MATT MCMANUS


Yüzde 1, başarılarından yalnızca kendilerinin sorumlu olduğu hissini içselleştirdikçe, diğer herkese de kendi başarısızlıklarının nedeni kendileriymiş gibi hissettirildi. Bu formül, en başından beri neoliberal felsefenin içine işlemiştir.

Neil Vallelly’nin Futilitarianism: Neoliberalism and the Production of Uselessness (Faydasızcılık: Neoliberalizm ve Faydasızlığın Üretimi) kitabının incelemesi (MIT Press, 2021)


Vazgeçilebilir hissetmekten daha korkunç bir şey yoktur.

Joseph De Maistre, Fransız Devrimcilerini şeytani ve yıkıcı olarak nitelendirirken, en azından bir etki yarattıkları konusunda haklarını teslim ediyordu. José Gasset, sıradan insanların aristokrasiye karşı “kitle isyanına” karşı temkinli yaklaşmış olabilirdi, ancak ayaklanmalarının kalıcılığına ve yaygınlığına olan hayranlığını zaman zaman dile getirdi.

Ancak proto-neoliberal Ludwig von Mises, insan ırkının çoğunluğunu en iyi ihtimalle vasat ve en kötü ihtimalle “mürit” görerek ciddiye almayan Ayn Rand’a yazarken, lafı hiç dolandırmadı. Çoğu insan “bayağı”ydı ve kaderlerindeki her türlü gelişmeyi “kendilerinden daha iyi olan adamların çabasına” borçluydu.

Bu kendine has aristokratça küçümseme tarzını doğası gereği nihilist ve çirkin yapan şey, tam olarak, çoğu insanın hiçbir değeri olmayan hayatlar sürdüğü duygusudur. Bizler, ölmeden ve gelecek nesil yerimizi almadan önce, hayatlarımızda ne yapmamız gerektiğini gerçekten bilen bir avuç istisnai birey tarafından çalıştırılan, yeri doldurulabilir insan sermayesi biçimleri olarak hizmet ediyoruz.

Sosyolog Zygmunt Bauman’ın Iskarta Hayatlar: Modernite ve Safraları adlı eserini anmak gerekirse, neoliberal çağın paradigmatik nesnesi çöptür. “Bayağı” insan kitlesi, onların işlevlerine hizmet eder ve tükendiğinde çöpe atılır. Pandemi sırasında, ekonomik gerileme veya virüse yakalanıp ölmeleri için işçileri çalıştırma seçenekleriyle karşı karşıya kalındığında, Sağdaki pek çok kişinin ikinci seçenek için can attıklarını gösterdikleri olağanüstü anlar başka nasıl tarif edilebilir?

Neil Vallelly’nin muhteşem yeni kitabı Faydasızcılık: Neoliberalizm ve Faydasızlığın Üretimi (Futilitarianism: Neoliberalism and the Production of Uselessness), neoliberal çağın boşluğuna karşı bir polemiktir. Hem onun ideolojik köklerini, hem tarihini, hem de siyasi kültürünü inceler.

Aynı ölçüde sert Kapitalist Gerçeklik (Capitalist Realism) kitabıyla ünlü Mark Fisher’dan epeyce ilham almış olan kitap, genellikle iç karartıcı ve hatta melankoliktir. Gerçekten de, daha sert bazı bölümlerinde, Faydasızlık, faydasızcı çağın adaletsizliğine ve yabancılaşmasına karşı ilkel bir çığlığın akademik eşdeğeri gibi okunur. Ancak bu tutku, Vallelly’nin analizini yönlendirerek derinleştirir ve kitap, COVID-19 çağında neoliberalizmin umutsuzluğuna daha iyi bir alternatif arayan hepimiz tarafından kuşkusuz memnuniyetle karşılanacaktır.

Faydacılık ve Kapitalizm

Vallelly, neoliberalizmin köklerini, uzun öncülleri olan, ancak genellikle on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda İngiliz polimat Jeremy Bentham tarafından sistematik bir biçim verilen Faydacılığın ahlaki ve politik teorisine dayandırır.

Bentham, entelektüel kariyerine, düzeltilemez bir şekilde gelenekçi ve irrasyonel önyargılarla dolu olduğunu düşündüğü İngiliz içtihat hukukunu sert bir şekilde eleştirerek başladı. Sonrasında ilericiler onun eleştirilerinin çoğuna katılmış olsalar da Bentham, her şeyi tarihi ve insani karmaşıklıkları açıklamaya uğraşan çok temel bir dizi ahlaki ve psikolojik ilkeye indirgeme konusunda endişe verici bir eğilim sergilemiştir. Bu durum en iyi biçimde, Bentham’ın Ahlak ve Yasama İlkelerine Bir Giriş eserinde (An Introduction to the Principles of Morals and Legislation), “Doğa insanlığı iki egemen efendinin, acı ve zevkin yönetimi altına yerleştirmiştir. Ne yapmamız gerektiğini belirtmek ve ne yapacağımızı belirlemek yalnızca onlara kalmıştır,” sözleriyle ifade edilmiştir.

