tevkifler

Sinekli Bakkal ilkin “The Clown and His Daughter” (Soytarı ve Kızı) adıyla, 1935 yılında İngilizce olarak Londra’da yayımlanmış, Türkçe baskısı bir yıl sonra İstanbul’da yapılmıştır. 1990’lara kadar Türkçede en çok baskı yapan roman olma özelliğini taşıyor.

Doğu ve Batı kültürlerinin birbirini tamamladığı görüşünü yansıtan roman, ana karakter Rabia’nın çevresindeki dünyayı anlatır. II. Abdülhamid döneminde Aksaray’daki Sinekli Bakkal Mahallesi’nde yaşayan Rabia’nın annesi Emine tutucu bir imamın kızıdır. Emine ortaoyununda zenneye çıkan Kız Tevfik’le evlenmiş, evlilik yürümeyince baba evine dönmüştür. Rabia’nın babası Kız Tevfik ortaoyununda karısını canlandırdığı için sürgüne gönderilmiştir. Zaptiye Nazırı Selim Paşa ile karısı Sabiha Hanım’ın himayesinde yetişen Rabia sesinin güzelliğiyle ünlenen bir kız hafız olur. Mevlevi Vehbi Dede’den alaturka, Selim Paşa konağına gelip giden İtalyan piyanist Peregrini’den alafranga müzik dersleri alır.

Bu arada  sürgünden dönen Tevfik, Sinekli Bakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden açar ve Rabia, babasıyla yaşamayı tercih eder ki, bu tercih romanın önemli vurgularından birisidir. Babasının yokluğunda annesi ve tutucu imam dedesiyle büyüyen Rabia cehennem korkusuyla yetiştirilmiş, dini kuralları sevgiden çok korku duygusuyla benimsemiştir. Bu travma dolu çocukluğu onun peşini hayatı boyunca bırakmayacaktır.

Özellikle daha çok küçükken bez bebeğinin dedesi tarafından ateşe atılması olayı hatırından çıkmaz. Rabia’nın mizacı bu anlamda babasına daha yakındır, çünkü Kız Tevfik neşe ve sevgi dolu, sanatçı ruhludur. Bu özellikleriyle de sadece karısı ve kayınpederi tarafından değil toplumun diğer kesimlerince de yadırganan, genel ahlak kaidelerine uymayan bir karakterdir. “Kız Tevfik” lakabı da bu ötekileştirmenin sembolüdür. Rabia bir yandan babasının bakkalında çalışır, bir yandan da konakta dersler almaya ve hafızlık yapmaya devam eder. Romanın en şaşırtıcı kısmı sonunda Rabia’nın Peregrini ile evlenmesidir. Elbette  Peregrini’nin Müslüman olup, “Osman” adını alması şartıyla.

Sinekli Bakkal ilkin “The Clown and His Daughter” (Soytarı ve Kızı) adıyla, 1935 yılında İngilizce olarak Londra’da yayımlandı.

Berna Moran, tekrar tekrar basılan Sinekli Bakkal’ın, okuru en çok çeken yönünün II. Abdülhamid döneminin İstanbul’unu her zümreden insana yer vererek anlatması olduğunu söylerken, Ahmet Hamdi Tanpınar da “kitabın asıl güzel ve büyük tarafı, yerli olması, bize ait şeylerle dolu olması ve cemiyet hayatımızın çok mühim bir dönüm yerinde, ondan kesilmiş bir makta gibi canlı, vazıh ve  türlü maniyerden uzak bir aynası olmasıdır” der. Öte yandan romanın dönemin gerçekliğini iyi yansıtmadığını düşünen eleştirmenler de vardır. Örneğin Fethi Naci, Sinekli Bakkal sokağının sanki Abdülhamit döneminde değil de, herhangi bir özgür dönemde yaşadığını, halkın Abdülhamit’in baskısıyla zulmüyle en küçük bir ilgisi olmadığını düşünür.

Dönemin baskısı sadece sokaklarına kırmızı fesli bir “hafiye” girdiği zaman anlaşılır: “Kırmızı fes, Sinekli Bakkal’da musibet yeli gibi eser, fakir fukarayı damlarının altına sığındırır”. Yerli yaşamdan sunulan sahnelerin de  daha çok yabancı bir okur kitlesi için yazılmış olduğunu söyler. Naci ayrıca, çok sıkı bir din eğitiminden geçmiş Rabia’nın önemli bir iç hesaplaşma geçirmeden Peregrini ile evlenmesini hiç inandırıcı bulmaz. Bu konuda Naci’nin eleştirisi yanlış değil eksiktir bana göre. Bu evlilikte Peregri’nin de hesaplaşma yapmadan evlenmesi inandırıcı olmamıştır. Üstelik Peregrini de sofu bir Katolik olan annesinin baskısıyla din eğitimi almış ve bir süre manastırda inzivaya çekilmiş ve sonunda dinsizlikte karar kılmış eski bir papazdır.

Naci’ye göre bu durum Halide Edib’in romancılığını, düşüncelerinin yanında ikinci plana itmesinden kaynaklanır. Amacı bir Batı-Doğu bileşimi araştırmak olan yazar  “akılcı Batı’yı temsil eden Peregrini ile mistik Doğuyu temsil eden Rabia’yı evlendirerek” kolaycı bir çözüm getirir. Bunun yanında romanda Jön Türkler’e de şöyle bir değinip geçtiğini belirtir Fethi Naci. Tüm bu nedenlerle Fethi Naci, Sinekli Bakkal’ı “bilmem kaç baskı yapmasına, bunca şişirilmesine rağmen sıradan bir roman” olarak niteler (1990, s.96-99)

Roman hakkındaki bir diğer eleştiri Taner Timur’da bulunabilir. Timur’a göre, Halide Edib dinci ideolojiye ağırlık verir ve sıkı bir din eğitiminden geçmiş, hafız olmuş Rabia’yı adeta yeni Türk kimliğinin sembolü olarak sunar. Rabia dindardır, fakat açık fikirlidir, yobaz değildir. Yazar Rabia’nın kişiliğinde o yıllarda ve daha sonraki dönemde Türk aydınlarını çok işgal eden Doğu-Batı sorunsalı üzerine eğilmiştir.  Peregrini saraylılara piyano dersi vermiş, ince zevkli, Doğu’nun büyüsüne kapılmış eksantrik bir İtalyan’dır. Yazarın fantazmlarını temsil eden Rabia hiç de ondan beklenmeyecek biçimde Peregrini’yi kendine bağlar ve ona “Rabia dinin dinim, istediğin yerde, istediğin gibi yaşamaya razıyım. Beni kabul eder misin” (1935, s.202) dedirtir. Timur, “günümüzün dindar kızları Rabia’da ne ölçüde kendilerini bulurlar onu bilemeyiz ama kırka yakın baskı yapan Sinekli Bakkal romanı birkaç neslin fantazmlarına hitap etmiş ve altında Batı kompleksi yatan sağlıksız bir “Türk-İslam” sentezinin ürünleri arasına girdiğini” de ekler (Timur, 2002, s.72)

Berna Moran da Sinekli Bakkal’ın “iyi başlayan ama bir şeyler kanıtlamak kaygısının romancılık kaygısına üstün geldiği” bu nedenle de başarısını yitiren romanlarımızdan olduğunu düşünür. Ona göre Halide Edib’in tezi “zorba devlet halkı zincire vurabilir ama manevi kuvvetlere deruni teslimiyet gösteren bireyin ruhunu zincirleyemez” şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla sorun zorbalık ve sömürü yerine özgürlüğü ve adaleti sağlamak değil, bireyi mutlu yapan iç huzurunu koruyabilmektir. Ancak Moran’a göre yazar, bu kaderci felsefeyi yürekten kabullenemediği içindir ki eserinde bu tutumu inandırıcı kılamamış ve okurun baş kaldırandan yana duygulanmasını engelleyememiştir. Yazar, kurulacak yeni devletin de başka amaçlarla da olsa yine baskı ve zulme sapacağını göstermek ister. Yani zulüm karşısında Genç Türkler’in tuttukları yolun bir çözüm getirmeyeceğini belirtiyor ama ne yapılması gerektiğini de açıklamıyor. Başka bir deyişle “devrim değil evrim” düsturunu savunan yazar bunu gerekçelendiremiyor.

Devletin bekası için yaşayan ve bu uğurda kendi oğlunu bile zindana attırabilecek Zaptiye Nâzırı Selim Paşa da bahse değer bir karakter. Selim Paşa, Padişahın düşmanlarına göz açtırmaz ama yaptıklarını çıkar hesabıyla değil, gerçekten doğru olduğuna inandığı için yapar. Padişah ile devlet kavramını ayıramayan bu paşanın çelimsiz oğlu Hilmi ise bir Jön Türk’tür. Hilmi annesine “babamdan utanıyorum, anne, anlıyor musun, utanıyorum. Kanlı katil gibi padişahın zulüm aleti. Düşündükçe yere geçiyorum” diye dert yanar. Rabia da, konakta tanıdığı musiki sever, hoşgörülü, şefkatli Selim Paşa ile devlet dairesinde tanıdığı Selim Paşa’nın birbirinin tam tersi olduğunu düşünür ve “galiba daireye geldiklerinde bu adamlar yüreklerini kapıya asıp öyle giriyorlar” gibi bir cümle kurar.

Romanın kurgusu özetle böyle. İlk bakışta baş kahraman Rabia gibi durur ama bana göre bu romanın “ideal” tipi Kız Tevfik’tir. Baskı rejiminde sanatından vazgeçmemesi, geleneksel orta oyununa yeni konular ve karakterler eklemesi, kendisini aşağılayan dindar karısı ve kayınpederine rağmen zenne olmaktan utanmaması, ustalıklı hicvi cesur karakterinin unsurlarıdır. Evet o bir Jön Türk değildir ama roman ilerledikçe mahalle aralarında karagöz oynatan bu mütevazi adamın politik bir karakterini ilerleyen sayfalarda görürüz. İstibdat rejimini yıkacak asıl güç, eğitimli ve zengin Hilmi değil Kız Tevfik’tir.

Tevfik, Hilmi’nin isteği üzerine, Fransız postanesine dışarıdan gönderilen yayınları almak için kadın kılığına girer, postaneden yayınları alır ve dışarıya çıkınca polis tarafından yakalanır. “Göz patlatan Muzaffer” adlı polisin işkencelerine  rağmen Tevfik, Hilmi’yi ele vermez, kendisine teklif edilen hafiyeliği red eder, Şam’a sürülür. Tevfik sürgünde de Hilmi’nin Avrupa’ya kaçmasına yardım eder, gene başı belaya girer. Bu sefer sürgün yeri Hayfa olacaktır. Hilmi’nin Avrupa’ya kaçması üzerine babası Zaptiye Nâzırlığından istifa eder. Devlet görevinden ayrıldıktan sonra Selim Paşa’da bir takım değişmeler başlar. Artık genç Türklere falaka atamaz, onları süremez hale gelmiştir. Hatta Şam’a gidip oradaki sürgünleri görmek ister. Selim Paşa’daki bu değişim, zalim devlet aygıtını eleştirir hale gelmesi ve birden mazlumları düşünmeye başlaması da pek inandırıcı olmamıştır doğrusu. Öte yandan bu fikirsel geçişi ifade eden cümleler ustalıkla kurulmuştur romanda.

Sonunda 1908 devrimi olur ve eski rejim sürgünleri vapur vapur gelmeye başlarlar. Kız Tevfik de onların arasındadır. Mahalleli Tevfik’i karşılamak için “on sarı altın” vaat ederek bir hatip tutmuştur. Abdülhamid rejiminin işkenceci polisi II. Meşrutiyet’in “hürriyet hatibi” oluvermiştir.

Romanı bitirdiğimde, ne Doğu-Batı sorunsalı ne de kız hafız Rabia kaldı aklımda. Hatta Rabia’yı gerçeklikten uzak ve hatta sevimsiz bile buldum diyebilirim. Benim için Sinekli Bakkal’ı özel yapan sanırım Tevfik oldu. Neşesi, hayat sevinci, sanat aşkı, özgür aklı, cesur yüreği, eteği ve zilleriyle Kız Tevfik…Zindanlarda gözü patlatıldığı halde tek kelime etmeyen, genç Türkler’i ele vermeyen Kız Tevfik… O yıllar sonra, gözünü patlatan istibdat rejiminin işkenceci polisleri tarafından bir “hürriyet kahramanı” olarak karşılandığında  2021 Türkiye’sine sesleniyordu sanki: Asla aşağı bakmayın!

O zaman: Kahrolsun istibdat yaşasın Kız Tevfikler!

Kaynaklar

Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, 2002, İletişim Yayınları

Fethi Naci, 100 Soruda Türkiye’de Roman ve Toplumsal Değişme, 1990, Gerçek Yayınevi

Taner Timur, Osmanlı Türk Romanında Tarih Toplum ve Kimlik,  2002, İmge Yayınevi

Selim İleri, Türk Romanından Altın Sayfalar, 2001, Doğan Kitap