9/6/2022/ skopbülten / Özgür Taburoğlu

Sudhir Kakar, 1978 yılında yayınlanan ve Türkçeye henüz tercüme edilmemiş olan Inner World (İç Dünya) eserinde, Hindistan’a ait farklı bir ruhsal manzarayı içerden bir bakışla tasvir eder.[1] Kakar, özellikle çocukluk yıllarında şekillenen Hint “iç dünya” konusunda, olumlamadan uzak, gerçekçi ve yer yer yurttaşlarına dönük acımasız denebilecek vurgular içeren bir analiz ortaya koyar. Ona göre Hint insanının iç dünyasının Avrupalılara göre daha iyi ya da kötü olması bir yana, farklı olduğu kesindir: “Hindistan’da, ego gelişim süreci Batılı psikologlarınkinden çok farklı bir modele göre işler.” Kakar, bir çeşit “üst-anlatı” gibi kurduğu bu analizi sırasında daha çok Hindu Hindistan’a ait “büyük resme” bakmayı dener: “Yaptığım gözlemler Hindistan’ın tamamındaki Hindular hakkında tanımlayıcı bir ifadede bulunmuyor; daha ziyade, Hindu davranışlarının geniş ve değişken bir aralıktaki hâkim tavrını resmetmeye çalışıyor.” Bu sırada Hindistan’da kastlar arasındaki geçişleri işaretlese de, ona göre her kast kendi kapalı evrenini yaratır.

Ruh denilen karmaşık görüngü, ‘Kimlerle, nelerle, nerede ve ne zaman kapalı kaldın?’ sorusuna muhtemel cevaplar üzerinden anlaşılabilir. Dolayısıyla bu kapalı yerin kadrosu, muhtevası ve biçimi benzer olduğunda, orada büyüyen çocukların da birbirlerine daha fazla benzeyecekleri varsayılabilir. Ruhsal ayrımların esası, bir çocuk büyürken kimlerle birarada olduğu ve belki de daha önemlisi, kimleri dışarıda bıraktıklarıyla alakalı sayılabilir. Yani gelişim safhalarını ve inşa yasalarını anlamak için, o ruhu taşıyanın belli bir yer ve zamanda kimlerle kapalı kaldığına ve başkası olarak kimlerin ve nelerin bu evin dışında bırakıldığına bakılmalıdır.

Metinde dile getirildiği gibi, dönemin Hindistan’ında (veya oraya benzeyen başka coğrafyalarda), kalabalık evlerde, doğadaki diğer canlılara yakın bir yerde büyüyen çocuğun, örneğin Avrupa’daki yaşıtlarına göre daha az varlığı dışarıda bıraktığı açıktır. Yani Hint çocuk, çok sayıda insan ve diğer canlıların kendisini duyurduğu, anlattığı bir ortamda büyür. Etrafını kuşatan kalabalık içindeki insanlar ve hayvanlar sürekli kendisine görünür, seslenirler. Kakar, Hint çocuğun bu zenginliği yaşam boyu derin bir hafıza içerisinde taşıdığını anlatır. Çocuğun etrafını saran canlı kalabalık, renkleri, kokuları, sesleri, masallarıyla beraber kendisine dokunur. Tüm farklı duyuların ve işaretlerin iç dünyada izler bıraktığı “birincil süreç” bu nedenle uzun sürer: “Batılı çocuklarla kıyaslandığında, Hint bir çocuk uzun süre mitik ve sihirli bir dünyada yaşamaya devam eder.” Genel olarak Hindu kozmolojisi de bu dönemin egemen olduğu bir animizme yaslanır. Bu insanbiçimli evrende “ağaçlar konuşur, kuşlar ve diğer hayvanlar gayet insani nitelikler taşır”. Böylece en soyut kavramlar ve süreçler de bir madde ya da beden içinde somutlaşır. Böyle bir evrende bedensiz, maddesiz, nesnesiz bir akıl yürütme anlaşılmaz sayılır. Her düşünce bir mevcudiyet kılığında ortaya çıkar. Ama çelişkili şekilde bu soyutlamalar arasında katı bir tutarlılık, nedensellik kurma zahmetine de fazla rastlanmaz. 

