Türkiye’nin yakın tarihini anlamadan, Kılıçdaroğlu’nun bugün uyguladığı siyasal stratejisini anlamak pek mümkün değildir. Bu yüzden bir makalenin giriş bölümü için oldukça uzun da olsa, Türkiye’nin özellikle çok partili hayata geçtikten sonraki yakın tarihine göz atmakta yarar var.

Türkiye sağının uzlaştırma ve toplumsal barıştan ziyade, kutuplaştırıcı, agresif ve ötekileştirici siyasal konseptinin altında yatan en temel neden, özgüveninin olmamasıdır. Çünkü çağın gereklerine cevap verebilecek kapasitesi yoktur. Kapasitesiz ve yönetim becerisinden yoksundur. Liyakatsizliğin sonucu gelen bu özgüven eksikliğiyle sağ iktidarlar sürekli kılınmış, içselleştirilmiş komplo teorilerine sığınmıs, ‘iç ve dış düşmanlar’ tarafından kuşatılmışlık sendromu yaşamış, ortaya bitmeyen bir zavallılık, ‘mağdurluk’ (eternal victim) edebiyatı çıkmıştır. Türkiye’nin İngiltere elçisi bile, sosyal medyada kendine sürekli olarak yöneltilen ‘İngiliz derin devletinin adamı olmak’ suçlamalarına isyan edip, “Türk halkı komplo teorilerini çok seviyor. Biz İngiltere olarak Türkiye’yi bölmek istemiyoruz. Bunlar çok saçma iddialar” deme gereği duymuştur. (Diken, 23.07.2017) Hem fail hem ‘kurban’ olunmuştur. Aynı anda hem faili hem de ‘kurbanı’ olduğu siyasal kararların sorumlusu da iktidar değil, ülke içindeki komünistler, bölücüler vs. olmuştur. Ortaya “iktidar partisi muhalefet mi, yoksa iktidar mı?” diye neyin nesi belli olmayan, verdiği kararların hem mağduru hem faili olan, ancak politik şizofreni ile açıklanabilecek trajikomik bir durum çıkmıştır.

Türkiye’nin yakın tarihinde bu politik şizofreni kamuoyu açısından da büyük ölçüde kabul görmüş, bugüne gelinmesinde önemli bir rol oynamıştır. 1950 – 1960 yıllarında Demokrat Parti döneminde günümüz Türkiye’sinde yaşananlarla benzer antidemokratik, baskıcı politikalar izlenmiş, mecliste tahkikat komisyonu kurulmuş, özellikle 1959 yılında basına yönelik baskılar had safhaya ulaşmış, 61 gazeteci çeşitli hapis cezalarına çarptırılmış, gazeteler kapatılmış, bugün olduğu gibi muhalefet partilerine yönelik saldırılar had safhaya ulaşmış (Selçuk Salih Caydi), seçimlerde Demokrat Parti’yi seçmeyen Kırşehir’in il statüsü kaldırılıp ilçe yapılmış ama tüm baskıcı politikalara rağmen Demokrat Parti ve Adnan Menderes ‘demokrasi kahramanı’ olmuştur.  Aynı dönemde bu ülkenin gelmiş geçmiş en demokratik –ki zamanın çoğu Avrupa ülkesinden daha gelişkin- Osmanlı ve cumhuriyet döneminin en çağdaş anayasasını yapanlar tu kaka ilan edilmiştir.

Kim ne derse desin, 1961 anayasası bu ülkenin gelmiş geçmiş en çağdaş, en ileri, en demokratik anayasasıdır. Turhan Feyzioğlu başkanlığında kurulan 20 kişilik anayasa komisyonunda Muammer AksoyTuran GüneşTarık Zafer Tunaya, Doğan Avcıoğlu, Mümtaz Soysal, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu gibi çok yetkin isimler görev almıştır. AKP dönemi, Burhan Kuzu başkanlığındaki meclis anayasa komisyonuyla kıyaslandığında aradaki kalite uçurumu da çok barizdir.

Bu anayasanın askerler tarafından yaptırılması bu çağdaş karakterini değiştirmez. Ama bir eksiğine de dikkat çekmek gerek: 1961 Anayasası da Kürt sorununa şu veya bu şekilde makul bir çözüm getirmemiş, sorun bir başka bahara kalmıştır. Unutulmamalı ki, 1961 Anayasası’na en yüksek oranda “evet” oyu ülkenin batısından değil, doğusundan cıkmıştır. Birkaç örnek vermek gerekirse:

-Diyarbakır: Evet yüzde 73.8, Mardin: Evet yüzde 97.7, Hakkari: Evet yüzde 92.9, Ağrı: Evet yüzde 82.9, Van: Evet yüzde 80.8, Şanlıurfa: Evet yüzde 80.2, Bingöl: Evet yüzde 79.6 vs.

-1961 Anayasası için referandumda en çok hayır oyları ise İzmir dahil olmak üzere Ege ve batı illerinden cıkmıştır: İzmir: Hayır yüzde 50.02 / Evet yüzde 49.8, Manisa: Hayır yüzde 56.1 / Evet yüzde 43.9, Aydın: Hayır yüzde 56 / Evet yüzde 44, Bolu: Hayır yüzde 55.1 / Evet yüzde 44.9, Zonguldak: Hayır yüzde 53.1 / Evet yüzde 46.9, Bursa: Hayır yüzde 52.9 / Evet yüzde 47.1, Sakarya: Hayır yüzde 52.8 / Evet yüzde 47.2 (BBC Türkçe, 3. Nisan 2013).

Daha sonra 1961 yılında Ragıp Gümüşpala liderliğinde Demokrat Parti’nin varisi Adalet Partisi kurulmuş ve her ne kadar 1961 Anayasası’na kapatılmamak için “evet” demişse de bu anayasayı doğru dürüst içine sindirmemiş, bu nedenden dolayı Cemal Gürsel tarafından küçük hesaplar yapmakla suçlanmış ve bu isteksizliğinin sonucu olarak da 1961 Anayasası referandumu yüzde 61.7 ‘Evet’, yüzde 38.3 ‘Hayır’ ile sonuçlanmıştır. Adalet Partisi önceleri örtülü, zamanla açık şekilde 1961 Anayasası’na karşı tavır almış, yargıya tanınan hakları “bürokratik ve yargısal sisteme verilmiş olan aşırı yetkiler” olarak tanımlayıp, ‘adalet’ adına bu anayasaya muhalefet etmiş, güçlü bir yürütme talep edip, Demokrat Parti’nin, siyasal şizofren geleneğinin bir devamı olmuştur.

12 Mart Muhtırası sonrası 1961 Anayasası Nihat Erim hükümeti tarafından daha önceki Adalat Partisi’nin talebine uygun olarak 1971 ve 1973’te revize edilmiş, yargının yetkileri törpülenmiş, temel özgürlükler kısıtlanmış, TBMM tarafından yürütmeye (hükümete) kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmiş, askeri kurumların özerkliği arttırılmış, sivil idare mahkemesi ve sayıştay denetiminden muaf tutulmuş ve 1980 Kenan Evren darbesiyle de yürürlükten tamamen kaldırılmıştır. Yani Demirel ve AP iktidardan indirilmiş ama fikirleri iktidar olmuştur. 12 Eylülcülerin yaptığı Anayasa ile de bugünlere gelinmiş, Türkiye’nin “geleneksel” merkez sağı çökmüş, yerine Türkiye’nin İslamcıları iktidar olmuş, Türkiye’nin merkez sağı savaş açtığı güçlü yargı ve çağdaş erkler ayrılığına muhtaç olmuş “adalet elden gidiyor”, “hukuk devleti nerede?” diye dizlerini dövmektedir. Dün savaş açtıkları güçlü yargı, gün gelip kendilerine lazım olmuştur.

Yani ismi Demokrat Parti ama demokrat değil, ismi Adalet Partisi olan parti de yargıya / adalet sistemine tanınan yetkilere savaş açmış, kamuoyu da büyük ölçüde bunu kabullenmiş, ortaya şizofrenik bir durum çıkmıştır. Yüzde 70’i muhafazakar olan bir toplum “vatan, millet, din, bayrak” gibi değerler üzerinden Adalet Partisi / Demirel döneminde de sürekli kutuplaştırılmış, banal bir anti – komünist retorik politikaya hakim kılınmış. 1961 Anayasası ile sağlanan kısmi anayasal barış törpülenmiş ve Türkiye 1970’li yıllar boyunca süren kanlı bir çatışmaya sürüklenmiştir. Türkiye sağının bu çatışmacı, ötekileştirici retoriği Demirel tarafından Ecevit hükümeti hakkında verdiği gensoruya ilişkin konuşmasına da şu şekilde yansımıştır:

“3 Temmuz günü Millet Meclisimiz görevini yapacak ve milletin ve devletin üstüne çıkmaya kalkanlara, şeref ve haysiyet münkirlerine Büyük Türkiye’yi cüce kafalarına sığdıramayanlara, komünizmi tehlike saymayanlara, nifakı ve fitneyi siyasetin vasıtası yapanlara, barışı herkesi birbirine kattıktan sonra omzundan güvercin uçurtmak sananlara, Castro taklitçilerine, Mao ve Ho Shi Minh’in önünde durduğu kapının tokmağını çevireceklerini ilan edenlere, ülkenin idaresini teslim etmeyecektir.”

AP logo
Kirat, Adalet Partisi logosu. Bir dönemin sembölü

LİYAKATSİZLİĞİN POLİTİK EKONOMİSİ

Demirel’in bu retoriğinin bugün iktidarda olan Tayyip Erdoğan’dan farkı nedir? Aynı tarz siyaset bugün de devam etmektedir ve bu sadece bir örnektir. Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) döneminde de bu siyasal şizofreni gitgide derinleşmiş isminde “adalet” geçen parti tarihin en büyük adaletsizliklerine imza atmış, “kalkınma”sı da, bir ekonomi için katma değeri sanayi sektörüyle kıyaslanınca çok daha düşük olan inşaat ve müteahhit sektörüne odaklı, “inşaat çekişli” bir ekonomik politikadan öteye gitmemiştir. “Kalkınma” partisinin “kalkınma” hikayesi de aşağıdaki şu diagramdan oluşmaktadır.

http://www.fortuneturkey.com/insaat-yerine-sanayiyi-desteklememiz-gerektigini-gosteren-4-veri-12385
http://www.fortuneturkey.com/insaat-yerine-sanayiyi-desteklememiz-gerektigini-gosteren-4-veri-12385

Yani 2013 yılında inşaat sektörünün toplam ekonomi içindeki katma değer oranı yüzde 7, sanayi sektörünün ise yüzde 42’den ibarettir. AKP döneminde liyakatsizlik o ülkenin ekonomi politiğine doğal olarak yansımış, toplam ekonomi içinde yüzde 7’lik bir oranla ülke ekonomisine en düşük katma değer sağlayan inşaat sektörü, kasıtlı olarak ekonominin lokomotifi haline getirilmiş ve zenginleşmenin en temel enstrümanı olmuştur. Türkiye gibi bir ülkede müteahhitlik kolay bir iştir, sanayi ve teknoloji sektörü ise iyi yetişmiş insan kaynağı, yüksek liyakat gerektiren bir sektördür. AKP hükümeti kendi sermaye sınıfı yaratırken, sektörel tecrübesi olan, yüksek liyakata sahip bir zengin sınıfından yoksundu. Bu hâlâ da böyledir. Kendi zengin sınıfını yaratmak ancak müteahhitlik ve inşaat sektörü gibi, sanayi sektörü ile kıyaslandığında fazla liyakat gerektirmeyen inşaat sektörü ile mümkün olmuştur. Kamu ihaleleri iktidara yakın şirketlere verilmiş, ortaya onlarca yüzlerce Mehmet Cengiz çıkmıştır. “Yol yaptık”, “altyapı yaptık”, “köprü yaptık” efsanesi de birkaç gün önce sağanak yağışla birlikte yerle bir olmuş, deyim yerindeyse İstanbul bir Venedik’e dönüşmüş, AKP’nin “kalkınması” İstanbul sokaklarında sel olup akmıştır.

Ekonomi her şeyden önce rasyonel öncelikler (rational choice) meselesidir. Toplam ülke ekonomisine katma değer oranı yüzde 42 olan sanayi sektörü değil de, neden katma değer oranı sadece yüzde 7 olan inşaat sektörü öncelikli hale getirilir? Bunun Türkiye’nin ekonomisi ve ekonomik gelişmesi bakımından hiçbir makul açıklaması yok. Tek makul açıklaması kamu kaynaklarını iktidara yakınlara yönlendirme ve onları zengin etmektir. Dolayısıyla ortaya liyakatsizliğin ekonomi politiği çıkmıştır.

Makalenin Devami Diger Sayfada