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı image.jpeg

Faydasızcılık, okuyucuya hem kişisel hem de entelektüel düzeyde hitap eden nadir bir kitap. Faydacı bir dünyada yaşıyoruz ve Vallelly bize çok çok daha iyisini hak ettiğimizi güçlü bir şekilde hatırlatıyor.

O zamandan beri, görüşünün akılcı basitliği üzerindeki tüm ısrarına rağmen, birçoğu Bentham’ın görüşündeki derin çelişkilerden şikayet etmektedir. Zevk arayışı ve acıdan kaçınmanın sadece temel insan motivasyonları olduğuna dair psikolojik bir iddiada mı, bunların nasıl temel insan motivasyonları olması gerektiğine dair ahlaki bir iddiada mı, yoksa her ikisinde de mi bulunuyordu? Ancak Bentham, argümanının gücünden emindi ve en iyi ahlaki ve politik sistemin, bir tür mutluluk hesabıyla belirlenen, en fazla sayıda insan için en büyük mutluluğu elde etmeye adanmış bir sistem olacağını iddia ediyordu.

Vallelly’nin işaret ettiği gibi, Bentham’ın faydacılığındaki en bariz çelişki, onun bireyciliği ile “bireyin ötesine geçen bir refah biçimi” ile ilgilenmesi arasındadır. “Ne de olsa faydacılık, teorik olarak hiçbir bireyin mutluluğunun bir başkasının mutluluğuna öncelik vermediği, en fazla sayıda insan için faydayı en üst düzeye çıkarmayı amaçlar.” Başka bir deyişle, her bireyin kendisi için zevk arayışıyla bencilce motive olduğu psikolojik olarak doğruysa, buradan, başkaları için daha fazla mutluluk sağlayacaksa, arzularını bir kenara bırakması gerektiğine dair ahlaki bir argümana nasıl geçebiliriz?

Daha sonraki dönemlerden filozof Henry Sidgwick, bunu “akılcı hedonizm” ile “akılcı yardımseverlik” arasındaki kalıcı tutarsızlık veya bazen “psikolojik” ve “etik” hedonizm olarak adlandırıldığı gibi tanımladı. Sidgwick’in bunu “etikteki en derin sorun” olarak adlandırması yeterince tartışmalıydı.

On dokuzuncu ve yirminci yüzyılın başlarındaki birçok kapitalist için çözüm, ahlaki veya politik felsefede değil, – yine de yarı-faydacı bir değere sahip – ekonomik teoride yatıyordu. Piyasanın, zaman içinde faydayı en üst düzeye çıkarmak için ortaya çıkmış bir mekanizma olduğu evrimsel fikrini benimseyen Francis Edgeworth gibi figürler, bireylerin mal üretimi ve satışında birbirleriyle rekabet ettiği bir toplumun zaman içinde faydayı en üst düzeye çıkaracağını savundu. Bunun nedeni, kapitalist firmaların en fazla sayıda insan ihtiyacını karşılamaya özendirilirken, bireysel tüketicilerin kendilerine en yüksek düzeyde zevk veren malları tüketmek konusunda özgür olacaklarıdır.

Faydacılık ve kapitalizmin bu sentezi, çekiciliğine rağmen hiçbir zaman tartışmasız olmadı. Vallelly, çoğunlukla J. M. Keynes’ten ilham alan toplumsalcı eğilimli faydacılar ile giderek daha keskinleşen neoliberal ekonomistler arasında, yirminci yılda doruğa ulaşan bir mücadele olduğunu gözlemliyor. Bir süreliğine, toplumsalcı faydacılar başarılı oldular ve daha eşit bir mal ve hizmet dağılımının insanları daha mutlu edeceği ve gereksiz acıları önleyeceği gerekçesiyle geniş çaplı refah devletlerinin yaratılmasını büyük ölçüde meşrulaştırdılar.

Ancak Vallelly’nin işaret ettiği gibi, bu uzun sürmeyecekti. “Uzun vadede neoliberaller kazandı” diye yazıyor. “1970’lerin ekonomik durgunluğu ve siyasi krizleri Keynesyen mantığı yaraladı. Onun yerine, [Friedrich] Hayek ve Chicago İktisat Okulu’nun neoliberal hizbi ABD, Birleşik Krallık ve daha uzaklardaki, bu görüşe yakınlık duyan politikacıların kafasını şişiriyordu.”

