşler (1957) romanında, bir yanıyla 20. Parti kongre kararlarını eleştirirken, diğer yandan sosyalist gerçekçilik anlayışının Sovyetler Birliğinde yaşanan tartışmalarını ele alır, yorumlar. Devrim olmuş, her şey bitmiş, çözümlenmiş değildir. Romandaki bu canlı tartışmalardan bir bölüm sunarak sözü Koçetov’un karakterlerine bırakıyorum:

“Vitya” diye lafa karıştı Gulyayev. “Bu güzel insanların kafalarını bulandırma. Yoldaşlar bunların hepsi saçmalık. Bu sanat falan değil. Sanat coşkunluktur, kendinden geçmedir. Her şeyden önce zamana direnmedir. Sanatta, baştan savma, özensiz işlerle gerçek yaratılamaz. Sanat insanın tüm gücünü tüm düşüncesini ele geçirir. Tabi elbette gerçek sanatsa. Bense, – parmağını en kötü reprodüksiyonlardan birine koyup tıkırdatmaya başladı- dev bir resmi bir buçuk saat içinde çizen badanacıları görüyorum. Renkli sosislere benzer tüplere basarak tuvali boyaya bulayıp sonra da gururla: “Bu yaratıcılığın senfonisi, düşüncenin kendiliğindenliği” diyorlar. Halbuki ortaya çıkanın ne olduğunu anca şeytan bilir!”

“Aleksandr Lvoviç’le aynı fikirdeyim,” dedi Kozakov. “Fransız ressamın biriyle çok sert kapışmıştım. Hemen hemen şöyle demişti: “Sizin Sovyet ressamları korkunç doğalcı. Hiçbir yenilik arayışına girmeden basmakalıp bir yolda ilerliyorsunuz. Gerçekliği yansıtmanın iki yolu var. İlki ona yaklaşmaktır; bu ise sizi natüralizme, fotoğrafçılığa götürür; diğeri ise ondan uzaklaşmadır; bu yol sanatçıya sınırsız olanaklar tanır. Sanatçıyı hiçbir şey sınırlandıramaz. O tamamen özgürdür.”

“İşte bunun için doğalcılıktan uzaklaşmak gerekir,” dedi Gulyayev.

“Peki bu konular tartışılırken halka soruyorlar mı, o ne istiyor, neyden hoşlanıyor, neyi kabul eder, neyi etmez?” diye sordu Dimitri

“Bir dereceye kadar soruluyor elbette,” dedi Kozakov. “Örneğin sergi ziyaretçilerinin görüşleri dikkate alınır…”

“İşte böyle, gelin, insanlarla konuşun, onlara bu işin zorlularını, kafanızdaki planları anlatın. Bunu yapanlar var mı?”

“Bazıları yapıyor.”

“Herhalde çok azı.”

“Hepsi değil elbette.”

“Asıl mesele şu,” dedi Yakov Timofeyeviç, “Bir görüşe göre: sanatçı ya da yazarları henüz hayattayken anlamıyoruz. Kimileri kendi çağlarının çok ötesine geçiyor. Bunlar yenilikçi dehalar: Onları gelecekteki insanlar anlayacak. Bu bir görüş. Bu görüş bizim tiyatrodaki bazı rejisörler arasında hayli revaçta. Fakat bir başka yaklaşım daha var. Sanat meselelerinde dizginleri halkın, kitlelerin eline veremezsiniz. Çünkü çoğunluğun neyi onaylayıp neyi onaylamadığının pek bir önemi yoktur. Bu durumda hiç durmadan kitlelere sanatınızın gerçek değeri anlatılmalı, yeniliklere karşı çıkanların duruşu kırılmalı ve sanatçıların önderliğinde toplum daha iyiye götürülmelidir.”

“Bu konu votkasız çözülmez,” dedi Platon Timofeyeviç, bardakları doldurmak için şişeyi kaldırarak.

“Ne halledilemezmiş?” dedi Dimitri. “Her şey apaçık ortada. Eğer bir sanatçı için kitle ve kalabalık aynı şey ise ondan bir şey beklemeyin. Halka karşı da bu şekilde davranır. O kalabalığı kalabalık, kitleyi kitle olarak düşünmez… Kitlelerin de kendi kavrayışı vardır.”

