aleviler

Temel Demirer’in daha önce PİRHA Haber Ajansına verdiği bu kapsamlı röportajı, konunun önemini gözönünde bulundurarak Görüş okuyucularının bilgisine sunuyoruz.

“Yaşamak görevdir bu yangın yerinde

Yaşamak, insan kalarak.”[2]

Sürdürülemez kapitalizmin III. Büyük Buhranı ile cebelleşen yerkürede; Zygmunt Bauman’un, “Devletler otoriterleşirken, kişiler militerleşmektedir,” biçiminde tarif ettiği çılgınlık kesitinden geçiyoruz.

Söz konusu durumu, “Kriz özellikle eskinin ölmesi ve yeninin doğamaması olgusundan kaynaklanır; ara dönemde ise çeşitli hastalıklı belirtiler ortaya çıkar,” diye betimleyen Antonio Gramsci’nin altını çizdiği hâl bir ara döneme denk düşer ki, bu da bir imkân ve çılgınlık kesitidir.

Her şeyin mümkün olduğu tabloda ben de, “Dünyada neo-liberalizmin sonunun gelmesini beklemiyorum, geldiğini savunuyorum,”[3] diyenler ve büyük bir kaosla yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu söyleyenlerdenim…

Türkiye’de ve dünyada nefret söylemi ve buna bağlı olarak da nefret söyleminin ortaya çıkardığı şiddet artıyor. Nefret diline daha fazla sarılarak ötekileştirdikleri halkları, inanç kimliklerini, sınıfları, kadını düşmanlaştırıyor. Yine Ortadoğu’da sonu gelmeyen mezhep savaşları bunun en belirgin örneklerinden biri. Siz bu nefret söylemini neye bağlıyorsunuz?

AYRIM” KAVRAMI

Öncelikle “Ayrım” ve “Nefret” kavramlarından başlamak gerek.

Ayrım(cılık), yaş, bedensel yetenekler, sınıf, etnik köken, cinsiyet, ırk ya da din ayrımına dayalı farklı muamele. Latince “discriminare”, “bölmek, ayırmak, ayırt etmek” sözünden gelir.

 “Eşit davranmamak, fark gözetmek” olarak özetlenmesi mümkün olan ayrımcılığın “resmileşme”si İsa’dan 600 yıl önce başladı. Roma hükümdarı Servius halkını iki sınıfa ayırdı. Onun tasnifine göre birinci sınıf “clasiscus” alt tabaka ise “proletarius”tu.

Ayrılan şeylerden birine yüklenen negatif anlamla oluşan hâlin, yani ayrımcılığın psikolojik nedenlerinin yanı sıra, sosyal ve politik nedenleri de vardır.

Ayrımcılık, bencillik ve empati yoksunluğuyla ilintili, farklılığa tahammülsüzlükle karakterize olan bir tutum ve davranışlar dizisiyken; ekonomik ayrımcılık, her zamanki gibi sorunun esas kaynağıdır.

Irkçılık, ayrımcılığa verilebilecek en iyi örnektir;[4] ve şunun altı çizilmeli: “Ayrımcılık zamanla daha iyi değil, daha kötü hâle gelir.”[5]

“Çerkes, Abaza; allah muhafaza”… “Kürtten evliya, sokma avluya”… “Arap, Arnavut, deve; bastırma bunları eve”… “Tenekeden maşa olmaz, Çingeneden paşa olmaz,” türünden atasözlerinde açığa çıkan ayrımcılık T.“C” siyasetinin de belkemiğidir.

Başbakan iken Erdoğan’ın, “ayrımcı” bir insan olmadığını kanıtlamak için Siirt meydanı’nda “Ayrım yapsam Siirt’ten bir Arap kızıyla evlenmezdim,” demesi de ayrımcılığın bir örneğiyken; kültürel dağarcığımız bu tür sözlerle doludur!

Örneğin “Kız alıp kız vermişiz”… “Benim de Kürt arkadaşlarım var”… “Etle tırnak gibiyiz”… “Çocukken Rum komşularımız vardı, evlerinden çıkmazdık”… “Alevî nedir, Sünnî nedir… Bilmezdik”… “Benim en yakın arkadaşım Ermeni”… “Benim eşim Kürt”…

“Hâlbuki, ‘Biz kızlarımızı erkek çocuklarımızdan ayırt etmiyoruz.’ demek bile, ortada bir ayrımcılık olduğunun kanıtı”nı[6] oluşturmaktadır; ve son tahlilde ayrımcılık, ırkçılığı içeren bir linç kültürüdür.

Nasıl mı?

“1958’de Mississippi Üniversitesi’ne başvuran Clennon King adındaki siyah bir öğrenci, zorla akıl hastanesine kapatılmıştı. Duruşmayı yöneten yargıç, bir siyahın Mississippi Üniversitesi’ne kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğunu hükmetmişti,”[7] gerçeğini hatırlamak yetmez mi?!

Bunların hepsi “ayrımcılık” illetinden malûldür! Çünkü kimliğini bastıran Kürt ve gizleyen Alevî ya da tarihi kurcalamayan Ermeni veya varlığını hissettirmeyen Arap, sonra da sesini çıkarmayan Rum ile “dost” olmak, komşu olmak, kız alıp kız vermek, ahbap olmak kolaydır. Bastırılmış, unut(tur)ulmuş kimlikler batmaz egemene…

Gerekli olan ise kimliğini bastırmayan Kürt, gizlemeyen Alevî, tarihi kurcalayan Ermeni, varlığını hissettiren Arap, alttan almayan Rum karşısında da dostluğu, komşuluğu, kardeşliği, kız alıp vermeyi, ahbaplığı sürdürmektir.

Böyle bir davranışın dilini tutturmaktır! Çünkü “Ayrımcılık, çok sık ifade edildiği gibi, önce dilde başlar… Dil, kişisel olarak öğrenilen, fakat toplumsal olarak inşa edilen bir iletişim aracıdır.”[8]

Yaşamın nefret, ayrımcılık, dışlama, hor görme, şiddet ve zulüm olduğu coğrafyalarda hoşgörü değil, ayrımcılık, yasaklar ve eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı-sömürücü toplumlar “birlik beraberlik” söylenceleriyle homojen bir nüfus yaratan bir zorbalıksız var olamazlar.

Kolay mı? Egemen ötekileştirme masalında bir yanda “biz” bütün olumlu değerleri taşıyanlar, yani iyi, haksever, dürüst, yürekli olanlar; karşı tarafta ise “ötekiler”, bizden sayılmayanlar, olumsuzlar, yani kötü, ahlâksız, korkak, kalleş vb. olanlar vardır.

Böyle bir tabloda “Önyargıya dayalı ayrımcılığın doruk noktası soykırım”[9] devreye girerken; toplumun her kesimini saran ırkçılık ve ayrımcılık eşliğinde kulakları sağır eden savaş naraları atılır… Kadın, çocuk ve hayvan düşmanlığı yükselir… Kendi bekası için koca ülkeyi ateşe atmaktan geri durmayacağını defalarca gösteren muktedirlerin çılgınlığı dört yanı sarar…

Tıpkı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) Alevîlere yönelik ayrımcılığı tescil ettiği[10] coğrafyamızda olduğu gibi…

Siz bakmayın “Türkiye’de farklı kültür gruplarının ayrımcılık ve baskı görmesi olgusu, Aralık 1999’daki AB Helsinki Zirvesinde Türkiye’nin aday ilan edilmesinden sonra AB’ye üye olabilmek için girişilen reform süreciyle ve özellikle Ekim 2001’den sonra ciddi biçimde düzeltilmeye çalışılmıştır,”[11] türünden ucuz toptancılıklara!

“Neden” mi?

“Türklük Sözleşmesi’nin üç temel maddesi vardır: Birinci maddeye göre, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, toplumsal hiyerarşide üst katmanlara çıkabilmek ya da çıkabilme potansiyelini sürdürebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekmektedir. İkinci maddeye göre, Osmanlı ve Türkiye’de Gayrımüslimlere yapılanlar (tehcir, katliam, soykırım, gasp, ırkçılık, ayrımcılık vb.) hakkında doğruyu söylemek, bu gruplarla duygudaşlık kurmak ve bu gruplar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır. Üçüncü maddeye göre ise, Türkleşmeye direnen Müslüman gruplara, özellikle de buna kararlı ve güçlü bir şekilde direnebilmiş Kürtlere yapılanlar hakkında doğruyu söylemek, onlarla duygudaşlık kurmak ve onlar lehine siyaset yapmak kesinlikle yasaktır.”[12]

Yeri gelmişken; “Türklük Sözleşmesi”deki ayrımcılık, kuşkusuz Alevîler içinde geçerlidir.

Yine siz bakmayın, “Geleceğimizi tehdit eden bir başka tehlike var: Önyargılar, ön kabuller, hoşgörüsüzlük, birbirine karşı tahammülsüzlük, ayrımcılık…”[13] türünden kelâm ile sınırlı ve fiilsiz tutum(suzluk)lara!

Muktedir şiddetinin bir diğer adı ve kitleleri sürüleştirdiği bir kaldıraçtır ayrımcılık!

Her sürünün koşulsuz itaat edeceği, boyun eğeceği, peşine takılıp gideceği bir çobana ihtiyacı olduğu kuşkusuz… Hitler’in önlenemez yükselişinin bir nedeni; insanların sürüye nasıl katıldığını görmesiydi.

Hitler döneminden çok uzun yıllar önce 1048’de doğmuş Ömer Hayyam’ın, “Celladına âşık olmuşsa bir millet,/ ister ezan ister çan dinlet./ İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,/ müstehaktır ona her türlü zillet,” dizelerinde tarif edilen sürünün her bireyi birbirine benzer. Biriyle konuştun mu hepsiyle konuşmuş gibi olursun. Yani, tektipleştirilmiş bireylerdir sürünün elemanları; Michel Foucault’nun, “Bir yerde herkes birbirine benziyorsa orada kimse yok demektir,” sözündeki üzere.

Sürü psikolojisi öyle etkilidir ki, biat ede ede sürüde kaldıkça, bir süre sonra bireyi, artık başlarında bir çobana ihtiyaç duymaz hâle getirir; ve elbette ırkçılığın,[14] eşitsizliğinin öyküsüdür ayrımcılık tarihi; bir de özgürlük, eşitlik için ayrımcılığa karşı mücadelenin…

Hatırlayın: Devrim Fransa’sındaki Kurucu Meclisi yeni anayasa teklifinin 11. maddesi, “Ayrımcılık yapılmayacak”[15] diye haykırıyordu.

NEFRET”E DAİR

“Aslında, umudun kendisi, bu umutsuz, şanssız, gri dünyayı terk etmiştir. Yaşam, keyifsizliğin de ötesinde, anlamsızlık batağından çıkmak için hiçbir şansı olmaksızın, mutsuzluğa, sıkıntıya ve monotonluğa gömülüyor. İletişim -konuşma, söyleşi, şaka, hatta komplo- kitle iletişim araçlarının ‘söylemi’ tarafından tümüyle kuşatılmış durumda. Kişiler arası ilişkiler de aynı şekilde bozulmuş hâlde ve artık kayıtsızlık, ikiyüzlü bir tiksinti ve kendinden nefret etme ile tanımlanmakta -tek bir cümleyle, hepimiz samimiyetsizlik illetine tutulduk,”[16] diye tanımlanan tabloda giderek “tekçi”leşen egemen kendinden olmayanı, düşüncelerini paylaşmayanı ötekileştirir; dışlar.

Coğrafyamızdaki iktidarın yaratıp beslediği pervasız nefret söylem(ler)i, ötekileştirilenlere yönelik şiddeti tırmandırmaktadır.

Çünkü “Nefret söylemi, toplumdaki dezavantajlı grupları düşmanlaştırmaya, değersizleştirmeye veya dışlamaya yönelik hiyerarşik bir anlatımdır.”[17] Yani sisteme mündemiçtir…

Örneğin Osmanlı’nın Alevî katliamlarında İdris-i Bitlisi’nin, Yavuz Sultan Selim’in rolünü detaylı biçimde anlatan Necdet Saraç’ın, Alevîlere yönelik iftiraların, aşağılayıcı ve dışlayıcı nefret söylemlerinin tarihsel arka planındaki devlet aklını sergilediği üzere. Gerçekten de söz konusu söylemler sıradan insanların olmayıp, devlet aklı tarafından Çaldıran savaşı öncesinde ve sonrasında sistematik bir şekilde ulema(!) kaleme alınmıştı.[18] Bunların halka mal edilmesi” ise kadıların, suhtelerin, cemaat önderlerinin, velhasıl tepeden basamak basamak aşağıya doğru inen bir hiyerarşinin işiydi.

Tıpkı Venedik’te nefret Getto’larını yaratan devlet icraatlarındaki üzere…[19]

O hâlde, hiçbir nefret söylemini egemen ideolojiden ya da Devletin İdeolojik Aygıtlarının (DİA) siyasal iktisadından soyut ele alamayız. Çünkü “Mutlak olan her şey patolojiktir.”[20]

Alevîler, Türkiye’de nefret söylemine en çok maruz kalan toplumsal kesimlerden biri. Evleri işaretleniyor. Zorunlu din dersinde nefret söylemlerine maruz kalıyorlar. Alevî toplumuna dönük bu dil sizce kaynağını nereden alıyor? Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?

DEVLET AKLI”

Devletin resmî ideolojik gerçeğini konuşmadan ne ayrımcılık ne de nefret söylemi üzerine tek kelime dahi edilemez…

“Mafyanın devletleşmesi, devletin mafyalaşması”[21] biçiminde formüle edilmesi gereken bir süreçten geçiyoruz.

Neredeyse “bu kadarı da olmaz” dedirten gerçeklik(ler)in baskı “şok”uyla başladığımız her gün iktidarın güçsüzlüğü ve “ilk seçimde gidecek” olmasına değil; faşizm sürecinin sıradanlaştırma mekaniğiyle açıklanmalı.

François Mitterand’ın tabiriyle “süreklileşmiş darbe/ coup d’état permanent”; August Thalheimer’in, “coup de main/ ani baskın” tespitleriyle müsemma güzergâhta iktidar “şok ve dehşet” pratiğiyle hayata nizam çekerken; “kurtarıcı” olarak vazgeçilmezliğini ispat etmek için toplumun sürekli tehdit altında tutuyor.

Yani içinden geçilen “istikrarlı istikrarsızlık” yeni rejimin güçsüzlüğü anlamına gelmiyor. Bunun nedeni de coğrafyamızın devlet yapısı…

Kolay mı? “12 Eylül AKP ile sürüyor”![22]

‘Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’ (ADAM DER) Başkanı Gazeteci Rahmi Yıldırım’ın, “Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir, faşizmin kurumları hâlâ yerli yerindedir,”[23] notunu düştüğü hâle dair, anımsatmadan geçmemeli![24]

Yargıtay XVI. Ceza Dairesi’nin, 12 Eylül’ün “Hükümete karşı açık bir darbe ve insanlığa karşı suç” olduğunu belirlediği[25] hâlde darbe lideri, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren hakkında yapılan “işkence” şikâyetlerine dair, suçun 2004’ten önceki yasaya göre zaman aşımına tabi olduğu belirtilerek takipsizlik kararı verildi.[26]

Bunda şaşırtıcı bir şey yok! Cumhuriyet, Osmanlı’dan sözüm ona bir “kültürel kopuş” olduğunu “iddia” etse de; devletin bekası mevzuunda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir “ideolojik süreklilik” söz konusudur.

Bilinmiyor olamaz! Bu ülke 1915 ile, Varlık Vergisi ile, 6-7 Eylül olaylarıyla yüzleşmediği gibi, 12 Eylül Darbesi ile de yüzleşmedi. 12 Eylül işkencelerini yapanlar hesap verdi mi? Hayır! Yani vahşeti hiç tartışmadık…

Birkaç örneği aktarmadan geçmemeli…

i) Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Kanlı Pazar’a hazırlık mitinginde yaptığı konuşmada Tan Matbaası’nı kendilerinin yaktığını söyleyip övünmüştü![27]

ii) 16 Mart 1978’de faşist işgal altındaki İstanbul Üniversitesi’nden toplu çıkış yapan öğrencilerin üzerine atılan bomba sonucu 7 devrimci hayatını kaybetmişti. Yıllarca süren ve sonunda zaman aşımına uğrayan 16 Mart Katliamı davasının avukatlarından Cem Alptekin, “Devlet kendi suç örgütünün ortaya çıkartılmasını engellemek için elinden geleni yaptı, sonuçta devletin bekası bu sürecin önünü kesmek için elinden gelen gayreti gösterdi,” dedi![28]

iii) 1990’larda “polis-siyaset-mafya” üçgeninde “Susurluk Çetesi” tarafından işlendiği iddia edilen faili meçhul cinayetlere ilişkin eski Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın arasında bulunduğu 19 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı. 17 cinayet yönünden Ağar dahil 17 kişinin “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraatına karar verdi![29]

Özetle boşuna değildi devlet katliamlarının, katillerinin “aklanıp”, münferitmiş gibi sunulması. Ya da göstermelik yargılamalarla, komik “cezalarla” olayların örtbas edilmesi!

Örneğin Sünnî Hanifî mezhebini esas alan Türk(iye) rejiminin, Kızılbaşları “baskılanıp asimile edilmesi gereken topluluk”;[30] dünden bugüne değişmeyen tutumla “ıslah edilmesi”, Sünnîleştirilmesi gereken “sapkınlar” olarak görmesi gibi!

“Nasıl” mı?

Irkçı faşistlerin 1978’de Çorum ve K. Maraş’ta, dinci faşistlerin 2 Temmuz 1993’de Sivas’ta işledikleri katliamlar, insanlık suçudur.

16 Aralık’ta başlayıp 29 Aralık 1978’e kadar on üç gün süren K. Maraş kıyımında 120 insanın katli veya 27 Mayıs-10 Temmuz tarihleri arasında 14 gün süren Çorum Katliamı’nda 50 kişinin katli, 200’ün üzerinde insanın yaralanması, 300’e yakın ev ve işyerinin tahrip edilmesi, binlerce Alevî ailenin göç etmesi boşuna değildi.

O günlerde cüretkâr açıklama yapmıştı Süleyman Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz,” diye…

Ve elbette boşuna değildi; başbakanlığı sırasında, Sivas katliamı sanıklarının beraatla sonuçlanan davaları hakkındaki “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar… Yıllar yılı içeride olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var…” demesi de Erdoğan’ın…

Bunlar böyle olunca; şunlar da kaçınılmaz olmaz mı? Oluyor elbette!

i) 12 Eylül darbesinden 3 ay önce “çok gizli” ibaresiyle hazırlanan ve Kenan Evren imzasıyla Haziran 1980 tarihinde tugay ve alay komutanlıklarına gönderilen ‘Türkiye’ye Yönelik İç Tehdit’ isimli raporda Alevîler için şunlar kayıtlıydı: “Belirli bölgelerde tahrik edilerek ülke çapında olaylara sebep olunan Alevî Bektaşîlerin Türk töreleriyle Sünnî prensiplerinin karışımından ibaret bir vicdani inanç içinde bulundukları birçok araştırma ile ortaya çıkmıştır. Kapalı bir topluluk arz eden Alevîler toplu bulundukları bölgelerde dış güçlerin kışkırtmalarıyla siyasal etkinlik sağlamak üzere devlet organlarına sızma veya bu mümkün olmadığı takdirde mahalli, resmi organları çıkarları doğrultusunda kullanılmak üzere faaliyette bulunmakta, kendilerinde olmayan memur, görevli ve vatandaşları bölge dışına itmeye gayret göstermekte, Kürtçülük faaliyeti içinde olanlarla işbirliği yapmaktadırlar”![31]

ii) Avukat Cüneyt Toraman’a göre, 2 Temmuz Madımak katliamı “ön kesme” bağlamında “Sivas Özel Harp dairesi operasyonudur.”[32]

AKILLARA ZİYAN MADIMAK“AÇIKLAMALARI”[33]
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel“Fevkâlâde hassas bir konudur ve devlet güçleriyle halk karşı karşıya getirilmemelidir” diyor, ertesi gün de 37 kişinin kıyımını (katliam) “münferit” bir olay, nedeninin de “ağır tahrik” olduğunu söylüyordu.”
Başbakan Tansu Çiller“Otelin etrafını saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir. Onlardan ölen ve yaralanan da yoktur.”
İktidar ortağı Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü“Güvenlik güçlerimiz, vatandaşlarımızın zarar görmemesine dikkat ederek olayları kontrol etmeye çalışmışlardır.”
İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu“Yangın önceden planlanmış olay değil, topluluk psikolojisi ile ortaya çıkmıştır. (…) Aziz Nesin hakkında da soruşturma açılabilir.”
ANAP Gnl. Bşk. Mesut Yılmaz“Fikir özgürlüğünün, halkımızın mukaddes değerleri için kullanılmasına hiçbir şekilde kayıtsız kalınamaz.”
Refah Partisi Gnl. Bşk. Necmettin Erbakan“Bunları yapanlar gene bulunmaz. Çünkü arkasında CIA çıkar. Tıpkı Uğur Mumcu cinayetinde olduğu gibi, katilleri bulamazlar.”
BBP Gnl. Bşk. Muhsin Yazıcıoğlu“Aziz Nesin’i Sivas gibi hassas ilimize getirerek zehrini kusmasına sebep olanlar, olayın birinci derecede sorumlularıdır. Halkımız kışkırtılmıştır, tahrik edilmiştir.”  
CHP Milletvekili Ziya Salih“Gelişmelerden büyük endişe duyuyorum. Yetkililerden, bir an önce, daha etkili önlemler almalarını isteyeceğim.”
Refah Partisi Sivas Bld. Bşk. Temel Karamollaoğlu“Ben Vali Bey’in ve Emniyet Müdürü’nün isteği üzerine, topluluğu yatıştırmak amacıyla konuşma yaptım. (…) Belediye olarak üzerimize düşeni yaptığımız kanaatindeyim. Ben aslında teşekkür beklerken adeta suçlandım.”

iii) Maraş Katliamı’na ilişkin MİT belgesi, olayların başlamasında Milli Türk Talebe Birliği’nin rolünü ortaya koydu. Belgede, “solcular bomba attı” söylentisinin çıkmasına neden olan bombalı saldırının “bizzat sağcılar tarafından düzenlenmiş olabileceği” belirtildi![34]

iv) Sivas Katliamı davasının 23. yılında firari sanıklar Murat Sonkur ve Eren Ceylan’ın Almanya’dan iadesine ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yazı yazıldı![35]

v) Sivas Katliamı mağdurları, firari üç sanık yönünden davanın 26 yıldır devam etmesi ve sanıkların yakalanmamış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) hak ihlâli başvurusunda bulundu. Sanıkların yakalanmamış olmasının devletin kusuru olduğu belirtilen dilekçede, firari sanıkların örgütlü bir şekilde yurtdışına çıkarıldığı kaydedildi![36]

vi) Adalet Bakanlığı, Sivas katliamı davasının zamanaşımıyla düşmesi nedeniyle Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuruya karşı skandal bir savunma yaptı. “Olay” diye bahsettiği katliamda insanlığa karşı suç ve yaşam hakkı ihlâli olmadığını savunan Bakanlığa göre, tazminat aldıkları için başvurucular da artık “mağdur” değil![37]

vii) “Erdoğan Alevîleri suçladı”![38]

viii) Madımak Katliamı’nda babası Metin Altıok’u kaybeden Zeynep Altıok Akatlı, katliamın hükümlüsü Ahmet Turan Kılıç’ın affedilmesini “Suça teşvik” diye yorumlayıp ekledi: “İnsanlık suçu işlemiş bir güruhun tüm sanıklarını savunan avukatların bir şekilde kariyer sahibi olmuş olması çok dikkat çekici. Burada bir siyasi ideolojik ortaklık söz konusu. Bu avukatların neredeyse tamamı her kademede görevli, ödüllendirilmiş olduğu bir durum var. Dolayısıyla Sivas Katliamının ödüllendirme mekanizmasının her boyutuyla devam ettiğini söyleyebiliriz”![39]

ix) Valilik, Maraş Katliamı’nın yıldönümünde, 2018 yılı sonuna kadar il genelinde yapılacak tüm toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasakladığını duyurdu![40]

x) Sivas Katliamı’nın yıldönümü törenleri için anma komitesiyle görüşen Sivas Valisi Davut Gül’ün atılacak sloganlarla ilgili heyeti uyarıp, “Ülkeyi yönetenlere yönelik hakaret içeren slogan atarsanız müdahale ederiz,” dedi![41]

xi) Meclis Başkanlığı, Alevîlere yönelik katliamların yaşanmaması amacıyla verilen önergeyi “katliam” ifadesi geçtiği gerekçesiyle iade etti![42]

xii) Eski Bakırköy Adliyesi Adalet Komisyonu üyesi Murat Özkan etkin pişmanlıktan yararlanmak için verdiği ifadede “Alevî yurttaşların işe alınmadığını,” belirtti![43]

xiii) “İmara aykırı” cemevi yaptırdığı iddiasıyla 3 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Sultangazi Pir Sultan Abdal Cemevi Başkanı Zeynal Odabaş ve yönetim kurulu üyelerine, bir de “çevre kirliliği” iddiasıyla ikinci dava açıldı![44]

xiv) İstanbul Şişli ilçesi Ayazağa mahallesindeki cemevinin bulunduğu sokak ve çevresine “korsan hoparlör” bağlanarak yüksek sesle ezan dinletilmeye başlandı. Belediye ve müftülük hoparlörün kendi bilgileri dışında bağlandığını açıkladı![45]

xv) Ankara Valiliği, “huzur ve güvenliğin sağlanması” adına cemevlerinde Aşure dağıtımını yasakladı![46]

xvi) Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “Cemevlerinin caminin alternatifi gösterilmesi kırmızı çizgimizdir,” sözleri tartışma yaratırken, Diyanet’in internet sitesinin ‘Fetvalar’ bölümünde “Alevî olan kişi ile evlilik caiz midir?” sorusuna, “Müslüman olanla evlenilir, olmayanla evlenilmez” yanıtı verildi![47]

Hâl buyken; “Buna ilişkin demokratik kurumlar yeterli refleksi ortaya koyuyor mu?” sorusunun yanıtı aranıyor ve bulunabilmiş de değil!

Hâli hazırdaki hukuk sisteminin Alevîlerden veya ötekileştirilenlerden yana bir artısından bahsetmek mümkün değil gibi. Hukuksal anlamda nefret söylemine ve eylemine dönük yeterli bir mekanizmanın devrede olduğunu düşünüyor musunuz?

DEVLETİN ALEVÎSİ OLMAMAK İKTİDARIN ÖTEKİSİ OLMAKTIR

Alevîler Alevî olarak kaldığı ya da devletin Alevîsi olmadıkları sürece iktidarın ötekisi olmaktan kurtulamazlar.

“Neden” mi? Alevî olmak bugünkü sistemin kabullenmesi mümkün ol(a)mayandır…

Sünnî İslâmın nefretle andığı Alevî, özgün adıyla Kızılbaşlık deyince akıllara ilk gelen K. Maraş (16-29 Aralık 1978), Çorum (29 Mayıs 1980), Erzincan (25 Şubat 1975 ve 27-28 Nisan 1977), Sivas (1978, 2 Temmuz 1993, Ocak-Şubat 1996) değil midir?

Ayrıca hem Selçuklu Devleti’nde, hem de Osmanlı İmparatorluğu’nda Alevîler iç tehdit olarak görülüyordu. Osmanlı’da Alevîler için “Katli vaciptir” gibi pek çok fetva yayınlanmıştı.[48]

Tüm bunlar “Türk devlet geleneğinin Sünnîliğe yaslanması”yla[49] ve Alevîliğin doğasıyla ilintiliydi.

Burada bir parantez açarak (biliyorum Alevîlik üzerine çok şey söylendi, yazıldı; ancak ben de) şunlara dikkat çekmeliyim…

“Alevîlik, İslâm’ın tasavvufi bir yorumudur. Yöntemini doğrudan Kur’an’a dayandırır. Üstelik Kur’an ayetlerinin lafzına değil batınına ulaşmaya çalışır. Kuran’ın tefsirine değil, teviline girişir,”[50] türünden “elitist” bir yoruma mesafeli dururken; kanımca Alevîlik diğerlerine eşit mesafede duran, insan ve doğa temelli ortakçılık inancıdır. Anadolu Alevîliğine ta Selçuklu’dan bu yana eşitlikçi ve paylaşımcı bir köylü-göçer komünalizminin özlemleri sinmiştir.

İnancı gereği ezilenin, haklının ve mazlumların yanında yer alma gayretiyle milliyetçi, ırkçı, şovenist anlayışlardan da uzak durmaya gayret eden Alevîlik din öğretisi olmaktan çok, bir felsefedir

Öğretilerini doğanın diyalektik yasalarını izleyerek oluşturan özgün bir kültür ve yaşayış biçimidir.

Alevîlik felsefi bir bakış açısıdır; mazlumların ideolojisidir; ezilenlerin eşitlikçi kültürüdür; yoldur; toplumcu laikliktir; hümanizmdir; hoşgörüdür; bir ahlâk anlayışıdır; devrimcidir; çağdaştır; moderndir; muhaliftir…[51]

Alevîlik, inanç ve dinlerin rahmi olan Anadolu ve Mezopotamya’da ortaya çıkmış, eski bir inanç sistemidir.

Alevîlik, farklı inanç ve dinlerin doğum yeri olan Anadolu ve Mezopotamya’daki Şamanizm, Mazdeizm, Manizm, İslâm, Hıristiyanlık, Zerdüşlük gibi inanç ve kültürlerle etkileşim içinde oldu. En çok da, otokrata boyun eğmeyen köylü (ve göçer) geleneğinden beslendi.

Alevîlik bu etkileşime, ayrıca tarih boyunca sistematik şiddet ve baskıya, İslâm ve Sünnî inancı tarafından sürekli bir şekilde asimilasyona tabi tutularak, absorbe edilmeye çalışılmasına karşın, kendi tarihselliği, özgünlüğü ve teolojisi olan, bağımsız bir inanç sistemidir. Alevîlik (deyişlerde de vurgulandığı gibi) “zaman kadar eski” bir inanç sistemidir. Bu durum temel bir yön ve temel bir eksendir.

Alevîliği İslâm, Hıristiyanlık, Şiîlik, Şamanlık, Zerdüşlük ve benzeri inanç ve dinlerin gölgesinde ya da bu inançların biriyle ya da bir kaçıyla özdeş görmek ya da türevi olarak tanımlamak son derece yanlış ve deforme edici bir tutumdur. Elbette her din, her inanç sistemi gibi Alevîlik de ‘senkretik’tir; ama senkretizmi kendi özgünlüğünü iç tutarlılığını kurmuş olmasına engel değildir. Şu halde pagan inançlarının yanısıra, yukarıda sözü edilen dinlerin unsurlarını harmanlamış bir “sentez”den söz etmek daha doğru olacaktır.

Önemli olan bu dünyanın manasını kavramaktır. Önemli olan manadır. Önemli olan hakikâti aramaktır.

Alevîlik bir ortaklık toplumudur.

Alevîlikte ölüm ve yaşam diyalektik bir döngü olarak ele alınır.

Alevî tarihi bir yanıyla asimilasyon ve katliamlar tarihidir, diğer yanıyla isyan ve direnişin, boğun eğmemenin tarihidir.

Alevîler sistemli bir biçimde, bir yandan asimilasyona, bir yandan da  diskriminasyona (ayrımcılık)  tabi tutuldu. Anadolu topraklarında bunun biçimlenişi önce İslâmlaştırma, Sünnîleştirme, Sünnî değerlerine içerilme şeklinde gelişti. 20. yüzyılın başından itibaren önce devlet denetimli bir Sünnî-Türk kimliği, 1980’lerden itibaren ise Türk- İslâm sentezi asimilasyonun temel eksenini belirledi.

Alevîlik tarihi isyan ve direnişin tarihidir.

Alevî inancının heteredoks niteliğini, felsefi köklerindeki paganizm ve animizm işaretlemektedir.

“Alevîlik bizzat, doğanın diyalektiğidir. Değişen doğa, toplum ve insan ilişkilerine, ortaçağın penceresinden bakan dogmalara asla tabi olmaz. Alevîlik insanlığın, doğanın ve toplumların işleyişine ve ihtiyaçlarına uygun biçimde, en iyi cevap veren, bilime ve diyalektiğe yönelir.”[52]

Kimilerine göre de,[53] “Alevîliğin, İslâmla, İslâmiyetle hiçbir ilişkisi yoktur. İslâmiyetten çok önceleri oluşmuş, Mezopotamya kökenli, Zerdüşt kökenli bir inançtır.”[54]

Şimdi bununla T.“C”nin “barışması”, “uyumu”, vs. mümkün mü?

K. Maraş da, Sivas da, Gazi de diğerleri de bundan ötürüydü!

K. Maraş mı?

“Alevîleri öldürün, evlerini size vereceğiz” demişler. “Sekiz Alevî öldürün cennete gidersiniz,” diyen hocalar vardı[55] orada!

Ümmühan Duman katliam günü eşi Mahmut’a “Beni sen öldür, onlara bırakma” demişti;[56] unuttunuz mu?

Unutulmamalıdır ki “Katliam(lar)ı inkâr etmek onu sürdürmektir.

Katliam(lar)ı inkâr etmek, katliam mağdurlarına yapılmış yeni bir saldırıdır.

Katliam(lar)ı inkâr etmek, o katliamın bıraktığı laneti üzerinde taşımaktır.

İnkârcılık, katliam(lar)ın meydana geldiği ülkenin iyileşme umudunun yok edilmesidir.

Maraş Valiliği AKP hükümetinin talimatıyla Maraş katliamının anılmasını yasaklamış. Şehrin dört bir tarafına askerler yığılmış. Katliamda ölen canlarını anmak için şehre gelen Alevîler’e suçlu muamelesi yapılıyor.

Aynı Maraş’ta, katliamcıların mirasçıları şehrin dört bir yanına pankartlar asmışlar, “19 Aralık’ta yürüyoruz, Türk ırkı sağ olsun, 19 Aralık’ın yıl dönümünü Yörük Selim Mahallesi’nde yürüyerek kutluyoruz” diyorlar… Kutladıkları, seleflerinin yıllar önce gerçekleştirdiği Alevî kırımı!

Türkiye Maraş 1978’le aradan geçen bunca yıla rağmen yüzleşemiyor,”[57] diyordu Orhan Kemal Cengiz! Haksız mı?

Sivas mı?

Sivas’ta katledilen yazar Metin Altıok’un kızı Zeynep Altıok, katliamın talimatlı ve örgütlü bir şekilde gerçekleştiğine dikkat çekip; katliamcı zihniyetin ve nefret söyleminin günümüzde arttığını vurgulayarak, iktidarın nefret söylemine ve ayrımcı politikalarına dikkat çekerek, katiller cezalandırılmadıkça yeni katliamların yaşanacağına dikkat çekiyor![58]

Madımak Katliamı’na ilişkin “Yönetime kim gelirse gelsin, devlet erkin ve aklının değişmediğini görüyoruz,”[59] diyen Gani Kaplan haksız mı?

Ya tıpkı 1978’de Maraş Katliamı, 1980’de Çorum Katliamı gibi 12 Mart 1995’de hedef aldıkları, Alevîlerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi…

Üç kahvehane ve bir pastane tarandı. Bu silahlı taranma sonucu, Halil Kaya isimli bir Alevî Dedesi öldürüldü.

Halk sorumlusunu biliyordu. Karakola yürüdü. Bu kez halk tarandı. 22 ölü, 300 yaralı…

Gazi Davası, tıpkı Sivas, Çorum ve Maraş Davaları gibi katliamı aklayan ve mağdurları suçlayan ve cezalandıran sürece dönüştü. Gazi davası İstanbul’dan Trabzon’a kaçırıldı.

Halkı tarayan 20 polis yargılanıyordu. İkisine ceza verildi ama cezaları ertelendi ve polisler görevlerine devam ettiler. Katledilenlerin aileleri de yaslarını tutmaya ve adalet aramaya başladı.

Katliamlarda cezasızlık ilkesi bu toprakların asırladır değişmeyen zihniyetidir. Gazi inkâr, imha ve devlet eliyle hukuk dışı yapılanmaların cinayet ve katliamlarının en belirgin örneğiydi.

Türkiye’de toplumsal barışa dayalı demokratikleşme, laiklik, eşitlik, çoğulculuk ve barış talebi her zaman ya katliamlar ya da darbelerle engellenir.

Farklı kimliklerin eşit koşullarda bir arada ve barış ortamında birlikte yaşamasına engel olunur. Derin ve açık güçler katliamlarla, birlikte yaşamın yok edici başrolünü üstlenirler.

Gazi Katliamı, devletin başrol üstlendiği böyle bir katliamdır. Hedefinde Madımak’ta eksik kaldığı düşünülen Alevî kırımının devamı vardı.

O nedenle Gazi Davası tıpkı Sivas Davası gibi, hukuk dışı bir anlayışla “zaman aşımına” uğratıldı.

Amaç, Alevîlerin toplumsal hafızasını ve değerlerini katliamlar ve asimilasyonla yok etmektir.

Türkiye’yi katliamlar coğrafyasına dönüştüren bu tarihlerle yüzleşilmeli ve gerçekler açıklığa kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde, Türkiye’de toplumunun güvenliği sağlanamaz, bu tür katliamlara yaşam alanları açılmaya devam eder.[60]

Nefret dilinin topluma yayılmasında başat rol oynayan güçlerden biri de medya. Gücü, sermayeyi ve zor aygıtını elinde tutan hegemonik odakların ideolojik zehrini kusuyor, toplumu ideolojik bombardımana tutuyor diyebiliriz. Medya bu dili neden kullanıyor, kaynağını nereden alıyor?

ÖTEKİLEŞTİRME VE ALEVÎLER

Ortada ezenleri ya da ezilenlerin medyası varken; “medya” diye, bir genelleme “sınıflar üstü” yanılgısı olur…

Eduardo Galeano’nun, “Televizyon, kurulu düzeni tekrarlayıp duran imgeler ve yankısı olan sesler bırakır boşluğa; yeryüzünde bunların ulaşamadığı tek bir nokta yoktur,” notunu düştüğü ezenlerin medyası hakkında V. İ. Lenin’in “Bütün dünyada nerede kapitalist varsa orada basın özgürlüğü; gazete satın alma özgürlüğü, yazar satın alma özgürlüğü, rüşvet, halkın görüşünü satın alma ve burjuvazinin yararına saptırma özgürlüğü anlamına gelir,” uyarısı boşuna değildir kuşkusuz.[61]

Çünkü Kazuaki Takano’nun, “Bunlar gerçekten oluyor, inanın bana. Ama gazeteler ve TV kanallarında yayınlanmıyor. Medyanın yaptığı bir ayrımcılık diyebilirsiniz buna. Endüstrileşmiş ülkelerdeki medya organları Afrika’da kaç kişinin öldüğüyle ilgilenmiyor. Orada sürekli devam eden bu katliam yedi gorilin ölümünden daha az ilgi görüyor. Tabii Afrikalılar soyu tükenen bir tür değil,”[62] notunu düştüğü yalanın, ötekileştirmenin egemen medyası bir savaş aletidir.

Burada Alevîlerin çok ama pek çok mağdur olduğu “öteki” ve “ötekileş(tiril)me”ye ilişkin bir parantez açmak gerek…

“… ‘Öteki’ kimdir?’ sorusuna yanıt ararken aslında hepimizin birbirimize karşı öteki olduğunu görürüz. Etnik köken, din ve coğrafya insanları ötekileştiren nitelikler olsa da, esas olarak ele alınması gereken neden ekonomiktir. İlkel komünal toplumdan feodal topluma ve bugüne -kapitalizme- ‘öteki’leştirme ekonomik anlamda oldu. Üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar diğerlerini ‘öteki’ hâline getirdi ve onların emeğiyle yaşamlarını sürdürdüler. Günümüzde ‘öteki’ kavramı yoksulları, ezilmişleri, toplumdan dışlanmış ama o toplumu ayakta tutan değerlere sahip insanları tarif etmektedir.”[63]

Bunun yanında sürdürülemez kapitalist vahşetin insan(lık)ı içine düşürüldüğü yabancılaşmanın beraberinde getirdiği derin yalnızlık ile kendi dışında herkesten korkma, herkesten uzaklaşma, herkesi ötekileştirme duygusu, düşmanlaştırmayı devreye sokar. Böylece insan(lık), insanla bağını yitirirken; etnik kimlik(imiz) hapishaneye dönüşür. Bir parantez açıp sorayım, siz hiç madunlar arasında etnik gerilimleri körükleyen patronların, politikacıların kendi aralarında etnik ayırımcılık, “ötekileştirme” uyguladıklarını gördünüz mü? Onlar aynı ticaret sofrasını, aynı müzakere masasını paylaşıp ganimetleri bölüşürken, etnik kimlik ve ona dayalı boğazlaşmalar, yoksulların, ezilenlerin, sömürülenlerin, madunların payına düşer.

Ayrıca ötekileştirme, kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile kaim iken; ötekileştiren, diğer insanı aşağılayarak, kendini “normal” olarak tanımlar!

Bununla birlikte ötekileştiren; “gerçek”leri değil, egemenin bakış açısını ortaya koyarken; çoğulu tek tipleştirir ve siyasileşip oluşturduğu çoğunluğun üstünlüğünü ilân ettiği zaman ölüm saçar.

Her ötekileştirme girişimi, kültürel ve ahlâkî bir yoksulluğun sonucu olarak ortaya çıkar; bu nedenledir ki toplumsal nefret bir eğitim ve zihniyet sorunudur. Tıpkı “Biz” tanımının, “Türküz, Müslümanız, Sünnîyiz, Erkeğiz, muhafazakârız!” formülünde somutlandığı üzere…

Erasmus’un 1530’da literatüre kazandırdığı “civilite” kavramı “öteki”nin doğuşudur adeta. İleride İngilizce gelişerek “civilization” olarak yer bulan kelime “kibarlık/ nezaket” anlamını taşır.

Böylelikle Erasmus, kendisini ve kendine benzeyenleri (soyluları) “kibar”, benzemeyenleri ve köylüleri “kaba” olarak nitelendirmiş olur. “Dışlamacı” özelliğiyle ötekileştirme kimliğine uymayan, özneye göre “farklı” olarak tanımlanandır; “Ben dışıdır”! İyi, uygar, ahlâklı, temiz vb. olan “ben/biz”in dışındakiler…

Hâkim reel politikasının “olmazsa olmaz” olarak; “Biz”in, “Onlar”ı yaratması yani egemen “bizi tanımlayıp  güçlendirmek için kullanılan ötekileştirme, ayrımcılık suçudur; kamplaştırmadır.

Farklılık yaşamın vazgeçilmezi olsa da ötekileştiren; nesneleştirme ve cezalandırma hakkını kendinde görür; Ebu Gureyb zindanlarında olup bitenler bunun örneklerindendir.

Ya da dış politikada yaşanan beceriksizlik/ başarısızlık ve yanlışın ötekileştirme, nefret ve öfke diliyle örtülmesidir.

Bununla bağıntılı olarak ötekileştirme dediğimiz şey, gündelik dildeki “gizli ötekileştirmeler”den, soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar birbirini besler. O yüzden ötekileştirmenin hiçbir derecesi, biçimi önemsiz değildir, olamaz da.

Özetle ötekileştirme; ayrımcılık ve dışlama ile ilgilidir. Ayrımcılık sonucunda belirli gruplar görmezden gelinmekte, “ben” ve “o” ayrımı ortaya çıkmakta ve bunun sonucunda kişilerin yaşadığı hak ihlâlleri görmezden gelinmektedir.

Emanual Levinas’a göre, “Öteki, o denli yabancıdır ki, ben ile ortak herhangi bir yanı bulunamaz.”

“Neden” mi?

Düşman yaratma sanatı olarak ötekileştirme; baskıdır, hoşgörüsüzlüktür, tahammülsüzlüktür, bencilliktir; varlığını devam ettirmek için karşınızdaki kişinin ya da grubun hakkını çiğnemeye başladığınız andır.

Jack London’un, “Annemin kendine özgü düşünceleri vardı. Esmerlerin ve bütün kara gözlü insanların hileci olduklarını söylerdi. Kendisi sarışındı tabii,”[64] örneğinde veya Albert Camus’nün, “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur,”[65] saptamasıyla karakterize olan oryantalizm ve Avrupa-merkezcilik ile de ilintili ötekileştirme, otoriterleştirme, düşman yaratma kavramlarıyla doğrudan bağlantılıdır. Ve tarih boyu varlığını sürdürmüş olsa da en gelişkin, en ayrıntılı ve kurumsal biçimini sömürgecilik ile birlikte alır. “İleri, gelişkin, uygar, beyaz Batı”nın kendi dışındakiyle kurduğu kalıcı, hiyerarşik ve sömürücü ilişki ile birlikte…

Jerzy Kosinski şöyle anlatır ‘Boyalı Kuş’ romanında ötekileştirmeyi: “Günün birinde kocaman bir karga yakaladı, kanatlarını kırmızıya, boynunu maviye, kuyruğunu da yeşile boyadı. Bir karga sürüsünün kulübemizin üzerinden geçtiğini görünce koyverdi kurbanını. Aralarına karışır karışmaz amansız bir savaş başladı. Siyah, kırmızı, mavi ve yeşil tüyler uçuştu havada. Kargalar yükselmeye başlamıştı birden, kurbanımızın döne döne tarlalara düştüğünü gördük. Kuş yaşıyordu hâlâ. Gagasını açıp kapıyor, kanatlarını oynatmaya çalışıyordu boşu boşuna. Kardeşleri gözlerini oymuşlardı.”[66]

“Öteki” diye başlayan cümlelerin tamamı için şuursuz bir “yok sayma” ve “ayrımcılık”tır.[67]

Egemen zihniyetin asılsız, muhayyel düşmanlık motifleriyle donatılan “ötekileştirme”, “infaz”ı mümkün kılıp meşrulaştırır. Çünkü “öteki”, kirli, suçlu, kötüdür (eline fırsat geçse bizden fazla kötülük yapar); “biz” ise yüce amaçlarla, kutsallıkla donanmış(ız)dır. Öteki nesneleştirilir ki, gasp edilen hakları zaten yokmuş görünsün. Kendisinden farklı olanı içerme, kabullenme yerine yalnızca kendi imgesini mutlaklaştıran iktidar…

Ötekileştirme, dışlama belirtmek için kullanılır. Yani politik şiddetin uygulama alanına dönüşen ortamda insanlar, paronaya, korku, güvensizlik, tekinsizlik, mutsuzluk, çaresizlik içinde yaşamaya çalışırlar. Çünkü herkesin ötekisi nefreti kadarken; siyasal, kültürel ya da sosyal bir tavır alış, bir ilişki kurma biçimi, ve saldırganlıktır.

Ötekileştiren farklı olana, aklına yatmayana tahammül edemez. Bu durum “öteki”ne saygının iyice azaldığı toplumlarda çok daha vahim hâle gelir. 

Kriz, savaş ve kaos durumlarında ötekileştirme öyle bir boyuta varır ki, en sıradan farklılık düşmanlık olarak algılanır. Bırakın bir azınlığa dahil olmayı, etnik farklılığı, mezhep farklılığını, ayrı partilere oy vermek bile insanların birbirlerini ötekileştirmeleri, birbirlerini dinlemekten vazgeçmeleri, düşman olarak görmeleri için yeterli hâle gelir.[68] 

Bu da “Şiî ve Alevî düşmanlığı”![69] “Alevîler işaretlenirken”![70] “Alevîlere çirkin bir saldırı daha”![71] “Alevî evlerine işaret”![72] manşetlerindeki atmosferde Alevîlerin başına sıkça ge(tiri)lendir.

i) “Sizi bu coğrafyada yeni Malazgirtler bekliyor”, “Şahlaştınız Yavuzlaşacağız” gibi mezhepçi paylaşımlar yapan Muş Alparslan Üniversitesi’nde görevli akademisyen Abdülkadir Şen, Halep’in cihatçılardan temizlenmesi üzerine Alevîlere yönelik katliam çağrısında bulundu, tehditler savurdu![73]

ii) İstanbul’da Cuma namazından sonra İran Konsolosluğu önünde Özgür-Der’in çağrısı ile Halep’te yaşananlara ilişkin bir eylem düzenlendi. Yaklaşık 200 kişinin katıldığı Haremlik-Selamlık şeklinde düzenlenen eylemde Alevî katliamları ile bilinen Yavuz Sultan Selim’li pankartlar dikkat çekti. “Yavuz Sultan Selim Atamızın Yolundayız”, “Her Şaha Bir Yavuz Bekleyin Geliyoruz” yazılı pankartlar açıldı![74]

iii) Mersin’de Madımak katliamı kurbanları anısına Demokrasi ve Kardeşlik Parkı’ndaki anıttan isim plaketleri kimliği belirsiz kişilerce söküldü![75]

iv) “Mehmet Metiner köşesinde, ‘Alevîlerin yemeği yenmez!’ demek ne kadar sorunluysa, bu hastalıklı zihnin kalıpları içinde ‘Alevîlerin yemeği yenir!’ cevabını vermek de bir o kadar sorunlu’ diye yazmış!”[76]

Toparlarsak: Recep Tayyip Erdoğan, “Bizim Sünnîlik-Şiîlik/Alevîlik diye bir dinimiz yok. Biz aynı dinin mensuplarıyız!” sözünü “yeni zihnin inşası için gerekli yapı taşı niteliğinde” olduğuna bağlayıp; aba altından sopa gösterircesine, “Herkes bilsin ki bizi birbirimize düşürüp yemek için pusuda bekleyen alçakların oyununa gelmeyiz. Gerisi laf-ü güzaftan ibarettir, vesselam,” derken; Alevîler “eşit”miş ve “öteki değil”miş öyle mi? Hadi canım sende!

Öyle ise Alevî talepleri neden karşılanmıyor?

Madem eşitler ve öteki değiller, AKP; hiçbir değeri olmasa da neden “Alevî Açılımı” ve “Alevî Çalıştayları” yapma gereği hissedildi?

Şu gerçek: Alevî Kurum temsilcilerinin, “Sivas katliamı aydınlanmadığı sürece bu ülkede demokrasiden, adaletten, eşitlikten bahsetmek mümkün değil,”[77] ifadesindeki Alevîler eşit haklara sahip değiller, hatta eşit yurttaş bile görülmüyorlar. Bu ülkenin ötekileştirdiği yasaklı kimliğidir Onlar.

“Bu durumda medyanın rolü” mü dediniz? Yalnız Alevîlere değil, bu ülkenin bütün “Ötekiler”ine yönelik ayırımcılık ve nefret dili medya eliyle yayılmıyor mu? Örneğin anaakım medyanın (M. Ali Erbil’in kötü şöhretli “mum söndü”sü gibi “kazalar” bir yana) Alevîlik konusundaki ağır suskunluğu… Tüm dini programlar Sünnî-İslâm’ı ele alırken bu topraklarda yaşayan diğer din ve inançlara değgin tek bir satır söz edilmemesi…

Ama medyanın nefret söyleminin “aslan payı”, kuşku yok ki (tarihi dizilerde) Ermenilere ve kısmen Yahudilere (arkadan vuran, düşman işbirlikçisi, açgözlü, sinsi tüccar klişeleri), güncel “milliyetçi” dizilerde (‘İsimsizler’, ‘Savaşçı’, ‘Söz’, ‘Börü’ vb. dizileri hatırlayın…) ve filmlerde ise Kürtlere düşüyor. Hele ki Kürtler, sadece “terörist” değil, aynı zamanda mafya, silah kaçakçısı, “yabancı” devletlerin ajanı, velhasıl bir dönemin Malkoçoğlu filmlerinde  “asil Türk evladı” karşısında “Bizanslı” neyi temsil ediyorsa, o melaneti temsil edecek şekilde gösteriliyor. Sosyal medya konusuna ise, hiç girmeyelim isterseniz…

Yeni bir siyaset yapma tarzı oluşturmak, geliştirmek, yaratmak gerekiyor; hatta yeni öznelerin sahaya inmesi, oluşturulması, bu sürece müdahale etmesi gerekiyor. Nefret söyleminin ortadan kalkması için ya da en azından azaltılabilmesi için neler yapılmalı?

HESAPLAŞMA”NIN GEREKLİLİĞİ

Ötekileştirilmiş yasaklı Alevî kimliğinin özgürleşerek, haklarını elde etmesi yolunda atılacak ilk adım tarihsel, siyasal hesaplaşmadır.

Dönemin DİSK Genel Başkanı Erol Ekici’nin, “Devletin eli kanlı faşistleri koruyor”[78] dediği coğrafyamızda mesela 12 Eylül işkencecileri hesap verdi mi? Hayır!

Çünkü “derin (denilen) devlet “yapılanmasının devam ettiğini belirten 16 Mart davasının avukatı Cem Alptekin’e göre, “Eğer bir Gladyo hesaplaşması yapacaksanız 12 Eylül’le hesaplaşmak gerek…”[79] Çünkü “12 Eylül’e meşruiyet veren toplumsal hareketlerin, 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki tavırlarının detaylı incelenmesi, yüzleşmenin bir parçasıdır.”[80]

Lakin “Hrant Dink davasını iki tetikçinin cezalandırılmasıyla sonuçlandıran, ‘derin devlet’e gidecek hiçbir izi sürmeyen ve devlet görevlilerini yargılamayan bir adalet sistemi, 12 Eylül’ü yargılayabilir mi?

Hocalı katliamını bahane edip ‘Hepiniz piçsiniz’ diye haykırılan bir ırkçı mitingde konuşarak ‘kan dökmekten’ söz eden bir İçişleri Bakanı’nın olduğu koşullarda, 12 Eylül yargılanabilir mi?”[81]

Elbette “Hayır”!

Devrimci 78’liler Federasyonu Genel Başkanı Nejat Kangal’ın ifadesiyle, “Her şey yerinde duruyor… Yüzleşmeyi, demokratikleşmeyi sağlayacak bir irade de ne yazık ki görünmüyor.”[82]

Örneğin Gazi Katliamı’nda 24 yaşındaki kızını kaybeden Zeynep kaybeden Cemal Poyraz, “Hâlâ bu ülkede adalet arıyoruz. Gerçek adalet olsaydı, bu ülkede bu kadar katliam olmazdı. Onca katliam oldu, hangisinde gerçek sorumlular yargılandı?”[83] sorusunu dillendirirken; Sivas Katliamı Davası da 13 Mart 2012tarihinde zamanaşımından düşürüldü ve dönemin Başbakanı Erdoğan, bunu, “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle “kutladı”…

Sonra da insanları Madımak’ta yakanların avukatlarına “Yürü ya kulum” dendi![84]

ŞEVKET KAZANEski RP Milletvekili ve eski Adalet Bakanı
CELAL MÜMTAZ AKINCIAfyon Barosu Başkanı ve AKP oylarıyla Anayasa Mahkemesi üyesi
HAYATİ YAZICIDevlet Bakanı, AKP Genel Başkan Yardımcısı
HAYDAR KEMAL KURTAKP İsparta Milletvekili
ZEYİD ASLANAKP Tokat Milletvekili, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eski avukatı
HÜSNÜ TUNAAKP Konya Milletvekili
BURHANETTİN ÇOBANAfyonkarahisar AKP’li Belediye Başkanı
FAİK IŞIKErdoğan’ın ve Süleyman Mercümek’in avukatı
İBRAHİM HAKKI AŞKAR22. Dönem AKP Afyon Milletvekili
M. ALİ BULUTAKP Maraş Milletvekili ve Anayasa Komisyonu üyesi
BÜLENT TÜFENKÇİAKP Malatya İl Başkanı, Gümrük ve Ticaret Bakanı
HALİL ÜRÜNRP kayıp trilyon davası sanığı, AKP Afyon Milletvekili
MEVLÜT UYSALAKP İstanbul Başakşehir Belediye Başkanı
NEVZAT EREski AKP Eminönü Belediye Başkanı
SUAT ALTINSOYAKP Konya İl Başkanı Yardımcısı
TAYFUN KARALİİstanbul Büyükşehir Belediyesi Darülaceze Müdürü
FERRUH ASLANİstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Yayın Müdürü
ALİ AŞLIKEski AKP İzmir İl Başkanı
EKREM BEDİRSakarya AKP Hendek Belediye Meclis Üyesi
EYÜB KARAGÜLLEEski Saadet Partisi İlçe Başkanı
HASAN HÜSEYİN PULANAKP İstanbul İl Disiplin Kurulu üyesi
HURŞİT BIYIKAKP Trabzon İl Başkan Yardımcısı
REŞAT YAZAKAnadolu Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi

Hesaplaşılmayıp; aydınlatılmayan tüm katliamların sorumlusu devlettir.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’da yaşanan katliamda 33 sanatçı, aydın ve 2 otel çalışanı, gözünü kan bürümüş yaklaşık 15 bin kişilik bir “güruh” tarafından Madımak Oteli’nde yakılarak bir “insanlık suçu” işlendi.

BM’nin 1968 tarihli “Savaş Suçları ve İnsanlığa Karşı Suçlar Bakımından Kanuni Sınırlamaların Uygulanmayacağına Dair Sözleşmesi”ne göre, hangi tarihte işlenmiş olursa olsun, insanlığa karşı suçlar yönünden zamanaşımı süresi uygulanmaz. Bu sözleşmeye göre, insanlığa karşı suçları teşvik eden, katılan devlet yetkilileri, özel şahıslar ve bu suçların işlenmesine hoşgörü gösteren kamu görevlileri yönünden de zamanaşımı uygulanmaz.

Sözleşmeye göre, işledikleri ülkenin iç hukukunu ihlâl etsin veya etmesin, siyasal, ırksal veya dinsel sebeplerle zulüm veya katliam yapanların, zamanaşımı söz konusu olmaksızın cezalandırılacağı kararlaştırılmıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Nazi katliamlarının yargılandığı Nürnberg Uluslararası Mahkemesi de Birleşmiş Milletler’in kararıyla zamanaşımı söz konusu olmaksızın yargılama yapmış ve insanlığa karşı suçları işleyenleri cezalandırmıştır.[85]

Ve Av. Şenal Sarıhan’ın beklirttiği gibi, “İnsanlığa Karşı Suç kavramı ve yaptırımı 2005’te iç hukukumuza girdi.”

Ünlü Ceza Hukuku Bilimcisi Cesare Beccaria Bonesana; “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı yapıtında şöyle diyor. “… İnsanların belleklerinde uzun süre iz bırakan canavarca işlenmiş suçlar kanıtlandıkları zaman, kurtuluşu kaçmakta bulan suçlunun yararına hiçbir zamanaşımı öngörülmemelidir. Çünkü onlar buna layık değildirler.”[86]

İyi de, ne oldu da Sivas Davası böyle oldu?!

Yanıtı katliamda babasını yitiren Mazlum Çimen, “AKP iktidarından adalet beklemek kadar garip bir şey olabilir mi?”[87] diye veriyor.

O hâlde ilk ihtiyacımız hesaplaşma değil de ne olabilir ki?

Aradan yıllar geçse de hiçbir zaman üstü küllenmeyen, acısı dinmeyen, olaylar vardır; hâlâ “yıllar da geçse demincek” dedirterek bizi ateş gibi yakıp kavuran türden…

Maraş’ta, Madımak’da, Roboskî’de, Suruç’ta, Ankara Gar’ında ve diğerlerinde yüreğimizdeki yangın hiç sönmedi…

“Bir daha asla” diyebilmek için; unutmamak, yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız. ‘Hesaplaşma’ya uzanmayan, cezayı kapsamayan yüzleşme, biçimsel, yatıştırıcı ve uyuşturucudur. Demokratik bilincin atılımını toplumsal özgüvenin gelişimini ve adalet talebini ancak yüzleşme ve hesaplaşma bütünlüğü sağlayabilir.

Bu tabloda egemenler Alevîlere yalan söylüyor. Onların evrensel taleplerine sağır ve kör kalmaya devam ediyor. İstismar ediyorlar, samimi falan da değiller.

Alevîler özel bir ayrıcalık istemiyor; evrensel ve insana ait olan haklarını istiyorlar.

En başta da, dinsiz ve mezhepsiz devlet istiyorlar! Bu, “dinsizliğe” değil, gerçek manada din, vicdan, inanç ve düşünce özgürlüğüne dayanır.

Laik devletin din bütçesi de olamaz. Diyanet üzerinden bir mezhebi finanse edemez.[88]

Alevîler sosyal, hukuksal, dinsel, siyasal ayrımcılık uygulamalarından bıkmış durumda. Resmi ve sivil asimilasyona da son verilmesini istiyorlar. Bir mezhebin kurumsallaştırılarak kollanırken, diğer inançların horlanmasını ve düşmanlaştırılmasını insan haklarına aykırı bulmaktadırlar.

Alevîler, devletin ve siyasetin dinsel vesayet altına alınmasını tehlikeli buluyor.

Devleti İslâmlaştırmak ve Sünnî mezhebe dayalı rejimi inşa etmek için yola çıkanlar, Alevîlerin, diğer inanç/dini grupların ve inanmayanların eşit yurttaşlık haklarını yok etmiş olacaklardır. Kadim tarih buna katliamlarıyla, kanlarıyla, fetvalarıyla tanıklık eder.

İnanmayanlar dönüp, 1514, 1826, 1870, 1915, 1937-1938, 1955, 1978, 1980, 1993, 1995 yılları içinde dinsel temelli katliamları inceleyebilir.[89]

Ve nihayet Alevî Bektaşi Federasyonu (ABF) Genel Başkanlığı’nın yanı sıra, Alevî Bektaşi İnanç Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Hüseyin Güzelgül’in, “Alevîleri yok edemediler, dönüştürmeye çalışıyorlar… Bizim bu iktidardan hiçbir beklentimiz olmamalı,”[90] sözlerini kulaklarımıza küpe ederek soru(n)larının radikal/ kalıcı çözümü için “Tüm ezilenlere olduğu gibi, Alevîlere de yeni bir dünya, yeni bir cumhuriyet gerekmektedir…[91]

N O T L A R

[1] Diren Keser-Diren Satı, Pir Haber Ajansı’nın “Dosya-17: Türkiye’de Alevî Nefreti” Söyleşiler Dizi: “Alevîlerin Toplumsal Hafızası ve Değerleri Katliamlar ve Asimilasyonla Yok Edilmek İsteniyor”, 3 Mayıs 2021…

[2] Ataol Behramoğlu.

[3] Ergin Yıldızoğlu, “Kimi Yanlış Anlaşılmalar Üzerine Kısa Notlar (Korkut Hocamın Yarattığı Güzel Bir Fırsatı Değerlendirirken)”, 8 Nisan 2021… https://sendika.org/2021/04/kimi-yanlis-anlasilmalar-uzerine-kisa-notlar-korkut-hocamin-yarattigi-guzel-bir-firsati-degerlendirirken-614052/

[4] “Sömürgeciyle sömürgeleştirilen arasında temel ayrımcılık, bir sine qua non (olmazsa olmaz –b.n.) sömürge yaşamı kurmakla kalmaz, bu yaşamın değişmezliğinin temellerini de atar. Belirli bir başlangıç tarihi olan tarihsel bir ilişkiyi, adını koyarak sonsuzlaştırmayı yalnızca ırkçılık sağlar. Sömürgelerde ırkçılığın olağanüstü yaygınlığı buradan kaynaklanır; hem kolonyalistin hem de her sömürge yerleşimcisinin, entelektüel ya da edimsel her hareketinde ırkçı ton mevcuttur.” (Albert Memmi, Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi, çev: Şen Süer, Versus Yay., 2009, s.85.)

[5] Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, çev: Ertuğrul Genç, Kolektif Yay., 2015, s.150.

[6] Nihan Kaya, İyi Toplum Yoktur, İthaki Yay., s.66.

[7] Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, çev: Ertuğrul Genç, Kolektif Yay., 2015, s.151.

[8] Ayrımcılık- Çok Boyutlu Yaklaşımlar, Derleyenler: Kenan Çayır-Müge Ayan Ceyhan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., s.251.

[9] Ayrımcılık- Çok Boyutlu Yaklaşımlar, Derleyenler: Kenan Çayır-Müge Ayan Ceyhan, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yay., s.43.

[10] Sedat Ergin, “Türkiye ve AİHM (6) Alevîlere Ayrımcılık Tescil Edildi”, Hürriyet, 23 Aralık 2017, s.16.

[11] Baskın Oran, Türkiye’de Azınlıklar, İletişim Yay., 2018, s.109.

[12] Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi- Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot Yay., 2018, s.14-15.

[13] Recep Tayyip Erdoğan, Küresel Barış Vizyonu, Medeniyetler İttifakı Enstitüsü, 2012, s.166.

[14] “Irkçılık, eşitsizliği haklı çıkaran bir ideoloji işlevi görmüştür. Ama bundan çok daha fazla bir şey de olmuştur. Grupların, ekonomi içindeki rollerinde toplumsallaştırılmasına yaramıştır. Aşılanan tavırlar (önyargılar, gündelik yaşamdaki açıkça ayrımcılık taşıyan davranışlar), kişinin kendisine ve kendi hane halkında ve etnik grubunda yer alan diğer kişilere uygun ve meşru gelen davranış çerçevesini yerleştirmeye yaramıştır. Tıpkı cinsiyetçilik gibi ırkçılık da, beklentileri biçimlendirip sınırlayarak, kendi kendisine baskı yapan bir ideoloji işlevi görmüştür.” (Immanuel Wallerstein, Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık, çev: Necmiye Alpay, Metis Yay., 2016, s.68.)

[15] Daron Acemoğlu-James A. Robinson, Ulusların Düşüşü, çev: Faruk Rasim Velioğlu, Doğan Kitap, s.278.

[16] Felix Guattari-Antonio Negri, Bizim Gibi Komünistler, çev: İlkay Sümer-Mustafa Erata-Barış Özçorlu, Otonom Yay., 2006.

[17] Tolga Şirin, Türkiye’de Düşüncenin Tutsaklığı 1-İfade Özgürlüğünün Grisi, Tekin Yay., 2020, s.83.

[18] Necdet Saraç, Yavuz’un Aklı- İdris- i Bitlisi, Asi Kitap, 2015.

[19] Ghetto kelimesi de İtalyanca da “dökümhane” anlamına geliyordu. Doldurmak, bir sıvıyı dökmek anlamındaki gettare fiilinden gelmektedir. 1500’lerin başında artan nefret söylemleri Yahudileri ayrı bir yerde toplamak için ayrı bir alan bulma fikri yöneticiler tarafından icraata geçirildi ve Ghetto Nuovo adlı şehir Yahudilerin Gettosu olarak seçildi.

Tasarlanan şehir merkezden epey uzak her tarafı suyla kaplı bir toprak parçasıydı. Dış dünyaya açılan iki köprü vardı bunlar kapatılınca Venedik Yahudi Gettosu kurulmuş olacaktır. Artık Hıristiyanlar sadece gündüz saatinde oraya gidip alışveriş yapabilecek, Yahudiler de gündüz saatlerinde oradan ayrılabilecekti. Akşam olduğu vakit tüm Yahudiler Getto’da olmalı ve içeride hiçbir yabancı olmamalıydı.

Yıllar geçtikçe Yahudilere yönelik nefret söylemleri artacak. Öfkeli Hıristiyan gruplar Yahudilere saldıracaktı.. 1639’da ise tam bir Yahudi Katliamı olacaktı.. ondan sonra Gettolaşamaya isyan eden Yahudiler yeni bir sürgüne doğru hareket edecek kalanlar ise boyun eğmeye devam edecekti… (Richard Sennett, Yabancı, çev: Tuncay Birkan, Metis Yay., 2014.)

[20] Friedrich Nietzsche, Hayat Dediğin Nedir ki?, çev: Erkan Aslan, Zeplin Kitap, 2015.

[21] “Mafyanın Devletleşmesi, Devletin Mafyalaşması”, Devrimci Duruş, No:93, Ocak 2021, s.5.

[22] Erdoğan Alayamut, “12 Eylül AKP ile Sürüyor”, Yeni Yaşam, 12 Eylül 2019, s.8.

[23] Nurcan Gökdemir, “Bize, Hain Demeyi Bile Çok Gördü…”, Birgün, 12 Mayıs 2015, s.10.

[24] 12 Eylül 1980 darbesinin 38’inci yıldönümünde ilk kez kamuoyuna yansıyan ABD Dışişleri Bakanlığı belgeleri, ordu ile Washington arasındaki organik bağı bu kez resmi yazışmalarla ortaya koydu. Eski Amerikan İstihbarat Teşkilâtı (CIA) ajanı Paul Henze’e atfedilen “Bizim çocuklar başardı/ Our boys did it” sözlerini yıllar sonra resmen doğrulayan diplomatik belgelere göre, dönemin ABD Ankara Büyükelçisi James Spain, darbeden birkaç saat sonra ABD’ye bir not gönderiyor ve askeri liderleri iyi tanıdıklarını, Türkiye’nin gerek dış politika gerekse de savunma politikalarının değişeceği yönünde endişe yaratacak bir neden olmadığını söylüyor. (“… ‘ABD’nin Çocukları’ Resmi Belgelerde”, Birgün, 13 Eylül 2018, s.9.)

32 bin kişinin tutuklu olarak geldiği Mamak Askeri Cezaevi’nin komutanı ve yaptıkları ile hafızalara kazınan işkencecilerden Raci Tetik, “Ben bir işkenceciyim, beni pohpohlayarak kullandılar. Talimatnameleri, kanunları uyguladım. Orası cezaeviydi. Hastane, okul, aşk gemisi veya yat kulübü değildi. Bu bir savaştır. Savaşta her zaman iyi şeyler olmaz. Lafla hizaya gelmiyorlardı. Saklamıyorum, oldu. Peki onlar niye direniyorlar? Devletin talimatına niye direniyorlar?” demişti. (“Raci Tetik: Saklamıyorum”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2018, s.6.)

ABD gizli diplomatik belgelerinde 12 Eylül darbesinin ekonomi dünyasındaki etkisi “İşadamlarının çoğu havalara uçuyor, birkaç aydın dışında itiraz eden yok” diye anlatılıyor. BBC Türkçe, 2011 yılında Bilgi Edinme Yasası kapsamında başvuru üzerine gizliliği kaldırılan ABD Dışişleri Bakanlığı belgelerine ulaşmıştı. Dönemin İstanbul Başkonsolosu Robert Houghton, 27 Eylül 1980’de ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği “Özel” ibareli “Ordunun (yönetimi) ele almasının ardından İstanbul daha rahatlamış ve mutlu” başlıklı yazıda, özetle şu değerlendirmeleri yapıyor: “İşadamlarının çoğu neredeyse havalara uçuyor.” (“ABD Belgelerinde 12 Eylül Darbesi: İş Dünyası Sevinçten Havaya Uçtu”, Hürriyet, 14 Eylül 2019, s.16.)

[25] Ersan Atar, “12 Eylül Darbesi İnsanlığa Karşı Suç”, Sabah, 24 Haziran 2016, s.25.

[26] Gökçer Tahincioğlu, “İşkencelere Zaman Aşımı”, Milliyet, 14 Mayıs 2015, s.26.

[27] Miyase İlknur, “… ‘Biz Yaktık’ İtirafı”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2017, s.6.

[28] Dilan Esen, “16 Mart Beyazıt Katliamı’nın Yıldönümü: Suçu Gizlemek İçin Her Şey Yapıldı”, Birgün, 16 Mart 2019, s.7.

[29] Alican Uludağ, “Cinayetlere Beraat”, Cumhuriyet, 14 Aralık 2019, s.12.

[30] “Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bir asimilasyon merkezidir. Alevîliğin varlığını kabul etmiyor ve onu kendine benzetmek istiyor. Devlet eliyle farklı inançların, tektipleştirilmesine çalışan bir kurumdur. Dolayısıyla, ideolojik ve teolojik sopasını, Alevîlere karşı kullanır. Alevîliğin kendine özgü bir inanç olduğu gerçeğini kabul etmez.” (Turan Eser, “Diyanet, Alevîliğin Özgün Bir İnanç Olduğunu Hazmedemiyor”, Birgün, 20 Mart 2018, s.7.)

[31] Mesut Hasan Benli, “12 Eylül Raporunda ‘Tarikat’ Yorumu: Gittikçe Büyüyen Bir İç Tehdit”, Radikal, 13 Temmuz 2013, s.10-11.

[32] Celalettin Can, “Madımak ve Başbağlar Katliamları Aydınlanmalı…”, 2 Temmuz 2020… https://indyturk.com/node/205606/

[33] Ali Ekber Ataş, “Bakıyor Görmüyor, Duyuyor Söylemiyor, Biliyor Ses Çıkarmıyor”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2020, s.9.

[34] Alican Uludağ, “Katliamda MTTB İzi”, Cumhuriyet, 23 Aralık 2016, s.6.

[35] “Sivas Katliamının 3 Faili 23 Yıldır Yakalanamıyor”, Evrensel, 22 Şubat 2017, s.2.

[36] Alican Uludağ, “Sivas Katliamı: Yargılamanın Özensizliğine Dikkat Çekildi”, Cumhuriyet, 11 Mayıs 2019, s.6.

[37] Alican Uludağ, “Adalet Bakanlığından Skandal Savunma: Katliam Diyemediler”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2018, s.10.

[38] “Erdoğan Alevîleri Suçladı”, Atılım, Yıl:6, No: 404, 6 Aralık 2019, s.5.

[39] Eda Aktaş, “Zeynep Altıok: Katliam Hükümlüsünün Affedilmesi Suça Teşvik”, Evrensel, 10 Şubat 2020, s.3.

[40] “Hesap Sorulmadı Anmak Yasak!”, Birgün, 21 Aralık 2018, s.7.

[41] Mehmet Menekşe, “Çeyrek Asırlık Acı”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2018, s.9.

[42] “Meclis, Maraş’a ‘Katliam’ Demeyi Kaba Buldu”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2017, s.11.

[43] Seyhan Avşar, “Alevîler İşe Alınmazdı”, Cumhuriyet, 9 Ekim 2019, s.9.

[44] Sibel Bahçetepe, “Cemevine ‘Çevre Kirliliği’nden Dava”, Cumhuriyet, 8 Kasım 2017, s.3.

[45] İlayda Kaya, “Cemevi Sokağına ‘Korsan’ Ezan Hoparlörü”, Cumhuriyet, 24 Eylül 2018, s.6.

[46] Turan Eser, “Aşure ve Laiklik”, Birgün, 18 Ekim 2016, s.7.

[47] “Diyanet: Alevî İle Evlenilmez, Çünkü Müslüman Değiller”, 4 Ocak 2016… http://www.ortakhaber.com/diyanet-Alevî-ile-evlenilmez-cunku-musluman-degiller.html

[48] Osmanlı Devleti’nin Kızılbaş İnancına mensup insanlardan 1526’lı yıllarda diğer vergilere ek olarak bir KIZILBAŞ VERGİSİ ödemekteydi. (Mehmet Salih Erpolat, Alevîlik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi/ 2016/ 13… “Kızılbaş Vergisi… Haberiniz Var mıydı?”, 18 Haziran 2020… https://welgmedya.com/kizilbas-vergisi-haberiniz-var-miydi/10526/)

[49] “… ‘Türk devlet geleneği neden Sünnîliğe yaslanır’? Bu sorunun Osmanlı açısından yanıtı, sanırım -en azından Yavuz Selim ve Çaldıran Savaşı’ndan bu yana- açıktır. Biçimlenişinin ilk yüzyıllarında heterojen ve heterodoks bir toplum yapısına müsamaha eden ve bu çoğulculuğu fethettiği coğrafyaların İslâmlaştırılmasında kullanma yetisine sahip İmparatorluk (nihayetinde Osmanlı, dinsel açıdan son derece çeşitli bir nüfus üzerine çöreklenmiştir), XVI. yüzyılda Şiî Safevî devletiyle karşılaşmasında ilk kez yalnızca siyasal değil, aynı zamanda kültürel bir meydan okumayla karşı karşıya olduğunu duyumsamış, Anadolu’nun Şah İsmail’in cazibesine kapılan hoşnutsuz Alevî köylülerini zapt u rapt altına almak ve ‘ulû’l emre itaat’e dayalı bir düzeni konsolide etmek amacıyla Sünnîlik bir devlet düzeni olarak benimsenmiştir. Bu ‘devlet aklı’ndan kaynaklanan rasyonel bir tercihtir ve Osmanlı’nın laiklik/ sekülerlik gibi bir iddiası olmadığına göre, yadırganacak bir tarafı yoktur.

İlginç olan, ‘laik bir devlet’ olma iddiasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, 1924’den beri Anayasası’nda bu hüküm yer almasına karşın neden kendisini Sünnîliğe dayandırma ihtiyacını hissetmiş olduğudur…

Gerçekten de özellikle Alevîler arasında dolaşıma sokulan ‘Mustafa Kemal aslında Alevîydi; dedesi Bektaşi ulularındandı, soyu Kızıl Oğuz boylarına dayanır…’ menkıbeleri bir yana, Kemalist kadro Cumhuriyet rejimini, merkezin sıkı denetimi altındaki ılımlı bir Sünnî anlayışa dayandırmışlardır. Örneğin Şer’iye ve Evkaf Vekaletinin lağvedilmesiyle, Mustafa Kemal’in emriyle 3 Mart 1924 günü ‘kökeni itibariyle Şeyhülislâmlığa dayanan ve onun geleneksel misyonunu sürdürmek üzere kurulan’ (“Kuruluş ve Tarihi Gelişim”, http://www.diyanet.gov.tr/tr/kategori/kurulus-ve-tarihce/28) Diyanet İşleri Başkanlığı, fiiliyatta Sünnî doktrin esaslarına dayanmaktadır ve Türk(iye) halkının tümünün Sünnî olduğu, daha doğrusu olması gerektiği yolunda bir işleyişe sahip olagelmiştir, baştan bu yana. Alevîlik ile Alevîler, kuruluşundan bu yana, vergileriyle destekledikleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kapsama alanı dışındadır. Dahası, Alevî köylerinde yaptırılan camilere atanan imamlar aracılığıyla, Devletin ‘Sünnîleştirme’ girişimlerine maruz kalmaktadırlar.

Yalnız diyanet işleri ya da Alevî toplulukların Sünnîleştirilmesi operasyonu değil, aynı zamanda T.C. tarihinin en kanlı ‘modernleştirme’ harekâtı olan Dersim Tertelesi de kuruluş sürecindeki Cumhuriyet’in Alevî yurttaşlarına hiç de hoş gözle bakmadığının göstergesidir.” (Sibel Özbudun, “Alevîlik ve Sınıf Mücadelesi: Kültür ve Ekonomi Politik”, Kaldıraç, No:187, Şubat 2017.)

[50] A. Galip, “Esas Sünnîlik İslâm Dışıdır…”, Radikal İki, 19 Haziran 2005, s.8.

[51] Temel Demirer, “… ‘Büyük Dönüşüm” Karşısında Alevîler”, Kaldıraç, No:150, Aralık 2013.

[52] Koray Aker, “Alevîliğin Ontolojik Bir Değerlendirmesi”… https://www.facebook.com/groups/832588150104438/permalink/1827121770651066/

[53] “Bodrogi, Alevîliği halk İslâmı zemininde aşırı Şiîliğin etkisinde her türlü yabancı unsura da açık olarak beslenen bir din olarak tanımlayarak başlıyor. (Krisztina Kehl Bodrogi, Kızılbaş/Alevîler, çev: Oktay Değirmenci-Bilge Ege Aybudak, Ayrıntı Yay., 2012, s.9.) Böylece yazar, Alevîlik İslâm içi midir dışı mıdır; mezhep midir yoksa tarikat mıdır tartışmalarına Alevîliğin ayrı bir din olduğunu belirterek katılıyor.” (Mehmet Ertan, “Eski Bir Zamandan Alevîlik Üzerine Söylenen Yeni Sözler: “Kızılbaşlar/Alevîler”, 29 Kasım 2017… http://noktahaberyorum.com/eski-bir-zamandan-Alevîlik-uzerine-soylenen-yeni-sozler-kizilbaslar-Alevîler-mehmet-ertan.html)

[54] Haşim Kutlu’nun Kızılbaş Alevîlikte Yol, Erkan, Meydan, Alevîlik Öğretisi, Yurt Kitap-Yayın, 2007… “Alevîliğin, İslâmla, İslâmiyetle Hiçbir İlişkisi Yoktur”, 10 Eylül 2019… https://avrupaforum1.org/Alevîligin-İslâmla-İslâmiyetle-hicbir-iliskisi-yoktur/

[55] Türey Köse, “Derimizi Yüzüp Cennetin Anahtarını Alacaklarmış”, Cumhuriyet, 20 Aralık 2014, s.12.

[56] Aziz Tunç, Beni Sen Öldür-Maraş 78, Fırat Yay., 2014.

[57] Orhan Kemal Cengiz, “Maraş Katliamı İnkâr Ediliyor”, Bugün, 22 Aralık 2014… http://www.bugun.com.tr/maras-katliami-inkâr-ediliyor-yazisi-1401804

[58] Yadigar Aygün, “Sivas Yarası Yanar Durur”, Yeni Yaşam, 2 Temmuz 2020, s.8.

[59] Yadigar Aygün, “İktidar Değişse de Zihniyet Değişmedi”, Yeni Yaşam, 3 Temmuz 2020, s.8.

[60] Turan Eser, “Gazi Katliamı”, Birgün, 12 Mart 2019, s.7.

[61] “Küçük ekranın McLuhan’a göre bu ekranın ilettiği mesajlardan çok ekranın kendisinin şenlendirdiği evinizde, yuvanızdasınız ve sizinle ilgileniliyor. Size, nasıl hep daha iyi yaşanacağı söyleniyor: Ne yemek ve içmek gerektiği, ne giymek gerektiği ve evinizi neyle döşemek gerektiği, nasıl ikamet etmek. Ve işte programlandınız. Yalnızca tüketme edimi sürekli bir yapı olduğundan, bu güzel şeyler arasında seçim yapmalısınız. Gülme mitosu aşıldı: Tüketim ciddi bir iştir. İyi niyetli, yardım sağlayıcı tüm toplum yanınızdadır. Dikkatlidir. Kişisel olarak sizi düşünür. Kişiye özel hazırlanmış, hatta sizin kişisel özgürlüğünüzün kullanım nesneleri olarak sunulmuş nesneler yaratır. Şu değil, bu. Hâlâ nasıl tedirgin olunabilir? Ne nankörlük!” (Henri Lefebvre, Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev: Işın Gürbüz, Metis Yay. 2011.)

[62] Kazuaki Takano, Bir Aklın Savaşı, çev: Perihan Sevde Nacak, Portakal Yay., 2017, s.41.

[63] Yasemin İnceoğlu, Azınlıklar, Ötekiler ve Medya, Ayrıntı Yay., s.7.

[64] Jack London, İntihar, çev: Mehmet Harmancı, Oda Yay., 1992.

[65] Albert Camus, Yabancı, çev: Samih Tiryakioğlu, Can Yay., 1996.

[66] Jerzy Kosinski, Boyalı Kuş, çev: Aydın Emeç, E Yay., 1991

[67] “Ötekileştirme o kadar kuşatıcı ki, bazı aileler çocuklarının Alevî arkadaşlarıyla oynamalarına bile izin vermiyor. Ben küçükken Sünnî bir arkadaşımın annesi arkadaşıma ‘onunla oynama onun ailesi kötü’ demişti.” (Mevlüt Özben, Kirlilik Kavramı ve Alevîliğin Asimilasyonu, Ayrıntı Yay., 2011, s.64.)

[68] Bir uyarı da Paulo Freire’den: “Ezen azınlık bir çoğunluğa boyun eğdirdiği ve egemen olduğundan, iktidarda kalmak için çoğunluğu bölmek ve bölünmüş hâlde tutmak zorundadır. Azınlık kendine halkın birliğini hoş görme lüksünü tanıyamaz; çünkü bu, hiç kuşku yok ki hegemonyasına ciddi bir tehdit demek olurdu. Dolayısıyla, ezenler, ezilenlerde biraz olsun birleşme ihtiyacı uyandırabilecek her tür eylemi tüm araçlarla (şiddet dâhil) önlerler. Birlik, örgütlenme ve mücadele gibi kavramlar derhâl tehlikeli olarak damgalanır.” (Paulo Freire, Ezilenlerin Pedagojisi, çev: Dilek Hattatoğlu, Ayrıntı Yay. 2. baskı., s.118-119.)

[69] Bora Poyraz, “Şiî ve Alevî Düşmanlığı”, Atılım, Yıl:7, No:410, 17 Ocak 2020, s.19.

[70] Sezgin Kartal, “Alevîler İşaretlenirken”, Sosyalist Dayanışma, Yıl:7, No:60, Aralık 2017, s.10.

[71] “Alevîlere Çirkin Bir Saldırı Daha”, Yeni Yaşam, 17 Aralık 2019, s.3.

[72] Ziya Ulusoy, “Alevî Evlerine İşaret”, Atılım, Yıl:6, No: 405, 13 Aralık 2019, s.15.

[73] Derviş Cemal, “Alevîleri Katliamla Tehdit Etti: ‘Cemevi, Ali, Madımak Diyen Lanetliler’…”, Birgün, 14 Aralık 2016, s.6.

[74] “İstanbul’da Halep İçin Yapılan Eylemde Alevî Düşmanı Pankartlar Taşındı”, direnisteyiz3.org, 16 Aralık 2016… http://direnisteyiz3.org/istanbulda-halep-icin-yapilan-eylemde-Alevî-dusmani-pankartlar-tasindi/

[75] “Madımak Anıtına Saldırı”, Cumhuriyet, 27 Ocak 2017, s.5.

[76] Turan Eser, “Alevîler Öteki Değilmiş!”, Birgün, 10 Ekim 2018, s.7.

[77] Eylem Nazlıer, “Sivas Katliamı’nın Üzerinden 25 Yıl Geçti”, Evrensel, 2 Temmuz 2018, s.4.

[78] “Devlet Eli Kanlı Faşistleri Korudu”, Cumhuriyet, 12 Temmuz 2012, s.6.

[79] “Hesaplaşmaya Çalıştığımız Örgütler Farklı”, Cumhuriyet, 18 Mart 2011, s.9.

[80] Ahmet İnsel, “Darbelerle Hesaplaşmak”, Radikal, 10 Nisan 2012, s.14.

[81] Seyfi Öngider, “Yüzleşme İçin Yaşasınlar”, Radikal İki, 1 Nisan 2012, s.6.

[82] Hasan Akbaş, “12 Eylül’ün Devamcıları Yargılayabilir Ama Adaleti Sağlayamaz!”, Evrensel Pazar, 14 Eylül 2014, s.18.

[83] Erdi Tütmez, “Ne Aydınlatıldı, Ne de Hesap Verildi”, Evrensel, 12 Mart 2018, s.3.

[84] Mehmet Menekşe, “Çeyrek Asırlık Acı”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2018, s.9.

[85] Kemal Akkurt, “İnsanlığa Karşı Suçlar”, Cumhuriyet, 2 Temmuz 2019, s.2.

[86] Şenal Sarıhan, “Sivas Katliamı’nda Yargısal Süreç ve İnsanlığa Karşı Suçlarda Zaman Aşımı”, Birgün, 2 Temmuz 2019, s.10.

[87] Mehmet Menekşe-Seyhan Avşar, “Hislerim Bile Kirlendi”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2020, s.8.

[88] Din konusunda herkes özgürdür. Herkes dinini seçmek ve istediği gibi ibadet etmek konusunda özgürdür. Aynı şekilde herkesin din seçmeme yani dinsiz olma özgürlüğü de vardır. Yurttaşlar arasında dini inançlar gerekçe gösterilerek negatif ve pozitif ayrımcılık yapılmasına izin verilemez. (V. İ. Lenin, Din Üzerine, çev: Süheyla Kaya-İsmail Yarkın, İnter Yay., 1998.)

[89] Turan Eser, “Alevîler Ne İster?”, Birgün, 10 Temmuz 2018, s.13.

[90] Serpil İlgün, “Hüseyin Güzelgül: Alevîleri Yok Edemediler, Dönüştürmeye Çalışıyorlar”, Evrensel, 24 Eylül 2018, s.14.

[91] Temel Demirer, “İsyankâr Değerler Toplamı: Alevîlik”, Kaldıraç, No:156, Haziran 2014.