Aslında, din ve devlet kavgası bitmeyen bir kavgadır. Sekülerliğin ve laikliğin kurumsallaştığı; kilisenin ve dinin kamu alanı dışına hapsedildiği, bunun ötesinde sekülerliğin/laikliğin toplumsal bir norm olarak yerleştiği batı ülkelerinde bile bu çelişki ortamı oldukça ortaya çıkar.

Avrupa’da ki seküler/laik yaşamı devletten ziyade beş yüz yıla yayılan din reformu (reformasyon), Avrupa aydınlanması ve onun toplum tarafından içselleştirilmiş değer yargıları korur. Devlet, daha çok bir koordinatördür din ve devlet ilişkileri açısından. Bugün, Avrupa’da Kilise siyasal hayat pek müdahil olamıyorsa bunun nedeni toplumun bunu istememesindendir. Bu kadar basit!

Avrupa halkları ağır bedeller ödeyerek elde ettikleri bu değer yargılarını, günlük yaşamlarına artık sorgulama gereği dahi duymayacak şekilde entegre etmiştir. Türkiye’de de, post AKP dönemi için buna benzer bir sürecin yaşanacağını düşünüyorum. Türkiye halkı da İslamcı despot bir iktidarın, 18 yıllık iktidarı boyunca içte ve dışta ödediği ve Suriye örneğinde olduğu gibi ödettiği ağır bedeller sonrasında artık laikliğin modernist bir dayatmadan ziyade kaçınılmaz toplumsal bir gereksinim olduğunun farkına git gide varıyor. “Her şerde bir hayır vardır.” deyiminden yola çıkarsak, islamcı iktidar şerrinin Türkiye halkına yeniden kazandırdığı en büyük hayır, laikliğin değerini yeniden toplumsal algıya kazımış olmasıdır! Bu yönüyle Avrupa’daki laiklik ve sekülerliğin içselleştirilmesi ve toplumsal bir norm haline gelmesi süreçleriyle, Türkiye deki süreç belirli paralellikler gösteriyor kanımca. Ancak tecrübesini yapıp bedelini ödedikten sonra içselleştiriyor insan çoğu şeyi.

Din ve devlet çelişkisi/mücadelesi Avrupa’da daha çok muktedirler arası bir savaş olmuştur. Ruhban sınıfı, imparator ve kralların yani kısaca uhrevi ve dünyevi iktidar sahiplerinin birbirlerine karşı verdikleri bir güç savaşı olmuştur. Bu nedenle de çok kanlı olmuştur. Dünyevi ve uhrevi güç erkini ele geçirmek, ele geçirdiği güce, sosyal, siyasal ekonomik, tartışılmaz ve sorgulanamaz bir doğma sistematiği ile meşrutiyet sağlamak son derece totaliter ve sonuçları açısından bir o kadar yıkıcıdır! Bu öyle totaliter bir sarmaldır ki, insanın hem bu dünyasını hem “öbür dünyasını” regüle eder. Soranın, sorgulayanın, karşı çıkanın hem bu dünyada hem de “öbür dünyada, ölümlerden ölüm beğendiği boğucu bir totaliter yaklaşım desek pekte abartmış olmayız.

Dini Faşizmler

Dini faşizmlerin diğer dünyevi faşizmlere kıyasla insanları çok daha çaresiz ve bitap düşürmesi, insanın “iki dünyasına da” hükmetme nedeninden kaynaklanır. İnsana sığınacak bir alan bırakmıyor, nefes aldırmıyor! Arap dünyasının en büyük şairi Adonis, dini faşizmi Hürriyet gazetesine verdiği röportajda şu cümlelerle ifade eder:


“Başta Arap tarihinin yeni miladının Tahrir Meydanı olacağını umut ettim. Ama 2-3 ay gibi kısa bir sürede işler değişmeye başladı. Gençler, öğrenciler, entelektüeller ve kadınlar tarafından yaratılan bu olağanüstü barışçı devrimi çaldılar. Şiddet on plana çıktı. Arap dünyasında yaşananlar bize gösterdi ki, din temelinde kurulan bir ülkede devrim yapamazsınız. Devrimler doğaları gereği dinlerle özdeşleşemez. Ennahda, Müslüman Kardeşler… Bunlar karşı devrim hareketleridir. Toplumu özgürleştiren hareketler değil. Şimdi farkına varılıyor. Dini faşizm, bana göre faşizmlerin en kötüsü. Belki de şimdi Mısır’da gerçek bir devrime gidiyoruz. Hâlâ umutluyum.”