“Onun da idealleri var” diye sessizce ekledi Lelya.

“Çok doğru!” diye övdü onu Dimitri. “Lütfen bu idealleri ve anlayışları da dikkate alınız değerli ressam ve yazarlar. Zira havasız uzay boşluğunda yaşamıyorsunuz. Siz de bu toplumdan çıktınız. Öyle değil mi?”

“Kesinlikle öyle, çok doğru,” diye onayladı Vitali.

“İşte diyorum ki bunları dikkate alın. Toplumun idealleriyle çelişmediğiniz zaman kitleler sizi anlar, sizi hayattayken sever, mezara girdikten sonra değil. Bunu başaramadığınız zaman, kitlelere beyinsiz bir kalabalık gibi yukarıdan bakmaya başlar, attığınız her adımda kendinizi onlara kanıtlamaya çalışırsınız. Sonra kim bilir nereye savrulursunuz! O zaman otur evinde ve ölümümden sonra beni anlayacaklar diye avut kendini.”

(…)

Orleantsev, hiçbir şey beğenmeyen bu suratı asık edebiyatçıyı Vitali Kozakov’un yanına götürüp, onun çalışmalarını gösterdi.

“Aynı şeyler, hep aynı şeyler. Yerimizde sayıyoruz. Hiç ilerlemiyoruz. Bu aşırı gerçekçilik. Fakat tekniğimiz var. Şu sizin blooming operatörü,” gözlerini kısarak Dimitri’nin portresine baktı. “geçmişten bir resim. Hep aynı ilahiyi söylüyoruz. Bugün, edebiyat olsun, resim olsun, her türlü sanat dalı için yazmalıyız ki üslup düzelsin.”

“Anlamıyorum,” dedi gücenmiş bir şekilde Vitali.

Edebiyatçı görünüşe göre Vitali’ye taşralı muamelesi yapıyordu.

“Bir gün anlayacaksınız,” dedi Vitali’ye. “Moskova bir günde kurulmadı.”

Misafir, daha önce Orleantsev’in de bulunduğu, Busırin’in yazı işlerindeki edebiyat grubundan genç şair, yazar ve dramaturgların önünde, daha da açık bir şekilde içini döktü:

“Sanat işçisi her zaman, her şeyden önce bir kamu figürüdür. Onun, hayatın her alanını istila etmesi gerekir. Şu an hayatta en önemli olan şey nedir? A’dan Z’ye tüm hat boyunca yönetim tarzındaki sapmalarla mücadele etmek. İşte size önünüzde uzun yıllar boyunca çalışacağınız bir konu. Eğer herkes, arı gibi kendi payına düşeni yaparsa, o zaman güzel bir bal kovanı yapabiliriz.” (Hruşçov’un 20. Parti kongresinde ki ifşaatlarını kastediyor. A.a.)

Adam, geleceğin edebiyatının tohumlarını taşıdığını söylediği kitabı “Gerekli Düşünceler”den alıntılar yaparak kopuk kopuk, tutarlı olmayan bir konuşma yaptı.

“Çok açık değil,” dedi, her zamanki gibi Edebiyat grubu toplantısına katılan Busırin. “Emek temalarıyla, edebiyatımızın ana temalarının nasıl birlikte işleneceği çok açık değil. Fabrika işçileri, kolhoz işçileri, parti çalışanları edebi metinlerde nasıl işlenecek? Yani yeni bir hayatı, komünizmi inşa edenleri nasıl bir tarzda anlatacağız?”

“Bu tarzı bulmak için bekleyeceğiz. Hiçbir yere kaçmıyorlar. Bunun haricinde onları daha farklı bir şekilde, cilalamadan anlatmak lazım. Gerçekleri yazmalıyız, her zaman söylendiği gibi ruhumuzun derinliklerinden gelenleri yazacağız. Ama dediğim gibi, asıl mesele bu değildir. Asıl mesele : Üzerini açmak, ifşa etmek ve ortadan kaldırmaktır.” (…) “Laf ebesi, sana gelen şu edebiyatçı su katılmamış bir laf ebesi!” dedi Gulyayev, Dimitri Yerşov’un portresinin önünde dikilirken. “ İlahi de ne demek?” Peki bu ilahiyse ne olmuş? Sence bu kusur mu? Sanatçılar her dönemde güzelliği resmettiler, kendi zamanlarını, kendi toplumlarını ve nihayet kendi sınıflarını! Kendi sınıfımızın ilahisini söylemeyi bize kim yasaklayabilir! Ben tüm ruhumla işçi sınıfına, proletaryaya aitim. Ya sen Vitya?”

