J. William Fulbright ABD Senatosunda (Corbis Historical)

Charles King

Bu, tüm dünyada olmasa da Washington’da ses getiren bir siyasi cesaret eylemiydi. Ocak 1954’te, Senatör Joseph McCarthy’nin Soruşturmalar Daimi Alt Komitesi, Amerikan hükümeti ve toplumu içindeki hayal ürünü bir komployu ortaya çıkarmak için yaşamları altüst etti ve kariyerleri mahvetti. O ay, komite yeniden yetkilendirilmeye hazırlanıyordu. Komitenin sürdürülmesi için yapılan oylamada senatörlerin ismi okunduğunda, salondan sadece bir hayır oyu geldi: Arkansas’tan genç Demokrat senatör J. William Fulbright’ınki. Fulbright daha sonra McCarthy için “Söyleyeceklerinin ve ima edeceklerinin bir sınırı olmadığını anladım” dedi. “Duruşmalar devam ederken, aniden bu adamın istediğini elde etmek için insanları aldatmak için her şeyi yapacağını farkettim.” Bir yıl içinde Fulbright, 66 diğer senatörü McCarthy’ye karşı gensoru vermek ve demagojik yönetimini sona erdirmek için kendisine katılmaya ikna etti. 1957 baharında, McCarthy içkiyle şiddetlenen hepatitten hayatını katbetti.

Başkan Harry Truman bir keresinde Fulbright’ı “aşırı eğitimli Oxford’lu bir piç kurusu” olarak adlandırmıştı ve Fulbright’ın bunun yerinde bir sıfat olduğunu düşünmüş olması muhtemeldi. Rhodes Burslu bir akademisyen, Birleşmiş Milletler’in organizatörü, McCarthycilik düşmanı, Vietnam Savaşı’nın dehşetini ortaya çıkaran soruşturmaların başkanı ve artık 75. yılında olan kendi adını taşıyan akademik değişim programının kurucusu olarak, yirminci yüzyılın en geniş ölçüde etkili Amerikan enternasyonalisti olarak anılmayı hak ediyordu. 1942’de federal hükümette görev almak için adaylığını ilk kez koymasından 1995’teki ölümüne kadar, kendisini bölünmüş bir Amerika’da dolaşan siyasi bir tamirci olarak gördü: kariyerinin büyük bir kısmında, ırk, sınıf ve coğrafya bakımından bölünmüş bir ülkenin enkazını kaldırmaya çalışan bir kurtarıcı.

Fulbright’ın fikirleri, Donald Trump’ın yükselişine kadar eşi benzeri görülmemiş bir parti kutuplaşması ve küstahça demagoji döneminde şekillenmişti. Bu nedenle hayatı, siyasi kin ve güvensizlik çağında küresel düşünüş tarzına dair ders niteliğindedir – ama tam olarak düşünebileceğiniz nedenlerle değil.

Fulbright, bir dış politika vizyoneri olmasının yanı sıra, biyografisini yazan Randall Woods’un 26 yıl önce söylediği gibi “ırkçı”ydı. Yüksek Mahkemenin 1954 tarihli Eğitim Kurulu’na karşı Brown kararıyla zorunlu kılınan devlet okullarının ırksal entegrasyonuna lafını hiç sakınmadan karşı çıktı. 1960’larda, dönemin muazzam medeni haklar mevzuatına karşı çıktı veya karşı oy kullandı. Hayatının ilerleyen döneminde, duruşunun taktiksel olduğunu iddia edecekti. Kendi eyaleti Arkansas’ta seçim başarısının, eyaletlerin haklarını savunmaya ve Siyah Amerikalılar için eşitliğe kademeli geçişi savunan bir yaklaşıma bağlı olduğunu söyledi. Ancak onu tanıyanlara göre bu argüman sadece kısmen doğruydu. Woods, “Ona göre tanıdığı siyahlar beyazlara eşit değildi ve kanun hükmünde kararnameyle eşit hale getirilemezlerdi” diye yazıyordu.

Bugün Amerikalılar ile Fulbright’ın savunduğu ırk ayrımı sistemi arasında bir kuşaktan daha kısa bir süre var. Amerika Birleşik Devletleri, tam ırk eşitliğinin ülkede kanun olduğu bir zamanda reşitliğe erişen tek bir başkana sahip. Şu anki 100 ABD senatöründen seksen biri, insanların farklı ırklardan evlendiği için tutuklanabileceği bir çağda doğdu. Amerikalılar diğer özgür ülkelerin vatandaşlarından daha silahlı, yargısız infazlara karşı daha bağışlayıcı ve devlet onaylı hapsetme ve infaz konusunda daha rahatlar. Nüfusun kemikleşen bir kesimi, daha kapsayıcı toplumsal güçlendirmeyi varoluşsal bir tehdit olarak görüyor ve ülkenin kurumlarının, onları yıkmaya kararlı yetkililer tarafından meydan okunduğunda zayıf olduğu anlaşıldı. Tarihte benzer şekilde yer alan başka bir ülkeyi inceleyecek olsaydık, demokrasinin kaderi için uyarı ışıkları kırmızı alarm verirdi.