Krishen Khanna, Yaşlı Hikâye Anlatıcı, 1989

Kakar’a göre mitik ya da gündelik anlatılardaki muhtemel boşluklar, esneklikler ve hatta keyfîlik denebilecek açıklıklar, iç dünyaların da esnek sınırlarla kurulmasına olanak sağlar. İçerisi ile dışarısı Hint ruhunda birbirini yansılar. Bu nedenle birisindeki patolojik hâlleri ayırt etmek de zorlaşır. “Animist ve sihirli düşünce” yetişkinlik döneminde de varlığını sürdürür. Birincil ve ikincil süreçler arasında keskin bir geçiş ortaya çıkmaz; “insanları ve doğal ‘nesneleri’ genel olarak kendisinin bir uzantısı olarak görme eğilimi” kaybolmaz. Diğer yandan böyle bir duyusal çokluk içerisinde tecrübe edilen çocukluk, yetişkin yaşamları adeta esir alan derin izler bırakır. Kakar, böyle bir çocukluk nostaljisini kendisinde de bulur:

Kendimde ve yurtdışında yaşayan diğer Hintlerde, çocukluğumuzun şehrindeki manzaralara, kokulara, tatlara, seslere karşı neredeyse duygusal boyutta derin ve iz bırakan gizli bir özlem eğilimi vardır.

Sudhir Kakar, 1970’li yıllarda Almanya’da yürüttüğü çalışmalarının temel kuramsal çerçevesini İç Dünya’da biraraya getirir. Bir çeşit koloni-sonrası zihinle yerli meseleleri dillendirirken kendisini “topluluğunun bilinç-öncesi dünya imgesinin ‘yerleşik’ bir hissedarı olarak yazarken” bulur. Ama bu sırada evrensel denilebilecek şemalara başvurur. Yer yer eleştirel bir konuma yerleşse de, Freudcu bakış açısından çok uzaklaşmadan, “Freud’un psiko-seksüel gelişimi, Erikson’un psiko-sosyal gelişimi, Piaget’nin bilişsel gelişim evreleri” çalışmalarında kuramsal bir arka plan oluşturur. Çocukluktaki fazla ilgiden dolayı birçok Hindu’nun mustarip olduğu narsisizm olgusunu dile getirirken Kohut’tan da söz eder. Özellikle simgelerin, dilin işlevlerinden bahsederken, Lacan; mitik arketipler ve simgeleri anlatırken Jung ilhamıyla yazar gibidir.

Kakar, Hint çocukların gelişim aşamalarını anlatırken, ruhsal bir “sağlamlık” yerine görece “pasif ve daha az farklılaşmış bir ego”nun varlığını bulgular. Kitabın yakın zamanlı basımlarında biraz “fazla genelleme” yaptığını dipnot olarak eklese de, Hint çocuğun, annesiyle veya anne gibi bakım veren varlıklarla ilişkileri sonucunda “zayıf ego yapısı” geliştirdiğini düşünür. Bu zayıflık, “kadınlığını tamamlamak” için özellikle oğlan çocuğunu üstün bir sevgi nesnesine dönüştüren anne tiplemesinin yarattığı bir durumdur. Annenin “sevecenlik” düzeylerindeki değişimler de çocuktaki “kırılgan” benliğin nedenidir.

Hint iç dünya için çocukluğun yoğun duyusal, duygusal etkileşimlere sahne oluşturması, bu dönemin hem bir “altın çağ” gibi kıymet kazanmasına hem de travmatik bir zaman parçası sayılmasına yol açar. Çocuğun etrafını saran çok sayıda başka varlıklar ve onların anlattıkları, duyurdukları, gösterdikleri, kendisinde yoğun duyusal birikim yaratır. Sonradan bir yetişkinin, böyle bir çocukluk zamanı birikimiyle kendisini yeniden yapılandırması güçleşir. Avrupalıya göre Hint yetişkinin çocukluk döneminden taşıdığı izler, hatıralar, yaşamın geri kalanını daha fazla belirler. Çocukluğun musallat olduğu yetişkinlik daha melankolik bir dönem halini alır; geçmişe özlem duygusu daha ağır basar. Şöyle bir genellemeye ulaşmak mümkündür: Hinduların çocukluk dönemini kuşatan sayısız varlığın imgesi “iç dünya”ya da yansır; her bir başkalık içeride kendi imgesini, gölgesini, sesini, resmini, kokusunu yerleştirir; dolayısıyla kendi travmasını da.

M. F. Husain, Yolculuk, 1955. 

Ses-Merkezli İç Dünya

Kakar’ın bu önemli çalışmasının bir başka vurgusu da, özellikle resimler, imgeler yardımıyla büyüyen “Batılı” çocuklara karşılık, Hint çocukların iç dünyasına daha çok seslerin biçim verdiği yönündeki belirlemesi olabilir. Hindistan’da doğmuş bir bebeğin de ilk kavradığı, “annenin yüzüdür” ancak çok geçmeden seslerin daha çok sarmaladığı, daha dokunsal bir iç dünya onun adına şekillenmeye başlar. Etrafındaki “anlamsız şeyler” bu dokunuşlar ve onlara uygun düşen sesler yardımıyla anlam kazanmaya başlar. Kuşkusuz annenin görünen yüzü de böyle bir tecrübedir ancak ana-akım psikanaliz içerisinde yer tutmuş daha mesafeli, resim gibi konumlanmış, görmeye ve bakmaya açık imgelerin yerini Hint iç dünyada dokunuş, ses ve koku gibi daha yakın duyu imgeleri alır. Annenin dokunuşları, sesi ve emzirmesi, bu duyuların topluca Hindu çocuğun iç dünyasına karışması demektir. Bu nedenle çocuğun ilk imgesini görmesiyle başlayan ve anneyi kendisinden ayrı bir varlık olarak ayırt ettiği zamana kadar devam eden, Lacan’ın “ayna evresi” dediği ruhsal gelişim aşaması Batılı çocuğa göre daha uzun sürer. İç dünya bu temaslarla farklı bir yapıya kavuşur. Çünkü ruhun dışarısı ve benliği kuşatan başkaları nicelik ve nitelik olarak farklıdır. Hint çocuk, en küçük bir huzursuzluk göstermesin diye, sadece annesi değil, etrafında onun sorumluluğunu paylaşan bir kalabalık tarafından, farklı ihtimam ve ilgi biçimleriyle sarmalanır. Çocuğun muhtemel “kusurlarına ilişkin bağışlayıcı bir kabulleniş” içindeki anne, ona yönelik özenini dolaysızca ifade eder; bir resim mesafesinde durup, uzaktan onu susturmaya çalışmaz örneğin. Çocuk, uzun yıllar annesiyle uyur. Bu nedenle kendisini anne bedeninin uzantısı saydığı süre de doğal olarak uzar:

Dokunsal algının ve uyumun öğrenildiği ve uygulandığı yer annenin bedeni, göğsü ve elleridir. Bebeğin denge ve hareket algısını ve duyumculuğunu, diğer duyarlıklarını farklılaştıran hareket ve sükûn ritimleri, bedeninin ısısı ve kokusudur; öte yandan annenin sesi ise, ses uyarıcısı olarak, bebeğin konuşma gelişimi için önkoşuldur. Böylelikle, annenin duyumsal mevcudiyeti bebeğin ilk gelişimine ait deneyimleri ve bilinçlenişi için hayati önem taşır.

Bir başka deyişle, Freud’un çok iyi bilinen tasnifindeki gibi, id ve süperego tarafından kuşatılmış ego’nun bu ikisi arasında dalgalanmasına neden olan, görünür ve mesafeli imgeler değil, daha mesafesiz dokunuşlar, cisimler, mevcudiyet biçimleridir. Hint ego’nun daha hassas, edilgen veya uyumlu olmasını sağlayan da, onu ilkel ve toplumsal benlikleri arasına ikna edici şekilde yerleştiren böyle duyusal tecrübelerdir. Oysa daha çok resimli imgeler arasında büyüyen, kendisine sürekli ayna tutan, aynalayan varlıkların ortasında gelişen bir benlik, farkını belirlemeyi, eleştirmeyi daha öncelikli sayar. Çünkü resim, bütünü bir anda ve biraz da travmatik şekillerde henüz olgunlaşmamış çocuğun karşısına yerleştirir.

Kakar, bu durumun bir başka görünümü olarak, Hint iç dünyanın kendi dışındaki âlemde genellikle uyum ve güzellik bulduğunu, dışarıdakileri değiştirmeyi, eleştirmeyi pek fazla aklına getirmediğini dile getirir. Bunun yerine ego, id ve süperego arasındaki dalgalanmayı sonlandırmaya, çatışmasız bir ruhsal tertibat yaratmaya meyleder. Kendisini daha az suçlar. İd ve süperego benliğini fazla çekiştirmez; “iyi veya kötü eylemlere ilişkin sabit yargılar veya zorunlu sınıflandırmalarla” iç dünyası “felce uğratılmaz”. Ego, süperego ve id’i “yatıştırmayı” daha rahat becerir. Bu sayede vicdan azabını veya sorumlulukların baskısını daha az duyar. Hint’in aksine “Batılı”, id ve süperego arasındaki salınımları verimli bir üretime dönüştürür. Batılı denilen böyle bir tipleme, üretkenliğin muhtemel bir kaynağı olarak kökensel suçluluk duygusunu kullanmayı becerir:

Bir Hint, saatler boyunca hiçbir şey yapmadan oturabilir ve iç sesi onu “bir şey yapmadığı” için kınamaz. Bu durumun aksine, Batılı kültürler ego ve süperego arasındaki görece daha yüksek olan gerilime bir değer atfederler ve sonra da açığa çıkan suçluluk, utanç ve aşağılık duygularını eyleme geçecekleri zaman daha yüksek bir potansiyele dönüştürürler.

Akbar Padamsee, Manzara, 1962

Buna göre Hint çocuk, resimli imgelerin daha az gözetim ve denetiminde, fakat daha çok ses duyarak büyür. Karanlığın duyusu nadiren ortaya çıkar. Çünkü etrafını saran kalabalıkta ona sürekli dokunan başkaları vardır; kokusunu aldığı, sesini duyduğu, kendisine dokunan varlıklar kalabalığı içinde kararmayan bir dünyaya doğar ve öylece büyür. Kakar’ın bu olguyu açıklamak için başvurduğu Freud, karanlık bir odadan bağıran çocuktan söz eder: “Teyzeciğim, konuş benimle! Korkuyorum, çünkü çok karanlık,” diyen çocuğa teyzesi şöyle söyler: “Bu ne işe yarar ki? Beni göremezsin.” Çocuk da buna karşılık, “Bu önemli değil, eğer biri ses verirse, ışıklanır oda,” der.

Diğer yandan varlıkların duyusal temas halinde, iç içe durduğu bir dünyada başkaları çocuğun etrafından uzaklaşmadığında, yetişkinlikle birlikte görme ve görülmenin, mesafeli ilişkilerin hâkim olduğu dönemde melankoliye kapılmak kolaylaşır. Bu durumda çocukluk zamanlarına yönelik yoğun bir “özlem” duygusu hayata egemen olabilir. Yalnızlık ve ayrılık, Batılı yaşıtlarının “çocuksu” olarak tanımlayabilecekleri, daha travmatik tecrübelere yol açar. Çocukluk zamanlarında karanlıkla tanışmamış yetişkin Hint birey, hatıralarındaki kesif aydınlıkla karışan sesli, renkli, kokulu, bol dokunuşlu dış dünyanın üzerinde “titrek izler bıraktığı” başka türden bir “karanlıkla” uğraşır. Böyle bir bellek yükü altında, çocukluğun da ötesinde “bebeksi” davranışlar sergileyebilir. Daha şanslı olanlar en azından “durumu idare edebilirler”: “Dalıp gitmeler ve hayale dalmalar” gibi “olağan gerilemeler” içerisinde, yetişkinlikle çocukluk arasında güvenli bir aralık yaratırlar. Ama her koşulda çocukluk dönemi, bilinçli ya da bilinçdışı düzeyde tümüyle bastırılmaz. Çünkü çocukluğuyla bağını kesen, “kayıp bir ruh” gibi gezinir. Bu bağı koruyanlar için birincil ve ikincil süreçler arasında aşina bir geçit açılır. Böylece iç dünyasını idare eden çocukluk imgeleriyle dış dünyanın akılcılığı arasında “sağlıklı” denilebilecek bir bağlantı da kurabilir. Oysa “Batılılar”, “birincil süreçleri kaybetmeyi göze alırlar. (…) Batılı ve Hint kültürlerin yaptığı farklı burgular bu nedenle iç ve dış dünyalara ilişkin taban tabana zıt iki duruşu yansıtır.”

İkincil süreçler karşısındaki Hint “kırılganlığı”, özellikle dış dünyanın baskın olduğu modern karmaşa içinde “emsalsiz biçimde etkilenir”. Çünkü içerisi ve dışarısı arasında asırlar boyunca şekillenen bir uyum ve bakışımlı yapılanma, iç dünya hilafına bozulur. Dışarıdaki varlıkların, anlatıların, söylemlerin yavaş ve ikna ederek oluşmasına yardımcı olduğu iç dünya dayanaklarını kaybeder. Koloni-öncesi veya sonrasını deneyimleyen coğrafyalar için bu durumu topluca belirlemek olanaklıdır. Dışarısı ve içerisi arasındaki, koloni-öncesi “güvenli” aralık kapanır. Gündelik dünya ve ruhlar âlemi arasındaki alâka zayıflar. Ruhsal gelişimin veya iç dünyanın yapılanma koşulu mitik anlatılar, birincil süreçlerin esasını oluşturan “sihir dünyası ve animist düşünceler” geçersizleşir. Çünkü iç dünyanın gereksinim duyduğu müşfik yumuşaklık ve yavaşlığa karşılık dışarıda insafsızca hızlanmış bir başka dünya egemendir.

Francis Newton Souza, Doğum, 1955

Kötü Anne

Kakar’a göre özellikle erkek çocuk, gözdesi olduğu annesiyle çok geç zamanlarda vuku bulan ayrılığın yarattığı boşluk, eksiklik duygusunu hayat boyu telafi etmeye çalışır. Kız çocukları, Freudcu yönleri ağır basan bir ruhsal gelişim modeline göre, sonradan erkek çocuklar doğurarak bu noksanlığı telafi etmeye çalışırlar. Yoğun bir “penis-imrentisiyle” büyür ve sonradan erkek çocuklarını bir penis gibi kendilerine ekleyerek, iç dünyalarındaki noksanlığı doldurmaya çalışırlar. Erkek çocukları ise başka bir endişeyle büyürler; araya mesafe koymayan anneleri tarafından bilinçdışı “yutulma” korkusunun egemen olduğu, bir çeşit anne tasallutu içerisinde yaşam sürerler. Çocuğun karşısında bir resim gibi durmayan, ona ayna tutmaktan, bakmaktan ziyade seslenen annenin mesafesizliği başka türden bir travmaya yol açar. Bakışların değil de sesin dünyasında büyüyen çocuk, “aşırı bakım” diye tanımlanabilecek bir ihtimamın nesnesi olur. Böyle tasvir edilen Hint anne, Winnicott’un “yeterince iyi anne” olarak adlandırdığı bakım veren bir başkası niteliğinden uzaktır. Kucaklardan inmeyen, etrafındaki kalabalık tarafından sürekli öpülen, koklanan, aralıksız temas edilen çocuk, bakışın mesafeli dünyasında büyümemiş olmanın açtığı farklı “yaralarla” uğraşır. Ölçüsü kaçmış, “yoğun hisler”, “duygusal takviye” onda bir “hassasiyete” neden olur.

Bu fazladan özen, yetişkinlik yıllarında geri dönerek başka türden bir hiddete, Kakar’ın “kötü anne” kompleksi adını verdiği bir rahatsızlığa neden olur. Erkek çocuğu erken zamanlarda uzun yıllar sarmalayan “annenin bedenini ve özellikle de genitalini uğursuz” sayma gibi belirtilerle ortaya çıkar. Kadının regl zamanlarında ve çocuk doğurduğunda kanayan bedeni “iğrenti ve ürkme” gibi tepkilere yol açar. Kadınla ve bilhassa anneyle kurulan bu müphem ilişki, mitik öykülerde de karşılığını bulur. Yogatattva Upanishad’da yer alan bir bölüm, Oedipus anlatısının Hint coğrafyasında geçerli bir değişkesi gibi okunabilir. Bu hikâyede penis yitirme korkusuna neden olan kötü anne, aile içinde dolambaçlı ilişkilerin de kaynağıdır:

Daha önceden emdiği göğse, şimdi dokunduğunda zevk alıyordu. Dünyaya geldiği yerden zevk alıyordu. Bir zamanlar annesi olan kadın şimdi eşi olacaktır ve şu an eşi olan kadın annesidir. Şu an baba olan adam yine tekrar erkek evlat olacaktır ve şu an erkek evlat olan adam yeniden baba olacaktır.

Erkek çocukları küçükken sıkı sıkı saran bir kadından kendilerini kurtarmaları, yetişkin olarak huzurlu bir varoluş için zorunludur. Kendileriyle uzun süre ve çok fazla “eşduyum” yaratmış, aşırı ihtimam göstermiş bir annenin ve anne-benzeri başkalarının izlerini silmeden, kendi evini kuramaz, çocuklarına baba olamazlar. Hindistan’da yaygın bazı gösterilerde kadın giysileriyle aşırı fiiller ortaya koyan erkekler de bu çabayı sahneye koyarlar. Korku filmlerindeki harcıâlem tembih gibi, “korkusuyla yüzleşmek” için o korkulan şeyin kendisi olmaya çalışırlar. Bu “aşırı kadınlık” gösterileri sırasında, sanki Oedipus söylenini iptal etme arzusuyla “kadınlar gibi olmaya çalışarak, onların kıyafetlerini giyerek, onların organlarını edinerek, doğum yaparak, bu adamlar aynı zamanda kadınlara (annelere) artık ihtiyaç duymadıklarını” dile getirmek isterler âdeta. Oedipus söyleninde çocuğun babasıyla çekişmesine ait dramın öznesi anneye dönüşmeye çalışırlar. Annesiyle bilinçdışı çatışmaya düzen veremeyen erkek çocuk, huzurlu bir yetişkin olamaz. Fakat bu söylensel çekişmede babayla değil de anneyle bir karşılaşma ortaya çıkar:

Hint erkek çocukların anneleri ile “gömülü” bir biçimde özdeşleşmesi, Batılı modelden farklılaşan bir uyuşmazlık çözüm modeline yol açmaktadır. Oysa Batı’da, oedipal çatışma, kaygıyı tetikleyen rakip/babaya karşı öfkeli duruş netice itibariyle baba ile özdeşlemeye dönüştüğünde genellikle çözüme ulaşmış olur.

Hindistan’da ve oraya benzeyen başka coğrafyalarda çocukluk öylesine düşsel bir zaman parçası olur ki, oralı yetişkinler Batılı yaşıtlarına göre o dönemden kurtulmakta daha fazla zorlanırlar. Dış dünya kendilerine kesin sınırlar çizmelerini beklerken, uzun süren bir çocukluğun izleriyle, her şeyi animist bir şevkle birbirine karıştırabilecekleri zamanların hatırasıyla bunu başarmaya çalışırlar. Annesinin üzerine titrediği çocuk, kendisine musallat olan bir döneme ait duygu ve hatıraların gölgelediği dış dünyada dengeli, akılcı şekilde var olamayacağını fark eder.

Diğer yandan Ayurveda öğretisi, yetişkinlerin çocuk dünyasına öykünmelerini, dışarısını bir çocuğun iç dünyası gibi kurmalarını öğütler; çocukların düşünme ve duygulanma biçimlerini inkâr etmek yerine: “Bu gelenekte, mükemmele, kutsala yakın görülen çocuktur ve çocuğun dünyayı deneyimleme biçimini öğrenmesi beklenen de yetişkindir.” Ayurveda terbiyesine göre çocuk ve yetişkini ayıran, yaşlarının kaç olduğu değil, “fikirleridir”. Bu fikirlerin zaman içinde değişimine göre yaşam da beş farklı çocukluk dönemine ayrılır. Tanrı Krishna’nın vasıflarından birisi de çocuk olmasıdır. Onun gözetimindeki bir yaşam çocukluğun değişen yüzleri gibi açılır.



[1] Sudhir Kakar, The Inner World: A Psychoanalytical Study of Childhood and Society in India (Oxford University Press, 2012). Türkçeye henüz tercüme edilmemiş bu eserin metin içerisindeki çevirileri Ferzan Dilge’ye aittir.


Bu Makale ilk olarak E-Skope – Sanat Tarihi Eleştiri Dergisinde yayınlanmmıştır.