Değerli makalelerini gazetemizde yayınlama onurunu taşıdığımız yazar Temel Demirer, dün (25.09.2020) yapılan operasyon kapsamında tutuklandı. Bu vesileyle daha önce Mezopotamya Ajansı’ndan Naci Kaya’ya verdiği röportajı yayınlıyor ve Görüş gazetesi olarak tüm siyasi tutsaklara özgürlük talep ediyoruz!

“Bütün savaşlar iç savaştır çünkü bütün insanlar kardeştir. Herkes, insan ırkına, doğduğu ülkeye olan borcundan sonsuz daha fazla borçludur.”[1]

Irkçılığa ilişkin sorularınızı, dikkatle ve defalarca okuduktan sonra Theodor W. Adorno’nun, “Evrensel tarih yabanilikten insanlığa doğru değil, sapandan megaton bombasına doğru”[2] uyarısını anımsadım.

Sorularınızı teker teker yanıtlamadan önce, meseleye ilişkin teorik ve soyut bir tanıma muhtaç olduğumuz kanısındayım.

Bana göre ırkçılık, “Nefes alamıyorum!” diye haykıran George Floyd’un nefesini kesen şiddettir.

Kendini, “kimlik, gelenek, egemenlik” üçgenindeki şiddetle tanımlayan ırkçılık bir süreğen bir linç hâliyken; coğrafya ve insana göre değişen türlü maskelere bürünebilen bir yapısı vardır.

Irkı (etnisiteyi) “değer birimi”, “ayrıcalık” olarak kullanmaktır; korkudur, paranoyadır

Neden “Şeytan” kara/koyu renkli tasvir edilir hep? Beyaz olmak bu kadar mı mükemmel bir duygu!

Hasılı, “Beyaz Adam”ın sömürgeci ideolojisidir.

İnsanlığa bulaşmış en büyük hastalık, kara leke; tarihin en pis işlerini yaptıran virüstür; insanlık suçudur; insanlığın en iğrenç hâllerindendir.

Temelinde önyargı, ayrımcılık, homofobi, yabancı düşmanlığı gibi unsurların olduğu “etnik narsisizm” olarak tanımlanması mümkün olan ırkçılık, kendisi gibi olmayanı ötekileştiren ve James H. Cone’nin, “Soykırım, ırkçılığın mantıksal bir sonucudur,” ifadesiyle müsemma kitle imha silahıdır!

Ayrıca Pierre Berton’un, “Irkçılık cahilin sığınağıdır. Bölmek ve yok etmek ister. Özgürlüğün düşmanıdır”; Jacques Derrida’nın, “Irkçılık, varlığın kendisini, onu yapan bireysel kimliğini yani her insanın insanlığını hedef alır”; Abraham Joshua Heschel’in, “Irkçılık insanlığın karşısındaki en ölümcül tehlikedir: Minimum nedenle maksimum nefret!” notunu düştükleri ırkçılık ile Amin Maalouf’un, “Milliyetçiliğin birinci erdemi her sorun için bir çözümden çok bir sorumlu bulmak değil midir?” sorusu arasında doğrusal bir bağ vardır.

Evet, milliyetçilik ile ırkçılık arasında doğrudan bir bağ vardır; nefretin kolay bir hâlidir ırkçılık (cinsiyetçilik vd’leri gibi); ötekileştirme sürecinin ürünüdür.

Bu çerçevede ırkçılık bölücülüktür; aymazlıktır; dildedir, davranıştadır; zihinlerdedir, sözcüklerdedir, duygulardadır; yalansız, inkârsız ol(a)mayan sürü psikolojisidir; körlüktür, gör(e)memektir, duy(a)mamaktır; vicdan yoksunluğudur, ahlâksızlıktır; nefrettir.

Özetle insanların eşitliğine inanmayan, eşitsizlikçi görüşün zorunlu sonucudur.

Bir yandan “bizim gibi ol derken”, diğer yandan “asla bizim gibi olamazsın, çünkü bizden biri değilsin ve biz de seni asla bizden biri olarak görmeyeceğiz” diyerek kendisini yeniden, yeniden üretendir.

Fransızca sözlüğe göre, “Théorie fondée sur l’idée de la supériorité de certaines ‘races’ sur les autres” yani “Bazı ‘ırk’ların diğerlerinden üstün olduğu fikri üzerine kurulu teori”dir.[3]

Bir başka İngilizce kaynağa göre, “1: a belief that race iş the primary determinant of human traits and capacities and that racial differences produce an inherent superiority of a particular race… 2: racial prejudice or discrimination” yani, “1: İnsanların özelliklerinin, karakteristiklerinin temel belirleyicisinin ırk olduğunu ve ırksal farkların belli bir ırkın doğuştan üstün olmasıyla sonuçlandığına dair inanç… 2: Irksal önyargı, ayrımcılık”tır.[4]

‘Materyalist Felsefe Sözlüğü’ne göre de, “İnsanların değişik ırklardan geldikleri olgusuna dayanarak sosyal eşitsizliği, sömürüyü ve savaşları meşrulaştıran bir reaksiyoner teori”dir.[5]

Kanadalı yazar ve eski Uluslararası Pen Kulübü Başkanı John Ralston Saul’un, “Küreselleşme, ırkçılığı körükledi,”[6] notunu düştüğü hâl, yabancı düşmanlığı, azınlık karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, anti-semitizm, ötekileştirme, ırk, renk, dil, din, mezhep, milliyet ya da etnik ayrımcılık ve nefret söyleminde somutlanır.

Özetle ırkçılık, spesifik sosyal grupları sindirip sömürmek ve onların kültürel kaynaklara, işe, sosyal hizmetlere, konaklamaya, politik haklara, vs. erişimini engellemek için kullanılagelmiş ideolojik bir araçtır.

Irkçılığın çözümü etnik kökenleri inkâr, yok etmek veya yok saymak değil, etnik köken temelli önyargılara sahip olmamak ve ayrımcılık yapmamaktır. Etnik kökenleri yok etme, belleklerden silme girişimine asimilasyon denir.

Nihayet bir ırkı, bir dini, bir mezhebi ya da bir milliyeti diğerlerinden üstün görerek övmek ile başka ırk, din, mezhep veya etnik kökenden gelen insanları aşağılamak, ayrımcılığa tabi tutmak, yine ırkçılık olarak tanımlanır. Irkçılık eşitlik karşıtı olup faşizmin başlıca bileşenlerinden biridir.

İnsanların eşit olmadığına, bazılarının ötekilerinden daha “iyi”, daha “üstün” özelliklere sahip olduğuna inanılır! Biyolojik üstünlükler bir türlü kanıtlanamadığı için bugünlerde artık ırkçı ve milliyetçiler genellikle kültürel üstünlük kanıtlama gayretindeler…

Oysa halkların belli bir genin etkisiyle oluşan özelliklerinden dolayı birbirlerinden ayrılmasının ve buradan bir ırklar hiyerarşisi üretmenin bilimsel olarak bir dayanağı yoktur. Çünkü genetik olarak, saf, karışmamış bir “ırk” da yoktur. Bu anlamda biyolojik ve genetik olarak “ırktan söz etmek, cehaletdeğilse eğer, faşist bir söylemdir.Antropolojinin bugünkü verileriyle insanı ırklara ayırmak mümkün değildir.

Aynı durum “kültürel üstünlük” iddiaları için de geçerlidir. Bugün, örneğin New York’ta yaşayan bir Amerikalıyı, teknik gereçleri olmaksızın, diyelim ki Kalahari çölünün ortasında bıraksanız, kültürel donanımı, hayatta kalmasını sağlayamaz. Oysa Kalahari yerlisi bir !Kung San, aynı ortamda karnını doyurur, su bulur, çocuklarını yetiştirir. Bir başka deyişle, herkesin “kültür”ü, fiziksel ve sosyal çevresiyle anlamlı ve yeterli bir ilişki kurabilme kapasitesiyle tanımlıdır; bu anlamda “kültürel üstünlük” iddiaları” da ancak emperyal emelleri meşrulaştırma araçları olarak bir “değer” taşır.

Irkçılığın kapitalizmin dünya ölçeğinde üretim tarzı olmasıyla ortaya çıktığını vurgulayan Alex Callinicos’in de altını çizdiği üzere ırkçılık, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda köle emeğinin kullanılması sürecine bağlı olarak ele alınabilir bir kavramdır.

Özellikle bu dönemde sömürgelerde kurulan plantasyonlarda önemli bir işçi yoğunlaşması yaşanır. Irkçılık da plantasyon aristokrasisi denebilecek bir sınıfın ideolojisi olarak şekillenmeye başlar. “Yeni Dünya”daki (Amerika kıtası) sistemli kölecilikle ırkçılık ideolojisi at başı gider.

Sömürünün özgür ücretli emeğe dayalı olduğu kapitalizm, ortaya çıkışında, kardeşlik, eşitlik, özgürlük söylemlerini kullandı. Ancak, burjuva devriminin temel ilkeleri olan bu kavramlar gerçek durumla tamamen çelişir. Çünkü kapitalizmde sınıflar vardır ve bu sınıflar toplumun zenginliğinden aynı derecede faydalanamaz. Söyleminde eşitlikçi olan kapitalizm gerçeklikte yarattığı eşitsizliği açıklamak zorundadır.

Böylesi bir çerçeveden hareketle sorularınızı yanıtlamaya başlarsak…

Naci Kaya (NK): Dünya çapında ve mikro düzeyde ülkemizde ırkçılık adeta yeniden şahlandı. Özellikle böylesi bir süreçte ırkçılığın şahlanmasına bakıldığında bir devlet politikası olduğu görülüyor. Bu anlamıyla ırkçılık her ne kadar genel tanımıyla bir “hastalık” olarak değerlendirilse de devlet ve egemenlerin politikalarıyla şekillenme biçimi göz önünde bulundurulduğunda bir “sistem” olduğu aşikâr. Öncelikle şunu sormak istiyorum; ırkçılık bir sistem midir? Sistem ise bunu biraz açabilir misiniz? Devlet teşkilâtı ve ırkçılığın bağlantısı nedir? 

Temel Demirer (TD): Öncelikle bugünde yani emperyalist-kapitalist sistemin III. Büyük Bunalımı’nda gün batımının yükselen değeri olarak biyolojik farklılıktan ziyade, kültürel ayrımı neden gösteren ırkçılığa değinirsek:

Irkçılık, başkasının omuzlarına çıkarak kendini daha yüksekte görmek ve imtiyaz kazanmak için diğerini kötüleyip aşağılamak ve ona hükmetmektir; günümüzde ırkçılık, eskiden olduğu gibi biyolojik özellikler yerine kültürel argümanlara dayanırken, güncel, yaygın ve acil tehlike özelliği taşıyor!

Strasburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Samim Akgönül’ün, “Bütün dünyada her şey gibi aşırı sağ da ırkçılık da küreselleşiyor. Bir tarafın söyleminin radikalleştirmesi diğer tarafın da radikalleşmesine neden oluyor”; Regent’s Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Sirkeci’nin, “Devlet politikaları da insanları aşırı sağa itiyor,”[7] diye betimledikleri tabloda Latin Amerika’dan ABD’ye, Avrupa’ya, Ortadoğu’ya, Brezilya’dan Türkiye’ye, Tayland’a, Filipinler’e faşist ideolojinin türlü biçimlerini yerel renklere boyayarak geliştiren hareketler ya iktidarda faşizmi inşa ediyorlar ya da yükseliyor; kültürel iklimi, insanların değerlerini faşizmi daha kolay kabul edecek yönde değiştiriyorlar.

Faşizm öncelikle korkuları yansıtan bir ideoloji ve programla yükseliyorken; geçmişte olduğu gibi, bugün de faşist ideoloji ve program, bu sıkıntıları, korkuları ve umutları ırkçılık, yabancı düşmanlığı bir “öteki korkusu”, “onlara bu ülkede yer yok” sloganı ile düzenliyor, “bir”leştiriyor.

Faşist hareket, dünün Yahudi düşmanlığının yanına bugün aynı uğursuz formülle Müslüman düşmanlığını ekleyerek çalışan bir ırkçılıkla iç içe geliş(tiril)iyor.

Örneğin Avrupa’daki seçimlerde genel olarak sağ popülist-faşist partilerin iktidar ortağı oldukları ülkeler artarken; faşizme dair tabular kırılıyor ve iki partili sistem çökerken, muhafazakârlar daha da sağa kayıyor.

Gerçekten de Avrupa genelinde aşırı sağcı partilerin yükselişi dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda; aşırı sağcı partiler İtalya, Polonya, Macaristan ve Avusturya’da iktidarda; Fransa, Almanya, Hollanda, İspanya, Norveç, Finlandiya, Estonya, Danimarka, Çekya ve Slovenya gibi birçok AB ülkesinde güç kazanmış durumda.

Avrupa Birliği (AB) genelinde 2008 mali krizinin etkileriyle güç kazanmaya başlayan aşırı sağın, göçmen kriziyle nüfuz alanını geliştirdiği belirtiliyor. Bu durumun İslâmafobiyi ve geleneksel Yahudi düşmanlığını da etkili bir şekilde canlandırmaya başladığı da görülüyor.

‘El Mundo’ yazarı Jose Ignacio Torreblanca’nın, Avrupa’da yaşananları bir “karşı devrim” olarak tanımlarken;[8] ‘Alman Sol Parti’nin (Die Linke) 28 yaşındaki milletvekili Nelson Janssen, “Avrupa’ya bakın, ülke parlamentoları adeta neo-faşist işgaline uğramış durumda,”[9] diye eklediği tabloda Avrupa kapitalist medyasında sığınmacılarla ilgili korku ve kaygıyı artırıcı yayınlar, manipülatif haberler kamuoyunda faşist partilerin ırkçı tezlerini içselleştirme yolunu döşüyor.[10]

AB’nin 12 üye ülkede yaptığı araştırmaya göre antisemitizm gittikçe yayılıyor ve Yahudiler tacize uğramaktan gün geçtikçe daha da endişeli.

‘AB Temel Haklar Ajansı’nın görüştüğü yüzlerce Yahudi, bir yıl içinde fiziksel saldırıya maruz kaldığını söylerken; ankete katılanların yüzde 28’i genel olarak antisemit tacize uğradığını belirtti. Fransa, 12 ülke arasında antisemitizm sorununun en büyük olduğu ülke olarak öne çıkıyor. Almanya, Birleşik Krallık, Belçika, İsveç ve Hollanda da olayların gerçekleştiği ülkelerden… Ve nihayet Fransa Başbakanı Edouard Philippe, 500 bin Yahudi ile Avrupa’nın en büyük Yahudi topluluğunu barındıran ülkedeki antisemit olaylarda yüzde 69 artış yaşandığını açıkladı.[11]

AB ülkelerindeki bir diğer ankete göre, Avrupalıların yarısından fazlası, ülkelerinde ayrımcılık olduğunu kabul ediyorken; ‘AB Temel Haklar Ajansı’nın başka bir anketine göreyse, Kuzey Afrika kökenli insanların yüzde 45’i, Romanların yüzde 41’i ve Sahra altı Afrika kökenli insanların yüzde 39’u AB sınırları içerisinde yaşadığı bölgede ırkçı ya da ayrımcı eylemlere maruz kaldığını ifade ediyor.[12]

Ve bir şey daha: ABD Başkanı Donald Trump’ın eski başstratejisti Steve Bannon, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri öncesinde Avrupa’daki sağ-popülist grupları bir araya getirme amacı taşıyan bir hareket kurdu. Harekete katılan ilk isimlerden biri Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini oldu![13]

Konuyla bağıntılı bir şey daha: ABD tarihinin “kara lekesi”, insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen 1866’da Tennessee’de bir sosyal kulüp olarak kurulan ırkçı Ku Klux Klan (KKK), Avrupa’ya da sıçradı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın ardından güçlenen KKK ‘European White Knights of the Burning Cross/ Avrupa Yanan Haç Beyaz Şövalyeleri’ çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya’da etkin…

Örneğin Almanya KKK’ın web sitesinde şu sözler dikkati çekiyor: “Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile KKK’ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir.”

‘KKK Cermen Şövalyeler Tarikatı’nın açıkladığına göre, “Cermen kökenli Alman Hıristiyanları’nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder”![14]

Bir de ek: Belçikalı ırkçıların Doğu Avrupa’daki eğitim kamplarına katıldığı ortaya çıktı. Belçika Adalet Bakanı Koen Geens, aşırı sağcı ideolojiyi benimseyen yaklaşık 20 kişinin Doğu Avrupa’da eğitim kamplarına katıldığını açıkladı![15]

Bunlar böyleyken; yükselen ırkçı dalganın niteliklerine bakıldığında popülizm mi, faşizm mi tartışması Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almaya çeyrek kala Konstantiniye’yi kuşattığı sırada Balat’taki piskoposların meleklerin cinsiyetini tartışması gibi görünüyor…

Irkçılık sadece Avrupa’da değil, ABD’den Hindistan’a, Brezilya’dan Güney Afrika’ya dek her coğrafyada yükselişte. Meclis ve yasaların yetkisinin tamamı ya da bir kısmını kendi üzerine almak isteyen siyasi liderlerin yükselişi de buna paralel gidiyor. Buna AB üyesi olup ırkçı hükümetlerle yönetilen Macaristan, Avusturya, ya da Katolik şeriatıyla yönetilen bir din devletine dönüşmekte olan Polonya da dâhil…

Bu noktada sermayenin tekelleşmesi, liderlerin güç kullanma eğiliminin artması ve ırkçılığın yoğunlaşarak yaygınlaşması gibi unsurları da hesaba katarsak, Birinci Emperyalist Dünya Savaşı öncesi koşullara benzeyen bir tırmanış yaşıyoruz.

İş bu nedenle Roberto Saviano’nun ‘The Guardian’da, “Faşizm İtalya’ya Geri Döndü” başlıklı yazısındaki, “Göçmenlere ateş açmak, faşist selamı vermek, bayrağı kullanmak… faşizmden başka nasıl tanımlanır,” sorusu çok şeyi özetlemektedir.

Tıpkı ‘Mussolini’nin Dönüşü’ filminin yönetmeni Luca Miniero’nun, “Mussolini bugün aşırı sağdaki çok grubun yanında mülayim kalırdı… Bugün Duçe İtalya’ya dönse seçimleri kazanır!” ifadesindeki üzere![16]

Kolay mı? 16 Şubat 2018’de ‘Repubblica’da yayımlanan kamuoyu yoklamaları İtalyanların yüzde 20’sinin kafadan “Duçe” özlemi içinde olduğunu ifşa ediyor. Unutulmasın: XX. yüzyılda İtalya faşizmin ilk laboratuvarı olmuştu![17]

Ya Almanya?

‘Die Tageszeitung’da yer alan habere göre, Almanya ordusu içerisinde gizli bir Neo-Nazi örgütlenmesinin varlığını sürdürmeye devam ettiği ve örgütlenmenin devlete yönelik muhtemel bir tehlike durumunda sola karşı harekete geçmeye hazırlandığı belirtildi.

“Devlet içinde devlet” olma anlayışıyla hareket eden gizli örgütün Almanya’nın dışında Avusturya ve İsviçre’de de örgütlü olduğu belirtiliyor. Grup üyelerinin ise asıl olarak polisler, askerler, yedek askerler, üst düzey memurlar ve istihbarat elemanları olduğu ifade ediliyor. Örgüt “Gün X” olarak adlandırdıkları görev günü geldiğinde silahlanmayı önüne görev olarak koymuş. Bu yönüyle NATO tarafından kurulan GLADIO (kontrgerilla) örgütüne benziyor.

‘Focus’ Dergisi’nde yer alan haberde ise grubun amacının “yeraltı örgütü” kurmak olduğu belirtiliyor. Haberde de grup yazışmalarında yönetici ve liderin “Hannibal” olduğu ifade ediliyor.[18]

Denilebilir ki, Avrupa’da II. Dünya Savaşı sonrasında derine gömüldüğü zannedilen hakikât yeniden gün yüzüne çıkıyor. Almanya’da ifşa olan bir askeri cuntanın, kıyamet senaryosu ile tüm kıtayı bambaşka bir sabaha uyandırmayı amaçladığı ortaya çıktı.[19]

‘Alman Askeri İstihbarat Teşkilâtı’nın (MAD) 2020’nin Ocak’ındaki açıklamasına göre, orduda 592 aşırı sağcı şüpheli vardı;[20] ‘Almanya Kamu Savcılık Ofisi’nin açıkladığı bilgilere göre, 2018’de aşırı sağcılığa karşı 6 dava açılmışken bu sayı 2019’da 24’e yükseldi.[21] Ancak NSU cinayetleri davasında kurban yakınlarının avukatı Mehmet Daimagüler’in, “Aşırı sağ yapılanmalar yargı mensupları tarafından bir tehlike olarak görülmüyor. Konuya gayet sakin yaklaşıyorlar. Bu saldırıların sadece yüzde 1’i aydınlatılıyor,”[22] uyarısını da “es” geçmemek gerek!

Öte yandan Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer’in, Almanya’da 24.000 aşırı sağcı bulunduğunu ve bunların yarısından fazlasının şiddete yatkın ya da hazır olduğunu açıkladığı[23] bir ortamda Almanya İçişleri Bakanlığı’na göre, aşırı sağcılar arasında silahlanma artıyorken; 2018’de aşırı sağcılara yönelik operasyonlarda ele geçirilen silah sayısı 1.000’i aştı. 2018’de 563 aşırı sağ kaynaklı suç kaydedildi. Bunlarında 235’inin şiddet eylemi olduğu belirtildi.[24]

Özetle bugün savaş sonrası en üst noktaya ulaşan Almanya’daki ırkçı ve milliyetçi dalga üç önemli etkene bağlanabilir: i) Yeniden geliştirilmeye çalışılan Alman kimlikçi eğilim, ii) mülteci ve iii) yabancı düşmanlığı…[25]

Ve kimse inkâra kalkışmasın! Almanya’da gerçekleşen faşist katliamlar, ırkçılık ve milliyetçiliğin egemen iktidar ve mülkiyet ilişkileri üzerine kurulu örgütlü şiddetidir. Ki bunun böyle olması, istisnasız tüm kapitalist ülkeler için geçerlidir.

Josephine Huetlin’in, “Almanlar Neo-Nazileri durdurabilecek mi?”[26] sorusunu yüksek sesle telaffuz ettiği tabloda insanlardan “Bu ülke nereye gidiyor” sorusunu sıkça duyuyorsunuz. Örneğin, bundan çok değil önceleri “faşistler bu kadarına cüret edemez, bu mümkün değil” diye düşünülen birçok şeyin hızlı bir şekilde “mümkünler kategorisine” yazıldığını görülüyor.

NK: Devlet politikasıyla ırkçılığın topluma pompalanmasında en etkin aracı medya olarak kabul ediliyor. Özellikle iktidarların ideolojilerinin propaganda aracı olan medyanın ırkçılık ideolojisini şekillendirmesindeki etkisi nedir? Bu anlamada Marksist düşünür Louis Althusser İdeolojik Aygıtları teorisini referans alınırsa neler söylemek istersiniz? 

TD: Olup-bit(mey)en elbette kapitalist devletin (b)ilgisi dahilindeyken; onun soytarısı medya(ların)dan da “farklı” bir şey beklemek “nafile”dir!

James Graham Ballard’ın, “Er ya da geç, her şey televizyona dönüşür,” notunu düştüğü kapitalizm koşullarında ilk anımsanması gereken Emma Goldman’ın, “Basın, gerçeği arayanlar için yeryüzünde bakılacak en son yerdir”; Andrey Tarkovski’nin, “Haberlere boğuluyoruz, oysa hayatımızı değiştirebilecek en önemli mesajlar ulaşmıyor bize,” uyarılarıyken; Henri Lefebvre’in satırları da hemen her şeyi özetler:

“Hem sınırlayıcı hem de eksiksiz olmak isteyen, kendisine uygun olmayan her şeyi ortadan kaldıran, dünyanın geri kalanını yöneteceğini ve yönetmek istediğini ilan eden her mantık, içi boş totoloji içinde değişime uğrar. İletişim yalnızca iletilebilir olandan gayrısını iletmez, vs.”[27]

Evet medya kapitalizm için kirlenmiş, yalanlarla zehirlenmiş, çarpıtılmış haberler sunan bir propaganda aracıdır!

Bu kadar değil: Paranoyalarla, önyargılarla beslerken; ayrıştırıcı/ ötekileştirici bir dil kullanır.

Yani dezenformasyon onların varlık nedenidir!

Bu çerçevede “Devlet işçi sınıfının, artı-değerin zorla elde edilmesi sürecine boyun eğmesi için egemen sınıfların işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini güvence altına almasını sağlayan bir baskı ‘makinesi’dir,” vurgusuyla, “Devlet, sömürü üzerine kurulmuş ideoloji ve zor kullanımıyla garantilenmiş bir aldatmaca ilişkisini icra eder.”

 “Devletin kapitalizmin yeniden üretimini sağlamada iki tür sistemi vardır: İlki, Devletin Baskı Aygıtları; hükümet, ordu, polis, hapishane. İkincisi Devletin İdeolojik Aygıtları; eğitim, din, siyaset, sendika, basın-yayın. Bunlar ideolojik yeniden üretimi devletin işleyişine bağlayan kültürel aygıtlardır,”[28] diyen Louis Althusser’in ifadesindeki “birinci” ve “ikinci” bağlamlı çözümlemelerin, -nihai kertede- kapitalist zorbalığı ayakta tutan şiddet aygıtlarından başka anlamı olmadığı görülmelidir.

Söz konusu şiddet aygıtları (DİA’lar da dahil!) açısından, “Despotizmin ilk özelliği, deyim yerindeyse hiçbir yapısı olmayan bir siyasal rejim olmasıdır. Ne siyasal, ne hukuki ve ne de toplumsal bir yapısı vardır,” der Louis Althusser…

O hâlde burada bir kapitalizm parantezi açmak “olmazsa olmaz” oluyor!

“Irkçılık olmadan kapitalizm de olmaz,” diyen Malcom X. haklıdır. Çünkü ırkçılık kapitalizm koşullarında yapısaldır.

Marksist perspektifte ırkçılığın ortaya çıkışının da emperyalizmin, sömürgeciliğin meşrulaştığı dönemlere ve herhangi bir coğrafyada rant paylaşımında sıkıntılar yaşandığı dönemlere denk gelmesi ortada daha temel ekonomik sebepler olduğunu gösterir.

Kapitalist yeniden üretim döngüsü, yeniden ırkçılık döngüsünü de üretir.

Irkçılık, sömürgeciliğin/ emperyalizmin ürünüdür. Onlarla küreselleş(tiril)miştir.

Kapitalist küreselleşme yerküresinde dermanı bulunamayan ırkçılığı bir hastalık olarak kodlayıp, psikiyatriye yönlendirip onu masumlaştıramazsınız. Hitler hasta değildi. Irkçılık bir ideoloji körlüğüdür.

Irkçılığın psikopat üretme çiftliği olan kapitalizm ile bir diğer ilişkisine gelince

Kapitalizm salt ekonomik bir ilişki değil. “Kâr makinesinin” yaşaması, sermayenin birikimi için gerekli kuralları, ilişkileri, ahlâkı, estetiği kısacası “kapitalist gerçekçiliği”, bu son derecede karmaşık yapıntıyı tek olanaklı yaşam biçimi olarak benimseyecek insanlar, bu yapıntıyı koruyan şiddet aygıtları, yeniden üreten kurumlar, dahası sermayenin, sonu gelmez yaratıcı (ya da artık yaratıcılığını tümden yitirmiş) yıkımının insanlarda yarattığı sancıları uyuşturacak fanteziler gerekiyor.

Yaklaşık 35 yıldır kapitalizm yapısal krizini yönetmekte, var olanı yıkarken kendini yenilemekte gittikçe zorlanıyor. Mali krizden sonra bu zorluk daha da belirginleşti, bilinçlere çıktı. Kapitalizmin yapısal krizi içinde verili sermaye birikim rejimi tüm değerleriyle birlikte dağılıyor.

Soğuk Savaş’ın bitimiyle “özgür dünya” fantezisi işlevini yitirdi. Mali krizle birlikte “piyasalar kendiliğinden dengelenir” fantezisi yıkıldı. “Geri çevrilemez süreç” olarak sunulan küreselleşme çözülüyor. Kapitalizmle birlikte yükselen Batı egemenliği, beyaz-Hıristiyan erkeğin üstünlüğü iddiası da artık geçerli değil. Feminizm “ataerkil” fallusu delik deşik etti.

Yine, kapitalizmin tüm imkânsızlıklarının gözler önüne serildiği bir dönemdeyiz. Önce Tanrı ölmüştü, sonra Thatcher “toplum yoktur” diyerek toplumun öldüğünü haber verdi. Mali kriz “ya kapitalizm de ölüyorsa” sorusunu yeniden canlandırdı. Peki, “Büyük Öteki”nin adı şimdi neydi?

Kapitalist toplum bir psikopat üretme çiftliğine dönüştü. Boşuna mı son 10 yılda psikopati konusuna ilgi aniden arttı. Araştırmaların bulguları da ilginç: Hapishanedekilerden, şirket müdürlerine (özellikle Silikon Vadisi’ndekilere), yasalarla sınırlanmadan yönetmek isteyen siyasi liderlere kadar psikopatlar her yerde…[29]

Bunlar böyleyken; ırkçılık da kapitalizmin “normal”lerinden birisi olup çıkıyor!

Kimileri için “abartı” gibi gelse de ırkçılık ile faşizm arasındaki bağ sarih bir hâldir.

Irkçı eğilimler, faşizmden soyutlanamazken; etnik kökene göre ayrımcılık yapmaktır faşizm…

“Irkçılık mı faşizmden çıkar, faşizm mi ırkçılıktan?” çıkar sorusuna gelince her ikisi de kapitalizmden mülhem ya da ona mündemiçtir.

Elbet bunların böyle olması “tesadüf” değil!

Neo-liberal küreselleşme süreciyle birlikte önemli ölçüde artış gösteren uluslararası ve toplumsal eşitsizlik, bu yeni dönemde kitleler nezdinde belirsizlikleri ve endişeleri körüklüyor. Belirsizlik ve endişe, tarihte her zaman olduğu gibi tepkisel aşırı sağın kitlesel ve bireysel ölçekte yükselişine zemin hazırlıyor. Ana akım siyasetin (ekonomik ve siyasal neo-liberalizm) insanların gündelik yaşamına dair çözüm üretememesi ve meşruiyetini kaybetmesi, bazı bireylerin aşırı sağın kolaycı, tepkisel imgelem dünyası üzerinden hayata bakmalarına kapı aralıyor.

Bu vasatta, tüm sorunların kaynağı olarak “ötekinin”, “azınlığın” gösterilmesi (Norveç’te, Yeni Zelanda’da göçmen, Polonya’da Yahudi vb.) kolaycı, bir o kadar da tehlikeli bir yolun kavşağında olduğumuzu gösteriyor.

David Harvey’in, “Neo-liberal proje hâlâ hayatta ve iyi durumda. Sorun şu ki, neo-liberalizm artık kitlelerin rızasını aramıyor. Meşruiyetini kaybetti. [Daha önce] neo-liberalizmin devlet otoriterliği ile bir ittifak içine girmeden hayatta kalamayacağını işaret etmiştim. Şimdi neo-faşizmle bir ittifak yolunda ilerliyor,”[30] notunu düştüğü tabloda Brezilya’da Bolsonaro, Hindistan’da Modi, Macaristan’da Orbán, Türkiye’de Erdoğan “kaza” falan değil!

Bunlardan hiçbirisi, 1930’ların faşist liderleri gibi, açıkça demokrasi düşmanlığı yapmıyor ve bu yüzden yönetimleri de daha çok “otokrasi”, “diktatörlük”, “otoritaryanizm” gibi sözcüklerle tanımlanıyorlar.

Emperyal geçmişi olan ülkeler referanslarını tarihte arıyor; örneğin Putin, “Büyük Petro”; Erdoğan, “Abdülhamit” diyor. Darbeler ülkesi Brezilya’yı da, daha önceki darbeleri yeterince şiddet kullanmamış olmakla suçlayan Bolsonaro yönetiyor.

AB üyesi Macaristan’da Viktor Orbán “otokrasi”sini yeni bir anayasa ile kurdu; Hindistan’da ise Narendra Modi, Budistleri, Müslümanları, Sihleri yok sayarak, “Hindu milliyetçiliği” diyor, başka bir şey demiyor!

Yani kapitalizmin 2008 krizinden sonra bir türlü toparlanamamış olması ve kırılgan ekonomileri, bu ülkelerde zaten bu türlü demagojinin zemini ve ırkçı pratiğinin önünü açıyor.

Yani merkez ülkelerde aşırı sağ/faşist bir dalga güçlenerek yükseliyor.

Kapitalizmin yapısal krizi içinde bunalan kitlelerin yerleşik rejimlerin yönetici seçkinlerine öfkeleri gittikçe artıyor. Faşist partiler kitlelerin bu öfkesini ve siyasallaşma reflekslerini Müslüman sığınmacılara, göçmen nüfusa, giderek de Yahudilere yöneltiyor, kapitalizmi hedef almalarını önlüyor. Böylece, ırkçılık, milliyetçilik, “kimlikçilik” (beyaz Hıristiyan- kimliği), “yerlicilik” (Nativizm), kısaca dinci reaksiyon ve faşizm ile yükseliyor.

Tablo tüm çıplaklığıyla karşımızda!

NK: Türkiye’deki siyasetçilerin “devletin bekası” sözleri Kürtler başta olmak üzere muhalif kesimler hakkında sarf ettiği söylemlerinin topluma yansıması nasıl oluyor?

TD: AP’de, ırkçılık ve faşizm alarmları verilen[31] yerküre, yine bir ekonomik buhran, virüs salgını, büyük güçler arası rekabet ve dengeleme ortamında, acaba yine bir totaliter rejimler, ırkçılık, faşizm(ler) çağına mı giriyor?

Oxford sözlüğü, “totaliterizmi” tanımlarken siyasi gücü elinde toplayan otokratların, vatandaşlarının yaşamları üzerinde bütünsel denetim kurmayı amaçladığını, muhalefete katlanamadığını, izin vermek istemediğini vurguluyor.

Bu totaliter rejimlerde, devletin uzantısı hâline gelen medya ve genel olarak kültür endüstrisi, sivil-toplumun meslek odaları gibi kurumları, halkın kültürel ve dini, hatta cinsel yaşamı, günümüzdeki izleme teknolojilerinin de katkısıyla çok yakından denetleniyor. Lidere ve rejime yönelik eleştirileri türlü, mali, cezai, zaman zaman da simgesel ve fiziksel saldırılarla susturulmaya çalışılıyorken;[32] Ergin Yıldızoğlu’nun, “Din siyasileşince rejim faşizme açılır,”[33] formülü coğrafyamızın hâl-i pür melalini gayet net ortaya koyuyor.

Hem de Benito Mussolini’nin en sevdiği slogan, “O con noi o contro di noi” yani “Ya bizimlesin ya bize karşısın,” siyasal yaşamımızın egemen mottosu kılınmış ve Ignazio Silone’nin, “Kanunlar ne kadar çoğalırsa sefalet de o kadar artıyor. Sefalet ne kadar çoğalırsa kanunlar da o kadar artıyor. Roma sahiden dayanılmaz bir hâle geldi. Havası zehirlendi. Roma’nın havası pis kokuyor…”[34] satırlarını anımsatırken!

Ve Türk(iye) toplumu: Ekonomik kriz bir kırılma noktasına hızla yaklaşıyor. Covid-19 salgınının ikinci dalgası gündemde; veriler bulanık ama yönetilemediği açık. Dış politika Doğu Akdeniz’de bir çıkmaza girdi; ekonomiye yükü göreli olarak artıyor. Bunlar çok patlayıcı bir karışım oluşturuyor. 

Tam bu noktada dinci, Osmanlıcı, ırkçı, milliyetçi çığırtkanlık rejimin vazgeçilemez cephaneliğini oluşturuyor.

Evet, ırkçılık, aracın kendisini yok etmesine sebep olacak kadar güçlü bir yakıttır. Kısaca kitlesel bencilliktir. Toplumsal ruhu milliyetçilikten daha çok şahlandırır, ancak toplumun kendisini de kısa zamanda yok eder, bitirir. Yakıtı nefret olan toplumlar çok uzun süre ayakta kalamaz.

Söz konusu güzergâhta soru(n)lar, yükselen toplumsal istikrarsızlık dinci, Osmanlıcı, ırkçı, milliyetçi manipülasyonlarla gölgelenip, ötelenmeye kalkışılsa da nafile!

Fazla geriye gitmeye ne hacet, daha yakın geçmişte Afyon, Sakarya vb. Kürt düşmanı ırkçılık fiiliyatlarındaki üzere “Devlet(lerin)in bekası” tartışmalı bir kavrama dönüşürken; Soru(n)ların basıncı artırıp, acilleştirdiği bir patlamaya zemini daha da netleşiyor.

Toplumsal ölçekte Friedrich Nietzsche’nin, “Karanlığa uzun süre bakarsanız, karanlık da sizin içinize bakmaya başlar,” sözlerini anımsatan bu karanlık tünelin nihayetinde bir ışıktan öte büyük bir yangın görünüyor.

NK: Irkçılık ve saldırganlık bu kadar yaygınlaştırılmışken, siz nasıl bir mücadele öneriyorsunuz? Bu saldırıların cevap ne olmalı? Direnenlerin tarihi buna ne diyor? Tekleştirilmiş bir sistem karşısında Türkiye halkları nerede buluşmalı?

TD: Sorunun muhatabı örgütlü politik öznelerdir. Yani birey olarak, benim bir “önerim” değil de, konuya ilişkin görüşlerim/ kanaatlerim olabilir. Bunları sıralayacak olursam:

Liberal ideoloji ırkçılığı, “bireysel” bir sorun olarak görüp; “birey” düzeyinde açıklamaya çalışırken; kanaatimce ırkçılık “sınıfsal” açıdan değerlendirilmelidir; Terry Eagleton’ın, “Bir parkta üzerinde ‘yalnızca beyazlar içindir’ yazılı bir bankta otururken, kendi kendime ırkçılığa karşı olduğumu anımsatmanın faydası yoktur. (…) ideoloji deyim yerindeyse, kafamda değil oturduğum banktadır,”[35] deyişindeki üzere!

Sadece Terry Eagleton’ın uyarısı değil, ırkçılığı/ faşizmi anlamak ve tehlikenin boyutunu kavramak için tarihten ders çıkarmak gerekir; tıpkı Georgi Dimitrov’un, “Çok iyi bilinmelidir ki faşizm yerel ya da geçici bir olgu değildir. Faşizm, emperyalizm ve toplumsal devrim döneminde, kapitalist burjuvazi ve diktatörlüğünün sınıf hâkimiyeti sistemidir…”[36]

Bertolt Brecht’in, “Kapitalizme karşı olmadan faşizme karşı olanlar; danayı kesmeden onun etini yemek isteyen insanlara benzer. Danayı yemek isterler ama kan görmeyi sevmezler. Kasap eti tartmadan önce ellerini yıkarsa tatmin olurlar. Barbarlığı ortaya çıkaran mülk ilişkilerine karşı değillerdir, yalnızca barbarlığa karşıdırlar. Barbarlığa karşı seslerini yükseltirler, hem de bunu aynı mülkiyet ilişkilerinin yayıldığı ancak kasapların eti tartmadan önce ellerini yıkadığı ülkelerde yaparlar…”

Emma Goldman’ın, “Faşizm, sırf milliyetçi ve ırkçı değil, aynı zamanda da cinsiyetçidir. Kendilerine dönüştürücü misyonu biçmişlerin, kültürel faşizmi beslemede daha titiz davranmaları gerekir…”

Jean Paul Sartre’ın, “Faşizm kurbanlarının sayısıyla değil, onları öldürme yoluyla tanımlanır,” saptamalarını “es” geçmeden!

Liberal demokrasinin, parlamentarist yanılsamaların ırkçılığın, faşizmin yükselişini durduramayacağına inananlardanım.

“Demokrasi cephesi için ırkçılarla, faşistlerle de diyalog kurulabilir” saçmalığı, tam anlamıyla liberal bir zırvadır.

Irkçılığa, faşizme karşı mücadele, bir güç sorunudur ve liberal fantezilerle, diyalog pratikleriyle bir adım dahi yol alınamaz!

“Hiç şüphesiz ki faşizmin kaderini belirleyecek olan, bunca alt-üst oluştan sonra, seçim değil ‘sokak’tır. Faşizm sokakta kazanacak veya orada kaybedecektir,”[37] diyen Hatip Dicle de; “Faşizmle tartışılamaz zira politik ve entelektüel bir akım değildir. Faşizm yalnızca onların kullandığı metotlarla sokakta yenilgiye uğratılabilir yoldaşlar,” diyen Nahuel Moreno da sonuna dek haklıdır!

Yani Max Horkheimer’in 1939’da yazdığı gibi, “Kapitalizm hakkında konuşmak istemeyen, faşizm hakkında da sessiz kalmalıdır.”

Ve Rosa Luxembourg’un da dediği gibi, “En devrimci eylem, neyin ne olduğunu söylemektir!”

O hâlde yapılması gereken (beş benzemezin değil!) aynıların aynı yerde, yapmaları gereni yapmaları yani olması gereken yolundaki beraberlikleridir!

NK: Eklemek istediğiniz bir husus varsa ekleyebilirsiniz? Şimdiden teşekkür ederiz…

TD: Theodor W. Adorno’nun sözüyle başlamıştım; Eugene V. Debs’in, “Benim uğruna savaşacak bir ülkem yok; benim ülkem dünya ve dünya vatandaşıyım,” sözleri eşliğinde, “Irkçılığa karşı yaşasın eşitlikçi kardeşlik” diyerek noktalayayım diyeceklerimi…

Bir de Hrant Dink’in, “Çoğunluk olan topluluğun azınlık olanı aşağıladığı her türlü tutum ve ilişki ırkçılıktır. Sadece birer ırk olan Ermeniler ve Kürtlere yönelik aşağılama ve nefret ırkçılık değildir, Alevîlere, Çingenelere, eşcinsellere ve hatta kadınlara yapılan da ırkçılıktır,” uyarısı eşliğinde…

Ben de sizlere teşekkür ediyorum.

19 Eylül 2020 18:54:37, Çeşme Köyü

N O T L A R

[1] François Fenelon.

[2] Theodor W. Adorno, Negatif Diyalektik, çev. Şeyda Öztürk, Metis Yay., 2016, s. 290.

[3] Hachette Dictionnaire Encyclopédique… https://www.hachette.fr/livre/dictionnaire-hachette-2019-9782013951326

[4] Merriam-Webster’s Dictionary… https://www.merriam-webster.com/

[5] M. Rosenthal-P. Yudin, Materyalist Felsefe Sözlüğü, çev: Aziz Çalışlar, Sosyal Yay., 1972.

[6] John Ralston Saul, Küreselleşmenin Çöküşü-Dünyanın Yeniden Keşfi, çev: Erdem İlgi Akter, Ayrıntı Yay., 2018.

[7] Rıfat Kırcı, “Aşırı Sağcı Şiddet Küreselleşiyor”, Birgün, 16 Mart 2019, s.5.

[8] Alp Kadıoğlu, “Avrupa’da Yaşananlar Bir ‘Karşı Devrim’dir”, Birgün, 17 Kasım 2019, s.10.

[9] Özgür Çoban, “Avrupa’yı Faşist Nefretten Korumalıyız”, Birgün, 22 Mayıs 2019, s.5.

[10] Özgür Çoban, “Avrupa Medyasının Gözbebeği Faşist Partiler”, Birgün, 26 Kasım 2019, s.5.

[11] “AB Raporu: Antisemitizm, Avrupa’da Yayılıyor”… https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya/2018/12/11/ab-raporu-antisemitizm-avrupada-yayiliyor

[12] “Avrupa Birliği’nden Irkçılığı Önlemek’ İçin 5 Yıllık Eylem Planı”, 18 Eylül 2020… https://noktahaberyorum.com/avrupa-birliginden-irkciligi-onlemek-icin-5-yillik-eylem-plani.html#.X2WgmWgzZPY

[13] “Aşırı Sağcı İttifak”, Cumhuriyet, 10 Eylül 2018, s.11.

[14] Ahmet Arpad, “Almanya’da Ku Klux Klan”, Cumhuriyet, 23 Haziran 2019, s.8.

[15] “Doğu Avrupa’daki Eğitim Kamplarında Belçikalı Faşistler”, 4 Temmuz 2020… https://www.avrupademokrat.com/dogu-avrupadaki-egitim-kapmlarinda-belcikali-fasistler/

[16] Nilgün Cerrahoğlu, “Faşizme Karşı El Ele…”, Cumhuriyet, 25 Şubat 2018, s.13.

[17] Nilgün Cerrahoğlu, “Mussolini’nin Dönüşü”, Cumhuriyet, 17 Şubat 2018, s.13.

[18] Yücel Özdemir, “Alman Ordusunda Gizli Nazi Örgütlenmesi”, Evrensel, 5 Aralık 2018, s.10.

[19] Deniz Ülkütekin, “Avrupa’nın Kıyamet Senaryosu”, Cumhuriyet, 2 Aralık 2018, s.12.

[20] Ahmet Arpat, “Özel Timin Marifetleri!”, Cumhuriyet, 9 Ağustos 2020, s.7.

[21] “Irkçılık Karşıtı Davalar Artıyor”, Birgün, 27 Mart 2020, s.13.

[22] Özgür Çoban, “Aşırı Sağ Sorununa Göz Yumuyorlar”, Birgün, 13 Mart 2019, s.5.

[23] Gürsel Köksal, “Sağ Terörden Faşizme”, Birgün, 28 Şubat 2020, s.4.

[24] “Almanya: Irkçılar Silahlanıyor”, Cumhuriyet, 30 Eylül 2019, s.7.

[25] Doğuş Sarpkaya, “Kimlikçi Siyaset Irkçılığı Patlattı”, 4 Eylül 2020… https://www.birgun.net/haber/kimlikci-siyaset-irkciligi-patlatti-314370

[26] Josephine Huetlin, “Almanlar Neo-Nazileri Durdurabilecek mi?”, Birgün, 24 Şubat 2020, s.5.

[27] Henri Lefebvre, Kentsel Devrim, çev: Selim Sezer, Sel Yay., 2013, s.37.

[28] Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev: Alp Tümertekin, İthaki Yay., 5. Baskı, 2016.

[29] Ergin Yıldızoğlu, “Psikopatlara ve Kapitalizme Dair…”, Cumhuriyet, 21 Mart 2019, s.11.

[30] “Harvey: Neo-Liberalizm Neo-Faşizmin İstismarına Açık Kitle Tabanı Yaratıyor”, 14 Şubat 2019… http://siyasihaber4.org/harvey-neo-liberalizm-neo-fasizmin-istismarina-acik-kitle-tabani-yaratiyor

[31] Özgür Çoban, “AP’de Faşizm Alarmı”, Birgün, 24 Mayıs 2019, s.5.

[32] Ergin Yıldızoğlu, “Yine Totaliter Rejimler Çağına mı Girdik?”, Cumhuriyet, 21 Mayıs 2020, s.9.

[33] Ergin Yıldızoğlu, “Din Siyasileşince Rejim Faşizme Açılır”, Cumhuriyet, 20 Ağustos 2020, s.11.

[34] Ignazio Silone, Fontamara, çev: Sabahattin Ali, Evrensel Basım Yayın, 1995.

[35] Terry Eagleton, İdeoloji, çev: Muttalip Özcan, Ayrıntı Yay., 1996.

[36] Georgi Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe, çev: Ali Özer, Evrensel Basım Yayın, 2005.

[37] İhsan Polat, “Hatip Dicle: Sokak Belirleyici Olacak”, Yeni Yaşam, 26 Haziran 2020, s.9.