Bir kriz anında, Fulbright aydınlatıcı bir vakadır. O, hayatını küresel anlayışa adamış, ancak aynı idealleri anavatanına uygulamayı imkansız bulan bir şahsiyetti. Ancak Fulbright’ın bakış açısında bir çelişki gibi görünen şey, aslında Amerikalıların kendisi için bir kör noktadır. Yurt dışında açık fikirlilik ve kendi vatanlarında bağnazlığın birleşimi Fulbright’a özgü değildi. Görüşleri, ABD devlet idaresinde, büyük bir gücün çıkarlarının en iyi iç politika ile dış politika arasına bir sınır çizilerek gözetileceğine dair daha derin bir inançla uyumluydu. Yine de kurnaz bir otoriterlik çağında, yabancı rakipler artık Amerikan toplumu hakkında yakın tarihin herhangi bir noktasında olduğundan daha net bir görüşe sahipler. Sınıf, ırk ve yerellik çatlaklarını anlayarak ve bunları kullanmak için eşi görülmemiş bir yeteneğe sahip olarak, Amerikan araştırmalarını kavrayışları genellikle tamamen ferasetlidir.

ABD enternasyonalizmini yeniden inşa etmek, Amerikalıların kararlı küreselciler ve endişeli yerelciler arasındaki eski bölünmüşlüğü onarmasını gerektirecektir. Görev, Başkan Joe Biden’ın sık sık tekrarladığı gibi “bizim örneğimizin gücü” sayesinde liderlik etmekten daha karmaşıktır; hele de bu örnek seçim demokrasisini alt üst etmeye yönelik organize bir çabayı içerdiğinde. Amerikalılar, kendi liberal olmayan milliyetçilerine ve anıran şovenistlerine karşı koymak için, Fulbright’ın dünyada akıllıca yaşamak için çok önemli olduğunu iddia ettiği ölçülü öz-farkındalığı uygulayarak başlamalıdır. Fulbright’ın hem vizyonu hem de miyopluğu, ülkesinin yirminci yüzyıldaki yükselişinin hikayesini oluşturuyor. Ve oylamaya erişimdeki yeni kısıtlamalar ve seçim yarışına hazırlanan “önce Amerika” diyen daha fazla adayla birlikte, Fulbright’ın hayatının temel sorusu bugün derinden alakalı olmayı sürdürüyor: Irksal olarak düzenlenmiş bir yönetim şeklinin, oynadığı küresel rol karşısında ödediği bedel nedir?

GÖRMÜŞ GEÇİRMİŞ BİR ADAM

Fulbright, yüzyıl ortası enternasyonalistlerinin belirli bir türünün temsilcisiydi: beyaz, erkek, köken olarak değilse de tarz olarak aristokrat ve hem Anglo-Sakson uygarlığının üstünlüğü hem de soyluluğun yükümlülükleri konusunda eğitim almış. Kuzeybatı Arkansas’ın güneyindeki yaylalarda, aslında taşralı ve büyük ölçüde beyaz olan üst tabakasında büyümüştü. Annesi Roberta, geniş çevresi ve ikna kabiliyeti olan yerel bir iş kadınıydı. Annesinin hırsları, hepsi oğlunun 35. doğum gününden önce olmak üzere, Rhodes bursunun, bir kolejde okutmanlığın ve Arkansas Üniversitesi rektörlüğünün yolunu açmaya yardım ettiği – aile içinde bilinen adıyla – Bill aracılığıyla gerçekleşti.

Fulbright’ın siyasi kariyeri, ABD Temsilciler Meclisi’nde bir dönem ve ardından Senato için bir yarışla başladı. Senato görev süresi Başkan Franklin Roosevelt’ten Başkan Gerald Ford’a kadar uzanacaktı ve Senato Dış İlişkiler Komitesi başkanı olarak en uzun kesintisiz hizmet rekorunu hala elinde tutuyor. Fulbright, II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra bir Kongre’den geçen bir yasayla kurduğu burslar nedeniyle, insanlar nedenini tam olarak anlayamadan neredeyse bir marka haline geldi. Fulbright Programının başlangıçtaki finansmanı, ustaca bir bütçeleme ve dolaylı enternasyonalizmden geldi: Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer ülkelerde geride bıraktığı, geri gönderilmesi zor olan ve dolara dönüştürüldüğünde çok az değeri olan savaş zamanı varlıklarını, o ülkelerde okuyan ve araştırma yapan Amerikalıların yerel harcamalarını ödemek üzere satmaktan. Program nihai olarak, Washington ve ortak hükümetler tarafından ikili olarak desteklenen dünyanın en büyük yabancı burs programına dönüşecekti. 1950’lerde program, Fulbright’ı doğrudan McCarthy’nin hedefi haline getirdi. McCarthy, burs alanların komünizmi destekleyen Amerika’dan nefret edenler olduğunu iddia etti. Fulbright’a göre bu saçmalıktı. Bir oturumda McCarthy’ye “Bir dizi sıfırı bir araya getirebilirsiniz ama yine de bir rakamına ulaşamazsınız” dedi.

