The U.S. Coast Guard offloads seized cocaine in Miami Beach, 2014 (Photo by Sabrina Laberdesque/Wikimedia)
ABD Sahil Güvenliği, Miami Beach’te ele geçirilen kokaini boşaltırken, 2014 (Fotoğraf Sabrina Laberdesque / Wikimedia)

Alexander Aviña

Venezuela cumhurbaşkanı Nicolás Maduro’ya yönelik son narko-terörizm suçlamaları, ABD imparatorluğunun jeopolitik hedeflerine doğru ilerleme kaydetmek için uyuşturucuyu kullandığı uzun tarihin bir parçasını oluşturuyor.

26 Mart’ta ABD başsavcısı William Barr, cumhurbaşkanı Nicolás Maduro ve çok sayıda üst düzey Venezuela yetkilisi hakkında “narko-terorizm” suçlamalarınıyla suç duyurusu yaptı. Bu son duyuru, Amerika’nın uzun yıllardır sürdürdüğü Uyuşturucu Savaşı’nın aslında yasadışı uyuşturucuları hedef almakla ilgili olmadığını bir kez daha gösterdi. Aslında, uyuşturucular – tarihçi Suzanne Reiss’in “imparatorluk simyası” olarak adlandırdığı gibi – ABD’nin emperyal kontrol sistemlerini güçlendirmek ve sürdürmek için önemli bir aracı temsil ediyor.

Zayıf kanıtlara dayanan suçlamalar, mevcut Venezuela hükümetinin meşruiyetini ortadan kaldırmak ve rejim değişikliğini zorlamak üzere yapılan daha kapsamlı, kötü niyetli, hem Cumhuriyetçilerin, hem de Demokratların desteklediği, kitlesel acılara ve ülkede ölümlere neden olan yıkıcı ekonomik yaptırımları da içeren ABD çabalarının bir parçasını oluşturuyor. Venezuela, ABD’nin 1950’lerde Çin, 1960’larda Küba ve Vietnam ve 1980’lerde Sandinista Nikaragua’da yaptığı gibi, uluslararası komplolarına doğrudan meydan okuduğu veya engel olduğu için “narko-devletler” olarak kabul edilen elverişli düşman devletler listesine resmen katılmış oldu.

II.Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel çapta yürütülen ABD uyuşturucuyu engelleme kampanyaları, boyun eğmeyen devletleri yatıştırmaya ve uysal müttefiklerini desteklemeyi amaçlayan daha geniş karşı operasyonlar olarak işlev görüyor. Reiss’in, We Sell Drugs: The Alchemy of US Empire (Uyuşturucu Satıyoruz: ABD İmparatorluğu’nun Simyası) adlı kitabında öne sürdüğü üzere, “Uyuşturucu kontrolü, ABD’nin nüfuzunu düşmanlarının iç ve dış yaşamına yaymak için bir mekanizma haline geldi” – ben de o “düşmanlarının” yanına  “ve dostlarının” ibaresini ekleyeceğim.

Muhtemelen bir emperyal psikolojik yansıtma davranışı olarak dışavurulan ironi,  ABD’nin devrimci rejimleri istikrarsızlaştırmak için gizli bir şekilde iş birliği yaptığı çoğu intikamcı kuvvetlerin, uyuşturucu oyununa yakından dahil olmasıydı. 1954 yılında Dien Bien Phu’da kaybeden taraftaki bir Fransız askeri subayı ve daha sonra bir karşı ayaklanma teorisyeni olan Albay Roger Trinquier’in özel deneyimleri ve sözleri, bu daha geniş tarih için bir özdeyiş işlevi görebilir: “Hmong’un desteğini isteyen, afyonlarını satın alır. ”

Milliyetçi Çin kuvvetleri (KMT), sağcı Kübalı sürgünler, güney Vietnam hükümeti içindeki askeri subaylar ve Nikaragua Kontraları, ABD askeri ve istihbarat teşkilatlarının Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’da kontrolü ve nüfuzu artırma ve genişletme çabasıyla geçmişte işbirliği yaptığı, uygunsuz – ve kimi zaman öngörülemez- müttefikler listesinin bir parçasını oluşturuyor.

Soğuk Savaş Narko Müttefikleri ve Misilleme

Netflix’in ateşlediği, muhteşem uyuşturucu baronları ve moda öncüsü çete liderleriyle dolu popüler hayallerimizde, çoğu kişi muhtemelen Kuhn Sa adını bilmiyordur. Buna karşın 1980’lerde ve 1990’ların başında, ABD savcılarının “Ölüm Prensi” olarak adlandırdığı, kendisine “Afyon Kralı” adını veren Sa, dünyanın eroin tedariğinin tahminen yarısını kuzeydoğu Myanmar’daki üssünden kontrol ediyordu. Wisconsin Üniversitesi tarihçisi Alfred McCoy’un, Sa biyografisinde belirttiği üzere, Afyon Kralı’nı yaratmak için on yıllar boyunca farklı ittifaklar kuruldu, kimi yanlış adımlar atıldı ve acımasız güç oyunları oynandı. Myanmar’ın askeri diktatörlüğü, sosyalist Laos cumhuriyeti ve üst düzey Taylandlı askeri yetkililer ile kurulan ittifak ve 20.000 askerin yardımıyla, Sa’nın imalathaneleri Altın Üçgen’deki eroinin yaklaşık yüzde 80’ini işledi. Sa’nın yüksek saflıktaki “Çin Beyazı” eroini 1980’lerde özellikle New York kenti olmak üzere ABD pazarlarını hızla ele geçirdi. ABD başsavcısı Richard Thornburgh 1990 yılında kendisine karşı gizli bir iddianame düzenlediğinde, Sa meydan okudu: “Başkan Bush’un nükleer silah düğmesi olabilir … ama afyon düğmesi bende. Afyonum, nükleer bombalarınızdan daha güçlü ve etkili. Sizi sadece zehirlemem yeterli. ” Bu, Mao’nun, 1955’te ABD’nin atom bombalarıyla ilgili ünlü demecinin, narkotik bir benzetme eklenmiş tekrarıydı.

Kapsamlı Soğuk Savaş şartları da Sa’nın yükselişini şekillendirdi. Buradan, günümüz ABD politikasını anlamak için bazı yararlı dersler çıkartabiliriz. 1980’lerde ‘Çin Beyazı’nın New York kentinin sokaklarına gelişini anlamak için, CIA ajanlarının anti-Komünist karşı direnişleri örgütlemek ve sürdürmek üzere aslında Güneydoğu Asya uyuşturucu kaçakçılarını ve uyuşturucu kaçakçılığını koruyan bir dizi gizli operasyon düzenlediği 1950’lere geri dönmeliyiz. McCoy’dan alıntı yaparsak, “Acımasız uyuşturucu baronları etkin anti-Komünist müttefikler oldukları ve afyon bunların güçlerini artırdığı için… CIA ajanları yasadışı trafiğe göz yumdular.”

 “Bilinen adıyla “Ölüm Prensi ”Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’larda ve 70’lerde Güneydoğu Asya’daki savaş imparatorluğunun bir sonucuydu.”

McCoy’un değerli çalışması, The Politics of Heroin: CIA Complicity in the Global Drug Trade (Eroin Politikaları: Küresel Uyuşturucu Ticaretinde CIA’nin Suç Ortaklığı), Akdeniz’den 1950’lerin Burma’sı, 1960’lardaki Laos’u, 1970’lerdeki Afganistan / Pakistan’ı ve 1980’lerdeki Kolombiya ve Orta Amerika’sına kadar, uyuşturucu üreticileri ve kaçakçılarla işbirliği yapan gizli ABD ajanlarının küresel tarihini izliyor. Sa’nın Myanmar örneğinde, ulusun sömürge sonrası tarihini belirleyen yerel-bölgesel çatışmalar ve resmi Avrupa emperyalizminin sonlanması, 1949 Çin Devrimi ve ABD’nin Güneydoğu Asya’daki komünizm karşıtı emperyal eylemleri, kendisinin adım adım küresel narkotik ticaretinin üst kademelerine tırmanmasını sağladı. Bilinen adıyla “Ölüm Prensi”, Amerika Birleşik Devletleri’nin 1960’larda ve 70’lerde Güneydoğu Asya’daki savaş imparatorluğunun bir sonucuydu.

1979, Lenin’in tabiriyle, on yıllar sürecek olayların birkaç haftaya sığdığı, küresel olarak önemli bir yıldı. İran ve Nikaragua’daki devrimler, darbeler ve Sovyetlerin Afganistan’a müdahalesi ile birlikte, daha kapsamlı “komünizm karşıtı” hedeflerini ileri taşımak üzere “narkotik baronları” ile işbirliği yapmak isteyen CIA yetkilileri için operasyon alanını genişletti. Güneydoğu Asya’daki daha önceki siyasal kampanyalarını tekrarlayan CIA’nin, Afganistan’ı işgal eden Sovyetlere karşı gizli ve ucuz bir şekilde savaşmayı amaçlayan gizli operasyonları, 1980’lerin ortalarında Afgan-Pakistan sınırındaki arazilerin eroin üreten büyük bir bölgeye dönüşmesine yardımcı oldu. Sovyetler’e “kan kaybettirmek” için, 2000’lerde büyük bir misillemeye yol açacak olan, Afgan afyon çiftçileri ve kaçakçıları; CIA, Suudi ve Pakistan’dan sağlanan kaynakları tamamlamak üzere- doğrudan veya dolaylı olarak- uyuşturucu ticaretine yönelen köktendinci mücahit liderleri; ve, eroin laboratuvarlarını ve kaçakçılık altyapısını kontrol eden Pakistan askeri ve istihbarat subayları gibi bir takım gruplarla karanlık ittifaklar kurmak gerekliydi. Belucistan valisi 1990’da ABD’li gazetecilere, Pakistanlı yetkililerin “kendi korumaları altında uyuşturucu teslimatı yaptıklarını” söyledi. CIA silahlarını Afganistan’a götüren konvoylar genellikle, Pakistan laboratuvarlarında işlenmek üzere yüklenmiş ham afyonla geri dönüyordu. Sovyetler 1980’lerin sonlarında ülkeyi terk ettiğinde küresel afyon üretiminde Myanmar’ın ardından ikinci olan Afganistan, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki pazarlar için doğrudan Kuhn Sa ile rekabete girdi.

 “1989 Senato Alt Komite Raporuna göre CIA en azından uyuşturucu kaçakçılığından haberdardı ve Afganistan’da olduğu gibi operasyonların devam etmesine göz yumdu.”

Kokain, Ronald Reagan yönetiminin saldırganları püskürtme politikaları sırasında gizli CIA uyuşturucu savaşlarının diğer ana taktiksel savaşlarında da ateşleyici bir unsur oldu. 1980’de tahminen 3,5 milyon nüfusa sahip, küçük ve yoksul bir ülke olan Nikaragua’daki kendinden menkul Kontra cumhurbaşkanının  Sandinistalara karşı gizli savaşı, acımasız vahşilikteki Kontralarını finanse etmek ve silahlandırmak için karmakarışık bir uluslararası ağ kullandı. Meşhur İran gizli silah anlaşmasına ek olarak,  Kontralar, Kolombiyalı uyuşturucu baronları, Orta Amerikalı kaçakçılar ve Amerikalı sokak satıcılarıyla kurulan -müteveffa gazeteci Gary Webb’in tanımınıyla –  “karanlık bir ittifak” ın da bunu finanse ettiği iddia ediliyor. 1989 Senato Alt Komite Raporuna göre CIA, en azından uyuşturucu kaçakçılığından haberdardı ve Afganistan’da olduğu gibi operasyonların devam etmesine göz yumdu.

Gazeteci Manuel Buendía, 1984’te öldürülmeden önce CIA ajanları, Meksika ve Kolombiyalı uyuşturucu kaçakçıları ve Meksikalı istihbarat yetkilileri arasında, kapsamlı Kontra çabasının bir başka boyutu daha olduğunu iddia etmişti. Eski DEA (Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi) ajanı Hector Berrellez, 1980’lerin sonunda Leyenda Operasyonunu yönetirken bu Meksika bağlantısını tesadüfen ortaya çıkardı. 1985 yılında DEA ajanı Kiki Camarena’nın işkence ve cinayetinden sorumlu kişileri yakalamaya çalışan bir operasyon sırasında Berellez, uyuşturucu parasının Sandinista karşıtı operasyonlarla bağlantısı olduğuna ve Rafael Caro Quintero gibi Meksikalı uyuşturucu satıcılarının Veracruz’daki çiftliklerini Kontraların eğitimi için kullandırdığına dair bilgiler edindi. Belki de en bomba iddia ise, bir CIA ajanının Büro’nun Kontra Savaşı ile olan uyuşturucu bağlantılarını korumak için Camarena’nın işkencesine tanıklık ve suç ortaklığı etmiş olduğuydu.

1980’lerde ilan edilen – Amerikalılardan uyuşturuculara “sadece hayır demelerini” isteyen ve emniyet güçlerinin azınlık topluluklara karşı resmen savaş yürüttüğü – bir başka Uyuşturucu Savaşı’nın ortasında,  ABD emperyal politikaları, uyuşturucuların ABD sokaklarına varışını kolaylaştırmıştı. Yurtdışındaki kontrgerilla harekatı, ülkede kontrgerilla harekatına yol açan uyuşturucuların üretilmesine yardımcı oldu.

Ouroboros Olarak Uyuşturucu Savaşı

Venezuela, Kolombiya ve “Uyuşturucu Savaşı Kapitalizmi”ne Dönüş

ABD liderliğindeki II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası uyuşturucu kontrol rejimi, uyuşturucuları yasal veya yasadışı metalar olarak sınıflandırma yetkisine sahip olduğu gibi, “dost” müttefik ulusların ve isyankâr “narko-devletlerin” belirlenmesine de yardımcı oldu. Hangi gruba dahil edileceğiniz öncelikle gerçek uyuşturucu üretimi ve kaçakçılığına değil, ABD emperyal imtiyazlarını kabul etmeye bağlıydı. Nitekim, ABD şu anda dünyanın en büyük kokain üreticisi olan Kolombiya veya ABD’ye giren kokainin tahmini %85’inin kaynağı olan doğu Pasifik Okyanusu’ndaki kaçakçılık rotalarında kilit geçiş noktaları olarak hizmet veren belirli Orta Amerika ülkelerine değil, Venezuela ve Maduro’ya odaklanıyor. Erkek kardeşi şu anda Amerikan federal mahkemelerinde uyuşturucu trafiği suçlamalarıyla karşı karşıya olan Honduras başkanı Juan Orlando Hernández gergin olabilir. Yine de şu anda güvende görünüyor – ancak, uzun yıllar müttefik olduktan sonra düşmana dönüştürülen Manuel Noriega’nın hikayesi, kendinden o kadar emin olmaması gerektiğini göstermelidir.

Kolombiya eski cumhurbaşkanı Álvaro Uribe de bu tarihin bir parçasını oluşturuyor. 2002-2010 yılları arasında görevde kalan Uribe 1980’lerde ve 1990’larda siyasette önemli görevlere yükselirken Medellín kokain kaçakçılarıyla ve saldırgan paramiliterlerle bağlantıları olduğu iddiaları uzun süre peşini bırakmamıştı. 2002 yılında göreve başladığında ülke, ABD tarafından finanse edilen ve Marksist “narko-teröristlere” karşı ABD ve Kolombiya ortaklığıyla yürütülen bir kontrgerilla harekâtı olan “Plan Kolombiya” nın bir parçası olarak, ABD’den milyarlarca dolar almıştı. Gazeteciler Dawn Paley ve Steven Cohen’in araştırmalarına göre bu harekât, ülkeyi maden endüstrileri, mega yatırım projeleri ve topraklara el koyması için yabancı sermayeye açmak üzere bir dizi şiddet eylemi kullandı.

Uribe Başkan olarak, güvenlik, istikrar ve refah “ölçütlerini” kullanarak kendini meşru kılan Plan Kolombiya’yı bir yönetim biçimi olarak pekiştirdi.  Sendika liderlerinin, Yerli ve Afro-Kolombiyalı aktivistlerin, kentsel yoksulların ve çiftçilerin katledildiği ve ortadan kaybolduğu, sonrasında üzerlerine gerilla kıyafetleri giydirildiği düzmece güvenlik bahaneleriyle, “Demokratik Güvenlik”i getirmek için karteller ve sağcı paramiliterlerle ittifaklar kullanmaktan çekinmedi. Uyuşturucu savaşı kapitalizminin ve kitleler için sonsuza dek süren savaşın sonuçları – sistematik insan hakları ihlalleri ve cezasızlık, yağmalama, derinleşen sosyo-ekonomik eşitsizlik – Kolombiya’ya “ilerleme”, “gelişme” ve “yatırım” olarak sunuldu.

Tüm bunlar olurken, kokain üretimi istikrarlı bir şekilde artmaya başladı. Bugün, Kolombiya’da koka üretimine ayrılan alan, “Plan Kolombiya” yılları öncesinden daha yüksektir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin Uribismo’nun yarattığı Kolombiya ile,  General John Kelly’nin ifadesiyle “özel” bir ilişkisi var. Joe Biden, Plan Colombia’nın “mimarlarından biri” dediği Uribismo’nun çalışmalarını övmeye devam ediyor. Plan, Meksika ve Orta Amerika için bir prototip olarak hizmet etmeye devam ediyor.

On yıllar önce, Franklin Delano Roosevelt’in böylesi bir özel ilişkileri olan Anastasio Samoza hakkında daha amiyane ve doğrudan ifade ettiği gibi: “O bir orospu çocuğu olabilir, ama bizim orospu çocuğumuz.”

Alexander Aviña Kimdir?

Alexander Avina

Alexander Aviña Arizona State Üniversitesi’nde tarih profesörü ve Specters of Revolution:  Peasant Guerrillas in the Cold War Mexican Countryside’ın (Devrimin Hayaletleri: Soğuk Savaş Meksika Kırsalında Köylü Gerillaları) (Oxford University Press, 2014) yazarıdır.

Bu makale NACLA.orgda yayınlanan İngilizce orijinal versiyonundan çevrilmiştir.

Çeviri: Irmak Gümüşbaş