Minyatür: Hasat kancalarıyla buğday hasat eden erkekler. The British Library’nin bir takvim sayfasından | Agustos

ISMAİL HÜSEYİN-ZADEH – ANTHONY A. GABB

Feodal üretim tarzı altında, köylülerin genellikle kiralıkladıkları toprak parçalarında kendileri için tarım yapmalarına izin veriliyordu. Bununla birlikte, kiracı çiftçiler nadiren kendi başlarına toprak sahibi olmayı başardılar, çünkü hasat ettikleri ürünün büyük bir kısmı toprak sahipleri tarafından rant olarak alınıyor ​​ve çoğu zaman onlara ürettiklerinden sadece geçinebilecekleri bir miktarı kalıyordu. Hasat zayıf olduğunda, borçlanıyorlardı. Köylüler borçlarını ödeyemezlerse, kendilerini serf veya köle durumuna düşmüş bulabiliyordu.

Bugün, asalak mali sermayenin piyasa hakimiyeti koşullarında, bir yanda güçlü mali oligarklar (zamanımızın feodal lordları olarak) ile diğer yanda genel olarak halk (bugünkü köylü nüfusu olarak) arasında benzer bir ilişki tespit edilebilir. Geçmişteki toprak aristokrasisinin tekelci toprak mülkiyeti sayesinde rant elde etmesi gibi, bugün de mali oligarşi ulusal kaynakların büyük bir bölümünü finans kapital olarak ellerinde toplamış olduğu için faiz ve diğer finansman giderlerini söküp alıyor.

Marksistlerin kullandığı ücretli köleler terimi, sermayesi ya da üretim araçları olmayan, geçimlerini sağlamak üzere satmak için yalnızca emek gücüne sahip olanları ifade eder. Bu, tek geçim araçları çalışma kapasitelerinin satışı olan günümüz kapitalist toplumlarındaki insanların büyük çoğunluğunu tanımlar. “Feodal çağ serfinin kendisini ve ailesini malikane lorduna köle etmekten başka seçeneği olmadığı gibi, günümüz serfi de bir araba ya da ev sahibi olmak ya da bir üniversite eğitimi satın almak için kendisini bankalara borçlandırmak zorundadır” [1] .

Profesör Margrit Kennedy, Occupy Money adlı kitabının son baskısında, bugün tüm tüketici harcamalarının yüzde 35 ila yüzde 40’ının bankacılar, sigorta şirketleri, banka dışı borç verenler/finansçılar, tahvil sahipleri ve benzerleri gibi finans sektörü tarafından gasp edildiğini gösteriyor [2]. Açıkçası bu, Ellen Brown’un işaret ettiği gibi şu anlama geliyor: “Bankacılığı geri alarak . . . hükümetler, özel sektör aracılığıyla yatırım programlarını finanse etmek için şu anda faize ayrılan her kamu bütçesinin çok büyük bir diliminin (yüzde 40’a kadar) kontrolünü yeniden kazanabilirler” [3].

Dağılım Etkileri: Yoksulluğun ve Eşitsizliğin Artması

Feodal rant gibi, finans sektörünün aldığı gizli haraç, yani finans sektörü tarafından tahsis edilen tüketici harcamalarının yaklaşık yüzde 40’ı, zenginliğin sokaktaki adamdan Wall Street’e sistematik olarak nasıl aktarıldığını açıklamaya yardımcı olur. Zenginler, sadece açgözlülük ya da piyasa mekanizmasının kör güçleri yüzünden değil, daha da önemlisi, mali oligarşinin etkin denetimi altına sürekli olarak giren kasıtlı para/ekonomi politikaları nedeniyle, yoksullar pahasına giderek daha da zenginleşiyor. Gerçekten de, para yaratma mekanizmasının ve/veya para politikasının bizzat kendisi eşitsizliği şiddetlendiriyor.

Perdelenmiş ve/veya gizemli hale getirilmiş olmasına rağmen, ekonomik kaynakların aşağıdan yukarıya yeniden dağıtılmasının gerçekleştiği planlı veya önceden tasarlanmış mekanizma oldukça basittir. Mali oligarşinin lehine olan sinsi yeniden dağıtım mekanizması ustaca sterilize edilmiş ve iyi niyetli bir şekilde para politikası olarak adlandırılmıştır. Özel merkez bankaları (ABD’deki Federal Rezerv Bankası gibi) genellikle yeniden dağıtımla ilgili para politikasını yürüten ana kurumsal araçlardır. Merkez bankalarının ucuz veya kolay para avantajları politikaları, her şeyden önce, büyük borçlulara garanti edilen sıfıra yakın oranlardan çok daha yüksek oranlardan borçlanmak zorunda kalan küçük borçluları oyun dışı bırakabilen büyük bankalar ve diğer büyük finansal oyuncuların yararınadır.

Böylece, neredeyse faizsiz paraya ayrıcalıklı erişim elde ederek, finansal seçkinler kendilerini çeşitli şekillerde zenginleştirebilirler. Birincisi, ucuz paraya erişimi olmayan küçük borçluların aleyhine olacak şekilde, gelir getiren varlıkları kapabilirler. Ya da, ucuza ödünç alınan parayla haksız biçimde elde ettikleri varlıklar için yapay bir talep (hisse geri alımları gibi) yaratarak servetlerinin değerini artırabilirler. Ek olarak, merkez bankalarından elde ettikleri ucuz parayı servet/gelir piramidinin en altındaki herkese – yaklaşık yüzde dörde (ipotek), yüzde yedi ya da sekize (otomobil, öğrenci ve diğer krediler) ) ve yüzde 15’in üzerinde (kredi kartları) borç vererek büyük bir servet sağlayabilirler. Açıkçası, bu, ulusal gelir akışının çoğunu ucuza borç alıp çok daha yüksek oranda borç verenlere yönlendirecektir [4].

Mali sektörün yıkıcı spekülatif faaliyetlerini düzenlemek veya sınırlamak yerine, merkez bankalarının öncülüğünde ekonomik politika yapıcılar, son yıllarda aktif olarak varlık fiyat balonlarını teşvik ederlerken aslında eşitsizliği daha da artırıyorlar.

Mali oligarşinin para/ekonomi politikası oluşturma aygıtının başındaki vekilleri, yenilerini şişirirken patlayan balonlar için bir sigorta poliçesi keşfettiklerine inanıyor gibi görünüyor:

“Hem Washington’daki kanun yapıcılar hem de Wall Street, belli ki patlamaları birlikte yönetebileceklerine inanıyorlardı. Bu, bu tür baloncukların oluşmasını engellemeye gerek olmadığı anlamına geliyordu: aksine, hem kanun yapıcıların hem de operatörlerin bunları aktif olarak oluşturdukları açıkça ortadaydı, şüphesiz patlamaları yönetmenin yollarından birinin bir başka dinamik sektördeki balonu balonu patlatmak olduğuna inanıyorlardı: dot-com’dan sonra konut balonu; ondan sonra, bir enerji fiyatı veya yükselen piyasa balonu vb.

Finansal balonları etkin bir şekilde sigortalama politikasının, finansal spekülasyonları bir kazan-kazan fırsatı, başkalarının pahasına – ki bu durumda halkın %99’udur- risk almayı teşvik ettiği için yerinde bir şekilde “manevi zarar” olarak adlandırılan bir önerme haline getireceği açıktır, çünkü “batmasına izin verilemeyecek kadar büyük” kumarbazları kurtarmanın maliyeti kemer sıkma kesintileri yoluyla ödeniyor.  Merkez bankasının/para politikasının herhangi bir çöküşten sonra onları kurtaracağını bilerek, bir aşırılıktan diğerine gidiyorlar.

Bu, merkez bankalarının ve onların hissedarlarının (ticari bankaların) yönetiminde yer alan mali oligarşinin vekillerinin, ekonomik kaynakları halktan mali oligarşiye incelikle akıtan aracılar olarak nasıl hizmet ettiklerini gösterir – tıpkı kira/vergi tahsildarları ve feodal lordların icra memurlarının, köylülerden/serflerden ekonomik artıyı toplayıp toprak sahibi aristokrasiye aktardığı gibi.

Asalak Finans Sermayesinin Daraltıcı veya Gelişimsel Olmayan Niteliği

Daha önce de belirtildiği gibi, bugün tüm tüketici harcamalarının yüzde 35 ila yüzde 40’ı finans sektörü tarafından gasp ediliyor. Bu, kaynakları yalnızca mali oligarşi lehine yeniden dağıtmakla kalmaz, aynı zamanda ekonominin reel sektörünü üretken yatırım ve ekonomik kalkınma için gerekli kaynaklardan da mahrum bırakır.

Deneyimler, sömürücü veya asalak özel bankacılığın aksine, kamu bankacılığının kendi toplumlarının ve/veya uluslarının kalkınma hedeflerine oldukça faydalı olduğunu kanıtlamıştır. On dokuzuncu yüzyıl mahalli tasarruf bankaları, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kredi Birlikleri ve Tasarruf ve Kredi birlikleri, Japonya’daki Jusen şirketleri, Birleşik Krallıktaki Vakıf Tasarruf bankaları ve Avustralya Milletler Topluluğu Bankası, toplumlarındaki konut ve diğer kredi ihtiyaçlarına iyi hizmet etti.

Belki de en ilginç ve öğretici bir örnek, yaklaşık yüzyıldır eyalete ait olan/olmayı sürdüren ve eyaletin nispeten sağlıklı bütçesi ve diğer birçok eyaletteki bütçe sorunları ve ekonomik durgunluk ortamında sağlam ekonomisiyle geniş çapta itibar gören Bank of North Dakota örneğidir. Banka, 1919’da eyalet yasama organı tarafından, özellikle çiftçileri ve küçük işletme sahiplerini eyalet dışı bankacıların ve demiryolu baronlarının pençelerinden kurtarmak için kuruldu. Bankanın misyonu, Kuzey Dakota’da tarımı, ticareti ve sanayiyi teşvik eden makul finansal hizmetler sunmak olmaya devam ediyor [6].

Bank of North Dakota’nın verimli kredi ve/veya yatırım için insanların birikimlerini nasıl kullandığını açıklayan bankanın başkanı Eric Hardmeyer, “Bizi [özel bankalardan] gerçekten ayıran şey, bu mevduatları tekrar kredi şeklinde Kuzey Dakota eyaletine yatırmamızdır. Ekonomik kalkınma türü faaliyetlerde eyalete geri yatırım yapıyoruz.” Banka başkanı ayrıca son bir düzine yıl içinde “vergileri dengelemek veya kamu sektörü ihtiyaçlarının finansmanına yardımcı olmak için bir milyar doların üçte birini genel fona geri çevirdik” diyor [7] .

Kuzey Dakota örneğinin aksine, diğer birçok eyalet, faiz ödemeleri ve özel bankalara yönelik diğer finansal yükümlülükler nedeniyle harap bir halde, kamu sermaye oluşumuna yapılan yatırımları kesmeye, işleri kesmeye ve eyalete ait mülkleri veya eyalet destekli hizmetleri – genellike kelepir fiyatına – tasfiye etmeye zorlanmaktadır. Örneğin California’yı düşünün. 2010’un sonunda, özel bankalara ve diğer tahvil sahiplerine olan yalnızca faiz borcu 70 milyar dolardı – bu da 158 milyar dolarlık toplam finansal yükümlülüklerinin %44’ü ediyor. Ellen Brown, “Eyalet bu borcu kendi bankasına yüklemiş olsaydı,” diye yazıyor, “Kaliforniya bugün 70 milyar dolar daha zengin olabilirdi. Hizmetleri kesintiye uğratmak, kamu varlıklarını satmak ve çalışanları işten çıkarmak yerine, hizmetlerine eklemeler yapmak ve ve çürüyen altyapısını onarabilirdi”[8].

Ulusal düzeyde, ABD federal hükümeti 2011 yılında 454 milyar dolar borç faizi ödedi – askeri ve Sosyal Güvenlik harcamalarından sonra üçüncü en yüksek bütçe kalemi. Bu rakam, o yıl toplanan toplam kişisel gelir vergilerinin (1, 100 milyar dolar) yaklaşık üçte birine tekabül ediyor. Bu, eğer Federal Rezerv Bankası kamuya ait olsaydı ve hükümet faizsiz olarak doğrudan oradan borç alsaydı, kişisel gelir vergilerinin üçte bir oranında azaltılabileceği anlamına gelir [9]. Alternatif olarak, tasarruflar hem beşeri hem de fiziksel sosyal altyapıya yatırılabilir, böylece ulusun üretken kapasitesi büyük ölçüde arttırılabilir ve herkes için yaşam standardı yükseltilebilirdi.

Asalak finans kapitalin ekonomik kaynakları sömürmesinin günümüz ekonomileri/toplumları üzerinde yarattığı tahribatların, feodalizm altında toplumsal dokuya feodal rantın sömürülmesinden bile daha yıkıcı olduğu makul olarak ileri sürülebilir. Bu yargının en az iki önemli nedeni vardır.

Bir kere, toprak sahibi aristokrasilerin ekonomik fazlalığın ya da rantın büyük bir kısmına el koyması, üretimi ve dolayısıyla çiftçi işgücünün istihdamını gerektiriyordu. Bu, çiftçi işgücünün elbette sömürülmesine rağmen, yoksulluk veya geçimlik ücret seviyelerinde de olsa üretimden faydalandığı anlamına geliyordu. Bununla birlikte, finans kapital çağında, asalak mali oligarşi tarafından kâr etme veya fazlalığı sömürme, büyük ölçüde ekonominin geri kalanından asalak mülk edinme yoluyla geldiği için, gerçek üretim ve istihdamdan büyük ölçüde ayrılmıştır. Hal böyle olunca, işgücünün hiç ya da çok küçük bir yüzdesini istihdam ettiğinden, bugün finans sektörü, halkın ezici çoğunluğuyla paylaşmadan gelir/kâr üretiyor.

Diğer yandan, toprak sahibi aristokrasiler tarafından sürdürülemez köylü borçlarının periyodik olarak affedilmesi, feodal üretim tarzını ve sosyal yapıyı sürdürmek için onarıcı önlemler olarak kabul edilirken, günümüzün mali sermaye yönetimi altında bu tür iyileştirme önlemleri ekonomik felaketin alametleri olarak görülerek söz konusu bile edilmezler. Tarihsel kayıtlar, Bronz Çağı Mezopotamya’sında borç affının MÖ 2400’den 1400’e kadar oldukça düzenli bir şekilde gerçekleştiğini göstermektedir. Çivi yazılı yazıtlardan deşifre edilen eski belgeler, birçok tarihçiyi, Yakın/Orta Doğu’daki Tunç Çağı borç affı geleneğinin, İncil’deki borç hafifletme konusundaki beyanlar için ortam veya örnek teşkil etmiş olabileceğine inanmaya yöneltmiştir.

Bu kayıtlar üzerinde yapılan dikkatli çalışmalar, borç affının, batmasına izin verilemeyecek kadar büyük nakaratında özetlendiği gibi, ekonomik düzensizliğe yol açabileceğine dair (büyük ölçüde etkili finansal çıkarlar tarafından şekillendirilen) günümüz algılarının aksine, daha önceki borç hafifletme uygulamalarının tam tersi nedenlerle yürütüldüğüne işaret etmektedir: yani ekonomiye ve nüfusun ezici çoğunluğuna verilen borçların yaptığı tahribatı ortadan kaldırarak ekonomik canlanmayı ve sosyal uyumu yeniden sağlamak için. O günlerde özgürlük, bugün teşvik edilen soyut veya içi boş özgürlük kavramı değil, gerçek, ekonomik özgürlük – borç esaretinden özgürlük – anlamına geliyordu.

“Bahsedilen ekonomik özgürlüğün türü, vergileri ve diğer kişisel borçları geri alma, geleneksel aile toprak sahipliği haklarını geri getirme ve borç için köleleştirilmiş vatandaşları azat etme eylemiydi. Bu muhteşem müdahaleler, genel ekonomik özgürlüğe tecavüz etmek yerine onu güvence altına alıyordu” [10].

Ne yapılmalı?

Asalak finans kapitalin birçok eleştirmeni, finans sektörünün düzenlenmesi için güçlü bir sistem çağrısında bulunuyor. Ancak deneyimler gösteriyor ki, sermaye birikiminin dinamikleri ve yapıları olduğu gibi bırakıldığı sürece, düzenleme tekrarlayan finansal balon ve patlama krizlerine uzun vadeli etkili bir çözüm sağlayamaz.

Birincisi, güçlü mali çıkarlar gruplarının siyasi etkisi nedeniyle, mali düzenlemeler, örneğin 2008 mali patlamasına ve ardından gelen Büyük Durgunluğa karşı yapılan politik müdahalelerinin gösterdiği gibi, anlamlı bir şekilde uygulanmayacaktır.

Diğer yandan, düzenlemeler bir şekilde uygulansa bile, sadece geçici bir rahatlama sağlayacaktır. Çünkü, toplum veya gerçek demokratik kontrol olmadığı sürece, düzenlemeler, politika yapıcıları seçen ve kontrol eden etkili mali çıkar grupları tarafından baltalanacaktır. 1930’ların ve 1940’ların Büyük Buhran ve İkinci Dünya Savaşı’na yanıt olarak uygulamaya konan kapsamlı düzenlemelerinin, dramatik bir şekilde günümüzün eşit derecede dramatik deregülasyonlarına dönmesi, bu yargıyı güçlü bir biçimde doğruluyor. Bu, kapitalist sistemin tekrar eden krizlerini sona erdirme ihtiyacının finansal düzenlemeden fazlasını gerektirdiği anlamına gelir; sistemin kendisini değiştirmeyi gerektirir.

Asalak mali sermayenin diğer eleştirmenleri kamu bankacılığı çağrısında bulunuyorlar. Bankacılık endüstrisini, ulusal tasarrufları ve kredi tahsisini kamu kontrolü veya denetimi altına alma fikri ne karmaşık ne de illa ki sosyalist veya ideolojiktir. Kamu yolları, okul sistemleri ve sağlık tesisleri gibi pek çok altyapı tesisinin temel kamu hizmetleri olarak sağlandığı ve işletildiği gibi, kredi ve finansal hizmetlerin arzı da temel bir kamu yararı modeli ile hem günlük  ticari işlemler hem de uzun vadeli endüstriyel projeler için sağlanabilir.

Daha önce belirtildiği gibi, mali hizmetlerin ve/veya kredi olanaklarının kamu hizmetleri modeline göre sağlanması, hem tüketiciler hem de üreticiler için finansal maliyetleri yaklaşık yüzde 35 ila 40 oranında azaltacaktır. Tüketicileri ve üreticileri, feodalizmdeki toprak rantına benzer şekilde, tam anlamıyla mali genel gider ya da rant olarak adlandırılabilecek şeyden kurtararak, kamu opsiyonlu kredi ve/veya bankacılık sistemi, asla- bitmeyen borç yükümlülüklerinin ezici yükü altında ezilen birçok durgun ekonomiyi canlandırabilir.

En kapitalist ülkelerde bile, kamu bankacılığı ara sıra kapitalizmi kendi sistemik krizlerinden kurtarmak için kullanılmıştır. Örneğin, 1930’ların Büyük Buhranı karşısında ve Hoover yönetiminin iflas etmiş bankaları kurtarmaya yönelik başarısız politikasının ardından, Franklin .D. Roosevelt yönetimi 1933’te bir “banka tatili” ilan etmek, ölümcül hasta bankaların fişini çekmek ve tüm finansal sistemin yönetimine el koymak zorunda kaldı. Başkan Roosevelt tarafından uygulamaya konulan (5 Mart 1933’te ülke çapında resmi tatil ilan etmesinden dört gün sonra) ve 9 Mart’ta Kongre’den geçen 1933 Acil Bankacılık Yasası, mevduat sahiplerinin parasının tam olarak ödenmesini garanti etti ve böylece etkin bir şekilde yüzde 100 mevduat sigortası yarattı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bankalar 13 Mart 1933’te yeniden faaliyete geçtiğinde, “mudiler, sakladıkları nakitleri mahallelerindeki bankalara geri yatırmak için sıraya girdiler” [11].

Benzer şekilde, 1992 başlarında bankacılık sisteminin çöküşü karşısında, İsveç devleti, finansal sistemini canlandırmak ve tüm ekonomisini çökertmesini engellemek amacıyla tüm iflas etmiş bankaların mülkiyetini ve kontrolünü üstlendi. Bunun, mevcut hissedarları yok ederken, vergi mükellefleri için iyi bir anlaşma olduğu ortaya çıktı: sadece iflas etmiş bankalar lehine maliyetli yeniden dağıtım amaçlı kurtarmalardan kaçınmakla kalmadı, aynı zamanda bankalar kârlılığa döndüğünde vergi mükelleflerine bazı faydalar sağladı.

Hem İsveç’te hem de Amerika Birleşik Devletleri’nde kârlılık tekrar sağlandığında, iflas etmiş bankaların mülkiyetleri tekrar  özel ellere teslim edildi! Bazı eleştirmenleri, kapitalizmin bir tanımının, zararların toplumsallaştırılması ve kârların özelleştirilmesi sistemi olduğunu iddia etmeye iten şey, belki de bu tür kapitalist hükümetlerin güçlü finansal-şirket çıkarlarına olan bağlılığıdır.

Wall Street ile hükümet aygıtı arasında ensest iş-politika ilişkisinin yokluğunda, bankaların ve diğer finansal aracıların kamulaştırılması kulağa geldiği kadar karmaşık veya zor değildir; çünkü bankacılık yasaları halihazırda düzenleyicilere bu kurumlar üzerinde olağanüstü kontroller ve yakın denetim uygulama yetkisi veriyor. Bu, kayıt tutmaktan ve düzenleyici veya yasal yönergelere uymaktan çok daha fazlasını gerektiren imalatçı işletmelerin kamusal mülkiyetinden ve idaresinden kesinlikle daha kolaydır.

Gerçekten de, 2008 mali patlamasının hemen ardından, ABD ve İngiliz hükümetleri Citibank, A.I.G, Royal Bank of Scotland ve Anglo-Irish Bank gibi başarısız finans devlerinin fiili sahipleri oldular. Muazzam miktarlarda kamu fonlarının sağlanması yoluyla, bu hükümetler fiilen çöken kurumların ana yatırımcıları haline geldiler. Politik ve/veya ideolojik sebepler olmasaydı, fiili mülkiyetlerini kolaylıkla yasal mülkiyet haline getirebilirlerdi [12].

Wall Street’in kumar kayıplarının başka herkesin zararına olacak biçimde, hileli bir şekilde tazmin edilmesi, kemer sıkma ve neoliberalizm savunucularının hükümetin piyasa işlerinden uzak durması gerektiği yönündeki laf cambazlıklarının sahteliğini bir kez daha kanıtlamaktadır.

Kamu bankacılığı, finansal balonlar ve patlamalardan kaynaklanan piyasa çalkantılarını kesinlikle hafifletebilir veya ortadan kaldırabilirken, kapitalizmin diğer sistemik krizlerini engellemeyecektir. Bunlara, çok yüksek düzeyde kapitalizasyon, yetersiz talep veya yetersiz tüketim, fazla kapasite veya fazla üretim veya bir piyasa ekonomisinin çeşitli sektörleri arasındaki orantısızlıktan kaynaklanabilecek kârlılık krizleri de dahildir. Bu nedenle, kapitalizmin sistemik krizlerini ortadan kaldırmak, bankaların kamulaştırılmasından fazlasını gerektirir; kapitalist sistemin kendisini değiştirmeyi gerektirir.

İsmail Hüseyin-zadeh, Ekonomi Fahri Profesörüdür (Drake Üniversitesi). Beyond Mainstream Explanations of the Financial Crisis (Routledge 2014), The Political Economy of U.S. Militarism (Palgrave–Macmillan 2007) ve Soviet Non-capitalist Development: The Case of Nasser’s Egypt (Praeger Publishers 1989) kitaplarının yazarıdır. Anthony A. Gabb, New York'taki St. John's Üniversitesi'nde İktisat Doçenti'dir.

Bu makale Counterpunch’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş

Referanslar

[1] Charles Hugh Smith, Central Banks Have Pushed the Middle Class Down into Neofeudal Serfdom.

[2]. Margrit Kennedy, Occupy Money: Creating an Economy Where Everybody Wins, Gabriola Island, BC (Canada): New Society Publishers 2012.

[3] Ellen Brown, Exploring the Public Bank Option.

[4] Aşağıdan yukarıya bu sinsi yeniden dağıtımın kısa ve net bir açıklaması için bkz. Charles Hugh Smith, If We Don’t Change the Way Money Is Created and Distributed, We Change Nothing .

[5] Peter Gowan, “The Crisis in the Heartland,” in M. Konings (ed.) The Great Credit Crash, London and New York, Verso 2010: 52.

[6] Bank of North Dakota’nın benzersiz deneyimi hakkında daha fazla bilgi için, örneğin bkz. Ellen Brown, Cutting Wall Street Out.

[7] Kamu Bankacılığı Enstitüsü tarafından alıntılanan röportaj, http://publicbankinginstitute.org/.

[8]. Ellen Brown, It’s the Interest, Stupid! Why Bankers Rule the World.

[9]. Ibid.

[10] Michael Hudson, The Lost Tradition of Biblical Debt Cancellations.

[11] William L. Silber, Why did FDR’s Bank Holiday Succeed?

[12] Bu konuyla ilgili nispeten kapsamlı bir tartışma için, örneğin bkz. Michael Hudson, Scenarios for Recovery: How to Write Down the Debts and Restructure the Financial System.