“Bunlar hakkında hiç düşünmedim Aleksandr Lvoviç.”

“Yanlış yapmışsın Vitya. Düşünmen lazımdı. Her şeyi, senin pozisyonunu, düşüncelerinin çerçevesini belirleyen budur. Kimsin, kimlerlesin ve kimlerin yanında saf tutuyorsun? Bunları açık ve net olarak belirlediğinde, o zaman düşmanının kim olduğunu ve kime çalıştığını da anlamış olursun. Son üç yıldır, bu oynadığım küçük, sıradan rollere neden sinirleniyorum? Bunun yalnızca böyle bas bir sesle sahnede komik durduğum için mi olduğunu sanıyorsun? Hayır Vitenka, önemli sebeplerden biri de bu ama asıl sebep bu değil. Peki asıl sebep ne? Ben bu oynadığım küçük insanları kim için ve kime karşı oynadığımı anlamıyorum. Çünkü hiçkimse için ve hiç kimseye karşı oynuyorum. Aptallık. Bense bir savaşçıyım Vitya. Barikatın bir tarafında olmalıyım.”

“Yalnız bunun için önce bir barikat olması lazım.”

“Sence barikat yok mu Vitenka! Benim bahsettiğim barikat, sadece tüm dünyada kapitalizm ortadan kalktığı zaman çökecek.”

“Bu herkesin malumu Aleksandr Lvoviç.”

“Senin için de malumsa, neden unutuyorsun? Zamanımızda iki dünya arasındaki mücadelenin keskinliğinin azaldığını ve bundan uzak durabileceğini mi sanıyorsun?.. Hayır azizim. Yaşam seni hâlâ barikatlara götürür, şu ya da bu tarafa koyar. Tarafsız kalamazsın. Bu bir kanundur. Ne diyor Mayakovski:

Az gittim uz gittim

Sosyalizme köprü yaptım

Bitiremeden yoruldum

Ve köprünün yanına oturdum

Kimse kavgadan kaçamaz, hayat herkesi kavgaya çeker. Senin eleştirmenin ilahi hakkındaki sözleri de kavganın devam ettiğini gösteriyor. Bu sözleri ilk duyduğunda kulağına çok ikna edici gelir, sanki vatandaş aslında objektif gerçekliği savunuyor sanırsın. Peki aslında ne diyordur? Böyle bir teori pratikte neye yol açar? Kendi özünü çiğnemeye ve lekelemeye. En sonunda çıkacak olan şey budur. Mantık mantıktır. Birinden koparsan diğerine sürüklenirsin. Sen ilahi söylemeye devam et Vitali! Halkı, halkın kahramanlarını yücelt. Yanlış bir şey yapmıyorsun. Bilmek istersen söyleyeyim, bu portre sana acı veriyor. Onu yüceltmekten korktuğun, şarkısını söylemekten korktuğun için bu portre sana tam bir mutluluk vermeyecek. Ama şarkı söylemekten korkma!

(…)

“Bölge sanat sergisinin açılışına Gorbaçov geldi. Bölge sekreteri de gelecekti ama kongre için Moskova’ya gitmesi gerekmişti.

Gorbaçov, özellikle Dimitri Yerşov’un portresi önünde uzun durdu.

“Yoldaş tanıdık,” dedi gülümseyerek ve ekledi. “Bizden”

Sergideki resimlere tek tek baktıktan sonra yeniden Dimitri’nin portresinin yanına geldi ve önünde durdu.

“İşte, komünizmi inşa eden bir adam!” dedi. “Sadelik ve sıradışılık bir arada. Sıradışı çünkü sadece böyle bir adam sosyalizmi inşa edebilir. Bu eserin yaratıcısı burada değil mi?” diye sordu.

Vitali Kozakov’u takdim ettiler.

“Sizinle bir yerlerde karşılaşmış mıydık?” diye sordu Gorbaçov hatırlamaya çalışarak.

“Tiyatroda. Oyuncu Gulyayev’in odasında, hatırladınız mı?”

“Tanıştığıma memnun oldum yoldaş Kozakov. Derin bir insan, derin bir düşünce yaratmışsınız. Son zamanlarda bu tür şeylere sık rastlamıyoruz. Ya cafcaflı tablolar ya da noel kartpostalları gibi resimler yapıyorlar. Gerçek büyük düşünceler, sizin tuvallerinizden, ressam yoldaşlardan çıkmıştır.”

Yavaş yavaş çevrelerinde bir kalabalık toplanmaya başlamıştı. Serginin açılışına gelen ressamlar, eleştirmenler, gazeteciler yanlarına geldi. Şehir komitesi parti sekreterinin ne diyeceği merak konusuydu. Herkesin düşüncesi farklıydı. Bazıları da şöyle düşünüyordu: ‘Şimdi direktif vermeye başlayacak. Sanki resimden çok anlarmış gibi! Bu da eleştirmen! Oturup sanayi planlarıyla ilgilense ya.”

“Bu portrede size göre bir düşünce mi var?” diye sordu genç ressamlardan biri.

“Olmaz olur mu!” dedi Gorbaçov canlı bir şekilde. “Ben de bundan bahsediyordum. Burada fikir, bizim işçimiz, sosyalist bir ülkenin işçisi. Kapitalizmde var olmayan bir işçi. Bu işçiyi bizim düzenimiz yarattı, onu doğuran devrimdir. Bu, toplumumuzun temeli, başarımızın yaratıcısı ve aynı zamanda Ekim Devrimi’nin savunucusudur.”

“Siz buradan,” diyerek sorularına devam etti genç ressam. “her bir fırça darbesinden mutlaka bir düşünce çıkması gerektiği sonucuna mı varıyorsunuz? Size göre fikir olmadan sanat eseri olmaz mı?”

“Siz galiba farklı düşünüyorsunuz?” diye ilgiyle sordu Gorbaçov.

“Ben mi? Evet farklı düşünüyorum. Sanat ruhlar için, huzur için olmalı. Hiç durmadan mesaj vermeye, kafalara bir şey sokmaya çalışmamalı.”

Gorbaçov biraz düşündükten sonra sordu:

“Peki,” dedi. “Siz mesela dinlenirken Aslan Asker Şvayk’ı okur musunuz?”

“Elbette.”

“Peki bu eserde bir düşünce var mıdır?”

“Düşünce mi? Olabilir, tabi var… Savaşa karşı, Avusturya-Macaristan imparatorluğuna karşı ulusal kurtuluş fikri, halkın bilgeliği fikri. Fakat kitap bunu kafamıza vurmaz.”

“Aha!” dedi Gorbaçov. “Demek ki aslında bir düşünce var ama gözümüze sokulmuyor. Bir fikir var ama yine de kitabı okurken ruhumuzu dinlendirebiliyoruz. Yani ruhumuzun dinlenmesine engel olan şey fikir değil, düşüncenin kötü bir şekilde, rahatsız edecek şekilde, korkunç çıplak bir iskelet gibi karşımıza çıkması. Yanlış mıyım?”

“Doğru,” dedi birkaç ses.

“Eski Rus ressamlarının manzara tablolarını elbette hatırlarsınız,” diye devam etti Gorbaçov. “Peki sizce bu tablolarda bir fikir yok mudur?”

“Olmaz mı?” dedi bazı sesler.

“Bence de var.” diye onayladı Gorbaçov. “Moskova civarının huzurlu güzelliğine bakarken, topraklarımızda doğa şarkı söylerken, sanatçı, içimizde yurtseverlik duyguları, büyük, kudretli, büyüleyici vatanımıza karşı sevgi hisleri uyandırır. Bağırıp çağırmadan da, bu şekilde vatanı sevdiğinizi gösterebilirsiniz. Bunu bir fikir, yüksek bir fikir saymaz mısınız? Ama mesela şuna bir bakalım,” dedi Gorbaçov büyük tablolardan birini göstererek. “Yedi katlı bir binanın inşaatı tasvir edilmiş. Vinçler, tuğlalar, keresteler, başları bağlı, iş elbisesi içinde kızlar. Rüzgârı ve yüksekliği hissedebiliyoruz. Her şey olması gerektiği gibi. Güneşli, parlak… Peki size göre bu tabloda bir fikir var mı? Sesleri duyamadım. Beni affedin, belki de bu eserin sahibi buradadır ama bence bu eserde bir fikir yok. Bir fikir yok demek, genel olarak hiçbir düşünce yok demektir. İyi niyetli bir çalışma, peki başka? Renkli bir fotoğraftan başka bir şey mi bu tuval? Ama bu haddecinin portresine baktığımda, benim de ait olduğum partimle gurur duyuyorum. Parti buna benzer insanlar yetiştirdi ve ben onların arasında olmaktan gurur ve mutluluk duyuyorum. Komünizmi bu insanların inşa edeceğine inanıyorum. Yaşamak istiyorum, aynı onlar gibi yaşamak istiyorum. Bu bir fikir değil midir?”

Sanat sergisi her zaman olduğu gibi hemen hemen şehrin tam merkezinde, Metalurji fabrikasının Kültür Evi’nin spor salonunda düzenlenmişti. Ama açılış günü ve sonraki birkaç gün, sokaklara asılan afişler canlı bir şekilde halkı davet ettiği, her gün saat dörtten akşam dokuza kadar serginin ziyarete açık olduğu ilan edildiği halde, çok az insan geliyordu.

Gulyayev Vitali’ye şöyle dedi:

“Şaşırtıcı bir şey yok. Gorbaçov çok doğru bir yere parmak bastı. Sizin fikirsiz tablolarınızdan bıktı millet. Kafanızda ne var sizin? Millet şaşalı ikonlardan usandıysa, o zaman tam tersini yapalım, seyirciyi yatak odasına sokalım, günlük hayattan enstantaneler gösterelim, diye düşünüyorsunuz. Yani sizin sokaktaki adamdan, sıradan insandan bir farkınız yok; bir kurucu, inşa edici, değilsiniz. Aynı bizim tiyatroda olduğu gibi azizim. Bu sefer dünyaya bakışımız değişiyor. Çoğunluk için azınlığın dediğini yapıyor, onlara yaranmaya çalışıyoruz. Volga ve Sibirya hidroelektrik santrallerini kimin inşa ettiğini, bakir toprakları kimin ekip biçtiğini, kimin kömür çıkardığını, metali kimin erittiğini, otomobilleri, uçakları kimin yaptığını, kuzeyde kışı kimlerin geçirdiğini, bizim için, senin için toprağı kimin sürdüğünü, kimin salatalık yetiştirdiğini, unutmaya başlıyoruz. Onların güçlerini artırmak, büyütmek, liderlik etmek, büyük ve güzel işlerde onlara yardımcı olmak için bir şeye ihtiyaçları var. Ama böyle yürümüyor Vitali. Şu sergiye bir bak. Yazık…”

(…)

“Vitali’yle o kadar yıl yaşadıktan sonra sık sık onun arkadaşlarıyla, ressamlarla, oyuncularla tanışan İskra, elbette sanatsal tartışmaların özünü, bu tartışmalarda sosyalist gerçekçiliğin tanımında yorum farklılıkları olduğunu bilirdi. Kendi bile bu tartışmalara katılmıştı. Bir gün, hâlâ Moskova’dayken, ressamın biri empresyonizmi savunararak, bu akıma boşuna itiraz edildiğini, tersine sosyalist sanatın ondan faydalanarak, sosyalist empresyonizmi yaratması gerektiğini söylediğinde İskra şöyle demişti: “Eğer sosyalist empresyonizm yaratılabiliyorsa, o zaman neden sosyalist sürrealizm, sosyalist abstraksiyonizm, sosyalist formalizm yaratılamasın?” Onun bu açık önermesi “sosyalist empresyonizm” savunucusunun tüm silahlarını elinden almıştı; bundan sonra bağırıp çağırarak, böyle ilkel paralellikler kurulamaz demekten başka bir şey diyememişti…”

1 Böyle Dedi Kaganoviç, sf: 30, Verba yayınları