Ardından gelen yirmi yıl boyunca, Fulbright, dönemin en etkileyici sivil eylemlerinden bazılarını sahneye koydu. Vietnam Savaşı hem dış politika bataklığına hem de ulusal bir krize dönüşürken, Fulbright, savaşın kökenlerini, yaşam ve prestij açısından maliyetini ve onu sona erdirmenin yollarını sorgulayan bir dizi Senato soruşturması düzenledi. 1966’dan 1971’e kadar aralıklı olarak devam eden ve televizyondan yayımlanan soruşturmalar, savaş hakkındaki sert tartışmaları Amerikalıların evlerinin içine kadar taşıdı. Lyndon Johnson’dan Richard Nixon’ın yönetimine kadar, dışişleri ve savunma konularında önemli karar vericiler ifade vermeye çağrıldı. Diplomat ve stratejist George Kennan, Kuzey Vietnam lideri Ho Şi Minh gibi birçok sözde komünistin aslında milliyetçi olduğunu doğruladı. Kennan, “hatalı görüşlere kararlı ve cesur bir şekilde son verilmesini” başka bir deyişle, savaşın durdurulmasını tavsiye etti. ABD senatörü olmadan çok önce, askeri kıyafetlerini giyip nişanlarını takmış 27 yaşındaki John Kerry Savaşa Karşı Vietnam Gazilerini temsil ederken, çağın en çarpıcı sorusunu dile getirdi: “Birisinden bir hata yüzünden ölecek son adam olmasını nasıl istersiniz?” Dışişleri Bakanı Dean Rusk, Johnson yönetiminin politikalarını savundu, ancak karşısında ağır aksanıyla güvenilmez bir sanığı sorgulayan güneyli bir avukat gibi bastıran Fulbright’ı buldu.

U.S. soldiers in Vietnam, April 1967
Vietnam’daki ABD askerleri, Nisan 1967 (Howard C. Breedlove / U.S. Army / Flickr)

Beyaz Saray’ın Amerikan orta direğini kaybetmeye başladığı bir dönüm noktası varsa, bu Fulbright soruşturmaları oldu. Başından beri, Johnson bunların etkisi konusunda o kadar endişeliydi ki, canlı yayın yerine I Love Lucy’nin tekrar gösterimlerini yayınlaması için bir televizyon kanalına baskı yaptı. Sadece ilk ayda, cumhurbaşkanının savaş konusundaki destek oranı yüzde 63’ten yüzde 49’a düştü. Fulbright’ın rolü daha da güçlüydü çünkü daha önce ABD’nin Kuzey Vietnam’a karşı topyekûn saldırısını kolaylaştıran 1964 Tonkin Körfezi Kararını desteklemişti. Ancak Nixon 1969’da göreve başladığında, Fulbright Nixon’un asla tahmin edemeyeceği bir şeye, savaş karşıtı bir eylemciye dönüşmüştü. Karşı kültür sokaklarda hakimdi, ancak Fulbright, her iki kurum da aynı parti tarafından kontrol ediliyor olsa da, Anayasa uyarınca, Senato’nun başkanlığı sorumlu tutmasını sağladı. Bu, kurucuların vizyonunun o zamandan beri eşi benzeri görülmemiş bir şekilde yasalaşmasıydı.

Fulbright’ın siyaset felsefesi, kameraların önündeki o anlarda tam anlamıyla sergilendi. 1920’lerde Oxford’da bir öğrenciyken, insanların her şeyi yoluna koyma kabiliyetine dair belirli bir karamsarlıkla gölgelenmiş olsa da, ilerleme ve uluslar arasında bir işbirliği beklentisi konusunda çok da katı olmayan bir inanç geliştirmişti. Bir yasa koyucu olarak, sık sık muhafazakar İngiliz devlet adamı Edmund Burke’ü örnek alıyor gibiydi. Burke, yasama organlarının en iyi şekilde, en iyi insanlardan oluştuğunda çalıştığına inanıyordu: eğitimli, dünyayı merak eden, işlerinde uzman. Rolleri sadece yasa yapmak değil, aynı zamanda seçmenlerini bilgilendirmekti – on dokuzuncu yüzyıl İngiliz anayasacısı Walter Bagehot’un dediği gibi “ulusa bilmediğini öğretmek”.

Dünya, karşılıklı bağımlılığı teşvik edecek düzgün işleyen uluslararası kurumların yanı sıra, görüş ve kültür farklılıklarına hoşgörü gerektiren bir çoğulluktu. Fulbright, Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği ile diyalog için bastırdı ve yaşamının sonlarında komünist sistem bocalamaya başladığında, bir zafer dansı yapmak yerine itidal ve el uzatma tavsiyesinde bulunmayı sürdürdü. Değişimin evrimsel yollarla gerçekleşmesi gerektiğine inanıyordu. Hem bir ulusun muhalifleri hem de bir yasa koyucunun kendi seçmenleri için, insanları yaşamaya hazır olmadıkları zemine itmek doğru değildi. Hükümet, yurtiçinde ve yurtdışında, pragmatizmi uyguladığında ve yasalara uyduğunda daha başarılı olurdu.

Bu fikirlerin bazıları bugün Wilsoncu olarak tanımlansa da, çoğu -çoğulculuk, hoşgörü, hukukun üstünlüğü- ırksal eşitliğin beyaz muhalifleri arasında da temsilcilere sahipti. Fulbright’ın bakış açısının Başkan Woodrow Wilson gibi diğer ayrımcıların görüşleri ile bağlantılı olduğu yer burasıydı. 1956’da Fulbright, diğer 100 Kongre üyesiyle birlikte Güney Manifestosu olarak da bilinen Anayasal İlkeler Bildirgesi’ni imzaladı. Belge, güneyin ırksal entegrasyona direnişini devletlerin hakları meselesi olarak kodladı. Dışarıdaki “provokatör ve baş belalarını” kınıyor ve federal yasalara direnmek için “tüm yasal yolların” kullanılacağına söz veriyordu.

Fulbright’ın hayatı, politik bir hınç çağında küresel fikirlilik hakkında bir ders niteliğindedir.

Fulbright yumuşatmak için perde arkasında çalışmamış olsaydı, bu bildirge daha da sert olabilirdi. “Yasal” kelimesi onun eklemelerinden biri olabilir. Yine de, Al Gore, Sr. ve o zamanlar Senato çoğunluk lideri olan Johnson gibi diğer güneyli Demokratlar manifestoyu imzalamamaya karar verdiler. 1950’lerin geri kalanında ve 1960’larda, medeni haklar yasası Senato meclisine geldiğinde, Fulbright yine safını korudu. Yaptığı itiraz konuşması sırasında “Eyaletimin zencileri özgürce ve zorlamadan oy kullanıyor” dedi. Güney imtiyazlarının savunulmasının, anayasal kısıtlama için bir duruş olduğunu ileri sürdü. Federal yetki yoluyla değişim, beyaz çoğunlukların büyük Afro-Amerikan azınlıklarla birlikte yaşadığı gerçeği de dahil olmak üzere, Güney’in kölelikten miras aldığı benzersiz koşulları bozuyordu.

Fulbright, 80’li yaşlarında bile o anları anımsarken, seçmenlerinin isteklerinin kendisine dayattığı kısıtlamalardan bahsediyordu. Eşitlik fikrini benimsemelerinin zaman alacağına inanıyordu. Bununla birlikte, en kolay görüştüğü seçmenler beyazlardı. Onun da temsil ettiği Arkansas’ın Mississippi Deltası’ndaki Afro-Amerikan toplulukları büyük ölçüde görünmezdi. Fulbright, sorunun oy kullanmamaları olduğunu öne sürüyordu. Ama bu bir ölçüde doğru olsa da , nedenini biliyor olmalıydı. Güneye özgü o muazzam haklardan mahrum etme, zorlama ve korkutma sistemi, Fulbright’ın Capitol Hill’de geçirdiği süre boyunca hala sıkı bir şekilde yürürlükteydi.

Amerikalılar genellikle sivil haklar hareketinin hikayesini boyun eğdirenler ve özgürleştiriciler arasındaki bir mücadele olarak anlatırlar, ki elbette öyleydi. Ancak Fulbright, özellikle küresel meselelerle ilgileniyorlarsa, dönemin pek çok beyaz liderinin de durduğu bir bölgede duruyordu. Bu, kötülüğü saf bayağılığından kaynaklanan bir konumdu. Savaş ve barışla ilgili büyük önemli sorunlar kapıdayken, Siyah Amerikalılar için tam vatandaşlığın o kadar önemli olmadığını düşünüyorlardı.

GÜNEYLİ HAYAT TARZI

Fulbright’ın bakış açısındaki çelişkiler yalnızca belirli bir perspektiften bakıldığında kafa karıştırıcıdır. ABD dış politikası genellikle – Soğuk Savaş ve benzerlerini tasarlayan küresel kurumları dizayn eden ve yöneten Massachusetts Körfezi kolonisinin kurucularından John Winthrop, Harvard ve Yale’li adamlar tarafından “tepedeki şehir” diye tarif edilen – New England’dan anlatılır, ancak doğuş noktası Güney’dir.

Köle sahibi bir bölgenin özellikleri, Sven Beckert, Matthew Karp, Heather Cox Richardson ve diğer tarihçilerin gösterdiği gibi, ABD dış ilişkilerinin ve daha sonra batıya doğru genişlemenin ortaya çıkmasında merkezi öneme sahipti. Chesapeake Körfezi’nden Meksika Körfezi’ne kadar uzanan plantasyonlarda yaklaşık dört milyon kadın ve erkeğin zorunlu çalışmasının meyvesi olan pamuk, tütün ve diğer emtialardan elde edilen zenginlik, serbest ticaret taahhüdünü teşvik etti. Güney eyaletlerinden ulusal liderler, köleliği yalnızca yerel bir kurum olarak değil, aynı zamanda ittifakların ve dünya düzeninin temeli olarak da savundular. İç Savaştan önce ABD dış politikası düşüncesinde tutarlı bir çizgi, Güney’in diğer yerli Jeffersonculuğuydu – Thomas’ın değil, gelecekteki Konfederasyon başkanı Senatör Jefferson Davis’in Jeffersonculuğu. Davis, 1858’de yaptığı bir konuşmada, “Orta ve Güney Amerika’daki komşularımız arasında, Beyazların Hint ve Afrikalılarla karıştığını görüyoruz” diyordu. “Özgür hükümet biçimlerine sahipler, çünkü onları örnek aldılar. O yönetim biçiminin nimetlerinden yararlanamadılar, çünkü bu uygarlık standardı ırklarının üzerindedir.” Davis ve diğer beyaz güneyliler için ABD’nin görevi evrensel özgürlük ve cumhuriyetçiliği yaymak değildi. Bu, ırkların sözde doğal hiyerarşisine dayanan bir ekonomi politiğin üstünlüğü için örnek olmaktı.

