Fotograf: Gerd Altmann / Pixabay

1918 grip salgını 50 milyonu öldürdükten sonra, ülkeler enfeksiyonla mücadele etmek için yeni örgütler kurdu. Ancak salgınlar ve yenilenen büyük güç rekabeti çağında bunlar artık yeterli değildir.

Laura Spinney

Cumhurbaşkanı Şi Cinping, 28 Ocak 2020’de – Çin Komünist Partisinin siyasi gücünün bir sembolü olan – Pekin’in Tiananmen Meydanı’ndaki Büyük Halk Salonu’nda, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) genel direktörü Tedros Adhanom Ghebreyesus ile mevcut koronavirüs salgınını görüşmek üzere bir araya geldi. Şi, “Salgın bir şeytandır, Şeytanın saklanmasına izin veremeyiz” dedi.

Sözleri, Batılı gözlemcileri şaşırttı. Çin’de yaklaşık 60 milyon insan halihazırda karantina önlemlerine tabi tutulurken, ülkenin lideri virüsü kötü bir ruhla karşılaştırarak korku yaratıyor gibiydi. Ama yaptığı böyle bir şey değildi. St Andrews Üniversitesi’nden tıbbi antropolog ve Çin uzmanı Christos Lynteris’in bana söylediği üzere, Şi’nin sözleri, DSÖ genel direktörünü veya daha geniş dünyayı değil, yerel bir dinleyici kitlesini hedef alıyordu ve güven tazelemek için dikkatle seçilmişti.

Çin’de salgın hastalıklar da dahil olmak üzere doğal afetleri iblisler, tanrılar veya ruhlarla karşılaştırmak gibi eski bir gelenek ve onları büyük siyasi kargaşanın habercisi olarak gören aynı derecede uzun bir gelenek vardır. Bir örnek, tahminen 60.000 kişinin ölümüne neden olan 1910-11’deki Mançurya veba salgınıdır. Salgın, Çin’in kolektif hafızasında hala canlılığını koruyor, çünkü onu kontrol altına almak için savaşan askeri doktor Wu Lien-teh gibi veba kahramanlarını öven birçok belgesel var.

Bu salgın sırasında, Çin’in hükümdarı Qing hanedanı zayıftı. Komşuları ve rakipleri Rusya ve Japonya, Çin’in kuzeydoğusundaki maden zengini Mançurya’ya demiryolu hatları döşemişlerdi ve Pekin’deki bürokratlar, salgının hastalığı kontrol etme bahanesiyle daha açık bir şekilde istila etmeleri için bir bahane sunacağından korkuyordu. Çinlilerin salgını kendi başlarına kontrol altına almaları zorunluydu – ve bunu, esas olarak Avrupa’da mikrop teorisinin ilkelerine (mikropların hastalığa neden olabileceği fikri) göre eğitilmiş ve veba kurbanlarının karantinaya alınması ve yakılması gibi daha önce duyulmamış acımasız önlemler uygulayan Wu sayesinde başardılar.

Salgın Çin sınırlarını aşmadı ve Wu kahraman ilan edildi. Zaferi Qing hükümdarlarını uzun süre kurtarmadı –1911’in sonlarında bir devrimle devrilmeleri, salgının değişimin habercisi olduğu fikrini güçlendirdi – ama bu, ülkede karantina ve egemenlik arasında bir bağlantı olduğu fikrini sağlamlaştırdı. Mao Zedong’un okullarda okutulan 1958 tarihli “Veba Tanrısına Elveda” şiiri Çin’de iyi bilinir. Şiirde, Büyük Serdümen sistosomyaz veya “salyangoz ateşinin” güney Çin’in geniş kesimlerinden yok edilmesini, sonradan görüleceği üzere zamanından önce kutlamaktadır.

Başkan Şi Çin halkına şeytanın saklanamayacağını söylediğinde, hem halk sağlığı ile ilgili, hem de politik bir açıklama yapıyordu. Wu ve Mao’yu hatırlatarak, halka mevcut rejimin gücünü ve mevcut krizi tek başına yönetme becerisini hatırlatıyordu. Devletin, mega şehirleri günler içinde kapatarak ve hastaneler inşa ederek koronavirüsü kontrol altına alma konusundaki devasa çabaları, Pekin’in DSÖ ve ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezlerinden (CDC) gelen yardım tekliflerini görmezden geldiğine dair raporlar gibi, bunların boş sözler olmadığını gösteriyor. Ancak tarihte iz bırakan salgınlardan öğrendiğimiz gibi, patojenler – hastalığa neden olan organizmalar – sınırları umursamaz; onları ne kadar zorlamaya çalışırsak, durum genellikle o kadar kötüleşir. Yalnızlık politikasına gittikçe yaklaşan ve büyük güç rekabetine geri dönen bir dünyada, bu dersi yeniden sıfırdan öğrenmemiz gerekecek gibi görünüyor.

