Şubat ayı itibarıyla 2019 yılı son çeyreğine yönelik büyüme rakamları açıklandı. Ortaya çıkan sonuçlar hükumet açısından sevinç, muhalifler bakımından endişe kaynağı oldu. Üstüne bir de Suriye’de yaşanan acı olaylar gelince, kimse büyüme rakamlarına yönelik görüşlerini kamuoyuyla tam manasıyla paylaşamadı. Profesyonel iktisatçıların görüşleri ise, gündemin ağır havası içinde çok fazla görünür olamadı.

2019’un dördüncü çeyreğinde, önceki yılın aynı dönemine göre ekonominin %6 oranında büyüdüğü görüldü. Üç çeyrektir küçülen bir ekonomi için bu büyüme oranı, her şeyin normale döndüğüne, ülke ekonomisini uzun süredir etkisi altına alan ekonomik krizin ise bitmekte olduğuna yorumlandı. Bir bakış açısına göre, hükumetin yılın ikinci yarısından sonra aldığı birtakım alışık olmadık tedbirler neticesinde, nihayet büyüme arzulanan seviyelere ulaştırılabilmişti. Dövize yapılan doğrudan müdahalelerin yol açtığı kur istikrarı, talep yetersizliğinin etkisiyle artış hızı yavaşlayan fiyat düzeyi ve kamu bankaları eliyle ekonomiye pompalanan kredilerin etkisi dördüncü çeyrek büyüme rakamlarına sonuçlarını vermiş görünüyordu. Dahası içerideki talep eksikliğini gidermeye yönelik artan kamu harcamalarının bütçe üzerinde yarattığı baskı sonuç vermiş, ekonomi %6 büyüyebilmiştir.  Ancak tam bu noktada insanın aklına gelen soru, bu performansın 2020 yılı içinde de sürdürülüp, sürdürülemeyecektir.

Ülkemizdeki büyüme her zaman finansman boyutu ile ele alınmalıdır. Bugün elde edilen büyümenin en önemli talep bileşenleri belli bir harcama şekline işaret ederken, bu harcamaların finansmanı ve bu finansman kaynaklarının 2020 yılı içinde elverişli olup olmayacağı karşılaştığımız en önemli sorunların başında gelmektedir. Dahası ülkemizin içinde bulunduğu uluslararası konjonktür dikkate alındığında, 2020 yılı içinde büyümenin finansmanında sıkıntı yaşanması yüksek bir olasılık gibi görülmektedir.

Son yıllarda büyümeye kaynaklık eden önemli bir talep bileşeni kamu harcamalarıdır. Geride bıraktığımız 2019 yılının son çeyreğinde kamu harcamalarının %2.7 arttığı görülmektedir. Önceki dönemlere göre bu son derecede mütevazi bir artıştır. Özellikle üçüncü çeyrekte %5.7 artmışken, bu artışın son çeyrekte %2.7’e düşmesi dikkat çekicidir.  Mevcut durumda bütçe harcamalarının yol açtığı açıkların finansmanında giderek daha fazla güçlük çekilmeye başladığının bir göstergesi olarak düşünülebilir.

Dahası ve çok daha önemlisi bütçe açıklarının içeriden finansmanı için başvurulacak vergileme ve borçlanma gibi yöntemler hem özel kesim ve hanehalklarının harcanabilir gelirlerinin azalmasına yol açmakta, hem de onların finansal piyasalardan dışlanmasına yol açabilmektedir. Zaten ciddi bir borç yükü altında olan iktisadi birimlerin ek vergilendirmenin yaratacağı olumsuz etkilerle harcamalarını arttırmalarını beklemek çok da doğru bir beklenti olmaz. Öte yandan, “bütçe esnekliğini” yitirmiş olan kamu kesiminin bugün vergi dışından kaynak elde edilebileceği çok fazla seçeneği kalmamıştır. Olan da iç borçlanmadır ve o da bütçe üzerinde gelecekte ciddi bir faiz yükü doğuracaktır.

Yatırımlar büyüme istatistiklerinin en önemli talep bileşenidir. Ülkemizde yatırımlar yaklaşık beş çeyreklik bir süredir azalmaktadır.  2019 yılının son çeyreğinde de bu durum değişmemiştir. Yatırımlar yoluyla oluşan sermaye birikimi, kısa dönem büyüme ile uzun dönem büyüme arasındaki en önemli bağı teşkil eder.

Gelecekte ortaya çıkması muhtemel üretim kapasitesine bugünden yapılan katkıya işaret eden bir veridir. Kısa dönemde yapılan harcama karakteriyle toplam talebin bir unsuru olarak ele alınan yatırımlar, yol açtığı sermaye birikimi ile uzun dönemde arz üzerinde “pozitif” bir etki yaratarak ülke ekonomisinin üretim kapasitesinde bir artışa işaret eder. Elbette uzun dönemde ortaya çıkması muhtemel pozitif artışın olabilmesi, yapılan yatırımın üretkenlik arttırıcı bir özelliğe sahip olmasını gerekli kılar. Bu durum büyümenin uzun dönemde sürdürülebilirliğini sağlar.

Türkiye gibi birçok gelişmekte olan ülke sermaye birikimi yoluyla büyümeyi tercih etmektedir.  Sermayenin kıt, elde edilebilmesinin de pahalı olduğu bu ülkelerde büyümek için sermaye yatırımlarına başvurmak açıklamaya değer bir çelişkidir. Oysa son yıllardaki araştırmalarda salt sabit sermaye birikiminin büyümenin kaynağı olmadığı, bunun yanında toplumsal ve ekonomik organizasyondaki iyileşmeler ile ülkenin kurumsal yapısını ve kurumsal karar alma süreçlerini güçlendirici tedbirlerin de büyüme yaratıcı etkiler doğurabileceği gösterilmiştir.  Türkiye için son yıllarda yapılan ampirik çalışmalar da, artan oranda sabit sermaye kullanımı yoluyla büyüme elde edebilme imkanının artık azaldığını göstermektedir.

Yeni açıklanan rakamlara göre, 2019 yılının son çeyreğinde yatırımların azalma hızı düşmüş olmakla birlikte, hala negatif düzeyini korumaktadır. Yatırımların kırılımlarına bakıldığında ise, makine ve teçhizat yatırımlarının hızla arttığı, ancak bina yatırımlarının önceki dönemlerde olduğu gibi azalmaya devam ettiği görülmektedir.

Bu da, artan makine teçhizat yatırımlarının büyük ölçüde yenilenme yatırımları olabileceğine işaret etmektedir. Kurlarda son çeyrekte sağlanan göreli istikrar, düşen faizler ve artan kredi imkanları böyle bir eğilimin doğmasına yol açmış olabilir. Harcama yönüyle makin-teçhizat yatırımlarındaki bu artış kısa dönemde dikkate alınması gererek bir gelişmedir. Ancak bunun uzun dönemde anlamlı olabilmesi için toplam faktör verimliliği üzerinde yapacağı etkinin de görülmesi gerekir. Bu etkinin pozitif ve yüksek olması, bugünkü makina-teçhizat yatırımlarındaki artışın doğru bir harcama artışı olduğuna işaret edecektir. Bu aşamada bu sorunun cevabının verilebilmesi ise, maalesef mümkün değil.

Dış talep ve bu talebin bir unsuru olan ihracat 2019 yılı boyunca büyümeye pozitif katkı sağlayan bir talep bileşenidir. Ancak son çeyrekte görülen ihracattaki yavaşlama da son derece dikkat çekicidir. 2018 yılının son çeyreğinde %10.4, 2019’un birinci ve ikince çeyreklerinde ise %8’i aşan orandan artan ihracatın, son çeyrekte sadece %4.4 artış göstermesi dikkat çekicidir. Özellikle son günlerde uluslararası düzeyde giderek artan değişkenlik ile ortaya çıkan Coronovirus salgını ihracatta da sıkıntı yaratmaya aday gelişmelerdir.

Ayrıca Türkiye ekonomisinin ithal girdi bakımından Çin’e olan bağımlılığı, en son gelişmeler açısından ülkemizdeki üretim süreçlerinin “tedarik zincirleri” üzerinde ciddi bir sıkıntının, 2020 yılı içinde baş gösterme riskine işaret etmektedir. Ayrıca Avrupa’daki salgının beklentilerin ötesinden bir hızla yaygınlık kazanması, ihracatımızda önemli bir yer teşkil eden Avrupa’ya yönelik mal akımlarında azalmaya yol açması kaçınılmazdır.  Dünya ölçeğinde ekonomik büyümede meydana gelebilecek azalmanın da ihracatımız üzerinde olumsuz bir etki yaratması mümkün olacaktır.

Son yıllarda ülkemizin önemli turizm kaynağı olan belli başlı ülkelerdeki salgının ve siyasi sorunların etkisi yaz aylarında elde edilecek turizm gelirlerine olumsuz yönde etki edecektir. Son yılların önemli bir turist kaynağı olan Çin’deki durum, bir diğer turist kaynağımızı oluşturan İran’daki Coronovirus salgınının ulaştığı dramatik hal turizm gelirlerimizde etkisini gösterecektir.

Avrupa ülkelerinden kaynaklanan bir turizm talebinin ise, bu ülkelerden açığa çıkan arz kapasitesini doldurmak için ikame edebilmeleri de çok mümkün görülmüyor. Bugün itibariyle batı menşeili birçok bilimsel toplantıların iptal edildiği, üniversitelerin çalışanlarının uluslararası seyahatlerine kısıtlama getirildiği bir ortamda, batıdan turist beklemek başlı başına bir iyimserlik olacaktır. Ayrıca bir başka turist kaynağımız olan Rus pazarından gelecek turist sayısı da, iki ülke arasında baş gösteren siyasi gerilimlerin gidişatına bağlıdır. Tüm bu gelişmelerin ışığında, turizm gelirlerinin özellikle 2019’da olduğu gibi büyümeye önemli bir finansman kaynağı olabileceği son derecede şüphelidir.

Son çeyrekteki %6’lık büyümeye rağmen, yıl bazında sadece %0.9 büyüyen Türkiye ekonomisinde elde edilen bu “pozitif” büyümenin maliyeti aşırı bütçe açıkları, alışılmışın dışında yöntemlerle baskılanan finansal piyasalardan sağlanan kaynaklarla ve finansal riskleri arttırarak gerçekleştirilmiştir.

Kamu bankaları ve Merkez Bankasının rezervlerinin satışı yoluyla karşılan döviz talepleri son günlere kadar kurda, sınırlı düzeyde de olsa istikrar sağlamıştır. Uygulanan tüm bu “olağanüstü” tedbirler 2020 yılı büyümesinin ancak %0.9’lik, son derecede düşük bir düzeyde gerçekleşmesini sağlamıştır. Ancak çok az bir marjla pozitif çıkan bu büyüme rakamında, ilerleyen günlerde yapılacak olan revizyonların etkisiyle negatife dönmesi de ihtimaller dahilindedir.

“Büyüme hırsı” popülist iktisadi yönetimlerin en önemli özelliklerinden biridir. Ne pahasına olursa olsun büyümek siyasi rekabette iktidarların en önemli kozlarından birini oluşturmaktadır. Çok büyük miktarlarda kaynak kullanarak, finansal piyasaları alışılmışın dışında birtakım uygulamalarla baskıya alıp, finansal riskleri arttırarak elde edilmiş olsa da, elde edilen pozitif büyüme iktidarlar için bir “başarı” göstergesi olarak algılanmaktadır.

En az bu boyutta veya daha yüksek seviyede bir büyümeyi daha ucuza elde edebilmesinin başka yolları olsa da, o yolların gerektireceği politikaları uygulamaktan, siyasi olarak kaçınan iktidarlar, tüm ülkenin kaderini kendi siyasi kazanımlarına mahkum kılabilmektedirler. Bu “ekonomik popülizmin” en önemli özelliğidir. Mevcut kaynakları daha verimli, daha etkin kullanımını sağlayacak kurumsal düzenlemelere başvurup, ekonominin toplam faktör verimliliğini arttıracak yöntemler yerine, daha çok risk içeren, maliyetleri göz ardı eden politikalar kolaylıkla tercih edilebilmektedir. Hukuk, demokrasi ve güçlendirilmiş kurumların kaynak dağılımında etkinliğini arttırıcı diğer yapısal dönüşümleri sağlamak gibi yollara itibar etmeyen iktidarlar, dışarıdan kolay ve ucuz mali kaynak bulamadıkları müddetçe toplumları daha düşük ve daha maliyetli büyüme oranlarına mahkum edebilmektedirler.

Önümüzdeki dönemde büyüme arzusu içinde olan ülkemizdeki hükümetin, bu büyüme için nasıl kaynak yaratacağı ve bunun ekonomiye nasıl maliyetler yükleyeceğini hep birlikte yaşayarak göreceğiz.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve iceriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.