75 yaşındaki Eko Soetikno’nun, Buru Adası’nda hapsedildiğinde diğer arkadaşlarıyla birlikte çekilmiş bir fotoğrafı. Eko, Endonezya Komünist Partisi (PKI) ile bağlantısı olduğu şüphesiyle, yargılanmadan 14 yıl hapis yatan bir öğrenciydi. Ulet Ifansasti / Getty

VINCENT BEVINS İLE RÖPORTAJ |

Endonezya’daki solcuların kitlesel katliamı, Washington destekli bir başka vahşetten daha fazlasıydı. Gelişen dünyada solun umutlarını ve hayallerini sonsuza dek paramparça etmenin ilk örneğiydi.

COVID-19 salgınının ekonomik ve sosyal etkileri ile Soğuk Savaş sonrası kurulan küresel düzen temelinden sarsıldı. Sadece ulusların kendi içindeki değil, uluslar arasındaki açık eşitsizlikler de tüm çıplaklığıyla ortaya çıktı.

Gerçekte var olan komünizmin yenilgisi ve Üçüncü Dünya milliyetçiliği ile şekillenen bir kuşak olarak yaşadığımız güçlüklerden biri de, başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğuna inanmak olmuştur. Bizden önceki kuşakların böyle bir sorunu yoktu. Onlar yalnızca daha adil bir toplumun mümkün olduğuna değil, buna ulaşabileceklerine de inanıyorlardı.

Ancak bu hayallere son veren sadece başarısız ekonomik deneyimler olmadı. Brezilya’dan Endonezya’ya kadar sosyalist ve reformist hareketlerin yenilgisi, ABD tarafından yönetilen ve diğer batılı güçler ve yerel seçkinler tarafından desteklenen organize, küresel bir komünizm karşıtı kampanyanın sonucuydu. Ve bu kampanya korkunç biçimde şiddet içeriyordu.

Gazeteci Vincent Bevin’in ilk kitabı The Jakarta Method: Washington’s Anticommunist Crusade and the Mass Murder Program That Shaped Our World (Cakarta Yöntemi: Washington’un Dünyamızı Şekillendiren Antikomünist Mücadelesi ve Toplu Katliam Programı), Soğuk Savaş sırasında ABD ve müttefikleri tarafından uygulanan bu şiddetin kapsamlı ve gerçek tarihini anlatıyor. Bevin, günümüzde yaşadığımız dünyanın, antikomünist şiddet üzerine kurulduğunu öne sürüyor.

Cakarta Yöntemi, Soğuk Savaş sırasında yaşanan vahşetlerin bir kez daha tekrarından daha fazlasıdır, bu olaylara tanıklık eden bir kuşağın umutları ve hayallerine dair empati dolu bir okumadır. Jacobin’e dışarıdan editör olarak katkı veren Benjamin Fogel, Bevins ile antikomunizmin dünyamızı nasıl yeniden şekillendirerek, bugün yaşadığımız son derece eşitsiz gezegene dönüştürdüğü hakkında konuştu.

Benjamin Fogel: Bu kitabı  yazma fikri nereden doğru?

Vincent Bevins: Washington Post için tüm Güneydoğu Asya haberlerini yapmak üzere, 2017’de Cakarta, Endonezya’ya vardım. İlk fark ettiğim şey, 1965 katliamının nereye baksam karşıma çıkan, biraz kazındığında ortaya çıkan hayaletleriydi. Katliam her şeyi yeniden şekillendirmişti, ancak asla hakkında açıkça konuşulmuyordu. İkincisi, olanları bölgenin dışında kime anlattıysam, hepsinin aynı şekilde şaşkınlık ve ilgiyle tepki vermesiydi. Endonezya’daki toplu katliamlar belki de Batı’nın tüm  Soğuk Savaş süresince elde ettiği en büyük ‘zafer’ idi. Aslında Washington için burada kazanmak, Vietnam’da kazanmaktan çok daha önemliydi. ABD tahmini 1 milyon masum insanın kasten öldürülmesine yardım etti. Ve üçüncüsü, çok iyi bildiğim ve konu hakkında katkıda bulunabileceğim Brezilya, Şili ve Guatemala gibi ülkelerle pek çok beklenmedik bağlantısı olduğunu öğrenmem oldu. Bu yüzden, başka bir seçeneğim olmadığını hissettim.

Benjamin Fogel: Endonezya’daki çatışma Vietnam Savaşı’ndan tam olarak nasıl daha önemliydi?

Vincent Bevins; Endonezya nüfus olarak dünyanın en büyük dördüncü ülkesi. “Domino teorisi” dâhilinde en büyük dominoydu, nüfusu neredeyse Vietnam’ın üç katıydı. 1960’ların başında, ABD dış politika kurumlarındaki herkes bir dış politika sorunu olarak buranın Vietnam’dan daha önemli olduğunu fark etmişti, çünkü Sukarno Üçüncü Dünya hareketinin kurucu lideriydi. Vietnam Savaşı yıllarca ABD iç politikasına egemen oldu, ancak jeopolitik olarak hiçbir şey kazandırmadı. 1965–66’da Endonezya’da yaşananlar ise her şeyi değiştirdi.

Benjamin Fogel: Kitabınızın merkezinde, o zamanlar Çin ve Sovyetler Birliği dışındaki en büyük komünist parti olan Endonezya Komünist Partisi’ne (PKI) yönelik kitlesel bir imha seferberliği  yer alıyor. Parti nasıl bu kadar başarılı olabilmişti ve ABD çıkarları için neden böylesi bir tehdit olarak görülüyordu?

Vincent Bevins: Çin Komünist Partisi’nden önce kurulan ve Asya’daki en eski komünist parti olan PKI başından beri “ulusal burjuvazi” güçlerle iş birliği yapma kararlılığındaydı. Bunlar, kapitalizmin tam olarak gelişmesinden sonra, daha ileride sosyalizme geçmeyi isteyen iki aşamalı devrimcilerdi. Bugün, İngilizce konuşanların “komünist” kelimesini duyduklarında akıllarına gelen şeye kıyasla çok daha ılımlılardı.

Aslında Komintern Çin’de Mao’ya Milliyetçilerle işbirliği yapma talimatı vermişti, çünkü Moskova Çinlilerin, Endonezya komünistlerinin Müslüman gruplarla yürüttüğü başarılı işbirliğini örnek almasını istiyordu. Mao bu konuda pek başarılı olamadı, ancak PKI neredeyse var olduğu süre boyunca aynı yolda devam etti. Sukarno ve devrimci güçler 1949’da Hollandalıları kovduktan sonra, PKI da yeni, bağımsız çok partili demokrasinin bir parçası oldu.

Ülkenin bağımsızlık kahramanı ve kurucu babası olan Başkan Sukarno bir komünist değildi. Fakat çok farklı güçlerle koalisyona giren, sol eğilimli bir anti-emperyalistti. Endonezya komünistleri silahsızdı ve silahlı mücadele olasılığını akıllarından bile geçirmiyorlardı. Dönemin Amerikalı yetkilileri bile gerçekten iyi yönetilen bir örgüt olduklarını kabul etmişlerdi. Çok popüler kültürel programlara, köylü örgütlerine, geniş bir feminist tabana sahiplerdi ve diğerleri gibi yaygın yolsuzluktan muzdarip değillerdi. Ancak sürekli artan oyları Washington’u memnun etmeyince, ABD onları iki farklı yöntemle durdurmayı deneyip, ikisinde de başarısız oldu.

İlk olarak daha muhafazakar olan Müslüman partiye para pompalamaya başladılar. Sonra, 1958’de CIA pilotları Endonezya’yı bombalayıp, sivilleri öldürerek ülkeyi bölme girişiminde bulundular. Aynı yıl İngiliz istihbaratı PKI’nın seçimlerden birinci parti olarak çıkacağını fark etti. Ancak komunistlerin itirazlarına karşın seçimler yapılmadı ve siyasi yelpazenin diğer ucunda ABD tarafından eğitilen ve silahlandırılan ordu bulunduğundan, PKI Sukarno’yu desteklemek zorunda kaldı.