DSÖ, bu dersin cisimleşmiş halidir. Resmi olarak 1946’da kurulan örgüt, İkinci Dünya Savaşı’nın başında çöken uluslararası diplomatik grup Milletler Cemiyeti’nin sağlık şubesi de dahil olmak üzere, bir dizi küçük uluslararası örgütün yerini aldı. Cemiyet, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından kuruldu, ancak  1920’lerin başında kurulan sağlık kanadı, dünya çapında tahminen 50 milyon insanı öldüren 1918-21 yıkıcı grip salgınının yanısıra, savaş sonrası yıllarda Avrupa’yı kasıp kavuran tüberküloz ve tifüs salgınlarıyla mücadele etmek üzere kurulmuştu.

DSÖ, bir pandemiyi “yeni bir hastalığın dünya çapında yayılması” olarak tanımlamaktadır (bir epidemi “bir topluluk veya bölge” ile sınırlıdır). DSÖ Koronavirüs salgınını bir pandemi olarak adlandırmadı (*), ancak bunu hala yapabilir. 1918 grip salgını ilkbaharda kuzey yarımkürede patlak vermişti – İspanyol gribi olarak adlandırılmış olmasına rağmen, çıkış ülkesi bilinmiyordu – ve sonraki üç yıl boyunca dünyayı dolaşmıştı. Yalnızca –Antarktika ve Atlantik Okyanusu’nda tenha bir volkanik ada olan St Helena gibi  dünyanın uzak noktalarına ulaşmamıştı ve genel olarak en yoksul ülkeler ve toplumun en kötü durumda olan katmanları en çok zarar görmüştü.  Örneğin Hindistan’ın 18 milyon insanı – kabaca Birinci Dünya Savaşı’nın tümünde ölenlerin sayısı – hastalık yüzünden kaybettiği tahmin ediliyor.

Bu, mutlak sayılar açısından tarihteki en ölümcül salgındı. Ciddi vakalar sıradan grip gibi görünmüyordu. Hastanın yüzündeki mavimsi renk kolerayı, burun ve ağızdan kanama pnömonik vebayı andırıyordu. Grip bir virüsten kaynaklanıyor, ancak bu 1918’de nispeten yeni bir kavramdı ve çoğu doktor bir bakteri ile uğraştıklarını düşünüyordu. Ölümcül vakalarda gribi karmaşıklaştıran bakteriyel pnömoniyi tedavi etmiş olabilecek tanı testi, aşı, antiviral ilaç ve antibiyotik olmaksızın, salgınla savaşmak için neredeyse tamamen çaresizdiler ve çoğu zaman, dünyanın başka yerlerinde etkisi hakkında, en iyi ihtimalle, eksik bilgileri vardı.

1918 salgınının uzun vadeli sonuçları oldu. Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini hızlandırdığı ve Paris Barış Konferansı’ndaki birçok delegeyi de kapsadıgı için barış sürecine müdahil oldugu söylenir. Küresel ekonomiyi durdurdu ve bir post-viral depresyon dalgasına neden oldu. Çoğunlukla genç yetişkinleri etkileyerek – bu gruptaki ortalama ölüm yaşı 28 idi – Avrupa’nın savaştan sonra yeniden inşa etme kabiliyetini sekteye uğrattı. Ardında devlete veya hayır kurumuna bağımlı öksüz ve yaşlılardan oluşan topluluklar bıraktı ve her yerde toplumların dokusunu parçaladı. Felaketin yarattığı sarsıntıyla dünya, ülkelerin gelecekte bu tür tehditlerle mücadele etmek için birlikte çalışması gerektiğini fark etti.

Dünya Sağlık Örgütü, ortaya çıkan patojenler hakkında bilgi paylaşımının yanı sıra yasal olarak bağlayıcılığı olan Uluslararası Sağlık Tüzüğü aracılığıyla uluslararası müdahaleyi koordine eder. Ancak bugünün DSÖ’sü uzun süredir yetersiz biçimde finanse edilmektedir ve uluslararası operasyonlarında Hastalık Kontrolü ve Önleme Merkezileri, CDC (Centers for Disease Control and Prevention) daha az yetkin olduğu düşünülmektedir. Bu, DSÖ’nün ihtiyaç duyduğu parayı vermeyen kendi hükümetleri (ABD hükümeti) olsa bile , ulusal sağlık kurumlarını endişelendiriyor.

Finansman eksikliği, DSÖ’nün tek sorunu değildir. Ayrıca, hantal yapısı, özellikle pahalı bölge ofisleri ve acil durumlarda bürokrasisi ve ataleti nedeniyle bir süredir eleştirilmekte. Kuruluşun elden geçirilmesi mi, yoksa dağıtılması mı gerektiği konusunda uzun süredir devam eden bir tartışma var. Mart 2019’da DSÖ genel direktörü, hem kuruluşun yapısı hem de finansman düzenlemeleri açısından bir dizi kapsamlı reform açıkladı, ancak bazı gözlemciler bunların DSÖ’nün temel kusurlarını nasıl çözeceğinin net olmadığını söylüyor.

Bununla birlikte, halk sağlığı camiasında, DSÖ’nün en ateşli eleştirmenleri bile güçlü, bağımsız bir küresel sağlık kurumuna ihtiyaç olduğuna inanmaktadır. Belirttikleri ana nedenlerden biri, bulaşıcı hastalıkların yeniden ortaya çıkması ve özellikle hayvan kaynaklı insan enfeksiyonları olan zoonozların ortaya çıkmasıdır. Sürekli genişleyen insan nüfusunun yeni ekolojik nişlere yayılması ve yeni patojenlerle karşılaşması ile, bu son yıllarda hızlandı. Bu hastalıkların yükü, kaçınılmaz olarak en çok, bunlarla başa çıkmak için en az donanımlı olan en yoksul uluslara biniyor. Ama şimdi gördüğümüz gibi, tüm dünya savunmasız. Antimikrobiyal direnç – bakteri ve virüslerin, insanlarda ve hayvanlarda aşırı kullanımlarından kaynaklanan ilaçlara direnme yeteneği – antibiyotiklerimizin ve antivirallerimizin iyileştirici gücünü kademeli olarak tüketmektedir. Ve aşı konusundaki yaygın tereddüt de durumu zorlaştırıyor.

Tüm uluslararası kuruluşlar, üye olan ülkelerin özellikle ABD gibi zengin, güçlü ülkeler uzaklastiginda zayıflar ve aksaklığa meyilli hale gelir. Bu aynı zamanda 2012’den beri pandemiler ve antimikrobiyal direncin oluşturduğu tehditleri görmezden gelmek ve daha yoksul ülkelerde daha fazla yatırım ihtiyacını ihmal etmekle eleştirilen Dünya Bankası için de geçerlidir (dikkate değer bir istisna ise Dünya Bankası’nın yakın zamanda Etiyopya merkezli Afrika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri için onayladığı 250 milyon dolarlık hibe.) Harvard Küresel Sağlık Enstitüsü’nden sağlık ekonomisti Olga Jonas’ın dediği gibi: “Dünya ödediğinin karşılığını alır.”

30 Ocak’ta, koronavirüsün insandan insana bulaşmasının Çin’den daha geniş bir coğrafyada meydana geldiğinin anlaşılmasının ardından, DSÖ küresel bir acil sağlık durumu ilan etti. Bu durum, salgınla mücadele için bir dizi yeni öneriler ve kaynak aktarımı sağladı, ancak DSÖ ye önemli ölçüde yasal yaptırım gücü sağlamıyor. Örgüt aynı zamanda, salgın hastalıklar sırasında insanlar ve ürünlerin hareketine getirilen kısıtlamaların ters etki yarattığını konusunda uyardı. Bunların düzgün bir şekilde uygulanabileceği varsayılarak, günümüzde halk sağlığı uzmanlarının üzerinde fikir birliği yaptıgı, sınırlarda giriş ve çıkış taramaları gibi bulaşma kontrol önlemlerinin daha etkili olduğu yönündedir. Birçok ülke bu tavsiyeyi anında ignore etti.

Çin’in birçok komşusu Çin ile sınırlarını kapattı ve birçok diğer ülke seyahat kısıtlamaları getirdi. DSÖ’nün duyurusundan bir gün sonra ABD, Çin’den dönen ABD vatandaşlarına 14 günlük ev karantinası uyguladı ve aynı ülkeden gelen, ABD vatandaşı olmayanların girişini tamamen yasakladı (Avustralya da benzer bir şey yaptı). Bazıları, kendi kendini karantinaya almanın, salgının Hubei vilayetindeki merkez üssünün yakınında bulunmayan insanlar için zaten aşırı derecede kısıtlayıcı olduğunu düşünüyor. Ancak ABD vatandaşları ile yabancı uyruklular arasında bir ayrım yapmak, İspanyolların 1918 salgınında Portekiz vatandaşlarına  sınır ötesi seyahatleri kısıtlayısıp fakat kendilerine kısıtlamamaları kadar saçma.

Bilakis, bu tür ayrımcı önlemler, ticaret savaşına girdiği Çin ile ilişkilerini daha da bozarak ABD’yi daha savunmasız hale getiriyor. ABD ayrıca başka bir şekilde de kendisini salgınlara karşı daha savunmasız hale getirdi. Kongrede ağır aksak ilerleyen, “kamu harcaması kanunu” olarak bilinen ve geçimini sağlayamayacak durumda olan göçmenler için yapılacak kamu harcamalarıyla ilgili olan kanunda yapılan değişiklikler, bir göçmenin daimi ikamet hakkı kazanma şansını, sağlık masrafları da dahil olmak üzere kamu bütçesine getirdiği yük ile ilişkilendirecek. Bu da göçmenlerin doktorlardan kaçınmasi ve bulaşıcı hastalıkların rapor edilmeme olasılığını artırıyor.

Tarihten dersler: İspanyol gribi geçiren ABD askerleri 1918’de Kansas,Camp Funston’da bir hastane koğuşunda

Epidemi ve pandemiler her zaman politik olmuştur ve her zaman sınırların denetlenmesini içerir. 18. yüzyıla gelindiğinde Habsburg monarşisi, sözümona komşu Osmanlı imparatorluğundan gelen enfeksiyonları durdurmak için Tuna’dan Balkanlar’a kaleler zinciri şeklinde bir güvenlik kuşağı oluşturmuştu. Aynı zamanda askeri, ekonomik ve dini bir sınır – Hıristiyanlık ve İslam arasında bir sınır çizgisi –  görevi gören sınırda, enfeksiyon taşıdığı şüphe edilenleri sınır boyunca inşa edilen karantina istasyonlarına yönlendiren silahlı köylüler devriye geziyordu.

Çin’in artık işgalden korkmasına gerek olmasa da, hala sorunlu sınırları var. Tayvan’ı hain bir eyalet olarak görüyor ve adayı kendi kontrolü altına alma niyetini açıkladı. Ancak 11 Ocak 2020’de Tayvanlılar, koyu bir birleşme karşıtı olan Tsai Ing-wen’i yeniden cumhurbaşkanı seçtiler ve hükümetinin bulaşmayı önlemek için koyduğu seyahat kısıtlamaları kaçınılmaz olarak Çin’in kaldırmak, Tayvan’ın ise kalıcı hale getirmek istediği sınırı güçlendirdi.

Çin, Tayvan’ın DSÖ de dahil olmak üzere uluslararası kuruluşlara katılmasına izin vermiyor. Bugüne kadar 20 koronavirus vakasi kaydeden Tayvan’ın dışişleri bakanı, Dünya Saglik Örgütünü (DSÖ) Tayvan’ı Çin’in bir parçası olarak Kabul ettigi için eleştirdi.

Hong Kong’da son bir yıl içinde, protestocuların Çin’in özel idari bölgenin özerkliğini elinden alma niyeti olarak algıladıkları duruma karşı yaygın ve kimi zaman şiddetli protestolar yaşandı. Hong Kong’daki yürütmenin tepe yöneticisi Carrie Lam, protestocuları ve Pekin’i kızdırmak arasında ince bir ince bir çizgide yürüyor. Hastane çalışanları, anakara (Cin) ile sınırın tamamen kapatılmasını talep ederek Şubat ayı başlarında Hong Kong’da greve gittikten sonra, Carrie Lam sınırları kısmen kapatarak grevcileri yatıştırmaya çalıştı – ve bir kez daha, Çin’in kalkmasını tercih ettiği bir sınır daha belirgin hale geldi. Protestocuların, Hong Kong hükümetinin salgını yanlış yönetmesini, mücadelelerini sürdürmek için bir neden olarak gösterdiklerine dair haberler de var.

Politik olarak, hastalık kontrolü kazananın olmadığı bir durum olma eğilimindedir. Karar vericiler için, planlarını altüst edenler ne yazık ki sadece insanlar değil; patojenlerin de onlara yanlış adım attırmak gibi bir alışkanlıkları vardır. 1918’in ilk aylarında hafif bir enfeksiyon “ön dalgasından” sonra Avrupa’da Haziran ayı civarında gerileyen, ardından pandemiye neden olan grip, artan bir siddetle geri döndü ve ölümlerin cogu Agustos’un sonundan Aralığın ortasına (1918) kadarki dönem icinde kaydedildi. Avustralya, o ikinci, ölümcül hastalık dalgasını dışarıda tutan oldukça etkili, ülke çapında bir karantina uyguladı. Ancak yetkililer karantinayı çok erken kaldırdı ve 1919’un ilk aylarında ortaya çıkan üçüncü bir dalga 12.000 Avustralyalı’nın hayatına mal oldu.

Makale yazılırken ortaya çıkan bazı rakamların gösterdiği üzere, Çin’de yeni koronavirüs enfeksiyonlarının oranı yavaşlamış olsa bile, işin zor kısmının geride kaldığını varsaymak tehlikeli olacaktır. Diğer iki koronavirüs salgınının, 2003’teki şiddetli akut solunum sendromu (Sars) ve 2012’deki Orta Doğu solunum sendromu’nun bildiğimiz öncü dalgaları yoktu. Ayrıca birbirlerinden ve görünen oki (bu aşamada söylemek zor olsa da) son zamanlarda Covid-19 olarak adlandırılan yeni koronavirüsten farklı bulaşma yolları ve ölüm oranlarına sahiptiler. Her yeni virüs farklı davranır ve ayrıca mutasyona uğrayarak salgının ortasında davranış tarzını değiştirebilir.

Virüsler bizden daha ataktır: Ne zaman yeni bir virüs ortaya çıksa, bilfiil sonuncusuna etkili bir şekilde yanıt veriyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün 2009 domuz gribi salgınına aşırı tepki verdiği yaygın bir kanıydı. Bu nedenle Ebola 2014’te Batı Afrika’yı vurduğunda daha dikkatli bir şekilde tepki verdi ama bu seferde zamaninda tepki vermedigi için eleştirildi.

Sars’ın anıları Çin’de hala canlı ve hem hükümet hem de halk bundan ders çıkarttılar. İlk vakalar, Kasım 2002’de Güney Çin’deki Guangdong’dan bildirildi. Takip eden sekiz ay boyunca Sars, 26 ülkede yaklaşık 8.000 insanı enfekte etti ve 800’e yakın insanı öldürdü. Ölümlerin çoğu Çin anakarasında ve Hong Kong’daydı. İnsanlara salgınlardan korkulması gerektiği hatırlatıldı ve Çin hükümeti, özellikle de salgının gerçek boyutu hakkında şeffaf davranmazlarsa, dikte etmelerine artık sorgusuz sualsiz itaat edilmeyeceğini farketti. Bu bilgi boşluğunda korku ve söylenti yayıldı ve ülke çapında isyanlar patlak verdi.

Ne yazık ki hükümet, birçok zoonozun kaynağı olan canlı hayvan ya da ‘semt’ pazarları için kanıta dayalı düzenlemeler yapılmasını gerektiren Sars’tan bu en önemli dersi almamıştı. Bu yıl 22 Ocak’ta yabani hayvan ürünlerinin ticaretini geçici olarak yasakladı. Ancak bu yasakların işe yaramadığını biliyoruz, çünkü Sars salgını sırasında benzer bir yasak uygulandığında bu tür ürünlerde karaborsanın patlamasına yol açmıştı. Çin halkının yiyeceklerinin yüzde 60’ına kadarını ‘semt’ pazarlarından karşıladığı ve milyonlarca çiftçinin geçim kaynağı olarak onlara bel bağladığı göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı değildir. Bunlar, DSÖ’nün izleyeceği adımları yönlendirmek üzere Christos Lynteris gibi antropologlara güvenmesinin nedenlerinden bazılarıdır.

Bir kriz sırasındaki aşırı tepkiden sonra kayıtsızlığa doğru yalpalayan bir tek Çin değil. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dünyayı gelecekteki pandemilere karşı koymaya hazırlamak üzere, toplu olarak bir dizi uzun vadeli önlemi, özellikle de yoksul ülkelere yatırım yapmayı taahhüt etmemiz gerektiğini belirtiyor.

Belki bu defa hükümetlerimiz uyarıları dikkate alır. 10 Şubat’ta yatırım bankası Morgan Stanley, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan Çin’deki salgının dünyadaki kalkınmanın / toparlanmanın önünde bir engel olabileceğini bildirdi. Tedarik zincirleri küresel olarak kesintiye uğradı, ancak bunun ne kadarının hastalığın kendisinden, ne kadarının ise üretkenliği engelleyici önlemlerden kaynaklandığı net değil. Gelişmekte olan ülkelerde sağlık altyapısı için nispeten az miktarda fon ve rasyonel bir yaklaşım – semt pazarları ile ilgili bilimsel düzenlemeler dahil – koronavirüsün neden olduğu hasarın çoğunu önleyebilirdi.

Bu arada, Çin’de hastalıkların kontrol altına alınması konusunda benzeri görülmemiş bir deney yapılıyor. Bu işe yarayacak mı? DSÖ’nün Ulusal ve Küresel Sağlık Hukuku İşbirliği Merkezi’ni yöneten Lawrence Gostin 3 Şubat’ta, “Halk sağlığının temel kuralı, mevcut en iyi kanıtlara dayanarak hareket etmek ve halkın sağlığını korumak için gereken en az kısıtlayıcı önlemi uygulamaktır” diye yazmıştı. Toplumun güvenini kazanmak da iyi bir sonucun anahtarıdır.

Geçmişte, Çin’in hastalığa tepkisi oldukça kısıtlayıcıydı. Hükümet bu sefer süreci daha şeffaf yürütmüş görünüyor – sosyal medyanın yükselişi gizliliği sürdürmeyi 2003’tekinden daha zor hale getirmiştir – ve şimdiye kadar insanlar genel olarak uyumlu görünüyorlar. Ama hayal kırıklığ da var. Aralık 2019’da gizemli yeni bir virüsle ilgili tehlikeye dikkat çekmesinin ardından polis tarafından yalan haber yayma gerekçesiyle  gözaltına alınan “muhbir” doktor Li Wenliang’ın 7 Şubat’ta Covid-19 enfeksiyonundan ölmesi, sosyal ağlarda öfkeye neden oldu. Ve birçok kişi hükümetin planı işe yarıyorsa salgının merkez üssünden 700 km uzakta bir sahil kenti olan Wenzhou’da neden 1 Şubat’ta sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini merak ediyordu.

Tıp tarihçileri uzun zamandır hızlı ve kararlı eyleme ihtiyaç duyulan salgın hastalıklarda demokrasinin işleri kolaylaştırmadığını ve bu salgının kesinlikle alternatif bir yönetişim modelini teste tabi tuttuğunu belirtmişlerdir. Modelin kendi kusurları var. Çinli liderler tarihsel olarak bir güç işareti olarak hastalıkları yenme yetenekleriyle övündüler, ancak hastalık kazanırsa ne olur? Başkan Xi, gücü kendi etrafında yoğunlaştırdı, bu da onu, deney başarısız olursa, öfkeli, korkmuş bir halk için daha da suçlayabilecekleri bir hedef haline getiriyor. Belki de bu yüzden son zamanlarda halkın gözünden geri çekilerek, yardımcılarının durumu yönetiyor görünmesine izin verdi.

8 Şubat’ta New York Times, Pekin’deki bir siyasi yazar olan Rong Jian’ın, bu salgının rejimin meşruiyetine verdiği zararı 1989’daki Tiananmen Meydanı katliamının yol açtığı zararla karşılaştırdığını yazdı. Umarız Şi veba tanrısını savmayı başarır. Her iki durumda da, bu salgının Şi Cinping, Çin ve dünya için sonuçlarının ne olacağını bekleyip görmemiz gerekecek.

(*) Makalenin yayınlandığı 19 Şubat 2020’de DSÖ Koronavirüs salgınını henüz pandemi olarak tanımlamamıştı.

Laura Spinney Kimdir?

Laura Spinney

Laura Spinney bir bilim muhabiri ve yazardır. En son kitabı “Pale Rider: The Spanish Flu of 1918 and How it Changed the World” (2017).

Bu makale NewStatesman.com da yayınlanan İngilizce orijinalinden çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş