Röportaj

İktisatçı” belgeseli yayınlandığında beni ilk arayan iktisatçıydı Erinç Yeldan. Onun gibi bir üstadın takdirini aldığım için çok gururlanmıştım. Kendisini tanıyanlar mütevazi kişiliğini ve demokratik tutumunu bilirler, ben de bu vesileyle öğrenmiş oldum. Pek çok insan gibi Erinç hoca benim için de “emek” demektir. Onu özel kılan, yalnızca muhalif bir iktisatçı olması değil, hakim iktisat kurumlarında yetişen biri olarak öğrendiği kuramları ve niceliksel araçları emeğin lehinde kullanması çabasıdır. Bu anlamda Erinç Yeldan, belgeselde yer alan hocalardan bayrağı teslim almış kişilerden birisidir bana göre.

Kendisine Fenerbahçe tutkusundan pandemiye, iktisatçılığından gezegenimizin geleceğine kadar pek çok şeyi sordum ve her zamanki içtenliğiyle yanıtladı.

Hocam, öncelikle Fenerbahçe sevginizden başlayalım mı?  Sizin için anlamı nedir Fenerbahçe’nin?

İnsan hayatında derin izler bırakan bir çok seçim (karar-?) gibi Fenerbahçelilik de sanırım anlık tesadüfler ve sosyalleşmeyle birlikte yaşananlar.  Fenerbahçe için zihnimdeki ilk anılarım İzmit’te “mahalle maçlarımızda” (coğrafi kurumsal anlamda “mahalle” değil elbette; alt tarafı alt sokağın oğlanlarına karşı, üst sokaktakiler, ya da bunun gibi bir ayırım…) bizim takımın çoğunlukla FB’li ağabeylerden oluşması. 

Ancak Fenerbahçeliliğime şekil ve karakter veren olgu 1971 güzünde Kadıköy Maarif’e yatılı olarak adımı attığım günler olmalı.  Lise, “Yoğurtçu Parkı”, “Kuşdili çayırı” ve “Dereağzı” diye anılan ikonalaşmış, tarihsel “futbol” mekanlarına çok yakındı.  O yıllar Fenerbahçe’nin efsanevi kadrosunun –teknik direktör Didi, Ziya, Osman, Cemil, …, oluşturulduğu günler.  Takım ise idmanlarını “Dereağzı” denilen ve gerçekten de Kurbağalı Derenin (nezaketi bırakırsak, dönemin popüler adıyla nam-ı değer boklu deresi) Moda koyuna açıldığı noktada yer alan Dereağzı spor tesisleri denilen yerde yapardı.  

Biz de liseden kaçıp çoğu kez bu idmanları seyrederdik. Fenerbahçe’nin idmanının olmadığı saatlerde ise İstanbul 2. Amatör küme maçları olurdu.  Kıran kırana, aileler, çocuklar, kızlı oğlanlı gençler, köfteciler, lahmacuncular, turşucular.  Ergenliğini yaşamakta olan Erinç Yeldan için büyük cümbüş. Daha sonra Lise ve Boğaziçi yıllarımda ise aynı mekanda Fenerbahçe’nin atletizm takımında idim. 800 – 1500 metre ve kros yarışmacısı olarak. O günlerden kalan anılar babamın 8 mm’lik kamerasıyla çekmiş olduğu kısa filmlerde duruyor.

Sonraları bir sosyal bilimci gözüyle , Fenerbahçe’nin Türkiye’de ulusal burjuvazisinin takımı olduğunu düşünegeldim hep.

Ve günümüze yaklaştıkça, endüstriyel futbolun evrimini, küresel kapitalizmin bir seyirlik tüketim malzemesi olarak futbolu nasıl da şekillendirdiğini hep birlikte yaşadık. 

Yıllardır yaşadığınız kenti -Ankara’yı- arkada bırakıp İstanbul’a geldiniz. Zor bir karar mıydı?

Dediğim gibi ortaokula Kadıköy’de başladıktan sonra Boğaziçi’nden 1982’de mezun olana değin gençlik yıllarım zaten Kadıköy’de geçmişti. Özü itibariyle “cadde çocuğu” sayılırım diyelim.

Doktora sonrası Türkiye’ye geri döndüğümde ise “cadde” artık tek yönlü trafik olmuş, şarkılara konu olan Kalamış koyu doldurulmuş, sahil ise yat limanı olarak istila edilmiş, “körler ülkesi” Kalkeidon, kapitalizmin çarpık kentleşmesine, rantlarına yenik düşmüş idi.

 1988’de Bilkent’te göreve başlayıp Ankara’ya yerleştiğim zaman ise her şeye yeniden başlamanın heyecanı vardı. Ankara ,Cumhuriyet’in planlı kalkınma ve ulusal burjuvazi yaratma projesinin kurguladığı son derece düzenli, yalın ama bir o kadar da entelektüel ve yaratıcı bir kent idi. 

Aramızda sık sık Kemalist bürokrasinin Ankara’yı nasıl da keyifli ve etkin bir kent olarak kurguladığını anlatırdık.

 Türkiye’de en taze ve en bol balık Sakarya caddesine gelir denirdi, örneğin. Hani o çok klişe ve artık bayatlamış espri, “Ankara’nın en güzel yanı hafta sonu İstanbul’a dönmesidir” tanımı gerçekten doğruydu; ancak tersten bir okuyuşla. Hafta içinde son derece rahat ve verimli bir ortamda çalışarak, hafta sonu ise dilediğiniz yere rahatça ulaşabiliyordunuz. Antalya sahilleri 6 saat, Akçakoca ve Karadeniz 4 saatlik mesafe.  

Tüm Türkiye Ankara’yı besleyen bir kovandı denilebilir. Bütün bunların 2000’li yıllarda hızla tersine döndüğünü, deyim yerindeyse İstanbul’un rövanşı geri aldığını gözledik.

Bu sürecin siyasi izdüşümü ise, kuşkusuz, Cumhuriyet ve “yurttaşlık” değil, “yeni-osmanlıcılık” diye anılan, kul ve cemaat toplumu projesi idi. Şimdi Ankara’dan ayrılmakta olduğum günlerde, geride bıraktığım kent için “Ankara büroratik bir kasaba idi; şimdi ise artık bürokrasi kurumlarının tahribatı sonrasında geriye sadece bir kasaba kaldı” demek zorundayım. 

Neden iktisatçı oldunuz hocam? Doğru mesleği seçtiğinizi düşünüyor musunuz?

Bu çok bilinçli bir tercih idi. Lise’yi 1978’de bitirdim. 77-sonrası dönem, malum, iktisadi ve politik krizler dönemi. Hepimiz son derece politize, bir şeyler öğrenmeye aç ve birşeyleri dönüştürmeye kararlıydık.  

Bilsay Kuruç hocanın sözleriyle, “60lar ve 70ler insanların ütopyalarının olduğu” yıllardı. 

Benim de ütopyam, Ankara’da Devlet Planlama Teşkilatı –ulusal ekonominin kumanda kuleleri– gibi bir kurumda çalışmak, ekonomiyi planlamak, hani ozanın “hızla sanayileşmek istiyorum” demesi gibi, Türkiye’yi azgelişmişlik çukurundan çıkartmak üzere harekete geçmek idi. Tam o günlerde bir de ayrıca Türkiye İşçi Partisi’nin Demokratikleşme İçin Plan kitabı yayınlamıştı.  500 sayfayı aşkın, girdi-çıktı tabloları, yatırım planları ile desteklenmiş muazzam bir dönüşüm belgesi.  Boğaziçi’nin ekonomi bölümü ise tam aradığım tür bir eğitim vermekte idi. Ekonomi biliminin özünde bir sosyal bilim olduğunun bilincinde olunduğu günler.

Erinç Hoca aynı zamanda iyi bir koleksiyoncu. Özenle muhafaza ettiği tarihi dökümanlardan birkaç örnek...

“İktisatçı” belgeselini çekimleri sırasında filmde yer alan hocalara kendilerinin yerini alabilecek genç meslektaşları olup olmadığını sormuştum . Sayılan isimler arasında siz ön sıralarda geliyordunuz. Buna ne dersiniz?

Hocalarımızın teveccühü.  90’lar ve 2000’li yıllarda Korkut Boratav, Oktar Türel, Bilsay Kuruç, İzzettin Önder ve bir çok ben yaşımda meslektaş ile birlikte çalışarak geçti.  Ankara’nın mülkiye geleneği diye özetleyebileceğimiz bir çerçeveden, olgulara sınıf perspektifinden bakmayı pekiştirdim.  Akademik yaşamım boyunca bilimin hiçbir zaman “nötr / yansız” olmadığını, her zaman sınıfsal bir çaba ve anlam içerdiğini gördüm ve savundum. 

Erinç Yeldan Kimdir?

SÖYLEŞİ | Erinç Yeldan: Türkiye aklını uluslararası sermayenin güdümüne  terk etti | PolitikYol Haber Sitesi

1960 yılında İzmit’te doğdu. Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü’nden mezun oldu.  İktisat Doktorası derecesini 1988 yılında Minnesota Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra Bilkent Üniversitesi’ne katıldı.  Aynı Üniversite’de 1990’da Doçent; 1998’de Profesör ünvanını aldı. Profesör Yeldan halen Kadir Has Üniversitesi İktisadi, İdari ve Sosyal Bilimler Fakültesinde Dekan Vekili olarak görev yapmakta ve uluslararası ekonomi, kalkınma ekonomisi ve makroekonomik modeller üzerine çalışmaktadır.  Merkezi Yeni Delhi’de olan Uluslararası Kalkınma İktisatçıları Birliği (IDEAs) kurucu-direktörlerinden olan Profesör Yeldan, Bilim Akademisi ile Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) Uluslararası Kaynaklar Paneli (IRP) seçilmiş üyesidir.

Doktoramı Minnesota Üniversitesi’nde tamamladım.  Minnesota, o yıllarda iktisat öğretisinin en muhafazakar, en sağ, en tutucu doktrini olan “rasyonel beklentiler” okulunun merkeziydi.  Minnesota ideolojisinin ana özü, piyasaların her zaman, her yerde kesinlikle en verimli sistem olduğuna ve devlet politikalarının ise israftan da öte, hiçbir reel etkisinin söz konusu olmayacağı savlarına dayanmaktaydı. Düşünün, Milton Fredman bile “tüm piyasalar kuralsızlaştırılmalı ve serbest olmalı, para piyasası hariç; para piyasasında para arzı merkez bankasının kontrolünde (paranın miktar teorisinin gereklerine uygun olarak) kalmalı” derken, Minnesota’dan Thomas Sargent, Ed Prescott, Tim Kehoe gibi iktisatçılar “hayır paranın kontrolü de serbest piyasaya bırakılmalı (reel para)” görüşündeydi.  Minnesota bu denli muhafazakar bir ideolojik anlayışa angaje olmasına karşın bana çok şey öğretti.  O dönemin en ileri kuramsal aletlerini ilk elden okumuş oldum.  O dönemde ders almış olduğum hocalarımdan dördü, örneğin, sonradan iktisat Nobel’ini aldı. 

Dolayısıyla, Türkiye’ye döndüğümde öğrenmiş olduğum kuramsal bilgiyi ve kantitatif aletleri emeğin penceresinden, emek örgütlerinin kullanımına açık biçimde değerlendirmek olanağı buldum. 

Burada çok net olmak arzusundayım. Bilimin temel öğeleri kuşkusuz evrenseldir, bilimsel kuşkuculuk, varsayımlarınızın açık ve şeffaf olması, verilerin ve gerçek yaşamın denetiminden geçmiş soyut düşünce…. Ancak bulgularınızın kim ve hangi sınıflar için çıkar yaratmakta olduğunun farkında olmak başka şeydir.  Bir örnek vereyim, 1990 sonrasında para politikası tasarımında moda haline dönüştürülen “merkez bankalarının biricik görevi enflasyon hedeflemesidir” yaklaşımını ele alalım.  Böylesi bir dar anlayışın, makroekonomik istikrarı sağlamaya yetmediği gibi, merkez bankalarının sadece fiyat enflasyonunu takip ediyor gibi yaparken, aslında fiyat enflasyonunu değil, ücret enflasyonunu hedeflemekte olduğu ve söz konusu anlayışa bağlı olarak kurgulanan fiyatlama dünyasında, emeğin ücret gelirleri reel olarak hızla azaltılırken, emeğin ulusal gelirlerden almakta olduğu payın da geriletilmiş olduğunu gördük. 

“İktisatçı” belgeselinin Bilkent gösterimi sonrasında, Erinç Hocanın odasından bir hatıra…

Bu sonuç sadece Türkiye benzeri gelişmekte olan, piyasa ekonomilerinde değil, kapitalizmin hegemonik merkezlerinde de böyle yaşandı. Dolayısıyla, son derece teknik bir öneri gibi duran bu sav, özünde sermayenin, hatta daha da özüne gidersek, finans sermayesinin stratejik çıkarları doğrultusunda çalışan bir kurama dönüştürülmüş idi.  Joseph Stiglitz örneğin bu yaklaşıma daha sonraları “enflasyon fobisi” diye eleştiri getirecek ve insanların istihdam, insan onuruna yakışır iş ve gelir taleplerini finans burjuvazisinin taleplerinin gerisine atıldığını savunacaktı.

Bir başka güncel örnek vereyim; mesela geçen sene toplanan Dünya ekonomi Forumu toplantılarında konuşan  genç aktivist Greta Thunberg’in “fosil yakıtların kullanımına derhal son verilmesi” çağrısını ABD Başkanı Donald Trump’ın maliye sekreteri (bakanı) Steven Munchin, alaycı bir ifadeyle yeriyor ve Thunberg’i önce derslerini çalışıp bir üniversiteyi kazanmasını ve “bizlere tavsiyelerde bulunmadan önce bir iki ekonomi dersi almasını” öneriyordu.

Buradaki küçümseyici ifade ve kibir bir yana, aslında kanımca (ne yazık ki) doğru bir ifadeyi dile getirmekteydi.  Yakından tanıdığımız Syriza hükümetinin eski maliye bakanı Yannis Varoufakis’in sözleriyle, gerçekten de Thunberg bir Amerikan üniversitesinde ana akım iktisat müfredatını izlemiş olsa ne iklim krizinin olası yıkıcı etkilerine ilgi gösterir, ne de fosil yakıtlara dayalı enerji yatırımlarının karların cazibesine “hayır” diyebilirdi.  Zira, ana akım (neoklasik) ekonomi derslerinin müfredatında ve Newton-fiziğine dayalı hayali kapitalizm modellerinde ne “çevre kirliliğinden kaynaklanan dışsallıklar” ne de sosyal maliyetler üzerine yaşanan sorunlar açıkça dile getirilmekte; piyasaların özel mülkiyet ve bireylerin özel kararlarına dayalı çözümleri optimum faydayı sağlayacağı gerekçesiyle fetişleştirilmekte. 

Neoklasik öğretinin söz konusu hayali kapitalizm dünyasında her türlü gerçeklikten ve tarihsel deneyimlerden kopartılmış sürekli türevlenebilir, “iyi huylu” fonksiyonları aracılığıyla muhteşem bir optimum zirve yaratılmakta. 

Bu müfredatın hiçbir alternatifi olmadığına inandırılarak, saatler, haftalar, aylar boyu matematiksel soyutlandırmalarına hayranlıkla mezun olacak bir iktisat öğrencisi, artık Greta Thunberg’in “fosil yakıtların kullanımına derhal son verilmesi” çağrısına gerçekten de büyük bir olasılıkla dudak büküyor olacaktır.

Böylesi bir müfredattan geçmiş olmama karşın, bilimi emekten yana kullanıyor olabildiğimi hocaların ağzından duymuş olmaktan son derece mutluyum.

Pandemi sürecini nasıl geçiriyorsunuz? Hayatınız eve sığıyor mu?

Sığıyor, sığmak zorunda.  Ama burada büyük bir ayrıcalığımızın söz konusu olduğunu vurgulamaktan geçmemem lazım.  Eğitim ve gene olarak ofis işlerinde çalışan bizler (ve özellikle de erkek akademisyenler için) çalışmalarımızı sürdürebilmek göreceli olarak çok daha kolay kuşkusuz.

Oysa atlamamız gerekiyor, evden çalışma kimler için, hangi sektörlerde, hangi mesleklerde, hangi ücrette ve hatta hangi illerde daha mümkün?  Sorular önemli; zira mevcut işgücü piyasalarında parçalı ve güvencesiz istihdam biçimlerinin bir arada yaşandığı ülkemizde, “evden çalışma karşılığı edinilecek ücretin ve özgürlüğün” kimlere tanınan bir ayrıcalık olacağının bilinmesi çok önem arzediyor.  Örneğin iki genç meslektaşımız, Uğur Aytun (Kütahya Dumlupınar Üniversitesi) ve Cem Özgüzel (Paris School of Economics) bizlerle paylaştığı verilerde Türkiye’de özel sektörde işlerin sadece %24’ü evden yapılmaya elverişli gözükmekte. 

Dolayısıyla, Türkiye’nin mevcut endüstriyel ve mesleki yapısı birçok kişinin aslında işini evden devam ettirmesini mümkün kılmadığını gösteriyor.

Bir de elbette Covid-19 salgının yol açtığı “yeni” iş düzeni, işverene işçinin her hareketini izleyebileceği, zamanını nasıl kullandığına doğrudan müdahale edebileceği koşulları oluşturmakta. Zamanın kullanımı artık sadece pazar ekonomisinin mantığına tabi.  Böyle bir dünyanın çalışma koşullarının artık kapitalizmin yeni normali haline dönüştürülmesinden çok endişe duymaktayım.

Peki sizce sosyalizm yakın mıdır hocam:)) Pandemi sonrası dünyada umut var mı bu anlamda?

Önce şunu hatırlayalım.   İnsanlık tarihinin önemli dönüşümlerini düşünürsek, bunların hiçbiri “öncü liderlerin” önceden kurguladıkları bir plan ve tasarımın kusursuz bir plan program dahilinde uygulamaya konulması sonucunda adım adım, tıkır tıkır gerçekleşmedi. Hayatın diyalektiği bize toplumsal olayların içinde bulunan tarihsel ve sosyal koşullar uyarınca hiç umulmadık biçim ve zamanda tezahür ettiğini dile getiriyor.  Rusya’da Bolşevikler kuşkusuz Sovyet devrimini çok daha geniş bir uluslararası isyan ateşi altında gerçekleştirmeyi arzu ederlerdi; ama tarih bir Ekim günü apansızın harekete geçmelerine yol açtı. 

Günümüzde kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler, çevrenin ve doğal kaynaklarımıza neden olduğu tahribat göz önüne alındığında, böyle bir çarpık ve eşitsizlik yaratan bir sistemin sonsuza değin yaşanabileceğini öne sürmek olanaksız. 

 Ancak, kişisel düşüncem bütün bu gerçeklere karşın, sosyalizm, hayır yakın gözükmüyor.  Kapitalizmin alanı daraldıkça ve köşeye sıkıştıkça açık şiddeti, ayrımcılığı ve insanlar arasında nefreti kutsadığı bir döneme girdik.  Yakında yitirdiğimiz Mısır’lı sosyolog Samir Amin’in tespitiyle, “kapitalizm savaş konjonktürü olmadan dünyamızı yönetemez halde”. 

Bu şiddet ortamı sosyalizmi değil, açık faşizmi besliyor. Şu anda ana görevimiz bu dönüşümün önüne geçmek.

70’lerde de faşizme karşı duran bir gençlik-üniversite olgusu vardı. Bugün faşizme karşı verilecek mücadelenin dünkünden farkı nedir ve akademisyenler olarak bize düşen nedir?

21. Yüzyıl İçin Planlama Grubu toplantılarından birindeydi, Ankara’daki bir panelde Bilsay Kuruç hoca şöyle bir tespitte bulundu: “küresel kapitalizm kabaca 1980’ler, 90’lardan bu yana artık demokratik alanda yeni kurumlar veya fikirler geliştirmiyor. Türkiye’nin yerli sermayesi de bu durumda ve hiç rahatsızlık da duymuyor”. Sanırım 1980 ve sonrasında başlatılan sermayenin yeni – küreselleşme saldırısının ve neoliberal kapitalizm öğretisinin hukuk, insan hakları ve katılımcı demokrasinin uğradığı tahribatın tarihçesi bu sözcüklerde yatmakta. Belki biraz aşırı bir genelleme tehlikesi de içermekle birlikte, şunu savlayabiliriz: katılımcı demokrasi bir yandan Sovyet sosyalizminin dayattığı anti-kapitalist dönüşümler, bir yandan da bağımsızlıklarına yeni kavuşan eski sömürgeleri kapitalist kamp içerisinde tutma çabası kapitalist dünyada “daha demokratik, daha özgürlükçü” bir esinti yaratmış idi.

Bu döneme damgasını vuran montaj hattına dayalı sanayileşme üstüne üstlük kitlesel işçi sınıfı hareketlerinin örgütlülüğüne olanak sağlıyor; sendikalar, meslek örgütleri, siyasi partilerde örgütlenme olanağı bulan emekçiler, onlarla birlikte aydınlar, öğrenciler, toplumun bir çok kesimini temsil eden sivil toplum örgütleri taleplerini demokratik kurumlar ve hukuki yollar aracılığıyla yükseltebiliyorlardı. Tabi bütün bu sözcükleri “tırnak” içerisinde, göreceli farklılıkları koruyarak kullanıyorum. Dediğim gibi, genelleme yapmanın tüm sakıncalarının arkında olarak. Sovyet sisteminin çökmesi ve artık neoliberal küreselleşmenin hız kazanması ile birlikte sosyal devlet de tarihe gömüldü.

Neoliberal küreselleşmenin ideolojisi devleti “yönetişimcilik, teknikerlik ve tarafsız hakemlik” nitelikleriyle sorumlu ilan etmekteydi. Ancak bu tam bir söz oyunundan ve gerçekleri gizleme propagandasından başka bir şey değildi.

Zira asıl olana “tarafsız ve kural koyucu, hakem” devlet değil, sermayenin küreselleşmesinin önünü açan, sermayenin uluslararası hareketliliğinin önündeki tüm engelleri kaldıran ve sermayenin çıkarlarına hizmet eden bir devlet aygıtı tüm vahşetiyle öne çıkıyordu. Sermaye uluslararasılaşırken, emek ulusal hatta yerel sınırlar içerisine hapsediliyor; sermaye birikimini ve kârlılığını engelleyecek her türlü düzenlemeyi akıldışı ilan ediyordu. Emeğin kazanımları bu dönemde tek tek tahrip edildi. Bu tahribatın sosyal ve hukuki boyutu da demokrasinin açıkça tahribatında ortaya çıktı.

Dolayısıyla, 1970’lerin anti-faşist devrimci hareketleri bugün ne yazık ki “küreselleşme” diye adlandırılan yeni-emperyalist dönüşümün hem propagandası hem de şiddeti altında parçalanmakta.

Bu koşullar altında yepyeni örgütlenme, yepyeni direnme yöntemleri geliştirmek zorundayız. Türkiye’de Gezi, Şili’deki öğrenci hareketleri; %0.1’e hayır örgütlenmeleri yeni bir demokrasi ve özgürlük soluğu yaratma mücadelesinin öncülleri diye düşünüyorum.

Akademi? Kuşkusuz tek görevi “yayın yapmaya” indirgenen sanal ve yalnızlaştırılmış olan bu sahte anlayışa karşı durarak, akademisyenin sorumluluğunun aynı zamanda sosyal bir sorumluluk bilincinde olarak bilim üretmeye, paylaşmaya, öğrenmeye ve öğretmeye çaba göstermeye devam edilecek.

Son dönemlerde “New Green Deal” ve iklim değişikliğinin ekonomik etkileri üzerine çalışıyorsunuz. Gezegenin geleceği sahiden karanlık mı hocam? Bu konuda Türkiye özelinde ne düşünüyorsunuz?

Çevre bilimcileri ısrarla gezegenimizin ve atmosferinin ısısının artmakta olduğu uyarısını paylaşmaktalar.  Kamuoyunda bir yanlış anlaşma var, iklim değişikliği tehdidi sadece “ısınma” tehdidinden ibaret değil.  İklim değişikliği özü itibariyle gezegenimizin hava akımlarının tahrip edilmesi ve yer değiştirmesi anlamına geliyor.  Dolayısıyla gezegenimizde bazı coğrafyalar aşırı ısınma, bazıları ise bilakis soğuma tehlikesi ile karşı karşıya. 

Kısaca ifade etmek gerekirse gezegenimizin doğal kaynaklarını hoyratça kullanmaktayız.  Mevcut tüketim ve üretim deseninin sürdürülmesi mümkün değil. 

Soru “Ne Yapmalı?” noktasında düğümleniyor. Ana akım (neoliberal) görüşten olan iktisatçılar söz konusu hedefin sağlanması için çoğunlukla “piyasa aletlerine” başvurulması gerektiğini önermekteler. Bunun için bir karbon ticareti piyasasının kurulması ve karbon dioksitin küresel düzeyde bir fiyatının oluşturulması gerektiğini savunmaktalar. Böylelikle havayı “çok kirletenler”, “daha az kirletenlerden” söz konusu fiyattan karbon emisyonu hakkı satın alacaklar ve böylelikle toplam emisyonların artışı “piyasanın kuralları aracılığıyla” engellenmiş olacaktır.

Ancak şu ana değin bu yönde yürütülen çabalar işlevsel bir karbon piyasasının geliştirilmesini ve karbonun gerçekçi bir fiyatının oluşmasını sağlayamadı. Bu konudaki en büyük sorunun aslında piyasa mekanizmasının gene kendisi olduğu görülmekte. Zira, başta finansal derecelendirme kuruluşları olmak üzere, spekülatörler ve fosil yakıtların teşviklendirilmesinden kazanç sağlayan ulus ötesi tekeller söz konusu karbon fiyatının rekabet koşulları altında gerçekleştirilmesi önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Buna ek olarak, bir yandan ABD’nin miktar kolaylaştırması (QE) aracılığıyla dünya para piyasalarına sunduğu olağan dışı likiditenin kendisini nemalandıracak bir spekülasyon alanı arayışı, diğer yanda Birleşmiş Milletler bünyesinde oluşturulması planlanan yıllık 100 milyar dolar tutarındaki temiz kalkınma fonu, finansal spekülatörlerin başını döndürüyor. Internet balonu ve emlak ve konut köpüklerinden sonra, uluslararası finans şebekesi ve ulus ötesi tekeller “iklim değişikliği ile mücadele” görüntüsü altında soluduğumuz havayı ticari bir mal haline dönüştürerek, piyasanın inişli çıkışlı dalgalanmalarından spekülatif çıkarlar bekliyor.

Bu doğrultudaki kısa dönemci başı boş kararlar ise özünde uzun dönemli stratejik bir sanayileşme ve enerji planlaması gerektiren çevre kirliliği sorununu içinden çıkılmaz bir dengesizliğe sürüklüyor.

Aslında sorunun özünde karbon kirliliğinin bir “piyasa tökezlemesi” olduğu ve çevre kirliliğinin yarattığı maliyetleri karşılayacak bir fiyatın piyasa sistemi içerisinde dengelenemeyeceği yatıyor.

 İngiliz ünlü coğrafya-iktisatçısı David Harvey’in deyişiyle “iklim değişikliğinin maliyetleri gözeten bir karbon fiyatı gerçekten uygulansaydı, kapitalizm çoktan iflas ederdi”.

Kapitalizmin her ne pahasına daha çok kar ve daha fazla tüketim çılgınlığına dayalı toplumsal örgütlenmesi, küresel ısınma tehdidine karşı mücadele önündeki en önemli engel olarak gözüküyor.  Aklımıza Marx’ın ünlü sözü geliyor, “Kuşkunuz olmasın ki, darağacında asacağımız en son kapitalist, kendisini asmak için kullanacağımız ipi bize satıyor olacaktır”.

Bu koşullar altında “yeni yeşil düzen” tasarımlarının başarıya ulaşmasının biricik anahtarı, kapitalizmin rekabet, kar ve bitmez tükenmez birikim dürtüsünün dizginlenmesinden geçiyor.

Türkiye’mizin gündemi ise ne yazık ki henüz bu soruları tartışmaktan çok uzak.  Hukukun üstünlüğü, liyakat ve yurttaşlık bilincine dayalı bir toplumsal düzenin savunma hattında mücadele vermenin aciliyeti, daha uzun soluklu sorunlarımızı tartışmamızı engelliyor.

Çok teşekkür ediyorum hocam