Pinochet Kissinger
Augusto Pinochet ve Henry Kissinger, 1976. (Archivo General Histórico del Ministerio de Relaciones Exteriores)

BRANKO MARCETIC*

Kırk beş yıl önce, bölgedeki yarı-faşist askeri diktatörlüklerinin Latin Amerika soluna karşı şiddetli bir baskı operasyonu olan Akbaba Operasyonu (Operation Condor) bir gizlilik örtüsü altında resmen başlatılmıştı. ABD hükümeti sadece bu plandan haberdar olmakla kalmadı, geliştirilmesine de yardım etti.

Buenos Aires’te, eski bir Şilili general evine döndüğünde, garaj kapısını açtı ve arabası patlayıp generalin parçalarını üç metre havaya fırlatarak, karısını da alevler içinde bıraktı. Yine ülkenin askeri diktatörlüğünün muhafazakâr bir muhalifi ve eşi, Roma sokaklarında akşamüstü yürüyüş yaparken vuruldu. Yağmurlu bir sonbahar sabahı, Washington DC’nin Büyükelçilikler Caddesi’nin ortasında bir arabada meydana gelen patlamada arabadaki üç kişiden ikisi, Şili’nin sürgündeki muhalefet lideri ve yeni evli Amerikalı arkadaşı öldü.

Bunlar, kırk beş yıl iki gün önce resmen başlayan Akbaba Operasyonunun (Condor) en değerli kurbanlarından sadece birkaçıydı. Güney Amerika askeri diktatörlüklerin pençesindeyken 1960’lar ve 70’lerde tüm dünyada değişim talep eden aynı türden toplumsal ve politik hareketler tarafından sarsılmışken, kıtanın bir avuç hükümeti yükselen “çapulcular” ve “teröristler” dalgasını bastırmak için işbirliği yapmak üzere bir anlaşma yaptı.

Bunu, sadece ülkeleri değil kıtaları da kapsayan insan kaçırma ile işkenceden cinayete kadar her şeyi içeren şiddetli bir gizli, küresel baskı kampanyası izledi. Bu kampanyanın, söz konusu rejimleri destekleyen ABD hükümeti tarafından bilindiğini söylemek olan biteni anlatmak için yetersiz bir ifadedir: O zamanlar bu basit gerçek bile reddedilmiş olsa da, o dönemden beri yıllarca süren araştırmalar ve yayınlanan belgeler sayesinde artık CIA’nın ve üst düzey Amerikalı yetkililerin Akbaba’nın (Condor) suçlarını desteklediğini, temellerini attığını ve hatta doğrudan bu suçlara ortak olduklarını biliyoruz.

Büyük resme bakıldığında, Akbaba (Condor) kontrolden çıkan benzersiz bir anti-komünist paranoya vakası değildi. Avrupa’daki antikomünist terörle bağlantıları daha net hale geldikçe, bu ABD ulusal güvenlik devletinin tüm dünyada demokrasiye ve Sola karşı başlattığı gizli savaşın, faşistlerle iş birliği yapmalarına ve bazı durumlarda, muhtemelen soykırıma neden olan bir savaşın, özellikle başarılı bir örneğine benziyor. Başka bir deyişle, sistem tam olarak amaçlandığı gibi çalışmaktaydı ve olanlar küresel güç merkezlerinin sistemi muhafaza etmek için neler yapabileceğinin acımasız bir göstergesiydi.

Üçüncü Dünya Savaşı

Yirminci yüzyılın ortalarında, Latin Amerika’da yarım kürenin katı hiyerarşilerini tehdit eden halk hareketlerinin geliştiği görüldü: örneğin feminist ve işçi hareketleri, yerli haklar hareketi, tarım reformu için köylüler önderliğindeki ve sol hareketler. Doğal olarak bunların durdurulmaları gerekiyordu.

O zamana kadar, Washington destekli cuntalar ve diktatörlükler bu tür toplumsal değişimleri başarılı bir şekilde engellemiş, ya da bu hareketlerin kurmayı başardıkları hükümetleri düpedüz devirmişti. Ne de olsa bu tür değişiklikler, yalnızca bölgede uzun süredir hâkim olan elitlerin gücünü ve ayrıcalıklarını değil, aynı zamanda Batılı ticari çıkarları da doğrudan tehdit ediyordu. Bu nedenle, Chase Manhattan, Anaconda Copper ve Pepsi gibi Amerikalı şirketlerin teşvikiyle, eski bir şirket avukatı ve o zamanki başkan olan Richard Nixon, Salvador Allende’nin 1973’te demokratik olarak seçilmiş sosyalist hükümetinin askeri darbe ile devrilmesini ve yerine General Augusto Pinochet yönetiminde gaddar bir diktatörlüğün geçmesini destekledi.

Ancak bölgenin paranoyak liderleri için yürüttükleri terör saldırıları bile yeterli değildi. Böylece, 1975’te Şili, Arjantin, Bolivya, Paraguay ve Uruguay hükümetleri gizlice Santiago, Şili’de bir araya geldiler ve “şüpheli şahısları” ve “Marksizm’le doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı” örgütleri gözetlemek ve izlemek üzere ortak çalışmaya karar verdiler. Çok geçmeden Brezilya, Peru ve Ekvator da bunlara katıldı. İstihbarat toplama girişimileri, ev sahipliği yapan ülke de dâhil olmak üzere birçok katılımcı ülkenin milli kuşu onuruna Condor (“Akbaba”) olarak adlandırıldı.

Tutanaklarda belirtilenlerin aksine, bu sadece bir İstihbarat anlaşması değildi. Akbaba Operasyonu’nun pratikte kastettiği şey, bu ülkelerdeki geri kalan muhalefet gruplarına aman verilmeyeceği, devletin yürüttüğü adam kaçırma, işkence ve cinayetlerin artık ulusal sınırlarının ötesine geçeceğiydi. Eğer solcu ya da hükümetin tehdit olarak gördüğü biriyseniz, artık kaçsanız da, iltica etseniz de, hatta başka bir ülkeye sığınsanız da kurtuluşunuz yoktu. Saklanabileceğiniz hiçbir yer yoktu.

New York Üniversitesi doçenti Remi Brulin, “Arjantin o zamanlar hâlâ bir demokrasiydi ve Güney Koni’deki birkaç ülkeden kaçmak zorunda kalan birçok solcu için güvenli bir sığınaktı” diyor. “Birden, Arjantin’in de  artık güvenli olmadığını anladılar.”

Condor (Akbaba) resmi olarak yalnızca birkaç yıl sürerken, bölge hükümetleri siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için uzun süre daha gayri resmi yollarla işbirliği yaptılar. Güney Amerika’nın Uluslararası İnsan Hakları İhlalleri Veritabanı’na göre, 1969 ile 1981 arasında bu tür sınır ötesi operasyonlar insan kaçırma, işkenceden ve düpedüz cinayete kadar en az 763 kişi bu vahşete kurban gitti. Bunların neredeyse yarısı Uruguaylı, yaklaşık dörtte biri Arjantinli ve yüzde 15’i Şililiydi. Bu vahşetlerin büyük çoğunluğu, 544 vakanın görüldüğü Arjantin’de gerçekleşti, Uruguay ise açık farkla 129 kurbanla ikinci sıradaydı.

Richard Nixon’ın Amerika kıtası -arası ilişkilerden sorumlu dışişleri bakanı yardımcısı Harry W. Shlaudeman’ın 1976 tarihli bir raporunda anlatıldığı üzere, Uruguay dışişleri bakanı Juan Carlos Blanco Estradé gibi resmi görevliler (“grubun daha zeki ve genelde dengeli üyelerinden biri”),  kendilerini “Hıristiyan medeniyetinin son kalesi olan güney konisindeki ülkeler” ile birlikte “Üçüncü Dünya Savaşı” nda görüyorlardı. Bu, “Aşırı sola karşı savaşta” iktidara geldikten sonra, bu baskıcı hükümetlerin “egolarının, maaşlarının ve ekipman-bütçelerinin” bu konseptle ayrılmaz bir şekilde iç içe geçtiğine işaret ediyordu.

Sonuç, bir dizi mide bulandırıcı suçlara neden oldu. Tipik bir Condor (Akbaba) operasyonu şöyle olabiliyordu: Bir hedef belirlendiğinde, bir veya daha fazla üye ülkenin vatandaşlarından oluşan bir ekip, o kişiyi bulup takibe alıyordu, sonrasında ikinci bir ekip şahsı kaçırıp, bazen bulundukları ülkede, bazen başka bir yerdeki gizli bir hapishaneye götürüyordu. Bu kişiler orada tutularak, bazen aylarca süren dayak, basınçlı suyla işkence, sahte infazlar, elektrik verme, tecavüz ve daha beter işkencelere maruz kalıyordu. Bazı durumlarda, aile üyeleri de, sadizm dışında hiçbir açıklaması olmaksızın kaçırılıyor ve işkence görüyor, hatta aileden bizzat çalınıyorlardı. Veritabanına göre, mağdurların çocuklarının kaçırılmasıyla ilgili en az yirmi üç vaka var; bu çocuklar, kendi çocukları olarak yetiştirilmek üzere kurbanların katillerine verilmiş.

Çok az kişi hayatta kalabilmiş olsa da, çoğu zaman, kaçırılanların sonlarının tam olarak ne olduğu belli değil. Onlardan bir daha haber alınamadı. Arjantin-Paraguay sınırını geçerken tutuklanan ve aşırı sol Şilili MIR grubu için kurye olmakla suçlanan bir sosyolog olan Jorge Isaac Fuentes Alarcón‘u hatırlayan tanıklar gibi, hayatta kalanlar zaman zaman kayıplarla ilgili bilgi veriyorlardı. Anlatılan hikayeler hiçbir zaman hoş değildi. Daha sonra bu tanıklar, Fuentes’in Santiago’daki Villa Grimaldi ölüm kampına uyuzla kaplı olarak geldiğini gördükleri yönünde ifade verdiler, daha sonra işkence sonucu itirafçı olan bir kurbanın, parazitlerle dolu bir köpek kulübesine zincirlendiğini, kendisiyle “Pichicho” (sokak köpeği) diye dalga geçildiğini hatırlıyorlardı.

Fakat bu tanık ifadeleri, insan ruhunun direncine ve bu tür solcu grupları kenetleyen dayanışma duygusuna da işaret ediyordu. Tanıklar, Fuentes’in moralinin iyi olduğunu ve şarkı söyleyerek diğer mahkumları canlandırdığını söylüyordu. Genç bir mahkum, tutuklanan başka bir MIR üyesi olan Patricio Biedma’nın hapishanede nasıl bir baba figürü olduğunu ve kendisine nasıl hayatta kalacağını öğrettiğini anımsıyordu. Biedma’nın karısı ve üç çocuğu sevdiklerine ne olduğunu asla öğrenemediler.

Condor (Akbaba) görünüşte “gerillaları” ve “Marksistleri” hedef alsa da, Güney Amerika halkı, ABD protestocularının ve yasalara saygılı Müslümanların Bush yıllarından sonra öğreneceklerini daha önce ve son derece acımasız bir şekilde öğrendi: bu tür esnetilebilir terimler, neredeyse herkesi kapsayacak şekilde genişletilebilir.

Long Island Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü ve Predatory States‘: Operation Condor and Covert War in Latin America (Yırtıcı Devletler: Latin Amerika’da Akbaba Operasyonu ve Gizli Savaş) kitabının yazarı J. Patrice McSherry, “Condor Operasyonu, kongre temsilcileri, eski bakanlar, insan hakları savunucuları (Uluslararası Af Örgütü’nden insanlar dahil), anayasaya bağlı subaylar, köylü liderleri, sendikacılar, rahipler ve rahibeler, profesörler ve öğrenciler dahil olmak üzere, birçok türden siyasi muhalifi hedef aldı,” diyor. “Akbaba sadece Sol’u değil, haklarını talep etmek ve dönemin elitist demokrasilerini daha kapsayıcı hale getirmek için savaşan merkez solu ve diğer demokratik kesimleri de hedef aldı.”

Şili’nin korkulan gizli polis örgütü Ulusal İstihbarat Dairesi’nden (DINA) bir görevli, “İlkin, amaç terörizmi durdurmaktı” diyor. “Daha sonra olası radikaller ve sonrasında radikalizme dönüştürülebilecek olanlar hedef alındı.” Veya Arjantinli bir generalin dediği gibi: “Önce bütün çapulcuları öldüreceğiz; sonra onların işbirlikçilerini öldüreceğiz; sonra sempatizanlarını; sonra da kayıtsızları. “

Bu durumun korkunç bir sol şiddet tehdidi tarafından meşru gösterilmesi gerekiyordu, ancak bugün böyle bir tehdidi ciddiye almak zor. Akbaba operasyonunu yürüten hükümetlerin yalnızca barışçıl veya herhangi bir devrimci hareketle bağlantısı olmayan bireyleri hedef almakla kalmamasının yanı sıra, bu hareketler büyük ölçüde yenilgiye uğramış veya hatta silahlı mücadeleden vazgeçmişlerdi. Shlaudeman’ın 1976’da Henry Kissinger’a söylediği gibi: “Hem teröristler hem de barışçıl sol başarısız oldu. Ateşli devrimciler bile böyle düşünüyor. “Fernando Lopez, rejimlerin “devrimci hareketlerin yarattığı tehdidi aşırı derecede abarttığını”, böylece gerçek hedeflerinin peşinden gidebildiklerini ileri sürdü: sürgündeki muhalefet, küresel sempati ve dayanışma kazanarak uluslararası ölçekte Condor / Akbaba hükümetlerini izole etti.

Orlando Letelier arabasına yerleştirilen bir bombayla 1976’da Washington, DC’de öldürüldü (The Transnational Institute)

Planları bulundukları kıta ile sınırlı değildi. Sınır ötesi operasyonların kurbanlarından on ikisi, İngiltere, İtalya, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere bölge dışındaki ülkelerin vatandaşlarıyken, en yüksek profilli hedeflerin bazıları Avrupa ülkelerinde öldürülmesiyle sadece bir birkaç ülkeyle sınırlı kalan bir operasyon olmaktan çıkarak, küresel bir operasyona dönüştü. Sürgündeki sol kanat ve Pinochet diktatörlüğünün ılımlı muhalifleri Şili’yi diplomatik olarak yalnızlaştırmak için kampanya yapmayı planlarken, Pinochet onları yok etmeyi planladı.

DINA ajanları Portekiz ve Fransa’da saldırılar planladılar ve Şili Sosyalist Partisi’nin genel sekreteri Carlos Altamirano’yu defalarca öldürmeye çalıştılar: bir kez Meksika’da, geç kalıp onu ellerinden kaçırdılar; birkaç kez Paris’te Fransız istihbaratı tarafından engellendiler ve bir kez Madrid’de başarısız bir girişimde bulundular. Şili’deki Hıristiyan Demokrat Parti’nin kurucusu Bernardo Leighton radikal degildi – Allende’nin programının çoğuna karşı çıkıyordu – ancak suçu rejime karşı sürgünlerin muhalefet cephesini oluşturmak üzere Sosyalist liderlerle görüşmekti. Roma’da başının arkasından bir kurşunla vurularak yaralandı, ancak kalıcı beyin hasarından dolayı muhalefet faaliyetlerine son verdi.

Pinochet başrolü üstlenmiş olsa da, hedefler sadece Şilili değildi. Scotland Yard, Londra’da Uruguaylı senatör Wilson Ferreira Aldunate’nin suikastını önlerken, daha sonra New York City belediye başkanı olan, o zamanın temsilcisi Edward Koch, Uruguay’a ABD askeri yardımını sona erdirmek için yaptığı başarılı yasa değişikliğinden dolayı hayatının tehlikede olduğu konusunda dönemin CIA direktörü George H.W. Bush tarafından uyarıldı. Buenos Aires’te, iki Uruguaylı milletvekili ve iki aktivist sabah erken saatlerde kaçırıldı ve daha sonra bir köprünün altında bırakılan bir arabada başlarından vurulmuş olarak bulundular. Bu arada, gazeteci John Dinges’in belirttiği gibi, kıtanın çeşitli diktatörlüklerinde sürgündeki muhaliflerin birkaç yıl gibi kısa bir süre içinde görünüşte doğal ölümlerle hayatlarını kaybetmiş olması, daha fazla şüphe uyandırıyor.

Condor’un belki de en ünlü kurbanı, Allende’nin eski ABD büyükelçisi Orlando Letelier’di. Darbenin ardından rejim tarafından tutuklanıp işkence gördükten sonra, diplomatik baskılar Letelier’in kaçmasına ve nihayetinde Şili’nin sürgün muhalefetinin en görünür ve etkili üyelerinden biri olduğu Washington DC’ye dönmesini sağladı. Amerikan iktidarının merkezine yerleşen ve ABD’li yetkililer ve aileleriyle samimi olan Letelier, ABD’nin Şili’ye silah satışını yasaklamak için başarılı bir yasama kampanyası başlattı, bir Hollandalı şirketin ülkeye yaptığı 63 milyon dolarlık yatırıma karşı lobi faaliyetleri yürüttü ve Pinochet’nin serbest piyasa ekonomik reformlarını şiddetle eleştirdi.

Tüm bunlar Letelier’i hedef haline getirdi. 1976’da, iki DINA ajanı (Akbaba / Condor mensupları ) Paraguay pasaportlarıyla Amerika Birleşik Devletleri’ne girdi ve sürgündeki iki Kübalı anti-komünistin yardımıyla Letelier’in arabasına bir bomba yerleştirerek Washington DC’nin Büyükelçilikler Caddesi’nin ortasında patlattı, Letelier ve araçtaki iki Amerikalıdan bir öldü. Bu, 11 Eylül 2001’e kadar ABD topraklarında gerçekleşen en kötü yabancı terör eylemi oldu.

Bu Makale toplam üç bölümden oluşmaktadır: İkinci bölüm yarın Görüş’te*

Branko Marcetic, Jakobin’in muhabiri ve Yesterday’s Man: The Case Against Joe Biden (Geçmişte Kalan Adam: Joe Biden’a Karşı Dava) kitabının yazarıdır. Toronto, Kanada’da yaşamaktadır.

Bu makale Jacobin’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.*

Çeviren: Irmak Gümüşbaş