Bogazici Üniversitesi

Thomas Kuhn, akademik camiada büyük yankı uyandırmış Bilimsel Devrimlerin Yapısı adlı kitabında, bilimdeki sıçramaların bilim camiasınca kabul görmüş mevcut paradigmalardan hareketle değil, bu paradigmaların dışına çıkabilen bilim insanları tarafından gerçekleştirilmiş olduğuna işaret eder. Bunu gündelik dile çevirecek olursak, bilimde ilerleme herkes tarafından kabul edilen kuram ya da düşünceleri sorgulayan, aykırı bulundukları ya da tabuları yıktıkları için kimi zaman bedel ödeyen insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Boğaziçi Üniversitesi hakkkında yazıya, 32 yıl öğretim üyesi olarak çalıştığım kurumun eğitim felsefesini anlatarak başlamak istediğimde Kuhn’un kitabı aklıma geldi. Bu felsefeyi, kendimle ilgili bir anektodla biraz daha açmak istiyorum. Liseden mezun olmuş, üniversite eğitimim için Amerika’ya gitmiştim. Girdiğim ilk derste hoca sınıftakilere ikişer makale dağıtıp bir sonraki derste bunları tartışacağımızı söylemişti. İlk makaleyi okuduğumda yazarın tezine hayran kalmış, savunduğu görüşleri hemen benimsemiştim. Aynı konudaki ikinci makalede yazar, ilk yazarın tezinin tam tersini savunuyordu ama ben bu yazarın dediklerine de ikna olmuştum. Dersten önce hocaya gitmiş, kafamın allak bullak olduğunu, bu iki yazardan hangisinin doğru tezi savunduğunu söylemesini rica etmiştim. Hocanın cevabı ‘ben de bilmiyorum’ oldu!

Boğaziçi’nin eğitim felsefesinin temeli tam da budur: Hiyerarşide bir üstteki konumunuzu kullanarak öğrencilere ‘doğru’yu dikte etmek ve ezberletmek değil, sorgulamalarını teşvik etmek. Bu felsefenin Türkiye’de aileden başlayarak, orta öğrenimde ve sonraları devletle ilişkilerde yaygın olan biat kültürüne ne denli aykırı olduğunu düşünürsek, Boğaziçi’nin bugünün siyasi ortamında neden hedef tahtasına oturtulduğunu anlamak zor olmasa gerek.

Bu eğitim felsefesiyle uyumlu olarak Boğaziçi’nin bir diğer özelliği, seçmeli dersler kanalıyla interdisipliner bir yaklaşımın benimsenmiş olması, bunun kulüp faaliyetleriyle desteklenmesi, gençlerin ‘tek boyutlu insan’ olmamaları için çaba harcanması. Her türlü fikrin tartışıldığı, kimsenin görüşlerinden ya da yaşam tarzından dolayı dışlanmadığı, sınıfsal farkların hiç bir zaman liyakatın önüne geçmediği, öğrencilerin kendilerini ifade etmekte ve yaratıcıklarını geliştirmekte serbest oldukları bu ortam sonucundadır ki Boğaziçi öğrencileri hem ülkemizde hem de dünyanın çeşitli ülkelerinde bu kurumdan mezun olduktan sonra iş dünyasından akademiye, sanata kadar ülkenin en başarılı insanları arasında olagelmiştir. Boğaziçi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölümü mezunu olup, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan, sanat dallarında bölümü bile olmayan Boğaziçili bu çok boyutlu öğrencilere örnektir. Örnekleri çoğaltmak bu kısa yazının sayfalarına sığmaz.

Bu eğitim anlayışıyla ve hiyerarşik olmayan, yatay yönetim tarzıyla Türkiye’nin dört bir tarafından, farklı yerel kültürlere ve farklı sosyal sınıflara dahil, farklı dünya görüşleri ve ilerisi için farklı hayalleri olan gençleri bünyesine katıp onları demokrat, hoşgörülü, dünyaya açık bireyler olarak yetiştiren ve ülkenin elitleri arasına katan Boğaziçi’nin sunduğu hizmetin dışarıdan müdahalelerle sekteye uğratılmasının sadece bu kuruma değil, Türkiye’ye de zarar vereceğini düşünüyorum. Bugünün dünyasında bir ülkenin geniş topraklara, zengin yeraltı kaynaklarına ya da büyük nüfusa sahip olması gelişmesini tetikleyen faktörler arasında yeterli görülmemekte.

Tüm ekonomistlerin hemfikir olduğu konu, gelişmek için tüm bunlardan daha önemli kaynağın, iyi eğitilmiş insan sermayesi olduğudur. Türkiye’deki siyasetçiler bunun önemini görmedikleri sürece bu ülkenin bir adım ileri gidebileceğini düşünmüyorum. Yıllar yılı uluslararası endekslerde orta gelir grubu içindeki sıralamada bir yukarı çıkıp bir aşağı inerek bocalayıp dururuz. Üstelik bu ‘sermaye’ bankada durduğu gibi de durmuyor! Özgürlüğün, liyakatın, hukukun olmadığı ortamlardan kaçıveriyor. TUİK’in 2019 yılı için yayınladığı ülkeyi terkendenlerin sayısı devleti yönetenlere yeterince alarm verici gözükmüyorsa, son yapılan kamuoyu araştırmalarına göz atmalarını öneririm. 18-30 yaş arası gençlerin ezici bir çoğunluğu fırsat bulduklarında bu ülkeden göç etmek istiyor. Gitmek istedikleri ülkeler ise, ‘milli ve manevi değerlerimize’ yakın olanlar değil, Batı ülkeleri. Türkiye gençlerini kaybediyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nde göreve başladığım 1976 yılı ve hemen sonrası Türkiye’nın en sancılı yıllarıydı. Pek çok üniversite, öğrenci boykotlarından eğitime devam edemiyor, sağ ve sol gruplar arasındaki kavgalarda gençler hayatını kaybediyordu. 1980 darbesi öncesi buna öğretim üyelerine yönelik suikastlar da eklenmişti. Bu süreci Boğaziçi, eğitimini aksatmadan, tek bir öğrencisinin bile burnu kanamadan atlattı. Darbe sonrası askeri yönetim ülkede olup bitenlerin faturasını üniversitelere çıkarmış, 1402 sayılı yasayla çok sayıda üniversite hocasının işine son verilmiş, 1982 yılında yürürlüğe giren YÖK yasası ile üniversite özerkliği ortadan kaldırılmıştı. O dönemde yönetiminde aktif olarak çalıştığım Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği yıllarca YÖK yasasının iptal edilmesi için uğraş vermiş, sivil yönetime geçildikten sonra her siyasi parti YÖK’ü kaldıracağına söz vermesine rağmen iktidara geldiğinde bu sözü yerine getiren olmamıştı. Bunlara Adalet ve Kalkınma Partisi de dahildir.

Askeri darbe ile üniversiteler üzerinde baskı ve kontrol mekanizmalarının yürürlüğe girdiği bu sancılı dönemde bile Boğaziçi geleneklerini korumayı, tek bir istisna hariç tüm yönetim kadrosunu her kademedeki öğretim üyesinin katıldığı ve üniversitenin kendi hocalarının aday olduğu seçimler sonucunda belirlemeyi başarmıştır. Boğaziçi’nde bu ilke öylesine önemsenir ki, geçmişte bir  profesör arkadaşımız dönemin cumhurbaşkanı tarafından kendisine teklif edilen rektörlük görevini, üniversitedeki seçimlerde ikinci geldiği için reddetmiştir. Boğaziçi tarihinde ilk defa kampüse polisin çağrılması, üniversiteye giden yolların polis ablukası altına alınması, öğrencilerin polis şiddetine maruz bırakılıp tutuklanması, yine ilk defa bir öğrenci kulubünün kapatılması ile sonuçlanan son olaylar, Boğaziçi’nin başarıyla yürüttüğü bu özyönetim modeline dışarıdan müdahaleyle atanan yeni rektörün üniversitenin geleneklerine ne denli yabancı olduğunu göstermekte. Bu gelişmeye bir de üniversite bileşenlerine danışılmadan açılan iki fakülte ve bunlardan birine yine dışarıdan atanan dekan eklendiğinde öğrenci ve hocaların gösterdikleri tepkinin haklı olduğunu düşünüyorum.

Bu tepkiyi geçmişteki öğrenci protestolarıyla karşılaştırdığımda bir kaç yönden ilginç buluyorum. Türkiye’nin sorunlarına ilişkin siyasi talepler ya da sloganlar yerine, karşı karşıya kaldıkları spesifik soruna yönelik talepler bunlar. Bu talepleri sadece kendi üniversiteleri için değil, Türkiye’deki tüm üniversiteleri kapsayan bir söylemle dile getiriyorlar. Kimseyi şahsi olarak hedef almıyorlar. Hiç bir şekilde şiddete başvurmuyorlar. Eğitimin boykot vb yöntemlerle sekteye uğratılmasına karşılar. Anayasal hakları olan toplantı ve gösteri haklarını kullanıyorlar.

Bu tavır sayesindedir ki Türkiye kamuoyununun dikkatini üniversite sorunlarına yönlendirdiler. Yakın zamandaki bir anket sonuçlarına göre halkın dörtte üçünden fazlası rektörlerin atamayla değil, seçimle göreve gelmesi gerektiğini belirtiyor. Bu denli kutuplaşmış bir ülkede böylesi bir mutabakatı başta iktidar olmak üzere tüm siyasi partilerin düşünmesi gerektiği kanısındayım. Çocuklarının eğitimi için binbir fedakarlığa katlanan milyonlarca aile var bu ülkede. Anlaşılan o ki, Boğaziçi ve yaratılan karmaşa onlar açısından ülkenin en önemli sorunlarından birinin, eğitim sorununun, sembolüne dönüşmüş. Böyle bakıldığında, Boğaziçi direnişinin önümüzdeki yıllarda eğitim konusunu ve üniversite reformunu siyasi gündemin ilk sıralarına yerleştireceğini düşünüyorum.