Benjamin Fogel: Burada anlattığınız hikayenin bir kısmı, bir neslin nasıl daha iyi bir dünya hayal ettiğini anlatıyor. Bu kuşağa neyin ilham verdiğinden ve bugün bu hayallerin öneminden biraz bahsedebilir misiniz?

Vincent Bevins: Bunu sadece analiz veya görüşülen insan sayısından ziyade, gerçek insanlar ve onların gerçek hayatlarındaki iniş çıkışları anlatan, gerçek bir hikaye haline getirmek için çok fazla zaman ve çaba harcadım. Görüştüğüm insanlar benim için kitabı yönlendirdi ve tamamen değiştirdi.

Sadece bir zamanlar geleceği nasıl tasavvur ettiklerini hatırlayarak önüme açtıkları dünya, gerçekten beklemediğim bir şeydi. 1980’lerde doğdum ve benim kuşağım için, dünyanın böyle olması gerektiği, birkaç zengin ülke dışında her yerde ahbap-çavuş kapitalizminin olacağı ve beyaz insanlar herhangi fakir bir esmer ülkeye uçup, sadece gelişmiş kapitalist ülkelerde doğdukları için sahip oldukları para ile insanları rahatlıkla alıp veya satabilecekleri çok barizdi..

Benim kuşağım için, “komünizmin” kaybederek yeryüzünden silineceği ve bir tür saçmalık olduğu ve aşina oldugunuz bir ekonomide kendi değerinizi en üst düzeye çıkarmak zorunda olduğunuz aşikardı. Dünyadaki en güçlü ülke, sürekli çoğu insanın adını bile bilmediği birkaç ülkeyle aynı anda savaş halinde olmalıydı. Bütün bunlar sanki olması gerekiyormuş gibiydi.

Bu insanlarla konuşup, güvenlerini kazanmak için aylar geçirip, 1950’ler ve 60’larda dünyanın gidişatını nasıl gördüklerini anlayınca, bunun böyle olması gerekmediğini açıkça gördüm.

Benjamin Fogel: 1965’te Endonezya’da ne oldu ve bu olaylara yol açan neydi? Ayrıca bize ABD’li hangi aktörlerin ve hangi nedenle dahil olduğu hakkında fikir verebilir misiniz?

Vincent Bevins: Özetle, ABD destekli ordu bir ayaklanmayı bahane ederek korkunç bir antikomünist propaganda kampanyası başlatarak, yaklaşık 1 milyon solcuyu ya da solcu olmakla suçlanan insanı toplayarak öldürdü, bir milyon kişiyi de toplama kamplarına koydu.

Ancak uzunca anlatmak gerekirse: ilk olarak John F. Kennedy öldürüldü. Bu, ABD’nin Endonezya politikasını tamamen değiştirdi ve 1965’te yaşananlar JFK’nin ölümünün en önemli sonucu olabilir. Lyndon Johnson Sukarno’nun anti-emperyalist tuhaflıklarına, özellikle Britanya ile Malezya’nın kurulmasi konusunda düştüğü anlaşmazlığa daha fazla dayanamayıp, yeni bir büyükelçi atadı. CIA ve MI6 propaganda ve gizli faaliyetlerini artırdılar ve bunların çoğu bugün bile bir sır. CIA’yla irtibata geçerek neler yaptıklarını ve bu bilgilerin neden hala gizli tutulduğunu sordum, ancak tahmin edebileceğiniz gibi, bu konuda bilgi vermediler.

Bildiğimiz şey, Batılı yetkililerin gizlice tekrar tekrar, olabilecek en iyi şeyin PKI’yı ezmek için gerekçe olarak kullanılabilecek bir “basarısız Komünist darbesi” olacağını söyledikleriydi. Ne ilginçtir ki, tam da istedikleri şey oldu. Ayaklanmanın gerçekte ne olduğuyla ilgili çeşitli teoriler, elli bölümlük sürükleyici bir posdcast’ı doldurabilir, ancak özetle, bir grup generalin sağcı bir darbe planladığını iddia eden düşük rütbeli ordu subaylarının ayaklandığını söyleyebiliriz. Bu generallerden altısı öldürüldü.

Bundan çok kısa bir süre sonra, aşırı sağcı general Suharto ülkenin tüm kontrolünü ele geçirerek, kendisine yakın olanlar hariç tüm medyayı kapattı ve ordu toplu bir katliama girişti. Halka öldürmeleri, yoksa öldürülecekleri söylendi. ABD kritik malzeme desteğini sağladı, orduyu daha fazla insan öldürmeye teşvik etti ve öldürülecek kişilerin isimlerinin olduğu listeleri verdi. Sıradan solcular olacakları tahmin edememişlerdi. Tanıştığım birçok kişi daha önce ‘komünist’ olmanın kötü bir şey olduğunu düşünmemişti. Hiç bir engelle karşılaşmayan bu katliam 1966 başlarında sona erdi ve Amerikan şirketleri kısa bir süre sonra ülkeye yerleşti.

Benjamin Fogel: Kitabınızda yer alan bir diğer önemli olay, Brezilya’da 20 yıllık askeri rejimle sonuçlanan 1964 askeri darbesi. Bu darbenin önemi neydi ve 1965’teki Endonezya olaylarıyla bağlantısı neydi?

Vincent Bevins: Elbette, ilk önce Brezilya darbesi oldu. Ve bence, Suharto’nun 1965’te pompaladığı propaganda hikayesi, bir yıl önce Brezilya ordusunu harekete geçiren komünizm karşıtı efsaneye ürkütücü bir şekilde benziyordu. Ancak daha genel olarak bakıldığında, aynı zamanda aynı süreçten geçen ve aynı tür toplumlar üreten iki ülke görüyoruz. Her iki ülkede de, bugüne kadar büyük ölçüde varlığını sürdürmüş olan komünizm karşıtı, otoriter kapitalist sosyal yapıları oluşturan, ABD destekli askeri darbeler var oldu.

Her iki ülkenin silahlı kuvvetleri de ABD’de aynı üste eğitim gördü ve birbirlerinden bir şeyler öğrenme fırsatı buldular ve kesinlikle aynı Amerikalı öğretmenlerden ders aldılar. Kitaptaki önemli bir karakter, tanıştığım için çok şanslı olduğum inanılmaz bir adam, bu adamların 1950’lerde Kansas’ta nasıl yaşadıklarını anlattı.

Bunların ne kadar büyük ülkeler olduğu düşünüldüğünde, bu darbeler küresel sağ için muazzam zaferlerdi ve ardından gelen rejimler kendi bölgelerinde bir tür antikomünist mini emperyalizm başlattılar.

Sonra, 70’lerin başında, Brezilya diktatörlüğü en acımasız aşamasına ulaşmış ve Şili ordusuna kendi darbelerini yapabilmeleri için zemin hazırlamasına yardımcı olurken, her iki ülkede de ilham almak için Endonezya’ya bakan sağcı aktörleri görüyoruz ve kitapta dünyadaki izlerini takip ettiğim “Cakarta” terör akımı doğuyor.

Benjamin Fogel: Terör akımı mı?

Vincent Bevins: Doğru, dünyanın pek çok yerinde tekrar tekrar kullanılan “Cakarta”, solcuların toplu katliamını ifade ediyor. Duvarlara yazılıyor, kartpostallarla gönderiliyor, gizli terör operasyonlarına adı veriliyor vs.

Benjamin Fogel: Bu müdahalelerin 1953’te İran ve 1954’te Guatemala’da olan, önceki Soğuk Savaş müdahalelerinden farkı neydi?

Vincent Bevins: Üçüncü Dünya’daki Soğuk Savaş müdahalelerinin – ki İran 1953 ve Guatemala 1954 bunun en iyi örnekleri-  ilk aşamasıyla,  1960’lardaki bu daha sessiz ve sonuçta daha başarılı müdahaleler arasında bir bir çeşit ayrım yapıyorum. İran’da, CIA sahte protestolar düzenlemek üzere iri yarı adamlar ve sirk göstericileri tuttu. Guatemala’da uçaklar başkenti bombaladı ve hükumet teslim olma şartlarını direkt olarak ABD büyükelçisiyle müzakere etti. ABD basını Amerikalılara aksini söylese de, bütün bunların arkasında Washington’un olduğu besbelliydi.

Endonezya ve Brezilya’da durum farklıydı. CIA 1954’te Guatemala’da başarıyla uyguladığı oyunu 1958’de Endonezya’da, tekrarlamayı denedi. Ancak bu işe yaramadı. Amerikan pilotları tropikal adaları bombalayarak sivilleri öldürdüler ama yakalandılar. Bunun üzerine strateji değiştirerek, güçlendirilmiş orduyla derin bir işbirliğine giriştiler, bu II.Dünya Savaşı’ndan sonra ABD ve Brezilya arasında olanlara benzer bir şey.

Yani 1964 ve 1965 yıllarındaki darbelerde perde arkasında, sürekli bilgi alan, onaylayan ve tavsiyede bulunarak Brezilyalı ve Endonezyalılara ne yapıp yapmamaları gerektiğini söyleyen ABD olsa da, olayların başını yerel aktörler çekiyordu. Endonezya ve Brezilya’daki sıradan bir vatandaşa göre kendi ülkelerinin bir kesimi iktidarı ele geçiriyordu. Bu, bir dereceye kadar doğruydu.

Ve bence Brezilya ve Endonezya’da kurulan rejimlerin, istikrarlı ve kalıcı bir miras yaratmada, 1953’te İran ve 1954’te Guatemala’da oluşturulan hükumetlerden çok daha başarılı olması bir tesadüf değil.

Benjamin Fogel: Peki, Cakarta Yöntemi tam olarak nedir?

Vincent Bevins: Cakarta Yöntemi, belirli bir tür sosyal düzen oluşturmak amacıyla çok sayıda silahsız solcunun toplanıp öldürülmesidir. Bu insanları, bu potansiyel muhalefeti ortadan kaldırarak, ülkede otoriter kapitalizmin önü açılıyor ve büyüyen, ABD liderliğindeki bir sisteme uyan jeopolitik bir aktör yaratılıyor.

Endonezya 1965, ilk olmasa da, bu “yöntemin” uygulandığı en ölümcül ve en önemli örnekti. Ünü ve önemi nedeniyle, Latin Amerika’daki ülkeler bu tür imha programını belirtmek için Cakarta’yı kullanmaya başladılar.

Bunu yapmalarının ve bunun yirminci yüzyıl tarihinde bu kadar şok edici bir durum olmasının nedeni, Cakarta yönteminin kesinlikle başarılı olmasıydı. Bu kadar başarılı olmasının nedeni ise, dünyanın önde gelen gücünün, ABD’nin tutumuydu. Küresel sağ Endonezya’da olanları ve Suharto’nun saygı duyulan ABD müttefikleri arasına hızla kabul edildiğini gördü. Küresel sol da bunu gördü ve sosyalist hareketler için kalıcı sonuçlar doğuracak şekilde tepki gösterdi.

Ancak “Cakarta” Güney ve Orta Amerika’da ve Asya’nın bazı bölgelerinde (bu ismi kullanmamış olsalar da) etkin bir şekilde yerine getirildi ve bu rejimler, bugün içinde yaşadığımız dünyayı inşa etti. Liste uzayıp gidiyor: Şili, Brezilya, Guatemala ve Arjantin bunlardan birkaçı. Yeni bir küreselleştirilmiş sistemin, özellikle “gelişmekte olan dünya” dediğimiz ve gezegenin büyük çoğunluğunu oluşturan, temel yapı taşları. Bu nedenle, büyük ölçüde, komünist karşıtı katliamların yarattığı bir dünyada yaşadığımızı düşünüyorum.

Benjamin Fogel: Bu olaylar hakkında çarpıcı olan şey, bazı istisnalar dışında, kitabınızın merkezindeki vakaların – Brezilya ve Endonezya ve sonra 1973 Şili örneğinde olduğu gibi- devrimci olmaktan ziyade demokratik yollarla değişim yaratmaya çalışan reformist ve komünist projeler olması. Sizce günümüz solunun buradan çıkaracağı dersler var mı?

Vincent Bevins: Kesinlikle. Genelde ve özellikle Endonezya Komünist Partisi örneğinde, öldürülen şiddetsiz, reformdan yana hareketlerdi. Eğer silahlı olsalar, ya da böyle bir şeyi bekliyor olsalardı öldürülmeleri bu kadar kolay olmayacaktı. Şiddetli gerilla hareketlerinin olduğu ülkelerde bile (Orta Amerika’da olduğu gibi), ölülerin büyük kısmı genellikle dağlardaki tecrübeli savaşçılar değil, askeri ölüm mangaları geldiğinde tamamen hazırlıksiz yakalanan köylülerdi.

Bunun gerçekleştiği bir Guatemala köyünde biraz zaman geçirdim ve şiddetin bitişinden sonraki ahlaki çöküş ve korkunç adaletsizliğin boyutunu anlatmam imkansız. Onların mücadelesiyle kıyaslanamaz ama, bu kitabı yazmak benim için duygusal açıdan çok güç oldu. Gördüklerim beni gerçekten çok öfkelendirdi, dengemi tamamen bozdu ve pek çok şeyi sorgulamama neden oldu.  Kitabın şiddet ve dehşet barındırmaması için uğraştıysam da, çok karanlık bazı şeylere şahit oldum ve bu zordu.

Belki de bu nedenle, bu kitaptan ders çıkartacak en doğru kişi ben olmayabilirim. Kesinlikle çıkarılacak dersler olduğunu düşünüyorum. Sadece yüzde yüz açık olmadıklarını düşünüyorum. Dikkatli bir şekilde üzerinde düşünmeyi gerektiriyorlar. Örneğin, Bernie Sanders kampanyasının ateşli taraftarları, şu anda yaşadıklarıyla bazı benzerlikler bulabilirler. Daha kestirmeden, “gelişmekte olan dünyada” yaşayan okurlar, bence kitabın günümüzdeki duruma biraz ışık tuttuğunu görebilirler. Hikaye bize ABD hegemonyasının doğası hakkında kesinlikle çok şey anlatıyor. Başkalarının tüm kitabı inceleyip, bana çıkartılabilecek derslerin ne olduğunu düşündüklerini söylemesini çok isterim.

Benjamin Fogel: Kitapta, komünizm karşıtı şiddetin Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkelerin gelişmesi için alternatif deneyimler yaratma potansiyelini yok ettiğini ve yaşadığımız mevcut küresel eşitsizlik çağına yol açtığını iddia ediyorsunuz. Örnegin Bandungda (Endonezyada bir şehir / Cevirmenin notu)) veya yeni Uluslararası Ekonomik Düzen’de bunun ne anlama geldiğini, bu deneyimlerin ekonomik hatalardan ziyade kanla sona erdirilmesi konusunu acarmısınız?

Vincent Bevins: Özellikle sarsıcı olan, belki de şiddetten bile fazla, bu yaşlı insanlarla oturup 1960’ların başında dünyayı nasıl anladıkları hakkında uzun uzun konuşmak oldu.

Üçüncü Dünya – bunu tamamen olumlu ve başarılı gerçek anlamıyla kullanıyorum- Avrupa emperyalizminden bağımsızlığını henüz kazanmıştı. Önceden sömürgeleştirilmiş ulusların halkları, dünya sahnesinde yerlerini almak için bir araya geliyorlardı. Elbette küresel düzenin kurallarını değiştireceklerdi. Tabii ki Batı’ya yetişeceklerdi. Elbette sosyalizme yöneleceklerdi. Buna inanan sadece solcu militanlar değildi – Endonezya’da bu aslında ulusal ideolojiydi ve tüm Asya, Afrika ve Latin Amerika’da bunun olacağı açıktı. Sömürgecilikten kurtulunca, artık beyaz ülkelere eşit olacaklardı. Bu hayali hatırladıklarında gözlerinin parladığını görebiliyordum.

Tabii ki olmadı. Ve bu kitapta, bunun önemli bir nedeninin, elde ettiğimiz “küreselleşmenin” kurucu bir unsuru olan yeni bir şiddet türünün olduğunu göstermeye çalışıyorum. Ve eğer bu ilerici geleceğe olan inançları için öldürülen insanlara bakarsanız – örneğin Endonezya’daki feminist Gerakan Wanita – İngilizce konuşan dünyadaki hemen her iyi liberalin savunduğu şeyleri savunduklarını görürsünüz.

Benjamin Fogel: Öne sürdüğünüz argümanlardan biri, anti-komünizmin Endonezya ve Brezilya gibi ülkelerde temel bir ideoloji ve hatta din olduğu. Bu ne anlama geliyor ve güncel siyaseti şekillendirmeye nasıl devam ediyor? Bunun ABD’de de içinde bir ölçüde doğru olduğunu düşünüyor musunuz?

Vincent Bevins: Antikomünizmin 1964 ve 1965’te oluşturulan rejimlerin temel ideolojisi olduğu tartışılmaz. Ama gerçekten ilginç olduğunu düşündüğüm şey, kimsenin bunun aslında ne anlama geldiğine dikkat etmemesi. Sanki suyu tarif etmeye çalışan balıklar gibi hissediyorum kendimi. Anti-komünistlerin kazandığı aşikar olan öylesine bir dünyada yaşıyoruz ki, bunun gidişatımızı nasıl etkilediğini görmüyoruz.

Bu, yirminci yüzyıl anti-komünist diktatörlükleri için, toplumsal düzene yönelik her türlü eleştirinin, tabandan yukarıya herhangi bir baskının, herkesin kapitalizmin işleyişi için gerekli olduğunu kabul ettiği sermaye ve emek arasındaki herhangi bir uzlaşmanın “komünizm” olarak reddedilebileceği ve bertaraf edileceği anlamına geliyordu. Bu durum da, Batı Avrupa ve belki de Kuzey Amerika dışında, hemen her yerde gördüğünüz derinden yozlaşmış kapitalizm türünü oluşturur.

Özeliklle Ancak Brezilya ve Endonezya’da anti-komünist miras özellikle son derece aşikar. Endonezya’da “komünizmi” savunmak hala yasa dışı, bu da komünist bir ülkenin tişörtünü giydiği için tutuklanan bihaber turistlerle ilgili hikayelere, ya da ülkelerinin tarihini konuşmak üzere toplanan arkadaşlarımın tehdit edilip, korkutulması gibi akıl dışı olaylara yol açıyor. 2017’de Brezilya’da bu kitap üzerinde çalışmaya başladığımda, şiddetli anti-komünizm hayaletinin hiçbir zaman defedilmedigini ve ülkeyi dehşete düşürmek üzere tekrar geri dönebileceğini söylemiştim. Jair Bolsonaro’nun başkan seçilmesiyle beklediğimden daha haklı çıkmış olmak, hiç hoşuma gitmiyor.

Tesadüfe bakın ki, oğlu kongre üyesi Eduardo Bolsonaro, Brezilya’da “komünizmi” yasa dışı yapmak istiyor ve ilham kaynağının Endonezya yasası olduğunu söylüyor.

Benjamin Fogel: Mesela Brezilya’da bu olaylar galip gelenler tarafından, komünizme karşı demokrasinin savunulması olarak yeniden tanımlandı. Her iki örnekte de, değişik düzeylerde bir tür kitlesel bellek kaybı hakim. Sizce bu revizyonizm günümüz siyasetini nasıl şekillendiriyor?

Vincent Bevins: İki şeyi aynı anda vurgulamak önemli. Bir yandan, Brezilya’da komünist bir tehdit yoktu. Diğer yandan ise, Brezilyalı elitler ile ordunun ve ABD’nin sürdürmek istediği toplumsal düzene yönelik bir tehdit vardı. Bu düzen son derece kırılgandı ve sürdürülmesi için yukarıdan tabana bir şiddet uygulanmasını gerektirdi.

Başkan “Jango” Goulart en fazla liberal bir reformcuydu, Komünist parti oldukça küçüktü ve Moskova’nın Güney Amerika’da devrimi teşvik ederek Washington’u kışkırtmaya hiç niyeti yoktu. Ancak, tekrar aday olmasına göz yumulursa, muhtemelen kazanacaktı. Herkese oy hakkı tanınması, temel toprak reformu, okur yazarlığın yaygınlaştırılması gibi bazı temel reformlarını gerçekleştirmesi ülkeyi, elitler dahil, herkes için değiştirecekti. Brezilya genel olarak köle isyanları veya tabandan gelen devrimin elit terörü tarafından bastırılmasıyla şekillenen, şiddetli bir yerleşimci kolonisidir ve bir kez daha, yönetici sınıfın öfkeden gözü döndü ve önce saldırdı. 1964 darbesi toplumsal gelişimi olduğu yerde durdurdu ve yüzyılın ortalarındaki o toplumsal düzeni, büyük ölçüde bugüne kadar korudu.

Tabii ki, Brezilya’da herkes tarihi tanımlamak ve yeniden değerlendirmek için mücadele ediyor ve Bolsonaro son iki ila üç yıl içinde bu konuda dikkat çekici bir şekilde galip geldi. Şimdi genellikle bu tarihin, 1968’de generallerin yaptıgından daha şiddetli antikomünist ve düşmanca bir versiyonunu görüyoruz.

Benjamin Fogel: Bu antikomünizmin Amerikan politikasındaki mirasının ne olduğunu düşünüyorsunuz?

Vincent Bevins: Bence iki şey var. Bir yandan, Batı Avrupa’nın savaş sonrası yıllarda yaptığı sosyal demokratik yapıları inşa etmedik ve sanırım bunun bir kısmı – hepsi değil – bu komünist karşıtı dürtüye bağlanabilir. Son yıllarda sosyal refah devletini genişletmemizi engelleyen şeyin bu olduğunu sanmıyorum, çünkü Berlin Duvarı’nın yıkılmasından ve “neoliberal” dünya-tarihsel çağının başlamasından bu yana bu tür bir genişleme gelişmiş dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşmedi. Ancak bence, sosyal sağlık hizmeti olmayan tek zengin ülkenin, Brezilyalı tarihçi Rodrigo Patto Sá Motta’nın dediği gibi “küresel komünizm karşıtlığının kale”si olması da tesadüf değil.

İkincisi, bu refleks hala çok bariz. Bence Russiagate buna iyi bir örnekti. Olayları yakından takip etmedim, ama bence tarihçiler muhtemelen baktıklarında şu sonuca varacaklardır, “Görünüşe göre liberaller çıldırdılar, vatandaşlarının Donald Trump’ı seçtiği gerçeğini reddettiler ve eski Soğuk Savaş’ın kötü adamlarından birini suçladılar, çünkü bunu yapmak, kendilerini eleştirmekten daha kolaydı” Elbette, Vladimir Putin’in 2016’da aslında kötü bir aktör oldugunu tüm yönleriyle bir kenara bırakacaklardır.

Bu gerçekten istedigimiz birşey değil, ama bence bizim “komünizm karşıtı haçlı seferimizin,” ben öyle diyorum, gerçek mirası, içeriyle ilgili olmasından çok, geçmişte jeopolitik konumumuzu ve dünyanın geri kalanıyla olan ilişkimizi tanımlaması. Ve bu açıdan bakıldığında, bu miras her şeydi.. Bence Odd Arne Westad küresel sistemin büyük bir kısmının “Soğuk Savaş” çatışmalarında şekillendiğini söylemekte haklı ve bu muhtemelen gezegen tarihindeki en kapsamlı ve sağlam küresel sistem.

Bu makale JACOBIN’ de yayınlanan İngilizce orijinal versiyonundan çevrilmiştir. Çeviri: Irmak Gümüşbaş

Vincent Bevins Kimdir?

Amerikalı yazar ve gazeteci. Öncesinde Financial Times için Londra’da çalıştıktan sonra, 2011-2016 yılları arasında Los Angeles Times yurtdışı muhabiri olarak Brezilya’da çalıştı. 2017’de Cakarta’ya geçerek Washington Post için Güneydoğu Asya muhabirliği yaptı. 2018 yılında Endonezya ve Latin Amerika’da Soğuk Savaş sonrası şiddeti konu alan kitabını yazmaya başladı. Çalışmaları ağırlıklı olarak uluslararası siyaset, dünya ekonomisi ve küresel kültür üzerine odaklanıyor.

Benjamin Fogel Kimdir?

Güney Afrikalı gazeteci, NYU’da Brezilya’nın yozlaşma tarihi üzerine doktorasını yapmaktadır. Jacobin’e dışarıdan editör olarak katkı vermektedir.