Ahmet Arif EREN(1) Metin SARAÇOĞLU(2)

“Etme ahvâl-i halkı istifsâr Nakl idersem keder verir zirâ Çıkdı âteş bahâsına heyzüm Satılur dirhem ile ‘ûd- âsâ

Yâ kömür şöyle kim gubârı dahi Tûtya oldu dîdeye hâlâ Revgan-i dil erimede şeb ü rûz

Mum deyu şem’a-veş yanup fukarâ Ser-i dervişde bir küleh görse Bal kabağı sanup kapar gurebâ Cümle eşya bahâdadır şimdi Sirkeden gayrı yok rahîz aslâ

Koltuğunda somun sanup sevinir Bir fakir olsa müptelâ-yı vebâ”

Osmanzade Taib

GİRİŞ

1700’lü yılların başlarında, Osmanzade Taib tarafından kaleme alınan yukarıdaki manzume, krizler sonrasında halkın kıtlık ve pahalılıktan ne kadar muzdarip olduğunu gözler önüne serer. Bilindiği üzere krizlerin işsizlik ve pahalılık gibi sosyo-iktisadi sonuçları vardır. Krizden çıkış reçeteleri olarak da halktan alınan vergilerin devlet tarafından iktisadi sistemi canlandırmada kullanılması önerilmektedir. Dolayısıyla hem krizler hem de krizden çıkış reçetelerinin olumsuz sonuçları büyük ölçüde halka yansır. Piyasanın görünmez güçleri yerine ise devlet göreve çağrılır. Bu noktada bir bilim olarak iktisat, krizlerin yarattığı toplumsal sıkıntıları giderebilmek için ironik bir şekilde sosyal bilim olma özelliğini biraz daha arka plana atarak, niceliksel yöntemler ile krizleri öngörmek için çeşitli modeller ve formüller türetir. Küreselleşme ile dayatılan standartlaşma eğiliminden hareketle, her şeyin aynı olduğu bir dünya bir anlamda bilinçaltında da olsa varsayılmakta ve bu bağlamda standarttan sapmanın nedenleri değil, standarttan sapma ihtimalleri tartışılmaktadır. Ancak burada temel sorun standarttan sapılma nedenlerindedir. Açıklanması gereken şey varsayılmakta, nedeni açıklamaya yönelik girişimler ise sistemin işleyişini kusursuz kabul ederek, bireysel hatalar ile güneş lekeleri sarmalında sıkışıp kalmaktadır. Kapitalizmin hemen hemen tüm krizlerinde, yukarıda resmedilen manzara yani sistemin yarattığı krizin sistem dışı bir nedene bağlanması ve faturanın da halka havale edilmesi az ya da çok yaşanmaktadır.

Amerika’dan dünyaya yayılan 2008 krizi de, bir yanda işsizliğin artması öte yandan görünmez el yerine devletin davet edilmesi bağlamında yukarıda çizilen tabloya uymaktadır. 2007’de Amerikan ekonomisine ilişkin temel istatistikler, bu denli büyük ve derin bir küresel krizin gelmekte olduğunu işaret etmiyordu. Bu bağlamda 2007’de ana akım iktisat yazınında bir kriz beklentisi yoktu. 2008’in eylülü3 ise krizin “herkes” tarafından hissedildiği bir tarih olarak kabul görebilir. 2008 senesinin dördüncü çeyreği ve 2009’un ilk çeyreğinde Amerika ekonomisi sırasıyla %8,2 ve %5,4 küçülmüştür4. İşsizlik rakamlarına bakıldığında ise, 2007’de işsizlik %4-5 bandında seyrederken, 2008’in son çeyreğinde %7’lere doğru yükselmiş ve 2009’un ilk çeyreğinde 2007 senesinin neredeyse iki katı gibi orana, %9’a yükselmiştir.5

Küresel finansal piyasaların işleyiş mekanizmaları ve kapitalizmin tarihi göz önünde bulundurmayanlar için kriz; arızi bir olgudur. Ancak krizin sonuçları neo liberal ideologları hayrete düşürmekle kalmadı, piyasanın görünemez bir el tarafından daima kendi dengesini bulduğu, ekonominin kendiliğinden düzenlendiği neo liberal düşüncenin omurgasını oluşturan görüşünü temelinden sarsıntıya uğrattı. Öyle ki CEO’lar bile durumun farkına varmışlardı. Spiegel Dergisi Deutsche Bank CEO’sunun devleti yardıma çağırmasını başlık yaptığı yazıda Ceo’nun şu sözlerini fotoğrafının altına koyarak özellikle altını çizmişti: “piyasaların kendini iyileştirici gücüne artık daha fazla inanmıyorum”. Ekonomi devletin himayesinden çıkartılıp piyasanın “görünmez el”ine teslim edildiğinde; refah, istihdam ve istikrar olması beklenirken; tersine dönemsel krizler yaşandı. Gelir dağılımına bakıldığında adaletin bozulduğu6 ve işsizliğin yukarıda da istatistiklerle gösterildiği üzere oldukça arttığı söylenebilir. Kapitalizmin tarihine bakıldığında böylesi krizlerle giderek daha da sık karşılaşılmaktadır. Buradan hareketle bir bilim olarak iktisadın, krizlere çare üretmekte pek de başarılı olmadığı iddia edilebilir. Kapitalizmin krizlerini teşhis etmede başarı imtihanını geçememiş bir “bilim” ile ona çare üretmeye çalışmak beyhude bir çaba gibi görünmektedir. Clarke (2009: 11) bu durumu ironik bir şekilde aşağıdaki, sözleri ile belirtir:

“Her büyümede, kapitalizm savunucuları, kapitalist sisteme daha başından beri bela olan kriz eğiliminin sonunda üstesinden gelinmiş olunduğunu iddia ederler. Büyüme sekteye uğrayınca iktisatçılar7, buna dair kısmi açıklamalar sağlamak için birbirlerine düşerler. Bin dokuz yüz doksanlı yılların başında yaşanan kriz, bin dokuz yüz seksenlerde dikkatsizce borç verilmesinin sonucuydu. Bin dokuz yüz seksenli yılların başındaki kriz, bin dokuz yüz yetmişli yıllarınsonundaki aşırı devlet harcamalarının sonucuydu. Bin dokuz yüz yetmişli yılların ortalarındaki kriz, petrol fiyatındaki yükselişin ve Vietnam Savaşının enflasyonist biçimde finanse edilmesinin sonucuydu… Her kriz, hepsi insan hatasına indirgenen, ama hiçbiri kapitalist sistemin kendisine bağlanmayan farklı bir nedene sahiptir. Yine de geçen iki yüzyıldır krizler dönemsel olarak tekrarlanmıştır.”

Her bir krizden çıkış reçetesi ise devletin ve çalışanların sırtına yüklenmekte ve sermayenin krizleri; devletin müdahalesi ve çalışanların artan yoksulluğu ile çözülmeye çalışılmaktadır.8 La Brotz (2008: 39-40)’un dediği gibi: “Serbest piyasa ekonomisinin, kendini düzenleyecek yeterlilikte olduğunu tartışan bankacılar ve maliyeciler, şimdi çöküşten pazarı kurtarması için hükümete çağrı yapıyor… Ekonomik krizin kamulaştırılması… Ekonominin başarılı olduğu zaman bolluğun paylaşılması fikri düşünülmezken, ekonomi başarısız olduğu zaman, kayıpların ve borcun halkla paylaşılması fikri düşünülebiliyor.” İktisadi krizlerin çözümü bir anlamda yaratılan eşitsizlikler olmakta yani iktisadi krizler topluma havale edilerek toplumsal krizler yaratmaktadır. Kısacası halkla paylaşılıyor. Böylece krizler yeni ama farklı krizler doğurarak ve halkla paylaşılarak kendine çözümler yaratırken, eski krizlerin külleri, pegasus misali yeni krizler için doğuş yeri yaratıyor. “…her boom kaçınılmaz şekilde, kendisini izleyecek güçlüklerin önkoşullarını yarattı… Bugüne kadar yaşanan güç dönemlerin her biri de, kapitalist sistem içinde, daha önce ortaya çıkmış sorunları kendi yönünden çözen ve bir sonraki boom’un önkoşullarını yaratan değişimlere yol açtı.” (Hobsbawm, 2009: 73). Bu anlamda krizlerin beklenmedik gelişmeler olmadığını söylemek mümkündür hatta kapitalizmle iç içe olduğu ve onun işlemesinin doğal sonucu olduğu da söylenebilir ve söylenmelidir de. Sweezy’nin ifadesiyle:

Kapitalist ekonomilerin tarihinde daha evvel de olduğu gibi, finans sektöründeki…balonlaşma bir takım zafiyetlere neden olmaktadır; ve günün birinde finans piyasalarında aniden panik ve çöküş yaratabilir. Böyle bir durum, kuşkusuz, sadece ABD sınırları içinde kalmayıp tüm kapitalist yarı küreyi sarsan bir etkileşimler zinciri doğurabilir, bunun sonucu olarak da, 1930’lu yılların başında ortaya çıkmış olan türden bir krizin oluşması mümkündür. Bu takdirde, kapitalist dünyanın fragmante olması ve 2. Dünya savaşından beri görülmedik bir şekilde gümrük duvarlarını yükselterek birbirine rakip ticaret ve döviz blokları şeklinde bölünmesi olasıdır.” (Sweezy, 1983: 5)

Sweezy’nin yukarıdaki sözleri bu çalışmanın temel argümanlarını ihtiva eder. Bu çalışmada krizlerin temel olarak kapitalizme içkin olduğu savunulmaktadır. Kapitalizmin dışındaki ya da kenarındaki gelişmeler değil bizzat sistemin işleyişinin “doğal” sonuçları olduğu düşünülmektedir. Kriz sistemin işleyişi ile ilişkili olması bağlamında sistemin küreselliği oranında da geniş çaplı olmaktadır. Yaygınlığı ile de dünyanın bütününde az ya da çok etkili olmaktadır. Krizden çıkış reçeteleri ise krizin oluşumunda belki de en masum olan halkın sırtına yüklenmektedir. Bu söylenenleri temellendirmek için öncelikle krizin ne olduğu konusu irdelenmeli bu bağlamda krizin kavramsal çerçevesi çizilmelidir.

I. KRİZİN ETİMOLOJİSİ VE KAVRAMSAL ÇERÇEVE

Kriz kelimesi köken9 olarak Yunanca krisis kelimesinden gelmektedir. Türkçede kriz olarak kullandığımız bu kelime, İngilizce’de; crisis, Almanca’da; krise, Fransızca; crise, İtalyanca; crisi, İspanyolca; crisis, Arnavutça; krizë, Çekoslavakça; krize, Fince; kriisi, Hırvatça; kriza, İsveçce kris, Katalanca crisi, Macarca krizis, Portekizce; crise, Slovence; kriza olarak Avrupa dillerine yerleşir. Türkçede kriz kavramı ile eş anlamlı olarak bunalım ve buhran kavramları da kullanılmaktadır. Her iki kavram da krize karşılık gelse de, bunalım, daha küçük bir soruna karşılık kullanılabilir. Buhran ise daha büyük, yaygın bir sorunu ifade etmektedir. Bu bağlamda küresel finansal sistemde meydana gelen büyük sorunlara karşılık Türkçede kriz ya da buhran kelimesi kullanılabilir. Bunalım ise görece daha küçük, yerel iktisadi sıkıntılara karşılık kullanılabilir. Kelimenin anlamından hareket edildiğinde bu söylenenler daha da anlaşılır olur. Krisis kelimesi, Yunancada karar anı anlamında8 Krizlerin yarattığı işsizlik olgusu IMF başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın “krizin üçüncü dalgası” olarak ifade edişiyle birlikte ayrı bir anlam kazanmıştır. İstihdamsız bir büyüme olabilmektedir ancak işsizlik yaratmayan bir krizle dünya tarihinde rastlanmamıştır.9 Krizin etimolojosi konusunda Üşür (2009: 33-37)’ün analizi önemli bir çalışmadır. Yunancada karar anı anlamında kullanılmaktadır.

8 Krizlerin yarattığı işsizlik olgusu IMF başkanı Dominique Strauss-Kahn’ın “krizin üçüncü dalgası” olarak ifade edişiyle birlikte ayrı bir anlam kazanmıştır. İstihdamsız bir büyüme olabilmektedir ancak işsizlik yaratmayan bir krizle dünya tarihinde rastlanmamıştır. 9 Krizin etimolojosi konusunda Üşür (2009: 33-37)’ün analizi önemli bir çalışmadır.

Sistemdeki tıkanıklığı giderme yolunda temel kararların alındığı döneme/an’a ilişkin olarak kullanılmaktadır. Frank’ın (1983: 145-46) sözleriyle: “bunalım, hasta bir toplumsal, ekonomik veya politik bir organizmanın süregelen eski tarzda yaşayamaz hale geldiği ve ölüm başucunda beklerken, kendisine yeni bir yaşama şansı verecek değişiklikler geçirmek zorunda bulunduğu zaman dilimidir.” Yukarıda kelimenin Türkçedeki kullanımı üzerine yapılan açıklamaya geri dönülürse, Frank’ın tercümesindeki; bunalım yerine, kriz demek daha uygun olur.

Krizlere ilişkin olarak yukarıdaki açıklamalardan hareketle, kapitalizmin bir takım şoklar ile krize sürüklenebileceği söylenebilir. Mesele bu şokların kaynağına ilişkin olmaktadır. Söz konusu şoklar sistemin dışından da, içinden de kaynaklanabilir. Bu bağlamda şokların kaynağına ilişkin yaklaşım, kriz politikaları, çözüm önerileri ve değerlendirmeleri için başlangıç noktası olmaktadır. Söz konusu şoklar ister içerden isterse dışarıdan kaynaklansın büyük krizlere sebep olabilirler ya da olmayabilirler. Kapitalizmin içinde bulunduğu durum bunun belirleyicisi olacaktır. Kapitalizm bu şoklara zayıfken 10 yakalandığında genel bir kriz ortaya çıkacaktır. Buradan hareketle belki de öncelikle krizin ne olduğunun altını çizmek yararlı olabilir. Kriz esasında kapitalizmin kendini yeniden üretememesi ya da kendini yeniden üretirken buna engel olan ciddi sıkıntılarla karşılaşmasıdır.

Kriz finans kesiminde ortaya çıksa da asıl etkiyi üretimde gösterir. Krizin yayılması ile yayıldığı ülkelerde üretimin daralması el ele gider. Bu, dünyadaki ilk “küresel” kriz olan 1720’lerin Seattle Bubble’ı için de, 29 bunalımı için de, içinde yaşadığımız kriz için de geçerlidir. Korkutucu olan sadece bankaların, finans kurumlarının iflası değil, aslında bunun karşıt paralelinde meydana gelen, üretimde meydana gelen daralmadır. İşsizlik ve bunun iktisadi, sosyal ve psikolojik travmaları gibi. Krizin uzunluğu, mali bir çöküş getirmekte ve bunun yol açacağı depresyonu tedavi etmek ise pek kolay olmamaktadır. Küresel dediğimiz kriz(ler) kapitalizmle iç içedir. Sermaye birikiminden kaynaklanan sorunlar ki bunlar organik sermaye bileşiminin yükselmesi, eksik-tüketim sorunları, artık değer oranının azalması ve devletin birikimdeki çelişik rolü olarak sıralanabilir. Süreç, hisse senedi fiyatındaki artışlar ile başlamakta özellikle reel faiz oranlarının düşük olması, hisse senedi fiyatlarının artması ile sonuçlanmaktadır. Hisse senedi piyasasına yeni yatırımcılar girdiği sürece hisse senedi talebi devam edebilir ve yüksek fiyatlar varlığını koruyabilir. Bu süreç, hisse senedi fiyatlarındaki artışların şirketlerin değerinin üzerine çıkması şeklinde devam etmekte ve yeni spekülatörler devreye girmeyince borsa çökmekte ve bu reel kesime de sirayet etmektedir. 1929 bunalımına ilişkin bu açıklama 2000’lerin başında ABD’de yaşanan dot.com krizine çok benziyor. Nasdaq endeksi 2000’lerin hemen başında 1996’daki değerin 5 katına kadar yükseldi, sonrasında hızla düşmeye başladı. Enron skandalı ile muhasebe işlemlerinin denetiminin arttırılması gerekliliği ortaya çıktı. ABD ekonomisinin büyüme oranı yavaşladı ve 2001-2002 ABD için durgunluk yılları oldu. Kapitalizmin tarihine bakıldığında ilk kriz olan South Sea balonunda, Missisipi balonunda, 29 buhranında ve 2000’li yılların dot.com ve 2008-2012 küresel krizlerinde benzer dinamikler sergilendiği söylenebilir. Etik dışı davranışlar, yolsuzluklar daha ilk küresel kriz olan South Sea şirketinde görülmüş, Missipi Balonunda J. Law’ın etik olmayan uygulamalarına rastlanmıştır. Enrol skandalı, Parmalat skandalı ise 2000’lerin krizlerine damga vurmuştur. Ancak ahlaki olmayan bireysel tutum ve davranışlarla ortaya çıkan bir domino etkisi ile bu büyüklükteki krizleri açıklamak yetersiz olacaktır. Sistemin işleyişi, kapitalizmin kendisini yeniden üretme güçlükleri ile krizler arasında bir ilişki kurmak daha faydalı sonuçlar ortaya koyabilir.

İktisadi düşünce tarihine bakıldığında, kapitalizmin yeniden üretiminde yaşanan sıkıntılara ilişkin oldukça kaba bir ayrımla iki farklı yaklaşım olduğu söylenebilir. Bunlardan ilkine geleneksel yaklaşım demek mümkündür. Bu görüşe göre kapitalizmin içindeki uyumcu mekanizmaların “görünmeyen el”in işlemesi ile sistem kendi dengesini otomatikman sağlayacaktır. Smith’in teorileştirdiği bu görüşe göre sistem kendi haline bırakılıp, gerekli düzenleyici önlemler alındığında, sistemin işlemesinin önünde herhangi bir engel olmayacaktır. Bu yaklaşımı esas kabul eden neoliberal düşüncede devlet, piyasanın sürtünmesiz işlemesinin önüne çıkabilecek pürüzleri yok etmek görevindedir, yani bir törpüden fazlası değildir. Sistem, eğer kendi haline bırakılırsa (neoklasik kuram) ya da uygun biçimde yönetilirse (Keynes), sonsuza dek sürebilir Shaikh (2009:127).

(10 Kapitalizmin zayıf olduğu durum ifadesi ekonomik konjonktürde durgunluk olan döneme atfen ve güçlü olduğu durum ise ekonomik konjonktürde canlanma dönemine atfen kullanılmaktadır.)

Sisteme yapılan müdahaleler ve her türlü dışsal etken ise, sistemin uyumunu bozarak krize yol açar. Örneğin; güneş lekeleri, tarımsal ürünlerin azalmasına sebep olup fiyatlarını düşürür ve krize sebep olur, ya da bazı Arap şeyhleri petrol fiyatlarını arttırırlar ve bunun sonucunda petrol krizi ortaya çıkar. Teknik seviye ve işbölümünün geriliği nispetinde iktisadi hayatın dış tesirlere ve onların doğurduğu sarsıntılara açık bulunduğunu akla daha yakın gelir (Ülgener, 2006: 16). Geleneksel yaklaşım temel olarak insanın doğasından kaynaklanan ihtiyaçlarının sonsuzluğu ve bu ihtiyaçları karşılayacak doğal kaynakların kıtlığı argümanından hareket eder. Göründüğü üzere sistemin işleyişi, tamamen doğal güdülere daha doğrusu doğaya atfediliştir. Bu bağlamda sistemin krizleri de doğa kaynaklı olmaktadır.

Geleneksel yaklaşımın karşısına ise kar oranlarının azalma eğilimine vurgu yapan Marx’ın analizini koymak mümkündür. Marx’a göre kapitalizmin gerçek engeli sermayenin bizzat kendisidir. Sermaye birikim sürecinden kaynaklanan dolayısıyla sisteme içsel olan çatışmacı bir yapı olduğu savunulmaktadır. Bu görüşe göre sermaye birikim süreci, kâr oranlarının azalması ile sonuçlanacak ve kar oranlarının artmasına dayalı olan sistem kendi mezarını kazmaktadır. Geleneksel yaklaşımda uyuma vurgu yapılırken Marx’ın analizinde sistemin kendi sonunu hazırlayan bir çatışma halinde olduğuna vurgu yapılmaktadır.

Tarihte krizlere baktığımızda değişik saptamalar yapabilmek mümkündür. Krizlere tarihin penceresinden bakıldığında, krizlerin üç ortak temel sonucu olduğu söylenebilir. Bunlardan birincisi teoride ve ikincisi politikada hâkim güçte değişiklik olması, üçüncüsü ise üniversite sıralarında belletilen “ilmi iktisat”a ilişkindir. Kısaca bunları değerlendirmek yararlı olabilir. Bunlardan birincisi krizlerin iktisat teorisine etkisi hakkındadır. Örneğin 1929 krizinde egemen olan neoklasik iktisat adeta iflas eder ve onun yerine Keynesyen iktisat ve refah devleti argümanları yerleşir. Keynesyen iktisadın hâkimiyeti, kabaca 1980’li yıllara kadar devam eder, ancak 1980’li yıllarda yaşanan kronik işsizlik ve durgunluk sonucunda neoklasik iktisat ve politikalar hâkimiyetini yeniden ilan eder.

Krizin güce ilişkin yol açtığı ikinci sonuç ise doğrudan dünya üzerindeki hegemonik yapıya ilişkindir. Kapitalist dünya ekonomisinin işleyişinde gücü elinde bulunduran tek bir ekonomi ve dolayısıyla tek bir ülke vardır. Derin bir küresel kriz aslında dünya ekonomisini sallarken, aynı zamanda hegemonik güçte de derin sarsıntılar meydana getirir. Kısacası kriz sadece ekonominin krizi olmakla kalmaz, aynı zamanda sistemin guvernörünün de değişmesine ya da dönüşmesine yol açar.

19. yüzyıl dünya ekonomisinin hâkim gücü sanayi devrimini gerçekleştiren İngiltere’dir. İngiltere’nin dünya iktisadi sistemindeki egemenliği 1929 krizine kadar devam eder. 1929 krizi sonrasında İngiltere, 1931’de altın standardını terk eder. Bunun anlamı İngiltere’nin artık dünya ekonomisinde hâkim güç olmadığıdır. İngiltere’nin yerini 1944’de Bretton Woods sistemi ile birlikte ABD alır. Ancak bu da çok uzun sürmez. ABD Dolarının yönlendirici para birimi olduğu Bretton Woods sisteminin çökmesi; ABD’nin dünya ekonomisi üzerindeki hegemonik konumunun sarsılmasını simgeler. (Fröbel, 1983: 13)

Krizin yol açtığı üçüncü sonuç ise; iktisatçılara analiz imkânı doğmasıdır. Normal dönemde derslerde okutulmayan ve hatta konuşulmayan konular, müfredata girer, seminerlerde krizler ve kriz teorileri tartışılır ve hatta kriz yazını ekonomi literatüründe bir anda hâkim olur. Basılan iktisadi kitaplar, ağırlıklı olarak krizlerin tarihini ve mevcut krizi konu alır ve krizden çıkış reçeteleri sunarlar. Bu bağlamda üniversitelerdeki iktisat dünyasının odağına bir anda kriz yerleşir.

Krizleri Üşür (2009: 36-37) ve (2008: 42)’den hareketle ikili bir yapıda ele almak mümkündür: “Tarihsel yapısal krizler” ile “Yeniden yapılanma krizleri”. Bu krizlerden birincisi üretim tarzında değişikliğe yol açar. Yani bir üretim tarzına son verirken yeni bir üretim tarzına geçilmesini olanaklı kılar. İkincisi ise mevcut üretim tarzını değiştirmeyen ama esaslı unsurlarında, üretim tekniğinde vb. değişikliklere yol açan krizlerdir. Bu şekilde bakıldığında sonuçları itibariyle birincisine; iyileştirici kriz diğerine ise doğurgan kriz denebilir11.

11İyileştirici ve doğurgan gibi “şirin” bir terminolojinin; kriz gibi ciddi yıpratıcı ve yıkıcı etkileri olan sarsıntılarda kullanılması şaşırtıcı olabilir. Doğurganın ironik bir bağlamda kullanıldığının burada altını çizmek gerekir. Doğan şeyin “hayırlı” olup olmayacağı sorununu da gözden kaçırmamak lazımdır. Bu anlamda bir olumlama söz konusu değildir. İyileştirici ise daha olumlu bir yaklaşım olarak kabul edilebilir. Ancak bu noktada tüm analojini kanserin iyileştirilmesine yönelik bir tedavi girişimi olarak kabul edilebilir. Bu bağlamda aslında tümör yok edilmemekte sadece ölüm geciktirilmektedir.

Bu krizlerin ve yapılarının anlaşılabilmesi için öncelikle üretim tarzına ilişkin küçük bir açıklama notu düşmek yararlı olabilir. Üretim tarzlarını birbirinden ayırmada kullanılabilecek üç ilke bulunur. Bunlardan birincisi üretimin niteliğine ilişkindir. Yani üretimin amacı kullanım değeri mi, yoksa mübadele değeri elde etmek için midir? “…kapitalist dünya ekonomisinin belirleyici özelliği… satış sonucu azami kârı gerçekleştirmek amacıyla bir pazara yönelik üretimdir. Böylesi bir sistemde üretim, daha çok üretmek kârlı olduğu sürece genişletilir ve insanlar kâr yelpazelerini genişletecek yeni olanakları sürekli bulup çıkartırlar.” (Wallerstein, 1983: 83) İkincisi ise, üreticinin üretimdeki sahipliğine yani doğrudan üreticinin emeğin üretim araçlarına ve dolayısıyla emeğinin ürününe sahibi olup olmamasına ilişkindir. Üçüncüsü ise, üreticinin elinden emeğin ürününün nasıl alındığına, iktisadi ya da iktisat-dışı zordan hangisinin kullanıldığına ilişkindir. Bu üç konu da esasında birbirleriyle oldukça yakından ilişkilidir. Ayrıca aralarında farklı kombinasyonlar da yapılabilir. Örneğin köleci üretim tarzında piyasa için üretim söz konusudur. Doğrudan üretici üretim araçlarına dolayısıyla emeğin ürününe sahip değildir ve bunun onun elinden efendisi tarafından çekilip alınmasında iktisadi hiçbir gerekçe bulunamaz. Feodal üretim tarzında ise üretim araçlarına kısmen sahiplik vardır. Ancak doğrudan üreticiden iktisat dışı bir baskı ve zor ile ürün alınmaktadır. Kapitalist üretim tarzı; “genelleştirilmiş meta üretimi” olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda yukarıdaki üç özelliğe göre kapitalizmi değerlendirmek mümkündür. Kapitalist üretim, geçimlik üretim ya da kullanım değeri için üretim değil, mübadele değeri için yani piyasada satılmak için yapılan üretimdir. Piyasadaki faaliyetin temel amacı; kâr elde etmek, yani sermaye birikimini arttırmaktır. Amaç sermaye birikimini sonsuza kadar devam ettirmektir. Ayırt edici ikinci nokta ise emek gücünün kapitalizmde bir meta halini almış olmasıdır. Emek gücünün diğer metalar gibi piyasada alınıp satılabilmesi bir anlamda emeğin sömürülmesini gizler ve artığın doğrudan üreticinin elinden çekilip alınmasını meşrulaştırır. Üçüncü nokta ise artık değere kapitalistin el koyma biçimidir. Kapitalist artık değere, üretim araç ve gereçleri sahipliği nedeniyle el koyar. Buradaki el koyuş iktisat dışı baskı ve zor değil, iktisat içi bir zordur. Üretim araç ve gereçlerinden yoksun bırakılmış ve yaşamını devam ettirebilme şansına sadece emek gücünü satarak sahip olabilecek bir sınıfın yaratılmış olması emeğin yarattığı değer ile emeğe ödenen değer arasında bir farkın oluşmasına neden olur. Artığın doğrudan üreticiden çekilip alınmasına ve kapitaliste verilmesine, kapitalist üretim tarzında piyasa aracılık eder.

Krizler açısından bakıldığında üretim tarzının yukarıda belirtilen esaslı unsurlarında değişikliğe yol açan krizlere yeniden yapılanma krizleri denilebilir. 1720’lerdeki South Sea ve Mississippi Balonları, 1873 krizleri, 1929 Büyük Bunalım, 1974 petrol krizleri, 2000’lerdeki Asya krizleri ve 2007 sonrası Amerika konut krizi temel olarak iyileştirici krizlerdir. Bu üç unsurda değişiklik yapabilen krizler Üşür’ün tabiriyle “yapısal krizler”dir. Feodalizmin krizi, 1917 Çarlık Rusya’sında yaşanan krizler “yapısal krizler” yani doğurgan krizlerdir. Çünkü kapitalist bir üretim tarzından, sosyalist bir üretim tarzına geçilir. Tarihe bakıldığında yaşanan krizlerin büyük ölçüde iyileştirici krizler olduğu görülebilir. Bu çalışmada söz konusu krizlerden ilkini incelenerek, tarihte krizlerin birbirine temel olarak ne kadar benzediğini ortaya konulacak ve bu bağlamda krizlerin sisteme dışsal değil tersine içsel olduğu görüşü savunulacaktır.

İkinci Bölüm Yarın: II. İLK KÜRESEL KRİZ: SOUTH SEA BALON

Bu makale ilk olarak Dergipark.org.tr sitesinde yayınlanmıştır.

Kaynakça (1. ve 2. Bölüm)

Altvater, E. (1983). Dünya Piyasasında Bunalım Eğilimleri Üzerine Düşünceler. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar. İstanbul: Belge Yayınları, 168-202.

Amin, S. (2008). Piyasa Ekonomisi” mi Oligopol Finans Kapitalizmi mi?. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran). Çeviren: B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 123-136.

Boratav, K. (2009). Bir Çevrimin Yükseliş Aşamasında Türkiye Ekonomisi. Küreselleşme, Kriz ve Türkiye’de Neoliberal Dönüşüm (Der. N. Mütevellioğlu, S. Sönmez). İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1-24.

Boratav, K. (2009). Kapitalizmin Krizi ve Türkiye. Küresel Ekonomik Kriz Söyleşileri, Ankara: Kardelen Ofset Yayınları, 9-28.

Carswell, J. (1993). The South Sea Bubble. New Hampshire: Alan Sutton Publishing. Clarke, S. (2009). Marx’ın Kriz Teorisi. Çeviren: C. Atay. İstanbul: Otonom Yayınları.

Dickens, E. & O’Hara P. A. (2001). Financial Crises. Encylopedia of Political Economy Vol 1, New York: Routledge, 347-349.

Foster, J. B. (2008). Durgunluk, Kriz ve Emek. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran). Çeviren:

B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 49-63.

Frank, A. G. (1983). Dünya Sistemi Bunalımda. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar.

İstanbul: Belge Yayınları, 131-152.

Frobel, F.(1983). Dünya Ekonomisinin Günümüzdeki Gelişmesi Üzerine. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar. İstanbul: Belge Yayınları, 11-69.

Garber, P. M. (2000). Famous First Bubbles, London: MIT Press.

Hobsbawm, E. (2009). Tarihi Perspektif içinde Kapitalizmin Bunalımı. Dünya Kapitalizminin Krizi, (der. N. Satlıgan, S. Savran). İstanbul: Belge Yayınları, 71-89.

Itoh M.(1983). Dünya Kapitalizminin Enflasyonel Bunalımı. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar. İstanbul: Belge Yayınları, 152-167.

Kindleberger, C. P. (1996). World Economic Primacy: 1500 to 1990. Oxford: Oxford University Press.

Kindleberger, C. P. (2007). Cinnet, Panik, Çöküş Mali Krizler Tarihi. Çeviren H. Tunalı. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.

La Brotz, D. (2008). Finansal Krize Soldan Bakmak. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran).

Çeviren B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 39-47.

Li, M. (2008). Bir Geçiş Evresi: ABD, Çin, Rezerv Tavanı ve Neoliberalizmin Çöküşü. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran). Çeviren: B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 103-121.

Magdoff, F. (2008). Borç ve Spekülasyon Patlaması. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran).

Çeviren: B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 137-165.

Mandel, E. (2009). Kapitalizmin Tarihinde Uzun Dalgalar. Dünya Kapitalizminin Krizi, (der. N. Satlıgan, S. Savran). İstanbul: Belge Yayınları, 90-125.

Marx, K. (1997). Kapital Kapitalist Üretimin Eleştirel Bir Tahlili Birinci Cilt (1867a). Çeviren: Alaattin Bilgi. Ankara: Sol Yayınları.

Murphy, A. E. (2006). John Law and the Scottish Enlightenmen, (eds. Alexander Dow and Sheila Dow). A History of Scottish Economic Thought. New York: Routledge, 9-26.

Murphy, A. E. (2009). The Genesis of Macroeconomics, Oxford: Oxford University Press. Perelman, M. (2008). Kriz Hakkında Nasıl Düşünülmeli. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran).

Çeviren B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 25-38.

Savran, S. (2009). Önsöz. Dünya Kapitalizminin Krizi, (der. N. Satlıgan, S. Savran). İstanbul: Belge Yayınları, 19-65.

Shaikh, A. (2009). Bunalım Kuramlarının Tarihine Giriş. Dünya Kapitalizminin Krizi, (der. N. Satlıgan, S. Savran). İstanbul: Belge Yayınları, 126-171.

Sweezy, P. (1983). ABD’de Ekonomik Kriz. Dünya Ekonomisinde Bunalım. Çeviren: Dündar Sağlam & K. Çakman. İstanbul: Acar Matbaacılık, 3-12.

Tabb, W. K. (2008). ABD Kapitalizminin Finansal Krizi. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran).

Çeviren B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 7-24.

Tabb, W. K. (2008b). Depresyon, Depresyon, Borç ve Balon. Neoliberalizm ve Kriz, (Der. H. Tanıttıran). Çeviren: B. Baysal vd. İstanbul: Kalkedon Yayınları, 241-255.

Ticktin, H. (2002). Thesis on the Present Crisis. Critique. 30, 123-146 Ülgener, S.(2006). Tarihte Darlık Buhranları. İstanbul: Derin Yayınevi.

Üşür, İ. (2009). Kapitalizm ve Tarihsel Krizler. Küresel Ekonomik Kriz Söyleşileri. Ankara: TMMOB Makine Mühendisleri Odası, 32-49.

Üşür, İ.(2008). Kriz Bir “kavram”a Açıklama Notu. Mülkiyeliler Birliği Dergisi. XXIII, 38-45 Wallerstein, I. (1983). Kapitalist Dünya Ekonominin Yükselişi ve Geleceği: Karşılaştırmalı Analiz

için Temel Kavramlar. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar. İstanbul: Belge Yayınları, 71-113.

Zarakolu, R. (1983). Giriş. Dünya Ekonomisi, Bunalım ve Siyasi Yapılar. İstanbul: Belge Yayınları, 5-8.

http://www.spiegel.de/international/business/global-credit-crunch-deutsche-bank-head-calls-for- government-help-a-542140.html