Yeniden Yapılanmanın sona ermesinden sonra, güneyli seslerin ve fikirlerin etkisi hem yerel hem de ulusal olarak arttı. Güney, İç Savaşı kaybetmekle kalmayıp, dışarıdan aldığı kaynaklar aracılığıyla, bölgenin ötesine uzanan yeni ayrımcılık teorileri ve teknikleri yaydı. Yerel olarak, Jim Crow sistemi, beyazların yasal, ekonomik ve politik gücünü pekiştirdi, tıpkı batı ovalarında düzenli ordunun savaştığı Yerli Amerikalılara karşı kullanılan acımasız kontrgerilla taktikleri gibi. Indiana’dan California’ya kadar eski Konfederasyonla hiçbir ilişkisi olmayan yerler, ırklararası evlilik yasakları ve oy kullanma kısıtlamaları da dahil olmak üzere kendi ırk ayrımı versiyonlarını yaratmakta gecikmediler.

Uluslararası bağlamda, ABD’nin Hawaii, Filipinler, Küba ve Haiti’deki müdahaleleri, birçok savaş öncesi güneylisinin kendilerinde gördüğü aynı mecazlar kullanılarak açıklandı: erkeklik, beyaz üstünlüğü ve diğer insanlar bunu dehşet olarak deneyimlerken bile, kendi soylu niyetlerine duyulan inanç. Beyaz stratejistlere göründüğü şekliyle dünya haritası, yabancıları tanıdık ve ortak vatandaşları yabancı kılan doğal yakınlıklardan biriydi -Avrupalılar ve onların torunları, Afrikalılar ve onlarınki. Politika, köleleştirmenin, göçün ve imparatorluğun talihsiz yan etkisini, yani ırkların karışması gerçeğini yönetme sanatıydı. Wisconsinli siyaset bilimci ve diplomat Paul Reinsch’in 1900’de Ondokuzuncu Yüzyılın Sonu Dünya Politikası adlı ders kitabında belirttiği gibi, siyasetin temel ilkesi Amerika Birleşik Devletleri sınırları içinde olduğu kadar ötesinde de aynıydı: “Üstün ırklar ve inatçı yerliler arasında… varoluş için sert ve acımasız bir mücadele,”.

ABD dış politikası genellikle New England’dan anlatılır, ancak Güney’de doğdu.

Aynı mantık, İkinci Dünya Savaşı sırasında hâlâ hakimdi ve Japon Amerikalıların Amerika Birleşik Devletleri’nde hapsedilmesine olanak tanıyor ve Avrupa ve Pasifik’teki çatışmalara ilişkin farklı görüşleri biçimlendiriyordu. Pasifik tiyatrosundan savaş muhabiri Ernie Pyle, “Avrupa’da, korkunç ve ölümcül olsalar da düşmanlarımızın hala insan olduğunu hisseddiyorduk” diye yazıyordu. “Ama burada kısa süre sonra Japonların, bazı insanların hamamböcekleri veya fareler hakkında hissettikleri gibi, insanlık dışı ve iğrenç bir şey olarak görüldüğünü anladım.” Akademisyen ve insan hakları lideri W.E.B. Du Bois’in 1944’te American Journal of Sociology‘de yazdığı gibi, bu fikirlerin sürdürülmesine ve yayılmasına yardımcı olan mekanizmalar, ABD siyasetinin yapısının bir parçasıydı: “Güneylilerin gücü, Zenci ve yoksul beyaz oylarının baskılanmasının Mississippi’nin kokuşmuş ilçesine Massachusetts’in dört katı siyasi güç veren ve Güney’in kıdemlilik kuralı (i) yoluyla Kongre komitelerini doldurup ona hükmetmesini sağlayan zenci ve yoksul beyaz oylardan gelir.”

Ancak iç düzen ile dış ilişkiler arasındaki uyumu sürdürmenin zor olduğu görüldü. 1950’lerde, mahkemelerde ve Siyah Amerikalıların cesur eylemleri yoluyla ırk temelli ayrımcılığa karşı artan muhalefet, 1870’lerden sonra güneyli beyazların fiilen kamulaştırdığı sistemi yavaş yavaş zayıflatmaya başladı. Yeni bir küresel rakip olan Sovyetler Birliği, Amerika’nın özgürlük ve demokrasi hakkındaki iddialarının özündeki ikiyüzlülüğü vurgulamaya özen gösterdi. Bu Sovyet yaklaşımına Soğuk Savaş mücadelesinin küçük bir unsuru olarak bakmak cezbedici. Ancak o zamanlar, Amerikan ırkçılığının yarattığı güvenlik açıklarını anlayan Amerikalı diplomatlar, istihbarat analistleri ve diğerleri için önemsiz bir endişe kaynağından daha fazlasıydı. ABD Adalet Bakanlığı’nın, Eğitim Kurulu’na karşı Brown davası için Yüksek Mahkeme’ye verdiği bir demeçte, “Irk ayrımcılığı, Komünist propaganda kazanlarının değirmenine su taşıyor ve dost milletler arasında bile demokratik inanca bağlılığımızın yoğunluğu konusunda şüphe uyandırıyor” diyordu.

Rahatsız edici de olsa komünistlerin haklı olduğu bir nokta vardı elbette. Başkan John F. Kennedy, bir Maryland lokantasının Çad’ın Birleşmiş Milletler temsilcisine hizmet etmeyi reddederek uluslararası bir olaya yol açmasından sonra bir yardımcısına “Afrikalılara 40 Numaralı Otoyol’da araba kullanmamalarını söyleyemez misin?” diye soruyordu. Beyaz politikacılar ve entelektüeller için kabul edilmesi daha kolay olan şey, iç ve dış dünyaların özünde ayrı olduğu ve farklı etik akıl yürütmeler ve belirli analitik modeller talep ettiğiydi. Bilim insanı Hans Morgenthau, ilk kez 1948’de yayınlanan Politics Among Nations’da (Milletler Arasında Politika), “Hem iç hem de uluslararası siyaset bir güç mücadelesidir,” diyordu, ancak “her alanda farklı ahlaki, politik ve genel sosyal koşullar hüküm sürüyor.” Devletler, uluslararası sistemdeki atomik, ahlaktan azade birimlerdi ve her biri ulusal çıkar adı verilen bir amaç peşindeydi. Büyük strateji, mevcut kaynaklar ve müttefiklerin ve düşmanların eylemleri göz önüne alındığında, bir devletin hedeflerini takip ettiği teknikti. Tukididis ve Machiavelli’nin seçici bir okuması, bunun binlerce yıldır dünya meseleleri hakkında düşünmenin normal yolu olduğunu öne sürebilir. Zaman geçtikçe, bilim adamları devletin kara kutusunu açmaya başladıklarında bile, kendilerini ortaya koyan davranışların itici güçleri, kurumsal rekabet, askeri-sanayi kompleksi ve çıkar grubu siyaseti gibi kişisel veya tamamen yapısaldı. Akademisyenler, Du Bois ve diğerlerinin bir asırdır ısrarla üzerinde durdukları şeyi görmezden gelme eğilimindeydiler: Ülkede gücü kimin elinde tuttuğu ile bir hükümetin yurtdışında izlediği amaçlar arasındaki bağlantı.

A segregated water fountain in North Carolina, 1938
Kuzey Carolina’da siyahlara ayrılmış bir sokak çeşmesi, 1938 (Pixabay)

Sonuç, en acil iç meseleleri küresel düşünenlerin kapsamı dışında bırakmaktı. Amerikan siyaseti ve uluslararası ilişkilerinin daha önce hiç olmadığı kadar birbirine karıştığı bir zamanda -Mahatma Gandhi’den Martin Luther King, Jr.’a ve ardından dünyanın dört bir yanındaki sömürgecilik karşıtı ve insan hakları mücadelelerine uzanan bir geri bildirim döngüsünde- tutarlı bir ulusal çıkar kavramı oluşturmak için bu bağlantıları inkar etmek önemliydi. Ne de olsa kolektif bir irade, ancak kimin kolektif sayılacağı kontrol edilebildiği sürece istikrarlıdır. Bilim adamları Kelebogile Zvobgo ve Meredith Loken’in önemli bir eleştiride tartıştıkları gibi, zamanın önde gelen her beyaz politikacısı ve küresel mesele uzmanının ırkçılığı, haklardan mahrum bırakmayı ve sömürgeciliği kenarda bırakması bu şekilde mümkün oldu. Geçen yıl Foreign Policy’de gözlemledikleri gibi, 1945 ve 1993 yılları arasında “ırk” kelimesi ilk beş uluslararası ilişkiler dergisindeki makale başlıklarında yalnızca bir kez yer aldı. Dikkate değer bir el çabukluğuyla, akademisyenler yerel güç ile küresel hırs arasındaki bağları kabul etmeyi bıraktılar, ki bu tam da bu bağlantının en önemli hale geldiği zaman olan Amerikan yükseliş anında, Davis gibi insanlar için beyaz üstünlükçü versiyonuyla bariz olan bir şeydi.

Tüm farklılıklarına rağmen, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş sonrası rolünü şekillendiren müesses nizam figürlerinin paylaştığı uluslararası arena kavramı, memleket kaygılarından ayrı ve esas olarak kendileri gibi adamların (cinsiyet elbette önemliydi) yaşadığı güvenli bir alandı. Bu açılardan, Fulbright, seri biyografileri bir zamanlar ABD dış ilişkileri tarihini yazmanın standart yolunu oluşturan dış politika zihinlerinden oluşan kadronun – Kennan, Morgenthau, Dean Acheson, John Foster ve Allen Dulles, Henry Kissinger- bir temsilcisiydi. Onlar gibi, o da havacı ve Önce Amerika ünlüsü Charles Lindbergh’in tecritçiliğini, McCarthy’nin hararetli anti-komünizmini ve Alabama’lı politikacı George Wallace’ın melezleşme fobisini reddediyordu. Her biri, kendince, gözden düşmüştü ve kendi kendini yaratan bir aristokrat için daha da kötüsü, ateşliydi.

Buna karşılık, büyük devlet işlerinin gerçekten gerektirdiği şey, aklı başında muhakemeydi. Fulbright, 1979’da) o sayfalarda şöyle yazıyordu: “Sağlam bir değerler duygusu, temel öneme sahip olanla yalnızca yüzeysel olanı ayırt etme yeteneği, iyi bir yasa koyucunun vazgeçilmez bir niteliğidir.” Temel bir konuda verdiği örnek, Birleşmiş Milletleri cesaretlendiriyordu. Siyah vatandaşları oylama kabininden uzak tutmak için açıkça kullanıldığını bildiği kelle vergisinin önemsiz olduğunu söylüyordu. “Meslektaşlarım veya ulusal basın, kelle vergisinin kötülükleri konusunda ne kadar ikna edici olursa olsun, temel önemini görmüyorum” diye yazdı.