Neoliberal Faydasızcılık

Neoliberalizmin, örneğin fayda maksimizasyonuna yapılan vurguyu koruyarak, bu faydacı geleneğin bir devamını oluşturduğu konusunda açık bir anlayış vardır. Ancak Vallelly haklı olarak neoliberal teori ve pratiğin faydacılığın sahip olduğu az buçuk toplumsal vicdanı tamamen bir yana bıraktığına ve enerjilerini tamamen bireyi büsbütün piyasa güçlerine bağlı bir toplumsal sermaye formu haline getirmeye ve korumacılık yönünde asgari düzeyde duyarlı bir devleti bile giderek reddetmeye odakladığına işaret ediyor.

Faydacılıktan geriye “bireysel seçim ve esnekliğin” piyasa ekonomisinin ayrılmaz özellikleri olduğu inancı kaldı. Ayrıca, faydanın bu yeniden düşünülmesine bağlı olarak, özgürlüğün bu tür tüketici tercihleri ​​ve esnek kapitalist koşullardan başka bir şey olmadığı şeklinde yeniden kavramsallaştırılması vardı. Neoliberaller, piyasayı demokratik baskılardan koruyarak ve failliği güçlendiren sosyal programların içini boşaltma yoluyla nüfusu disipline ederek, bireylere -piyasada rekabet etmek ve tüketmek için- kalan dar özgürlüklerin onları bu ‘ya batarsın ya çıkarsın’ dünyasında ölçülemeyecek kadar daha üretken hale getireceğini düşündüler.

Jessica Whyte ve Wendy Brown Faydasızcılık üzerindeki teorik etkilerin en önemli isimleri olmayı hak ederler. Bu eğilimi tamamen ekonomik bir bağlamda yorumlamaktan kaçınmamız için bizi uyarıyorlar. Bu, uzun zamandır ideolojinin ötesinde iş gördüklerini ya da sadece piyasanın doğal “yasalarının” kendi yolunda ilerlemesine izin verdiklerini söyleyen neoliberal politikacıların çok sevdikleri süslü bir mecaz olmuştur. Aslında neoliberalizm, en başından beri, bireyleri kendi adlarına girişimciler haline getirirken, dünyayı mülkiyet adına daha güvenli hale getirmek için temelde ahlaki bir proje olarak tasarlanmıştı.

Bu bazen, Tom Peter’ın Fast Company için yazdığı 1997 tarihli “Marka Sensin” (The Brand Called You) başlıklı makalesinde olduğu gibi gülünç bir şekilde belirgin hale gelir. Bu makale insanları kendilerini eksiksiz kişiler, hatta işe giriş çıkışta kart basan işçiler olarak düşünmekten vazgeçmeye teşvik eder. Bunun yerine kelimenin tam anlamıyla yatırım yapılması, pazarlanması ve yeni koşullara uyarlanması gereken birer markayızdır.

Bunun karanlık tarafı, bireyin kendi kontrolü altında olmayanlar da dahil olmak üzere tüm sorunlarından sorumlu olmasıdır. Küresel ısınma konusunda endişeli misiniz? Büyük petrol şirketlerini suçlamayın, bir kutuyu geri dönüştürmek yerine ne sıklıkla çöpe attığınızı düşünün. Sigorta yaptıramıyor veya tedavi faturalarınızı ödeyemiyor musunuz? Paradan tasarruf etmek ve sağlığınızı iyileştirmek için alkolü ve kötü yiyecekleri azaltmayı düşünün. Sonuç, yalnızca yaşamın depolitizasyonu değil, aynı zamanda yararsızlık yoluyla bir güçsüzleşme dinamiğiydi. Yüzde 1, başarılarından yalnızca kendilerinin sorumlu olduğu hissini içselleştirdikçe, diğer herkese de kendi başarısızlıklarının nedeni kendileriymiş gibi hissettirildi.

Bu, Vallelly’nin güçlü bir şekilde neoliberal kapitalizmin simgesi olarak teşhis ettiği yararsızlık ve boşluk duygusuna yol açar. Topluluklar ve siyasi hareketler atomize bireylere bölünür. Paradoksal bir şekilde, amansız ama dar bir şekilde kendini geliştirmenin, sistem içinde zenginlik, güç ve statü arayışının önemli olduğunu ve aynı sistemi değiştirmek için güçsüz oldukları hissettirilir.

Bir anlamda neoliberalizm, Hannah Arendt’in ustaca adlandırdığı, insanların zevklerini tatmin etmek için yeterli araçlara sahip olduğu, ancak etraflarındaki dünyayı yeniden ele geçirmeye yetmediği bir tür iktidarsız büyüklük tarafından tanımlanır. Bu, Vallelly’nin çevremizdeki kültürün “yarı yararsızlığı” olarak adlandırdığı ve kendi yabancılaşması karşısında ilk kez kalıcı bir umutsuzluk duygusuyla damgalanan şeye yansır.

Klasik Marksistler bir zamanlar daha iyi bir yarının önlenemez tarihsel gelişine inanırken, neoliberalizmin en yabancılaştırıcı özelliklerinden biri tarihi nasıl doğallaştırıp yok ettiğidir. Var olduğu şekliyle dünyanın “alternatifi” olmadığı için estetik, geçmişten gelen kültürel imgelerin ve sembollerin sonsuz geri dönüşümü, insanların gerçekten bir fark yaratabileceği bir zamana duyulan postmodern nostaljinin bir öykünmesi (pastiş) haline gelir. İletişim dijital söylem tarafından düzleştirildikçe ve dünyanın zengin dokusu iki yüz seksen sindirilebilir karaktere dönüştükçe, dil bile ihtiyaç duyduğumuz anlamın ağırlığını taşımaktan giderek daha aciz hale geliyor.

Faydasızlığa Karşı Politika

Vallelly’nin, gönülsüzce kabul ettiği gibi, genellikle Faydasızcılık’ta öne çıkandan daha radikal bir yanı olduğunu kabul ettiği faydacı geleneğe gerçekten hakkını verdiğine emin değilim. Bentham’ın kendisi, “sus ve hesapla” deme gibi kötü bir alışkanlığı olan garip bir adam olabilirdi. Ama aynı zamanda siyasi demokrasinin, kadın eşitliğinin ve hayvan haklarının ilk savunucularından biriydi. Bu, faydacılığın temelindeki eşitlikçi ruhta oldukça organik bir şekilde görülür; sonuçta, herkesin bir değeri vardır ve hiç kimse bir başkasından daha değerli değildir.

Bentham’ın halefi J. S. Mill, Bentham’da Vallelly’nin çok da üzerinde durmadan geçtiği önemli şekillerde yenilik yaptı ve hatta yaşamının son on yıllarında açıkça sosyalist bir siyaseti benimsedi. Gerçekten de Mill’in Sosyalizm kitapçığında kapitalizmi ve ahlaki sorumluluğu kınaması, Faydasızcılık’taki argümanların çoğunu tekrarlar. Ve gerçekten de Mill’in güçlü bireyciliği ve insanların yaşam deneyleri yoluyla doğalarının birçok yönünü geliştirdiğine dair ısrarı, neoliberal piyasaların monoloğa bağlamış çılgınlığı içinde çok iğreti durur.

Ele alınması gereken bir diğer boşluk, neoliberalizm ile Faydasızcılık’ta çok az dikkat çeken daha geniş siyasi sağ arasındaki bağlantıdır. Tüm tepki biçimlerinin ve eşitsizlik savunmasının aynı olduğunu varsayma alışkanlığına kapılmamalıyız; bu, neoliberalizm gibi bir olguya verilen tüm yanıtların radikal olduğunu varsaymanın kavramsal ikizidir.

Trumpizm ya da “post-modern muhafazakarlık” dediğim şey, neoliberal çağ tarafından, özellikle de dünyanın hak eden kazananlar ve zavallı kaybedenler olarak tanımlanmasıyla silinemez bir şekilde damgalanmıştır. Ama aynı zamanda, güçlünün hıncını giderek daha talepkar hale gelen zayıflara yeni yollarla kanalize eden neoliberalizme bir tepkidir. Bu, ulus ve muhafazakar dini topluluk gibi neoliberalizm öncesi sembollere ve romantik fikirlere nostaljik çekiciliği ve piyasa toplumunun aşırı serbestliğine ve çöküşüne karşı ince ama gerçek bir saldırıyı içerir. Vallelly’nin argümanı, bu konuları biraz derinlemesine ele alsaydı daha güçlü olabilirdi.

Ancak bunlar, kitabın büyük erdemleriyle kıyaslandığında küçük şikayetlerdir. Faydasızcılık, okuyucuya hem kişisel hem de entelektüel düzeyde hitap eden nadir bir kitap. Faydacı bir dünyada yaşıyoruz ve Vallelly bize çok çok daha iyisini hak ettiğimizi güçlü bir şekilde hatırlatıyor.

Matt McManus, Calgary Üniversitesi’nde öğretim görevlisidir. The Rise of Post-Modern Conservatism and Myth’in yazarı, Mayhem: A Leftist Critique of Jordan Peterson’ın ortak yazarı ve Liberalism and Socialism: Mortal Enemies or Embittered Kin?’in editörüdür.

Bu makale Jacobin’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş