Kültür

Kültür ve İnsan

Kültür insan zihninin ve ruhun kollektif programlanmasıdır, kollektif bir şartlanmışlıktır, kollektif bir “patika bağımlılığır” kültür. Belirli bir kültür içerisinde sosyalize olmuş bireyin içselleştirdiği, sindirdiği sözel (Verbal) veya fiziki ( Non Verbal); konuşmanın ritmi, ses tonu, tını (Para Verbal) ve iletişim sırasında karşımızdaki ile aramıza koyduğumuz mesafe, giyim kuşam (Extra Verbal) gibi ögelerden oluşan bütünsel ve son derece oto – dinamik bir “sistematiktir”. Günlük yaşamda pek de üzerine düşünmediğimiz bu “sistematik” ile sözkonusu kültürel havza içinde aslında “leb demeden leblebiyi” anlarız, yani son derece içselleştirdiğimiz, ruhumuza ve zihnimize sindirdiğimiz rutindir aynı zamanda kültür.

İnsan fiziki olduğu kadar kültürel de bir varlıktır. Türkiye kültürü aynı zamanda bir metaforlar kültürüdür. “Bülbülü altın kafese koymuşlar, o ille de vatanım demiş“ metaforu, aslında kendi zihinsel ve ruhsal kodlarından, dünyasından koparılmış bir insanın çaresizliğini “altın kafes”te olan yeni “vatanının” kodlarını, simgelerini, değerlerini, onun beraberinde getirdiği davranışsal ve iletişimsel özelikleri kavrayamamasıdır. Dolayısıyla kendini güvende hissettiği, kurallarına, simgelerine, değer yargılarına hakim olduğu eski dünyasına özleminin metaforik ifadesidir “altın kafes” deyimi.

“Kültür” bir iletişim, “iletişim” ise bir kültürel tarzdır. Birbirlerini sürekli üreten interaktif, tarihsel ve güncel oto-dinamik süreçlerdir. İnteraktif bir sistemsel bütünselliktir kültür. Kısacası kültür “neyin nasıl olabileceğine, bireyin olan biten hakkında ne hissettiğine ve onunla ilgili olarak neyi, nasıl yapabileceğine karar vermesi için gereken verilerin, kollektif hafızanın, kollektif “bilgi bankası”nın komplike bir bütününü içerir. Kültür insanın en belirleyici temel özelliğidir. İnsan kültürü, kültür ise insanı yaratır. Ve akültürel bir insan yoktur! Kültür insanın, kurumun, yöneticinin ve yönetilenin mesleki ve özel yaşamıyla birebir ilintilidir. İnsanın yarattığı ekonomik, siyasal, hukuksal sistemler; teknoloji, yönetim sistemleri, sanat, hukuk, mimarı, bilim, ahlak, çalışma tarzı, trafikteki davranış, kadın erkek ilişkilerine kadar aklınıza ne geliyorsa, kültürle birebir ilintilidir.

Kültür genelde insanın, özelde yöneticinin, kurumun veya bir devletin açık veya örtülü bir oryantasyon sistemidir. Bu bağlamda kültür göreceli olarak bir toplumun tüm mikro ve makro organizmalarına sinmiş, totaliter diye adlandırabileceğimiz formel ve informel kurallar sistematiğidir.

İliklerimize bu kadar sinmiş, yaşamımızda bu kadar belirleyici olan elle tutulamaz, gözle görülemez oldukça karmaşık bir oryantasyon olan kültürün, insanın dünyaya bakışını ve davranışını belirleyici öneme sahip olduğu yadsınamaz.

Kültürün Günlük Yaşamımızdaki İşlevi

Peki kültür günlük yaşamımızda hangi pratik işlevi yerine getirir, buna kısaca değinmekte yarar var:

En temel işlevlerinden biri, söz konusu kültürlerde yaşayan herhangi bir bireyin yaşamında bir anlamının olması ve o kültürel kodlarla ilintili “akla uygun” olmasıdır. Doğu toplumlarında var olan toplumsal ve kuşaklararası hiyerarşi ve buna yüklenen anlam gereği, yaşlı insanlara saygıdan dolayı karşılarında ayak ayak üstüne atılıp oturulmaz örneğin. Bu, o kültürde anlamı olan bir değer yargısıdır ve dolayısıyla o kültürel kodlar içinde son derece doğal şekilde “akla” uygundur. Doğu toplumları toplum merkezcidir. Kendine has, çoğu zaman yazılı kurallara dayanmayan ama yüz yıllar boyu kuşaktan kuşağa aktarılan bir hiyerarşik anlayışı vardır. Göreceli olarak dikey bir hiyerarşik anlayışa sahiptirler. Yani “oturmana kalkmana dikkat edeceksin”, “söylenene de fazla da itiraz etmeyeceksin”. Doğu toplumlarında haklı olmaktan ziyade armoni yani ahenk ön plandadır. Bu yüzden çoğu insan karşısındaki insanın görüşüne katılmasa bile onaylamış gibi gözükür, eğer illa itiraz etmesi gerekirse de, bunu son derece dikkatli bir şekilde dile getirir.

Toplumsal ve kuşaklararası sosyal yaşamda, göreceli olarak daha yatay bir hiyerarşi kültürüne sahip bireyci kültürlerde ise sizden yaşlı birinin veya iş yerinizdeki amirinizin karşısında son derece rahat oturabilir, ayak ayak üstüne atabilir, itirazını son derece rahat bir şekilde dile getirebilir, hatta sert tartışmalara bile girebilirsiniz. Batı toplumları Doğu’nun tersine birey merkezcidir. Kültürel kökenleri çok farklı ve çok katmanlı olmakla birlikte, dini ve ruhani anlayışlara dayanır. Batı toplumlarında Protestanlıkla (reformasyon) birlikte, bireyi esas alan bir din anlayışı şu veya bu şekilde ön plana çıkar. Daha önce yazdığımız Reformasyonun 500. Yüzyılı başlıklı bir makalede de buna değinmiş, “Reformasyon Kilisenin/Papanın dünyevi ve uhrevi gücü tekeline almasına bir itiraz hareketi olarak doğdu” diye belirtmiştik. Batı’daki itiraz kültürünün en temel nedenlerinden biri, Reformasyon hareketinin özü itibarıyla bir “itiraz hareketi” olmasıdır. Katolik Kilisesi’nin katı hiyerarşik altyapısını yıkıp, yerine bireyin özgür kararını ön plana çıkarmasıdır. Bu yazının kapsamını aşacağından burada bu örneklerle yetinip, anlam, rutin davranış, normalite ve bütünsel bir uyum ve kimlikle barışık olma durumuna kısaca değineceğiz.

Kültür günlük yaşamda rutin alışkanlıklarımız, davranışımız ve algılarımızdır. Bu yönüyle de konfor alanımızdır. Davranışlarımızı ve algılarımızı tekrar tekrar sorgulamaya gerek duymayız çünkü o kültür havzası içinde son derece olağan, anlaşılır ve öngörülebilir bir davranış şekli, bir rutin sözkonusudur. Yani kendimizi yanlız hissetmeyiz, çünkü bizimle aynı davranış ve algı kodlarına sahip insanlarla çevriliyizdir.

Yaptıklarımızı fazla açıklamak zorunda kalmayız, çevremizdekiler de davranışlarımızın üzerine fazla düşünmeden, davranış ve düşünce sistemağimizi yargılamadan, yaptıklarımıza ve düşündüklerimize gayet rahat anlam verebilirler. Yani biz “leb” demeden “leblebiyi” anlar çevremizdeki insanlar. Bundan dolayı aynı kültürel kodları paylaştığımız insanların yanında kendimizi son derece rahat hissederiz. Bu, başlı başına bir lükstür, zahmetsizdir!

Fakat farklı bir kültürel oryantasyon sistemi içine girdiğimizde kendimizi çok da rahat hissetmeyiz, çoğu zaman yaptıklarımıza farklı bir kültürden insanlar anlam veremez. Kendimizi kurallarına hakim olmadığımız bir oryantasyon sistemi içinde buluruz, kendimizden o kadar da emin değilizdir artık. Bir kültürlerarası iletişim koçu olarak yukarıda verdiğimiz ayak ayak üstüne atma örneğini buradan Çin’e giden bir çok Alman yöneticisi örneğinde vermek gerekirse:

Yaşadığım Almanya’da iş görüşmelerinde ayak ayak üstüne atmak son derece normal karşılanırken, Çin kültüründe bu oldukça kaba bir davranış olarak algılanıyor. Kendi kültürel havzası içinde son derece olağan olan bir davranış, başka bir kültürde son derece kaba olarak değerlendirilip, çoğu zaman görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açıyor. Hele bir de Avrupalı bir yönetici Çin’li partnerinden daha genç ise ve üstüne bir de ayakkabısının altı görünecek şekilde aykalarını üst üste atıyorsa bu zaten başlı başına bir “hakaret” olarak algılanır. İşin garibi, son derece ahenkli başlayan bir iş görüşmesi hiç beklenmedik bir anda sonlandırılıp, nedeni de direk olarak açıklanmaz. Çünkü kendi “normalinde” son derece bariz ve açıklanmasına bile gerek duyulmayan, son derece içselletirilmiş değer yargılarından hareketle, tüm diğer kültürlerde de bunun böyle olacağı varsayılır. Kültürel kodlarımızı o kadar içselleştirmişiz ki, bize son derece doğal gelen bir davranışın tüm diğer kültürler için de “normal” olduğunu varsayarız. Kendimizi adapteetme gereği duymayız, çünkü adapte etmek için herşeyden önce diğer kültürün anlam dünyasını kavramamız gerekir. Bu da çoğu zaman oldukça zaman alan bir süreçtir.

Yukarıdaki örneğimizden devam edersek, “Bu iş görüşmesini sonlandıryoruz çünkü sen ayak ayak üstüne attın, saygısızsın“ denmez, görüşme sadece sonlandırılır, o kadar. Bu durum taraflar için son derece irite edici. Çünkü taraflar olana bitene bir anlam veremez.

Yine başka bir örnekten bahsedersek: Batı kültürü bir itiraz ve tartışma kültürü olduğundan toplantılarda açık görüş dile getirilip itiraz etmek gayet olağan sayılırken, Doğu toplumlarında aleni bir itiraz ve eleştiri son derece rencide edici olarak algılanır. Çin kültürü ile epey uğraşmış, konu hakkında birçok seminer ve konferansa katılmış biri olarak, Çin’de çalışmış olan birçok Almandan bu yönde ilginç anılar dinlediğim olmuştur. Hatta bazen kültürel kodlardan kaynaklı son derece komik yanlış anlamalar oluyor, insan yazmaya kalksa ortaya ciltler dolusu kitap çıkar.

Kültürün günlük yaşamımızdaki üçüncü işlevi ise normalite algısıdır. Normalite daha çok spontan ve negatif olarak algıladığımız bir anomaliden türemedir. “Normal” kendisini daha çok anormalite (anomali), sıradışı , alışılagelmeyen üzerinden tanımlar. Yani “normali” “anormal” üzerinden tanımlıyoruz. Çin’de sokaklarda tükürmek ve burnunu çekmek son derece normal karşılanırken, Batı toplumlarında son derece kaba ve ilkel bir davranış olarak görülür. Yani normal veya anormal kültürel bir yargıyı içerir.

Bir toplumsal standartlar silsilesidir normalite. Bir toplumda son derece “normal” olarak algınan bir davranış ve düşünce – yukarıda da belirtiğimiz üzere farklı bir kültürde son derece anormal algılanabiliyor. Farklı “normallerin” veya “anormallerin” farkına varmak da ancak diğer bir kültürün kodlarını çözmekle mümkün.

Bu bağlamda küresel mobilitenin ve iletişimin gitgide yoğunlaştığı küresel çağda kültürel yetkinlik edinmek, farklı kültüreleri öğrenmek, onların davranış kodlarını öğrenmek son derece önemlidir.

Farklı kültürel oryantasyon sistemlerini anlamak insana müthiş bir avantaj ve entellektüel bir yetkinlik kazandırır. Örneğin bir kültürel kodun bakış açısıyla çözemediğiniz bir sorunu, diğer bir kültürün bakış açısından yola çıkarak çözebilmek mümkündür. Tabii farklı kültürel oryantasyon sistelerimini içselleştirmek aynı zamanda bireyin içsel dünyasında kültürel çatışmalara da yol açıyor, yani bir nevi “kültür savaşları” yaşanır insanın içinde. Bu nedenden dolayı bu içsel çatışmaları / çelişkileri de baştan kabullenmek ve mümkün olduğunca birbiriyle ahenkli hale getirmek gerek.

Anlam, rutin ve normalite algımızın bir sonucu olarak, kendimizi kültürel kimliğimiz ve bütünlüğümüz içinde bir topluma ait hissediyor ya da hissetmiyoruz. Kültürel aidiyet hissetiğimiz bir toplumda kendimizle, yaşadığımız toplum arasında ahenkli bir ilişki oluşurken, aidiyet duygusu yaşamadığımız bir kültürel havza içinde kendimizi açık veya örtülü bir çatışma içinde buluruz.

Kültürel aidiyetin ve ahengin ne kadar önemli olduğunu ancak sözkonusu kültürel havzayı terkettiğimizde birebir yaşayıp anlıyoruz. Bu yönüyle kültür bize bir oryantasyon sağladığı gibi, aynı zamanda bir koruma ve kendine güven duygusu da sağlıyor.

Günümüz dünyasında ekonomik, sosyal, kurumsal ve kültürel küreselleşme ile birlikte kültürel kaos konuları da sıkça tartışılmaya başlandı: küreselleşme ve kültürel kaos konusunu bir başka makalemizde işleyeceğiz.

Kaynaklar:

Prof. Dr. Jürgen Bolten, zum Kulturbegriff der interkulturellen Wirtschaftskommunikationsforschung, 2008

Turan Altuner, Theoretische Grundlagen der Interkulturellen Kommunikation im Kontext der praktischen Erfahrungen und Beobachtungen, 2008