Tarih boyunca bakıldığında kadın kavramı bugüne değin değişkenlik göstermiştir. İlk çağlarda kadının kendi kendine mucizevi bir şekilde doğurabildiğini düşünen erkek türü kendisinin bunda bir payı olduğu bilgisine sahip değildi. Bundan dolayı anaerkil toplumlar kadının doğasından gelen yaratma gücü vesilesiyle erkeklerin kadınlara saygısını ve hizmetini sonsuz sunmasını sağladı. Doğurtucu güç diye tarif ettiğimiz yeryüzünün, toprağın doğurganlığı, türlerden dişiye atfedilen bir özelliktir. Doğa ana denmesinin sebeplerinden biri de budur. İlkel insandan bir çok medeniyete kadar toprağın sunduğu nimetler, insanın karnının doyması için yaşayan tüm canlılara, canlılıklarına son verilmeden evvel ritüel ve törenler ile dualar edilir, şükranlarını sunarlardı. Bu çağlar Toprak Ana’nın Tanrı’sallaştırıldığı dönemlerdi.

Erkek mutlak gücünü, cinsel-biyolojik gerçekleri öğrenmeye başladığında ele alır. Kadının doğurganlığının erkeğe bağımlı olması ve tarım toplumuna geçiş ile erkeğin bedensel kuvvetine dayanan ekonomi erkeğin kadın üzerinde hakimiyetini ve kadının yerinin belirlenmesini sağlar. Bu nedenle erkek gücünü tanrısallaştırmaya başlar. Bunu da erkekliği yüceleştiren bir sistem kurarak, inancını “Toprak Ana” yerine “Gök Tanrı’nın” yaratıcılığına yöneltir. Onlara göre yüceliğin mekanı ancak gökyüzü olabilirdi bu sebeple  gökyüzü “Erkekliğin” simgesi haline getirildi.

Aristo zamanında kadınlığın simgesi “Toprak Ana” bitmek bilmez çileler, cefalar, incinmeler, yarımlıklar olarak tanımlanır. Yakın tarihimize kadar “Eksik etek” kavramı kadını, tamamlanmamış, yarım kalmış olarak gösterir ve anlam biçilirdi. Bu tanım normalleştirilerek kadının zavallılığını ve yetersizliğini resmi hale getiren yaygın olarak kullanılan bir söylem haline getirildi.

Orta çağdan itibaren kadının güçlenmesini ve tek başına söz sahibi olmaması için kanunlar yapıldı ve bu kanunlara göre “Kadın yasal kişilik değildir” diye resmi olarak belirlendi. Bu durum 1900’lü yılların başlarına kadar sürdürüldü. Misal, sırf bu kanun maddesi sebebi ile 1903 ve 1911 yıllarında Madam Curie fizik ve kimya alanlarında Nobel ödülü kazandığında ödülünü tek başına kendisine değil kocası Pierre Curie ile beraber verdiler. Radyoaktif çalışmaları sırasında Madam Curie çalışmalarını ve icadını tek başına yapmasına rağmen ödülü tek başına alamayan tek kadın bilim insanı da değildi daha birçok kadın bilim insanı eşi bilim insanı olmamasına rağmen erkekleri ile beraber almak zorunda bırakıldılar. 

Pek çok doğu toplumlarında uzak doğu da dahil “Kadın” suç ve korku duygusuyla kavramsallaştırılmıştır. Örneğin, ilk kadınlığa geçişte “Regl” olan genç kıza babası tokat atar. Ayrıca bu durum korkulası, ağrılı, kanlı bir eylemdir. Üstelik kadınlığa geçişin “Suçmuş” gibi gösterilip henüz beyin gelişimini tamamlamamış (Ergen beyni sorgulama, karşılaştırma, hakkını arama, özgür irade gibi bir tecrübe ve bilgi  kapasitesinde daha olamayacağı için belirtildi) bir ergeni erişkinliğe hazırlarken, erkeklere karşı itaat etmesi ve pasifize olması bilinçaltına empoze edilmiş olur.

Erkeğin gözünden çizilen kadınlık kavramı masallar ve destanlarda da tarif edilir. Örneğin, Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel, Sinderalla, Rapunzel, bu kızlar zavallı, tutsak, güçsüz ve yine kadın bir cadı tarafından kıskanılarak lanetlenmiş güzeller güzeli kadınlardır. Ancak yakışıklı bir prens sayesinde büyüden kurtulurlar. 6 yaşından küçük çocuklarda ilk algılamalar masallar ya da hikayeler de ki imgelemeler ile değil duyular sayesinde gerçekleşir. Ancak 6 yaşından sonra sözcüklerin tasarımı anlaşılır olabilir.

Kadına atfedilen güzellik anlayışı dönemlere ve kültürlere göre değişir. Antik Yunanlı Plato kendisi aynı zamanda matematikçi idi, kendisi yüz güzelliğini orantılayarak belirlemiştir buna da “Altın oran” denmiştir. Yüzü üç ana bölüme ayırır alında saç hizasından göze kadar ilk bölüm, göz hizasından üst dudak çizgisine kadar olan ikinci bölüm, üst dudak hizasından çenenin altına kadar olan bölümü de üçüncü bölüm diye adlandırır. Bu bölümlerin aralıklarının aynı oranda olması kişinin göze güzel gelmesini sağlayan özelliktir der. 

Ancak 18. yüzyılda Alman ressam Anton Mengs, Plato’nun bu “Altın oran” tarifine eklemede bulunur, ona göre göz büyüklüğü ve arasındaki mesafe, kaşların göze göre konumlanması, ayrıca burun ve dudak arasındaki mesafe de güzelliği belirleyen ögelerdir. Tarihte ilk kez bir sanat tarihçi olan Johann Winckelman “Güzelliği” tez araştırması olarak akademik seviyeye çıkartır.

Kadın için istenen standart güzellik anlayışı 13. ve 14. yüzyıllar arasında saçlar sarı, altın renginde gözler yeşil olmalıydı ve bunu da Mendel kanunları ile açıkladığımızda gen aracılığı ile aktarılan bu karakteristik özelliklerin çok az insanda bulunan karakteristikler olduğunu söyleyerek, az bulunana övgü o zamanlardan başladığını da ekleyebiliriz.

15. yüzyılda ise Rönesans döneminde kadın güzelliğinin standartlarını ressamlar Meryem Ana resimleri ile belirliyorlardı. Örneğin, Boticelli’nin resimlerinde “Meryem Ana” hoş, hüzünlü ve masumdur. Raphael ise “Meryem Ana” tasvirini yaparken “Kadın ruhunu” çok güzel anladığını ifade ediyordu. Leonardo da Vinci “Meryem Ana” resimlerinde tüm ressamlara göre daha anaç şekilde resmetti.

16. yüzyılda yine 1. Elizabeth döneminde dişleri çürüyen kadınlar dişleri beyaz görünsün diye diş pudrası kullanıyorlardı. Çürük diş hem sağlıksız hem de itici bir görüntü sağladığı için genellikle kadınlar ağızlarını elleriyle kapatarak konuşur ve gülerlerdi.

Güzellik uğruna kadınlar akıl almaz yöntemler denediler örneğin, 1. Elizabeth döneminde kadınlar daha kusursuz görünmek amaçlı arıtılmış cıva suratlarına sürüyorlardı. Bunun sebebine gelince sadece iki sosyal grubun var olduğu o dönemde şöyle ki bunlar köylüler ve soylular diye ayrılırlardı. Soyluları, köylülerden ayıran bembeyaz, pürüzsüz, kırışıksız ciltlerinin olmasıydı çünkü onlar köylüler gibi tarlada, güneşin altında çalışmadıkları için ne kadar lekesiz bir cilde sahipse o kadar takdire, övgüye değer bir görüntüye sahiptiler.

Ancak zamanla bu sürekli ve fazla civa kullanımı cildin üst tabakasını eritmesine sebebiyet veriyordu. Bu sebeple  18. Yüzyılda kadınlar civa sürmeyi bırakıp, arsenik zehrini su ile karıştırıp içmeye başladılar. Bu likit kadınların soluk çok daha beyaz tenli gözükmelerini sağlıyordu. Bunlara ek olarak saçlarını da sarı yapabilmek için sülfürik asit ile boyuyorlardı. Hatta bu asitten saçları yananlar sarı-beyaz karışımı renkte peruk kullanmak zorundalardı.

18. yüzyılda Kraliçe Viktorya zamanında kadının güzellik kavramı biraz daha erotikleşmeye başladı. Elbiselerin yakaları göğüsleri sergileyecek şekilde dizayn edildi. Bu da masum ve baştan çıkarıcı hali, erkeklerin onları daha çabuk evlenmek için karar alıp seçmelerini sağlıyordu. Esasında kadın bir erkeğin egemenliğinden “Babasının” diğer bir erkeğinkine “Kocasına” teslim edilen bir sistem içindeydi. Nedenine gelince kadının çalışması “Yasal kişilik” olmadığı için yasaktı. O sebeple birinin ona bakması gerekiyordu.

O zamanlarda kıyafetlerde erotizmin altının çizilmesi “Tehditkar güzellik” kavramını da beraberinde getirdi. Kadının tek güç olarak kullandığı silahı güzelliği ve cazibesiydi. Bakıldığında yüzyıllardır yok sayılan, fikri sorulmayan kadının amacı erkeğe teslimiyet değil, onun gönlünü çelip onu felakete sürüklemekti. Binlerce yıldır taşınan bastırılmış kadınlık geni “Aşağılık kompleksi” içinde “Değersizleştirilerek” toplumda belirlenen yeri 1800’lü yılların başlarında bir grup kadın tarafından ilk kez sorgulanmaya başlandı. Ateşlenen bir kadın sosyal protesto eylemleri ile 100 yıl boyunca süren erkeklerin koyduğu bu kanunlara karşı, kadınların seçme, çalışma ve oy hakkı için verdiği savaşı kazanması ile yükselen “Feminizm” dalgası, güzellik kavramını kadının kendisinin belirlenmesine imkan verir.

Bastırılmış duygular ya da olaylar ilk önce aşırıya kaçma eylemindedir ve sonra dengeye gelir. 1960’lı yılların başında neredeyse androjen (Ne kadın ne  de erkeğe benzer, ikisinin arasında)  görünümlü, dağınık saçlı, doğal halinde makyajsız kadınların güzel bulunduğu hatta pantolon ceket giyen, erkek gibi davranıp, konuşan kadın modasını yaygınlaştırdı. Sonrasında 70’lerden günümüze kadar, kadınların özgürce kendini ifade edebildiği, oy kullandığı, evlenmek istediği insanı seçtiği, çalıştığı ve kendi parasını kazandığı için daha rahatlamış kadınlığı ile barışmış hale dönüştü.

Biyolojik olarak erkek hücresine bakıldığında doğası gereği, gezinim, değişim, göç ve saldırı gibi temel karakteristik özellikleri taşır. Kadın ise doğası gereği, durağan, direngen, yerleşik ve pasif özelliklere sahiptir bunu dişiliği belirleyen yumurta hücresi ile temel karakteristik özelliklerini göz önünde bulundurarak tanımlayabiliriz. Bu da şimdiler de hem anne hem çalışan hem de birçok sorumluluğu tek başına yerine getirmeye çalışan kadınların tükenmişliğini neden kaygı bozukluğu ve depresyon sorunları içinde olduklarını açıklayan bir durumdur diyebiliriz. Görülüyor ki bu aşırı çalışma hali kadının doğasına esasında terstir. Kadın ve erkeğin birbirini tamamlayan ve birbirine ihtiyacı olan varlıklar olduğunu yadsıyamayız. Bu sebeple tarih boyu uğranılan haksız tutumu dengeye getirdiğimizde yani kadının kabul görüldüğü, taçlandırıldığı, erkek ile eşit haklara sahip olduğu bir düzende yaşanıldığında mutlu birey ve birlikteliklerden söz etmek mümkündür bu da beraberinde mutlu toplumu oluşturur.