keynes

Güneşi ve yıldızları söndürebiliriz çünkü onlar temettü ödemez. Fakat bırakın mallar makul ölçüde yerli olsun ve hepsinden önemlisi finans ulusal olsun

Keynes dendiğinde, ortalama bir iktisat bilgisine sahip herkesin aklına ilk gelen şey devlet müdahalesi olur. Bu normaldir çünkü tipik bir makro iktisat dersi 1929 Buhranı ile açılır ve Keynes’in “Genel Teori”sinde bu buhrana sunduğu reçetelerin öneminden bahsederiz çocuklara. Özetle şöyle deriz onlara: “serbest piyasalar her zaman tam istihdamı sağlamaz, ortaya çıkan işsizliğin azaltılması için oturup beklemek yerine devlet (maliye ve para politikaları ile) devreye girmelidir. Başka bir deyişle, piyasalara güvenemeyiz onları kontrol edecek ve gerektiğinde müdahale edecek bir devlete ihtiyaç vardır.

Bu söylediklerimizi, Korkut Boratav 1997 yılındaki bir konuşmasında daha da somutlaştırır:

“Keynes, atıl kaynak bulunan bir ekonomide rasyonel davranış varsayımına gerek kalmaz, çünkü fırsat maliyeti anlamını yitirir diyor. Atıl kaynağa iş gücünü de koyuyor. Toplam hasılayı tam çalışma düzeyine çıkarabilirsek o noktadan sonra neo-klasik iktisat geçerli olacaktır. Hasıla düzeyi verilmiş olsaydı, neo-klasik iktisada itiraz olmazdı. Bunun anlamı şudur; Toplam hasılanın verili olmadığı bir durumda; eksik istihdam yani atıl kapasite olan bir durumda rasyonel davranış varsayımına ihtiyaç yoktur. Orada artık fırsat maliyetini kullanmadan, optimizasyon varsayımlarına gitmeden bir makro iktisat inşa edilebilir.”

Makro iktisadın kurucusu diye bellediğimiz ve bellettiğimiz Keynes aslında Liberalizmle Marksist iktisat arasında bir “orta yol” dur. Yani kapitalizmi aşırı sağdan ve aşırı soldan korumak istemesi onu “orta yol” siyasetçisi yapmıştır. Evrimci perspektifiyle uyumlu olacak şekilde, kapitalist ve kapitalizm sonrası toplumlar arasındaki sert bir ara nosyonu reddetmiştir (Böyle söyleyince derste bir öğrencim “CHP gibi mi yani?” demişti:))) O bir yandan sosyalist bir devrimle kapitalizmin def edilmesine karşıdır, öte yandan da kapitalizmin defolarının farkındadır. Haliyle “orta yol” her zaman iki ucundan çekilmeye müsaittir. İktisat teorisinde de Keynes’in ucundan tutup sağa doğru çekiştirenler Yeni Keynesyen, sola çekenler ise Post Keynesyenler olarak adlandırılır. Başka bir deyişle Keynes’in farklı yorumları mümkün. Ben bu yazıda Keynes’i sağa sola değil, geriye (Genel Teori’den önceki fikirlerine) doğru giderek anlatmaya çalışacağım.

Genellikle bunalımdan çıkış için gerekli kısa vadeli politika önerileri ile tanınan ve pragmatist olarak nitelendirilen Keynes’in Genel Teori’den önceki yazılarına bakıldığında oldukça farklı bir tablo ile karşılaşırız. Keynes, iktisadın bir ahlak bilimi olduğunu vurgulamasının yanında “iyi yaşam” felsefesi ve kapitalizme yönelik eleştirileri nedeniyle filozof-iktisatçı geleneğinin belki de son halkasıdır. Neredeyse yüz yıl önce toplumsal ideale yönelik sorular sormuş, kapitalizmin geleceğini sorgulamış ve ütopik hedefler çizmiştir. İktisadi aktivitenin etik amaçlarını ve sonuçlarını sorgulayan biri olarak, sınırsız ekonomik büyüme idealini reddetmiştir. Ancak ne yazık ki Keynes’in yazdıklarından ütopik ve normatif unsurlar temizlenerek onun iyi yaşama dair uzun vadeli bakış açısı göz ardı edilmiştir. Örrneğin, son yıllarda popüler hale gelen sürdürülebilir kalkınma nosyonunun pek çok öncülünü Keynes’de bulmak mümkündür. İşsizlik ve eşitsizlikle mücadele, rekabet yerine işbirliği, küresel olmaktan çok anti-küresel bir bakış açısı, ulusların tek tipleşmesi yerine otansite gibi Keynes’in toplumsal felsefesini oluşturan unsurlar, bugün sürdürülebilir kalkınma taraftarlarının savunduklarından hiç de farklı değildir.

Ekonomiyi ütopik toplumsal hedefler için bir araç olarak görmek ve ekonomi bilimini oturduğu tahttan indirip onu toplumsal bütündeki “eski yerine” geri göndermek mümkün mü? Kaynakların kıtlığı vurgusu yerine isteklerimizin abartılmış olabileceğini kabul ederek iktisadın çerçevesini yeniden çizmek mümkün mü? Sınırsız ekonomik büyüme idealinin empoze ettiği hep “daha fazlası” yerine “yeteri kadar” anlayışını hakim kılmak imkansız mı?

Bu sorular Keynes’in “erken” yazılarını okurken aklımıza takılanlar. Onun Genel Teori’den önce kaleme aldığı fikirleri, iktisadi düşüncede çok az rastlanan ütopyaları barındırır ki; kimilerine göre bir ütopya eksikliği modern iktisadın sorunlu doğasını sergiler.

Çıkış noktası insanlığın refahını yükseltmek olan bir disiplinin modern versiyonunda, “yüzyıl içinde nasıl bir dünya görmek istiyoruz” veya “iktisadi aktivitenin bizi nereye götürdüğü, nasıl bir toplumsal durum vadettiği “ya da “ekonominin ulaşmaya çalıştığı iyi nedir” gibi toplumsal ideale yönelik sorulara rastlanmaz.

Oysa disiplinimizin uzun geçmişine baktığımızda ekonomi, daha önemli insani ve kültürel hedeflere ulaşmak için bir araç olarak ele alınırdı. Bir diğer ifadeyle, ekonomi, toplumsal bütünde kendine uygun bir yere sahipti. Bu yer, ekonomi biliminin iyi yaşama ulaşmanın yollarını gösteren araçsal bir doktrin olarak konumudur. Dolayısıyla, pozitif -normatif iktisat ayrımının yapılmadığı, değerlerin önemli olduğu yani iktisadın bir ahlak bilimi olarak görüldüğü bir anlayış mevcuttu. İşte Keynes de, bir ahlak felsefecisi olarak, ekonominin iyi yaşam için sadece bir araç olduğunu kabul eden iktisadi düşünce zincirinin son halkasıdır. Her ne kadar Keynes depresyona sunduğu reçeteler ile tanınsa da O’nun esas önemi bu reçetelerin altında yatan felsefesinden kaynaklanmaktadır.

Keynes’in bu düşünce tarzını veya onun deyimiyle “erken inançları”nı daha sonraki eserlerinde gereği gibi vurgulamamış olmasının nedeni içinde yaşadığı dönemle yakından ilgilidir. 20. yüzyılın ilk yarısında yaşayan Keynes, doğal olarak bu dönemin başat kaygılarıyla ilgilenmiştir; bunlar; Birinci Dünya Savaşının sonuçlarının yönetilmesi, parasal ve finansal dengesizliklerin düzeltilmesi ve kitlesel işsizlikle mücadeledir.

Genel olarak ise barışın sürmesini sağlayacak uluslararası bir ortam yaratma çabası içinde olmuştur. Ancak, onun bu sorunlara çözüm arayan kısa vadeli politika önerileri, onun iyi yaşama dönük uzun vadeli bakış açısıyla çelişmez. Keynes’in Genel Teori den önce yazdıkları ve Genel Teori’nin son bölümünde (17. Bölüm) izlerine rastlayacağımız toplum felsefesinin ana unsurları; işsizlik ve eşitsizlikle mücadele, rekabet yerine işbirliği, küresel olmaktan çok anti-küresel bir bakış açısı, ulusların tek tipleşmesi yerine otansite olarak özetlenebilir

Keynes ekonomik ve finansal mantığın ekolojik ve toplumsal olana zıt şekilde işlediğinin farkındadır. Çevreyi doğal bir sermaye olarak üretim fonksiyonuna entegre eden ve diğer faktörler gibi ikame edilebilir gören neoklasik modeli reddederek, doğayı iktisadi hesaplamaya tabi tutan ana akım görüşün tam karşısında yer alır:

“Güneşi ve yıldızları söndürebiliriz çünkü onlar temettü ödemez” cümlesi bile yıkıcı finansal hesaplama ilkesinin günlük hayatın her alanına sirayet ettiğini ne güzel özetler. Çünkü doğanın kullanılmayan ihtişamı hiçbir ekonomik değere sahip değildir bu bakış açısına göre. Daha yüz yıl önce “Ekmeği bir peni daha ucuza mal etmek için toprağın filizlerini mahvetmeyi ve çiftçiliğin uzun geçmişindeki gelenekleri yok etmeyi ahlaki bir görev saydık” der. İnsan bu cümleleri okuduğunda Keynes iyi ki bugünleri görmemiş diyor.

Yine National Self-Sufficiency (1933) makalesinde Keynes, ulusal ekonomilerin aşamalı bir şekilde uluslararası sistemden çekilmesini savunur ve serbest ticareti eleştirir. Ona göre bir ticaret rejimi rekabete değil karşılıklı yardıma –dayanışmaya dayanmalıdır:

“Fikirler, bilgi, sanat, misafirperverlik, seyahat işte bunlar doğası gereği uluslararası olması gereken şeylerdir. Fakat bırakın mallar makul ölçüde yerli olsun ve hepsinden önemlisi finans ulusal olsun.”

İnsanların iktisadi büyümenin doğal sınırlarını (yenilenemez kaynakların tükenmesi, veya iklim değişikliği) fark etmelerinden çok zaman önce Keynes büyümenin ahlaki sınırları olması gerektiğini düşünüyordu. Ona göre “açgözlülük imparatorluğu görevini tamamlar tamamlamaz geri çekilmeliydi”.

O yüzden keşke mümkün olsa da Keynes’i ilk defa okuyacaklara onun 100 yıl önce yazdığı “Torunlarımızın Ekonomik Olanakları” (Economic Possibilities of Our Grandchildren (1930)) makalesini sunabilsek. Neden mi? Birincisi, Keynes bu makalede ütopik bir gelecek öngörüsünde bulunur. İkincisi bu makaleden onun kapitalizme bakışını net bir şekilde görürüz. Üçüncüsü ve en önemlisi de iktisat biliminin ve iktisatçılık mesleğinin toplumdaki yerini çok hoş bir şekilde ortaya koyar.

O halde birincisinden yani Keynes’in 100 yıl sonrasına dair öngördüğü dünyadan başlayalım. Keynes’e göre maddi kıtlık bir “iktisadi problem” dir ve bu problem daimi değildir. Dönemin güçlüklerine rağmen Keynes birçok iktisatçı çevresinde hakim olan ağır ekonomik karamsarlık nöbetini reddedip iyimser bir gelecek vizyonu çizdiği bu makalede insanlığın nihayetinde bu sorundan kurtulacağını söyler. Bu makale geleceğe dair bir düş, bir ütopya olarak okunabileceği gibi toplumsal bir ideal çizmesi bakımından da önemlidir. Keynes 2030’a gelindiğinde, kendi kuşağının torunlarının bir bolluk durumunda yaşıyor olacağını, doygunluk noktasına ulaşılmış olacağını ve insanların, tasarruf, sermaye birikimi ve çalışma gibi ekonomik faaliyetlerden artık kurtulmuş olarak kendilerini sanata, boş zamandan keyif almaya ve şiire vakfetme özgürlüğüne kavuşmuş olacağını öngörüyordu. Bu tasvir onu Komünist Manifesto’daki Marks’a yakınlaştırmıyor mu?

İkincisi, Keynes kapitalizmi iyi hayata götüren bir araç olarak düşünmüştür. Asla para sevgisini onaylamamıştır. Hatta kendisi Komünizm karşıtı olsa da Rus Devriminin bu şeytani dürtüyü yok etmiş olmasından dolayı başarılı bulur. İktisadi pratik için bir neden olmalıdır ve o neden de gayet basittir; iyi bir yaşam sürme isteği. Yani Keynes’e göre maddi servet iyi bir yaşamın veya mutluluğun ön koşuludur sadece. Onun için mutluluk heterojen ve ölçülemez değerlerin, arzuların ve erdemlerin bir kompozisyonu olduğu gibi, etik de basit bir refah anlayışı yerine insan yaşamının bütününü kapsayan bir şeydir. Aslına bakılırsa, Antik Yunan’dan etkilenmiş, George Moore’dan dersler almış ve Bloomsbury grubundaki (grubun en meşhur üyesi Virginia Wolf’tür) edebi ve felsefi tartışmalara katılmış birinden başka türlüsü de beklenemezdi.

Ekonominin uzun vadede nereye doğru gittiğine ve izlediği yolun etik implikasyonlarına bakan Keynes’in tüm yazdıkları doğal kıtlık mitinin ve Viktoryen ahlakın güçlü eleştirilerini barındırır. Doğal kıtlık mitinin en iyi örneği olan standart iktisat tanımı (sınırsız ihtiyaçlar ve kıt kaynaklar) ihtiyaçlarımızın sınırsızlığının altını çizerek doyumsuzluğun meşruiyetini onaylar adeta. “Kıtlığı bir kural olarak görmeye çok alıştığımız için bolluk dünyasını hayal edemiyoruz.” derken Skidelsky (2014) haklıdır. İşte o hayali bolluk dünyasını “pragmatist” olarak nitelendirilen bir iktisatçı olan Keynes çizmiştir bu makalesinde. Politik ve ekonomik bakış açısı pragmatiktir, çünkü ekonomik problemin çözümünü daha iyi bir toplum için ön koşul olarak görmüştür.

Hayatın amacının ne olduğuna veya iyi yaşamdan ne anladığımıza vereceğimiz cevaplar iktisadın yeri/rolü açısından da belirleyici olacaktır. Eğer nihai amacımız maddi zenginlik ise iktisat birincil öneme sahip bir şekilde tahtında oturmaya devam edecek ve sınırsız büyüme hedefi altında hep “daha fazlası” istenecektir. Ama eğer aradığımız zenginliğin ötesinde bir şeyler ise ve “yeteri kadar” anlayışını hakim kılmak istiyorsak iktisat bize iyi yaşamı sağlayacak araçsal bir doktrine dönüşecektir o kadar. Böyle bir anlayışta iktisatçılar da bir “diş hekimi” nden fazla bir işleve sahip olmayacaktır.

Keşke Keynes öngörüsünde haklı çıksaydı fakat öyle olmadı. İktisadi problem çözülmedi, maddi servet artışı dünyayı daha iyi bir yer yapmadı. Üstelik kapitalizm son 20 yılda bir finansal kriz bir de pandemiyle sınandı. Bunlar aynı zamanda açgözlülüğün, hep daha fazlasını istemenin, doğayı ikame edilebilir bir üretim faktörü olarak görerek sınırsız büyüme peşinde koşmanın, rekabetin işbirliğinin önüne konulduğu bir ahlak sisteminin krizidir. Ne pahasına olursa olsun büyüme isteğinin bizi getirdiği bu noktada daha mutlu olmadığımız gibi gezegenimiz için yıkıcı olacak pek çok çevre felaketine de yol açtık.

Neoliberalizmin şaşalı günlerinde görmezden gelinen ama ne zaman ki işler bozulup da kriz çıktığında, belirsizlik gündeme oturduğunda Keynes sahneye çağrılır. Elbette ki “Ustanın dönüşü”nden umulan medet, daha çok ekonominin kısa vadeli sorunlarının çözümüyle ilgilidir. Oysa bu “kötü gün dostu”, bizlere depresyondan çıkma, işsizliği azaltma veya toplam talebi yönetme gibi konulardaki yaygın reçetelerden daha fazlasını verebilir. Bilinen anlamda “Keynesçilik”, toplam talebi kontrol altında tutmak, tam istihdamı sağlamak, finansal piyasaları stabilize etmek ve makro iktisadi dengeyi sağlamak elbette çok yararlıdır ancak esas itibariyle Keynes’in dönüşü “anlamın dönüşü” olarak ele alınmalıdır. Bu da “iktisat veya iktisadi faaliyetler ne için vardır?”, “servet ne içindir?” “iyi yaşam nedir? gibi soruları yeniden sormak demektir.