Dinler tarihinin son üç bin yılında yaşanılan devlet ve din kavgası, üç bin yıl önce tek tanrılı dinin (monotheismin) yani tek inancın ve tek geçeğin oluşması ile dinin alfabeyi (okuma, yazma), yani bilgiyi kendi tekeline almasıyla başlamıştır.
Alfabenin bulunuşu ve kullanılışı insanlık tarihinde önemli bir dönüm noktası olmakla birlikte aynı zamanda insanın baskı altına alınması açısından da çok temel bir rol oynamıştır. Bulunması insanlık için çok ileri bir aşama olmasına nazaran, Alfabe din ve ruhban sınıfının elinde aynı zamanda yaratılan detaylı dini mitolojilerle , keramet atfedilen ayinlerle, tek tanrılı kutsal kitaplarla, dogmatik, tartışılması ve sorulup sorgulanması mümkün olmayan; hurafelerle, dönemin din adamlarının elinde bir baskı ve egemenlik silahına dönüştü. Bu yönüyle bakıldığında alfabe ve yazın tarihinin bir yandan aydınlanmanın ön şartı olmasının yani sıra bir baskı ve egemenlik aracına dönüşmesi gibi son derece paradoxal bir yani da var!

Alfabe ve yazının bulunmasıyla birlikte ruhban sınıfı, mitolojiler ve hurafeler yazarak, bunlara çeşitli kerametler atfederek içinde yer aldıkları toplumun bireylerini bir dini inanç ve bu inancın kuralları/yasaları etrafında birleştirdiler. Bu mitolojiler ve hurafeler çerçevesinde örgütledikleri kitleye pratik olarak uygulanabilir olan dini yasalar ve değerler empoze ettiler.

Din adamları yarattıkları din ve inançlar doğrultusunda aynı zamanda yasa koyucu ve yasa koruyucu -deyim yerindeyse, yaşama, yürütme ve yargı görevleri üstlendiler. Ruhban sınıfının kontrolü ve gözetimi altında yapılan yasalar tüm halk için olduğu gibi zamanın muktedirleri ve krallar içinde göreceli olarak bağlayıcı oldu. “Yasalar önünde eşitlik” aynı zamanda din ve siyasal erk arasındaki çelişkilerin ve çatışmaların da başlangıç noktası sayılabilir. Çünkü bir imparatorun, kralın bilumum muktedirlerin, kullarıyla aynı “yasalara” tabii olması muktedirler için pekte yenilir yutulur bir durum değildi. Yasalar önünde eşitlik ilkesi tarihte ilk defa din’i metinler sayesinde mümkün oldu. Bu da ruhban sınıfının tarihsel bir başarısı olarak Kabul edilmelidir.

Bununla birlikte ruhban sınıfı, toplumsal hiyerarşideki konumunu alfabe, yazın ve bilgi kabiliyetlerini kullanarak, “yasama, yürütme ve yargıyı” tekeline alarak en üst seviyeye çıkardı. Bilgi ve bilgi sirkülasyonu tekeline alan ruhban sınıfı, bilgiyi yüzyıllar hatta bin yıllar boyu bir egemenlik ve güç aracı olarak kullandı.

Bilgi Tekeli Basın, Yayın ve Bilgi Sirkülasyonu

Günümüzde de bilgiyi tekeline almak, bilgi sirkülasyonu mümkün olduğunca kontrol etmek, bilgi tekelinden siyasal, iktisadi vs. avantajlar sağlamak farklı biçimlerde devam etmektedir. Bu yönüyle, özü itibarı ile değişen bir şey yok! Bilgi bütün çağlar boyunca bir güç faktörü olmuştur. Bilgi bir iktidarın, kurumun veya kişinin bireysel ve toplumsal algıları, davranışları, kendi istediği şekilde tasarlamasına, yönlendirmesine ve bu davranış kalıplarının içselleştirmesi sürecinde her zaman için yegane bir araç olmuştur. Bilgiyi kontrol etmeden, onu iktidarınızı sürdürebilecek şekilde tasarlamadan egemenlik kuramazsınız, kursanız da o egemenliğin sürekliliğini ve meşrutiyetini sağlayamazsınız. Bugün Türkiye de ki İslamcı iktidarın en büyük sorunu da budur. Bilgisizdir, meşrutiyet sağlamakta yetersizdir. yıkabileceği çok ama kurabileceği bir şey yoktur.

Orta çağ da kilisenin tekelinde olan bilgi ve bilgi sirkülasyonun kontrolünün kırılması ancak Reformasyon, Rönesans ve buna müteakiben baskı makinesinin icat edilmesiyle mümkün olmuştur.

Matbaanın icadından sonraki ilk 50 yılda 8 milyon kitap yayınlanmıştır.
Matbaanın icadından önce basın yayın tekeli Skriptorien diye tabir edilen, manastırlarda bulunan eserlerin el yazısıyla yazıldığı basın ve yayın evleri kiliselerin tekelindedir.

Üniversiteler, basın ve yayın kilise ve kilise ile işbirliği içinde olan kralların, kontların, düklerin denetiminde olduğu için geniş kitlelerin bilgi edinmelerine büyük ölçüde kapalıdır. Bu bilgi tekeli Kiliseye merkezi bir bilgi kontrolü ve bunun sonucu olarak İnanç ve geleneklerin bir bütünlük içinde kurumsal olarak oluşturulması korunması, gelenekselleştirilmesi imkanı vermiştir.

Matbaanın bulunmasından sonraki süreçte, 1800’lü yıllara gelindiğinde Avrupa’daki okuma yazma oranı %25 ile %40 arası gibi pekte azımsanamayacak bir orana yükselmiştir. Yine 1800’lü yıllarda yayınlanan kitapların %60’nı Felsefe ve Edebiyat (roman, şiir vs.) kitapları oluşturmaktadır. Bu döneme kadar yayınlanan yazılı eserlerin ezici çoğunluğu dini içerikli yayınlardı. Bu tarihten sonra yeni yayınlanan kitaplar içinde ve kitap piyasasında dini içerikli kitapların orantısı sürekli olarak azalmıştır. Entelektüel repertuvar zenginleşmiş, dini kitaplara sınırlı olmaktan çıkmıştır. Basın, yayın hayatında din ve dini içerikli kitapların, dergilerin vs. egemenliği son bulmuştur.

Kilisenin bilgi üzerindeki tekelinin kırılması aynı zamanda orta çağdan aydınlanma çağına geçiş, laisizmin ve sekülerizmin Avrupa kıt’asına hakim bir siyasal felsefe / ideoloji olmasının da dönüm noktasıdır.

Antik Yunan aydınlanmasının bin yıllık karanlık çağdan sonraki devamı olan Avrupa aydınlanması da her şeye hakim, tek belirleyici “egoist tanrı” ve onun “yeryüzündeki temsilcisi” olan din adamlarına sıcak bakmamıştır. Bu da dogmatik, itaatkar bir din anlayışı yerine araştıran, sorgulayan, felsefe ve bilim ile uğraşan, kendisini herhangi bir dogmatik kuramla sınırlamayan düşünürlerinin tarih sahnesine çıkmasına neden olmuştur.

Burada alfabenin, yazının ve bunun sonucu oluşan bilgi ve birikimin belirli uhrevi ve dünyevi çıkar gruplarının egemenlik aracı olarak kullanılmasının yanı sıra, Antik Yunan ve Avrupa aydınlanmasında olduğu gibi araştıran, sorgulayan bunun sonucu olarak felsefe, bilim ve aydınlanma ile uğraşan, modern anlamda bir aydın sınıfının da ortaya çıkmasına neden olan bir özelliği de var.

İster Antik Yunan aydınlanması olsun, ister Avrupa aydınlanması olsun, bu iki aydınlanma çağının en büyük ortak özelliği bireyi inancının pasif bir objesi değil, inancının; araştıran, soruşturan felsefe ve bilimle uğraşan aktif bir süjesi haline getirmiş olmasıdır.

Bu iki aydınlanma çağı bireyi inancının “kölesi” değil, tanrıyla ilişkisini herhangi bir dini kurumun, dini otoritenin belirleme ve müdahale yetkisinin olmadığı, bireyin tanrıyla ilişkisini özgürce ve korkmadan tayin ettiği, dolaysıyla insanı inancının kölesi değil efendisi haline getirmesinin altyapısını hazırlamıştır. Aydınlanma çağları büyük kültür devrimleridir aslında.

İkinci Aydınlanma çağı da olarak adlandırılan Avrupa aydınlanması, kilisenin ve ruhban sınıfının katı merkeziyetçi yapısını, tek yasa koyucu olma statüsünü sonlandırılmış Rönesans ve “Avrupa – Sübjektivizmi”, yeni bir aydınlanma çağı olarak yeniden tarih sahnesine çıkmıştır. Vasatın İktidarı ve bin yıllık karanlık bir çağ sona ermiştir. İnsan düşünen, sorgulayan ve yaratan bir süje haline gelmiştir. Tanrı, din, insan arasındaki ilişki yeniden tanımlanmış dışarıdan herhangi normatif bir müdahalenin olmadığı yeni ve özgür bir ilişki tarzı esas alınmış, tanrı ile insan arasında ahenge dayanan, bireyin tanrı sevgisini esas alan yeni bir ilişki türü oluşturulmuştur. İnsanın; inancını, tanrı-insan ilişkisini kendi öz iradesiyle aktif şekilde düzenlenmesini ve yönetmesini Bertnard Russel Avrupa Sübjektivizmi olarak adlandırır.

Immanuel Kant ile bitirelim: “Aydınlanma; kişinin kendi aklını kullanmaya cüret etmesidir.”