enflasyon

Türkiye ekonomisinin patalojik sorunlarından birisi olan enflasyon, Ağustos ayına ilişkin verilerin açıklanmasından sonra politika faizini aşan bir düzeye gelmesi ile ekonomi gündemindeki yerini korumaya devam ediyor. Birçok ülke enflasyonun artması yönünde politika uygularken ülkemiz maalesef yüksek enflasyonla karşı karşıya. Bu yüksek enflasyon aynı zamanda kamuoyunda bazı iktisadi kavramların yeni yeni duyulmasına ve tanınmasına yol açıyor. Genel olarak yakın zamana kadar enflasyona ilişkin kamuoyunda manşet enflasyon yani TÜFE daha fazla dikkat çekerken, kur şokunun yaşandığı 2018 yılından itibaren ÜFE ve TÜFE makasının genişlemesi ile bu defa dikkatler ÜFE’ye yoğunlaştı. TÜFE Ağustos’ta aylık yüzde 1.12, yıllık ise yüzde 19.25 olarak gerçekleşirken özel kapsamlı TÜFE göstergelerinden “B” Ağustos’ta yıllık olarak yüzde 18.46, “C” ise yüzde 16.76 olarak açıklandı. Endekste yer alan 415 maddeden, 5’inin ortalama fiyatında düşüş gerçekleşirken, 49 maddenin ortalama fiyatında değişim olmadığı, 307’maddenin ise ortalama fiyatında artış gerçekleştiği gözlemlendi. Bir önceki yılın aynı ayına göre artışın yüksek olduğu ana gruplar i yüzde 29,00 ile gıda ve alkolsüz içecekler, yüzde 22,91 ile ev eşyası ve yüzde 21,76 ile ulaştırma ve yüzde 19.30 ile konut oldu. Ana harcama gruplarının enflasyona katkısında aylık ve yıllık bazda gıdanın zirvede olması oldukça önemli. Öte yandan Yİ-ÜFE’ de görülen artışta dikkat çekici oldu. ÜFE’nin aylık bazda yüzde 2,77 yıllık bazda ise yüzde 45,52 olması üretici fiyatlarındaki artışın da sürdüğünü gösterdi. Sanayinin önemli sektörlerindeki yıllık değişime bakıldığında elektrik, gaz üretimi ve dağıtımında yüzde 48.39, imalatta yüzde 45.37 madencilik ve taş ocakçılığında yüzde 31.81, su temininde ise yüzde 28.61 artış görüldü.

Aslında hem enflasyonla mücadelede hem de reel sektörün dinamiklerini göstermesi açısından oldukça önemli olan ÜFE’deki yüksek patika ve TÜFE ile arasındaki makasın yine rekor tazeleyerek genişlemesi çift yönlü bir mağduriyet yaratıyor. Çünkü bu durum bir yandan üreticilerin cirolarını azaltarak üreticiler üzerinde olumsuz bir etki yaratırken, diğer yandan da düşük gelirli hane halkının alım gücünü olumsuz yönde etkileyerek yoksulluğu artırarak yoksul ve zengin arasındaki uçurumu büyütüyor.

Her yıl ocak ayında enflasyon sepetine ilişkin yapılan düzenleme çerçevesinde bu yıl TÜİK’in hesaplamasında gıda ve alkolsüz içecekler, konut, ev eşyası, haberleşme ve sağlığın ağırlığı artırıldı. Sepetteki en yüksek pay yüzde 22.77 den yüzde 24 ‘e çıkarılarak gıdaya verildi. TÜİK’in gıda sepetinde çeşitli oranlarla ağırlıklandırılmış gıda maddeleri bulunuyor. Ancak hane halkının alım gücünü, temel gıda maddelerinde (yumurta, et ve süt, balık yağ, şeker, sebze ve meyveler ) yaşanan artışların belirlediği ve dar gelirlinin harcama kaleminin büyük bir çoğunluğunun gıdadan oluştuğu göz önüne alındığında hane halkının hissettiği ve açıklanan enflasyon arasındaki fark önemli bir sorun oluşturmaya devam ediyor.

Aslında 2021 yılında dünya genelinde enflasyona gıda damgasını vurdu. Çünkü sadece Türkiye’de değil dünyada pandemi kaynaklı bir küresel gıda enflasyonu söz konusu. Nitekim FAO’nun uluslararası gıda ticaretinden en yüksek işlem hacmine sahip ürünlerin fiyatlarını aylık olarak takip ettiği gıda fiyatları endeksinde fiyatlarındaki artışın son üç yılın en yüksek seviyesine ulaştığı ve sorunun küresel bir niteliğe büründüğü açıklandı. Endekste yer alan alt sektörlerde de artışların gözlemlendiği değerlendirmesi yapıldı. Tahıl ürünleri endeksi, bitkisel yağ fiyat endeksi, şeker fiyatı endeksi ve süt ürünleri endeksinin yukarı yönde bir eğilim göstermesine karşın kümes hayvanları fiyatında azalma eğiliminin olduğu belirtildi. Benzeri olarak FAO yayınladığı gıda durumu raporunda çoğunluğu Afrika’da olmak üzere 45 ülkenin gıdada dış yardıma bağımlı olduğunu açıkladı.

Ancak gıda enflasyonu Türkiye’de birçok içsel nedenden de besleniyor. Bunlar pandemi, mevsimsel etkiler, kur geçişkenliği, TLnin değerindeki kayıp, tarımsal üretimde dışa bağımlı olma, köylerin mahalleye dönüştürülmesi nedeniyle yaşanılan arazi kayıpları, kredi faiz borçları olarak sıralanabilir. Özellikle iklim değişikliklerinin yol açtığı rekolte kaybı, tarım ürünlerinin Euro ve Dolar bazında üretilip TL bazında satılmasının getirdiği maliyet artışı fiyatlara yansıyor. Dolayısıyla spekülatif etkilerin manipülatif etkiye dönüşmesi söz konusu. Tarım sektöründeki girdilerin ( ilaç, gübre, tohum, plastik kasa gibi) büyük bir çoğunluğunun ithal edilmesi yani ithalata dayalı bir üretim modelinin varlığı, pazar imkanlarının sınırlı oluşu, üreticiden marketlere ulaşana kadar geçen süredeki artışlar ve tarıma yönelik teşviklerin yeterli olmaması üreticilerin karşılaştığı önemli sorunları oluşturmakta. 2006’ da çıkarılan kanunla tarım teşviklerinin GSMH’nın % 1’nin altında olmaması kararlaştırılmasına rağmen yapılan teşvikler bu oranın altında kaldığı gibi teşviklerin zamanında verilmediği hatta o yılın teşvikinin daha sonraki yıla sarktığı görülmekte. Öte yandan yem fiyatlarındaki artışlar hayvancılığı da etkilemekte. Nüfustaki artışa rağmen et ve süt üretiminin aynı düzeyde artmaması önümüzdeki günlerde bu ürünlerin fiyatlarındaki artışları daha da yukarı taşıyacak. Benzeri olarak balıkçılığın büyük bir çoğunluğunun üretim balıkçılığı olması ve bunun içinde yemin dışarıdan ithali balık üretimini sınırlayarak balık fiyatlarını da artırmakta. Ayrıca açıklanan son rakamlarda gıdada görülen artışta mevsimsellik kaynaklı pozitif bir geçişkenlik yine gerçekleşmediği gibi Temmuz ayında yaşanılan orman yangınları ve su baskınlarının tarım, seracılık ve hayvancılığı etkilemesi de eklenince gıda fiyatlarındaki artış politika faizinin üzerinde bir enflasyonu beraberinde getirdi.

Rakamların bu denli yüksek çıkması haliyle dikkatlerin piyasalarda yön belirleyici olan ve majör bir öneme sahip olan MB’nın 23 Eylüldeki faiz kararına odaklanmasına yol açtı. Elbette ki faiz indiriminin herhangi bir rasyonalitesinin olmayacağı muhakkak. Çünkü indirim daha sonraki dönemde daha yüksek faiz artışı yapılmasına ve ekonominin kontrol edilmez bir duruma gelmesine yol açacak.

Bilindiği üzere finansman ihtiyacı olan Türkiye’nin, getiri sağlayabilmesi için Ağbal döneminde önden yüklemeli olarak faiz oranı 200 baz puan artırılmıştı. MB’nın bu aksiyonu, siyasi otoritenin Ağbal’ı görevden alması ile sonuçlandı. Ekonomi politikasının çok önemli bir ayağını oluşturan para politikası uygulayıcısı MB Başkanları’nın sık değişimi hiç şüphe yok ki para politikasını yönetilebilir olmaktan uzaklaştırmakla kalmayıp, daha sonraki dönemler için faiz düşüşüne de gölge düşürdü. İşte bu olumsuz havayı ortadan kaldırabilmek için Kavcıoğlu göreve gelir gelmez takvimde bir revizyon ve politika değişikliği olmayacağını, enflasyonla mücadelenin birinci öncelik olduğunu açıklasa da para politikasındaki belirsizlik, güvensizliği de beraberinde getirdi. Nitekim Kavcıoğlu’nun göreve geldiğinden beri faiz artışlarını pas geçmesi ve faiz oranını yüzde 19 seviyesinde sabit tutması bunu doğruladı. Ayrıca yakın zamanda Cumhurbaşkanı’nın faiz indirimi açıklamasından sonra MB’nın söylemindeki değişiklik daha güçlü oldu. MB önceki açıklamalarında enflasyonda kalıcı düşüşe işaret eden güçlü göstergeler oluşana kadar politika faizinin enflasyonunun üzerinde olacağını belirtmesine rağmen “enflasyonda geçici oynaklık görülebilir” şeklindeki ifadesi, bankanın enflasyondaki bu yükselişi geçici olarak görüp faiz kararını bu doğrultuda verebileceği endişesini de artırdı. Kuşkusuz endişeyi artıran bir diğer söylem değişikliği ise Alman-Türk Ticaret Sanayi Odası tarafından düzenlenen toplantıda MB’nın yaptığı açıklamada (mevsimsellik özelliği gösteren ve hava koşullarına bağlı olan gıda grubu ürünleri enflasyonu ile enerji enflasyonunun dışarda tutulduğu) çekirdek enflasyonun önemini vurgulamasıyla oldu. Elbette ki Yeni Zelanda, Finlandiya ve Avusturalya gibi enflasyon hedeflemesi politikasında, çekirdek enflasyon da dikkate alınabilir. Ancak Türkiye’de çekirdek enflasyonun tüketici enflasyonu sepetindeki ağırlığının yüzde 56 olduğu düşünüldüğünde bu verinin hane halkı için iyi bir gösterge olmayacağı aşikar.

Öte yandan gıda ve özellikle tarım ürünleri fiyatlarındaki dalgalanmaların önüne geçmek, suni fiyat dalgalanmalarını engellemek ve gıdadaki israfı önleyebilmek için hükümetin uzun süredir erken uyarı sistemi ve hal yasasına yönelik hazırlık içerisinde olduğu biliniyor. Nitekim Cumhurbaşkanı’nın gecen aylarda açıkladığı yeni ekonomi paketinde de Gıda Komitesi’nin politika önerilerinin şekillenebilmesi ve piyasanın etkin çalışabilmesini temin için gıdada anlık veri akışını sağlayacak erken uyarı sistemi sayesinde karar alma hızının artacağı ifade edilmişti. Ayrıca pakette kamuoyunda “Hal Yasası” olarak bilinen 5957 sayılı Sebze ve Meyveler ile Yeterli Arz ve Talep Derinliği Bulunan Diğer Malların Ticaretinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun’da yapılacak düzenlemeyle, sebze ve meyve ticareti sektöründe köklü dönüşümler yapılacağı, hal yasası kapsamında fırsatçılığın önüne geçileceği öngörülürken, hallerin altyapısının yenilenerek modernizasyonun sağlanacağı belirtilmişti. Henüz bu yasaların yürürlüğe girmemesi ve gıda fiyatlarındaki son artışlar bu defa kamu oyunu fahiş fiyat kavramıyla tanıştırdı. Cumhurbaşkanının enflasyona ilişkin verdiği mesajların ardından Ticaret Bakanlığı’nın Adana, Ankara, Antalya, Bursa, İstanbul İzmir, Mersin ve Samsun hallerinde es zamanlı denetim yapılması kararı verildi. Yapılan açıklamada üreticiden tüketiciye tedarik kanallarının takip edilmesi ve kayıt dışı işlemlerin tespit edileceği belirtildiği gibi ayrıca marketlerdeki fiyat artışlarının önüne geçmek için de etiket denetimleri yapılmaya başlandı.

Fren tutmayan enflasyonu ve özellikle gıda enflasyonunu önlemeye ilişkin bu uygulamalara rağmen

– Kurda istikrar sağlanamaması (gıdada ithal girdi kullanımına bağlı olarak maliyetler üzerindeki baskının fiyatlara geçişkenliğinin engellenememesi)

– Sözel yönlendirmenin net ve öngörülebilir olmaması,

-MB’sı politikalarının belirsizlik içermesi ve öngörü sağlayamaması,

-MB’nın beklenti oluşturma ve yönetme fonksiyonundaki var olan aşınma devam ettiği sürece para politikası ve diğer ekonomi politikalarını uygulamak yerine siyasi otoritenin talimatları ile yapılacak fiyat kontrolleri otoriter ekonomiye doğru evrilmeyi beslemekten öteye geçemeyecek gibi görünüyor.