Çoğu okuyucu, onun bugün oy haklarını reddetmesini şok edici bulacaktır, ancak bu ayrım o zamanlar hem açıklayıcı hem de sıradandı. Ulusal çıkarlara budaklardan kaçınacak biçimde şekil verme alışkanlığını örneklendiriyordu: Kimin için? Ne amaçla? Kimin gerçek çıkarına? Fulbright, bir keresinde, bunun gibi soruları es geçmenin ne anlama geldiğine dair bir deyim bulmuştu. Analizi kendine karşı kullanmak hiç aklına gelmemiş olsa da, birkaç kitabından birinin kapağındaydı. O kitabın adı, The Arrogance of Power’dı (Gücün Kibiri).

Amerikan enternasyonalizmi, köleleştirme ve Aydınlanma üzerine kurulmuş bir ülke gerçeğiyle başlamalıdır.

Artık, yeni nesil tarihçiler ve siyaset bilimcileri, Amerikan demokrasisinin sorunlarını ciddiye alıyor ve onları uygun karşılaştırmalı perspektife yerleştiriyor. ABD tarihinde ırkçılık ve ırkçılık karşıtlığının yerini yeniden tanımlıyorlar ve Du Bois’ten ulusal siyaset ve dış politika arasında açık bağlantılar kuran insan hakları öncüsü Pauli Murray’e kadar düşünürleri yeniden hayata döndürüyorlar. Bu süreç, üniversite müfredatlarında, yayıncı listelerinde, film senaryolarında, sanat sergilerinde, senfoni repertuarlarında ve diğer alanlardaki ırk hiyerarşilerinin kapsamlı ve gerekli bir şekilde yeniden düşünülmesine eşlik ediyor. Amerikalı üniversite öğrencilerinin Ralph Bunche olmadan diplomasi, Zora Neale Hurston olmadan antropoloji ve Carter G. Woodson olmadan tarih okuyabilmeleri, hayal gücündeki ırk ayrımının kaldırılmasının henüz ne kadar yol alması gerektiğinin bir işareti. Bunlar gibi Siyah sesleri yeniden keşfetmek, bir “siyasi doğruculuk” veya “uyanmışlık” meselesi değildir – farkındalığı olan hangi insan bu tür terimleri kullanır? – hatta bu yönde yol açabilecek olsa da bir adalet sorunu bile değildir. Bu, daha az aptal olmanın temelidir.

Bu taze temel üzerinde yeni bir Amerikan enternasyonalizmi yükselebilir. Bu, kölelik ve Aydınlanma idealleri üzerine kurulmuş bir ülkenin birbirine geçmiş gerçekliği ile – hem ilk Afrikalıların Kolonilere zorla getirildiği yıl olan 1619’u hem de Bağımsızlık Bildirgesi’nin yılı olan 1776’yı aynı anda aklınızda tutarak başlamalıdır. Aynı zamanda, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki akademisyenleri ve gazetecileri başka yerlerdeki meslektaşlarından ayıran ve buna karşılık öğrencilerin ve halkın neyi bilmenin önemli olduğunu düşündüklerini belirleyen istisnacılığın kalıntılarını ortadan kaldırmayı da gerektirir. Muhafazakarlar kadar ana akım liberaller de, ABD’nin yurtdışında neden olduğu kötülükleri önemsiz gösterme eğilimindeyken, ülkeyle daha ilgili olan etkilerini – Amerikan hapishane sistemi, sağlık hizmetleri eşitsizlikleri, seçmenlerin baskılanması – küresel meseleleri anlamak için önemsiz görecek biçimde yeniden düzenlemektedirler. Bu alışkanlık değiştirilebilir.

Amerika Birleşik Devletleri, sıklıkla yurtdışındaki ülkelere sevkedilen konuları araştırmak için bir laboratuvar olmalıdır. Küresel gelişme aynı zamanda Mississippi Deltası’nda, Appalachia yaylalarında ve Amerikan Yerlileri’ne ayrılmış Standing Rock Bölgesi’nde de önemlidir. Jim Crow’dan Trump’a kadar Amerikan otoriterliği ile dünyanın diğer bölgelerindeki şiddet sistemleri ve kişisel diktatörlükler arasında akraba benzerliği vardır. Yolsuzluk her yerde aynı kaynaklara sahiptir ve çok uluslu ağlardan beslenir. Popülizm, etnik milliyetçilik, radikalleşme ve nihilizm ve umutsuzluk politikalarının hepsinin, internet ve sosyal medya aracılığıyla küresel eşdeğerleriyle her zamankinden daha fazla bağlantılı olan Amerikan versiyonları var. Amerika Birleşik Devletleri, acımasız kampanya danışmanlarından, ücretli uzmanlıklarıyla dünyanın dört bir yanındaki topluluklarda siyasi sonuçları ve kamu güvenliğini şekillendirmeye devam edecek olan özel güvenlik şirketlerine kadar, iyi gelişmiş bir tutsaklık ihracı endüstrisine sahiptir. Yerli olana bakışın düzeltilerek uluslararası olarak görülmesi, bu gerçekleri kabul etmeyi gerektirir ve ilk adımın gerçekleştirilmesi olmasa da tespit edilmesi kolaydır. Bu, Fulbright’ın bir zamanlar Başkan Abraham Lincoln’ün 1862’de Kongre’ye gönderdiği mesajından alıntı yaptığı bir satırda özetleniyor. Lincoln, “Kendimizi azat etmeliyiz ve sonra ülkemizi kurtaracağız,” diye yazıyordu.

İKİ FULBRIGHT

Fulbright’ın hayatı, çoğu insanınki gibi karmaşıktı. Korkunçluğa boyun eğdi, ancak siyasi ve ahlaki cesaret gerektiren alanlarda liderlik etti. Başarısızlıkları ülkesinin ve özellikle bölgesinin başarısızlıklarıydı. Başarıları kendisine aitti. Cesur ve zayıf, ikna edici ve çileden çıkaran, ileri görüşlü ve dar görüşlü, geçmişin kölesi olan bir fütüristti. Amerika Birleşik Devletleri 1950’lerde ve 1960’larda onun desteklediği iç politikayı izleseydi, büyük bir adaletsizlik ve kendine ihanet eylemi gerçekleştirmiş olurdu. 1960’larda ve 1970’lerde Fulbright’ın savunduğu dış politikaları izlemiş olsaydı, dönem muhtemelen daha az can kaybı yaşanırdı.

1982’de, Fulbright’ın (ve benim) mezun olduğu okul, Arkansas Üniversitesi, Ekonomist John Kenneth Galbraith’in bir konuşmasıyla, Sanat ve Bilim Yüksek Okuluna onun adını veren bir tören düzenledi. Eski senatörün kendisi kürsüden ışınlandı. Yaklaşık kırk yıl sonra, Ağustos 2020’de üniversite, Yüksek Okulun adının geleceği ve kampüste önemli bir Fulbright heykeli dikilmesi hakkında tavsiyelerde bulunmak için özel bir komite kurdu. O zamana kadar, Woodrow Wilson’ın adı Princeton Kamu ve Uluslararası İlişkiler Okulu’nun adından çıkartılmıştı. Ülke genelinde eski ayrılıkçıların ve ayrımcıların anıtları yıkılmıştı. Ardından Kongre Konfederasyon generallerinin soyadlarını ABD askeri üslerinden çıkaran bir yasa çıkaracaktı. Geçtiğimiz Nisan ayında komite, Fulbright adının ve heykelinin kaldırılmasını tavsiye etti.

Fulbright, korkunçluğa boyun eğdi, ancak siyasi ve ahlaki cesaret gerektiren alanlarda liderlik etti.

Toplumların artık binaların insan isimlerine ihtiyaç duymadığını veya önemli kişilerin heykellerinin dikilmesi gerektiğini düşünmediği bir zaman gelebilir. O zamana kadar, dünya görüşleri biyografilerini aşan insanları hatırlamanın birçok yolu var. Bunlardan biri, Fulbrightlı olmanın dönüştürücü deneyimidir. 1946’dan beri 160’tan fazla ülkeden 400.000’den fazla insan (ben dahil) bir dizi Fulbright programından yararlandı; şu anda, yılda yaklaşık 3.000 Amerikalı öğrenci, öğretmen ve akademisyen bunu yapıyor. Ödül alanlar arasında 39 devlet veya hükümet başkanı, 60 Nobel ödüllü kişi ve 88 Pulitzer Ödülü sahibi yer alıyor. Fulbright unvanı, zeki ve dünyevi başarının bir işareti olmaya devam ediyor. Müzisyen Paul Simon, birden fazla Platin plak alan albümü Graceland’de “Yakın zamanda Fulbright verilen kadın sen değil misin?” diye soruyordu. Hem daha barışçıl hem de her şey hesaba katıldığında Amerika Birleşik Devletleri’ni iyi bir güç olarak düşünmeye daha meyilli bir dünya inşa etmek için daha karlı bir yatırım hayal etmek zordur.

Bu miras, bir insan için değil, tek bir yaşamda kusurlu bir şekilde yaşanan ve onu savunan ülke tarafından defalarca ihanete uğrayan bir fikir için dikkate değer bir anıttır. Fulbright’ın kendi biyografisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin geçen yüzyılda yaptığı en iyi şeylerin, yaptığı şeylerin en kötülerinden ayrılamaz olduğunun kanıtıdır, ki bu da Amerikalıların uluslararası ilişkiler eğitiminden dış politika oluşturmaya kadar her şeye nasıl yaklaşacaklarını belirlemesi gereken karmaşık, yetişkinlere yaraşır bir gerçektir. Ve Afrika, Asya, Avrupa ve Amerika’daki nesillerce insana, Fulbright’ın en kalıcı katkısı, Amerika Birleşik Devletleri’nin şu anda kendi topraklarına geri getirme fırsatına sahip olduğu bir şeydir: özgürleştirici, şaşırtıcı; hükümetlerin insanlara farklılık korkusunu yenme konusunda yardım etme görevi olduğu fikri.

Charles King

CHARLES KING, Georgetown Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler ve Hükümet Profesörü ve Gods of the Upper Air: How a Circle of Renegade Anthropologist’in Reinvented Race, Sex, and Gender in the Twentieth Century‘nin yazarıdır.

i ABD Kongresi’nde, bir komitede en uzun süre görev yapan çoğunluk partisi üyesinin başkanlığı almasını sağlayan bir kural

Bu makale Foreign Affairs’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş