taliban
Fotograf: Sohaib Ghyasi / Unsplash

Rodric Braithwaite

Rusların Afganistan’dan sadece Kalaşnikoflar ve Amerikan Stinger roketleri ile silahlanmış mücahit ayaktakımı tarafından kovalanmalarına küçümseyerek bakardık. Artık küçümsemiyoruz.

Afganistan’da mağlup edilen son süper güç, Kabil ve mücahitlerle anlaşmaları müzakere ettikten sonra düzenli bir şekilde geri çekildi. Arkalarında yetkin bir hükümet ve mücahitleri durdurma noktasına kadar savaşabilecek bir Afgan ordusu bıraktılar. Bu hükümet, Ruslar yiyecek ve mühimmat sağlamaya devam ettiği sürece hayatta kaldı. Sonra ekonomisi çökme noktasına gelen Rus hükümeti, yardımları durdurdu. Mücahitler zafere ulaştı ve ülke doğrudan kanlı bir iç savaşın içine düştü. Taliban düzeni yeniden sağladığında birçok Afgan rahatlamıştı.

Çoğumuz, Amerikalıların 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’in yıkılmasına kesinlikle şiddetli bir tepki vereceğini biliyorduk. Ancak sonrasında yapılanların çoğu, El Kaide’nin Afganistan’a bir üs olarak ihtiyaç duyduğu şeklindeki yanlış inanca dayanıyordu. Öyle değildi.

El Kaide’nin faaliyet gösterebileceği pek çok başka güvenli sığınağı vardı. Onlarla başa çıkmanın yolu, yurtdışındaki sivilleri bombalamak değil, kendi ülkelerimizde etkili polis, istihbarat servisleri ve özel kuvvetlerimizin olmasını sağlamak. Tabii ki, bu tüm terör saldırılarını durdurmaz. Ancak 11 Eylül’den bu yana Amerika ve İngiltere’de gerçekleşen terör olaylarının çoğu yerli fanatikler tarafından işlendi.

Amerikalılar, El Kaide’yi çökerterek, Afganistan’ı derhal terk ederek ve El Kaide geri dönerse geri gelecekleri konusunda Taliban’ı uyararak amaçlarına ulaşabilirlerdi.

Sorumlu liderler çok iyi bir sebep olmadan savaşa gitmezler.

Bunun yerine, sahip olduğumuz özgürlük ve demokrasinin nimetlerini diğer insanlara götürmenin görevimiz olduğu fikri olan ‘liberal müdahalecilik’ doktrini benimsendi. Ama şiddet çözüm değil. Teknolojiniz ne kadar gelişmiş olursa olsun, hava bombardımanları sivilleri öldürür. Karılarını ve çocuklarını katlederek insanların kalbini ve aklını kazanamazsınız.

Beş yıl sonra, eninde sonunda rezillik içinde, görev tamamlanmadan ayrılacağımız belli olmuştu. 2006’da Rus gazileri, adamlarımızı bir asır önce çok büyük bir yenilgiye uğratıldıkları Helmand’a geri gönderirken ne yaptığımızın farkında olup olmadığımızı soruyordu: İntikam peşinde olduğumuzu varsayarsak, Afganlar bizi kan revan içinde bırakmaya kararlıydı. Ama bu sadece kendi tarihimizden bihaber olmamızla ilgili değildi. Mevcut uzmanlığa rağmen, ya Afgan siyasetinin işleyişinden habersizdik ya da para ve tavsiyenin anlayışın yerini alabileceğini düşündük. Amerikalılar Afganistan siyasetini yeniden yapılandırmak için yirmi yıl, üç trilyon dolar ve binlerce hayat harcadılar. Başarısız oldular.

İnsanlar, çekilmenin ilkesizlik olacağını söyleyecektir. Daha iyi bir şeylere ulaşmaya başlayan Afgan kadınlarını ve daha müreffeh ve gerçekten demokratik bir ülke inşa etmeye çalışan tüm bu cesur ve dürüst insanları gerçekten terk edebilir miyiz? Onlara gerçekten ihanet ettik. Ancak vaatlerimizi yerine getirecek ne kaynağa, ne anlayışa, ne de iradeye sahip olduğumuz ortaya çıktı.

Artık istihbarat teşkilatlarımız ve politika yapıcılarımız başta olmak üzere kaçınılmaz suçlama oyunu başladı. Dışarıdan yargıda bulunmak zor: bu insanlar ağızlarını kapalı tutuyor. Ama sıradan Afganlar, insanların bir iç savaşta her zaman yaptıklarını yapıyorlardı. Taliban -çoğunlukla kendi akrabaları- ülkede daha fazla yerin kontrolünü ele geçirdikçe, ellerinden geldiğince seçim yapmaktan kaçındılar ve yapmaları gereken yerde taviz verdiler. Kendi İç Savaşımızdan beri böyle seçimler yapmak zorunda kalmadık. Ancak neler olup bittiğini anlamak için hayal gücünü zorlamaya gerek yok.

Suçun fazlası generallerde. Başından beri aşırı iyimser tahminleri, Vietnam savaşı kötüye giderken Saygon’daki Amerikan askeri sözcülerinin yaptığı tahminlere benziyordu. Ordu içindekiler, generallerin siyasetçilere, bir sonraki bütçe görüşmelerinde zarar göreceklerinden korktukları için, kendilerinden ne istenirse yerine getirebileceklerini söylediklerini belirtiyorlar. Bazıları başarılı oldu: Amerikalı General David Petraeus başarılı ve bir uzman olarak görülüyor. Ama onun ‘başarısı’ olan Afganistan’daki askeri harekatla hiçbir temel sorun çözülmedi. Biden haklı olarak 2009’da böyle bir gerilimin başarısızlığı artıracağını savundu. Şimdi ise hâlâ ‘liberal müdahale’ye inananlar tarafından toplu bir şekilde saldırıya uğruyor.

Sorumlu liderler çok iyi bir sebep olmaksızın savaşa gitmezler. 1945’ten sonraki neslin çoğu kendileri savaşmıştı. Bizi Irak ve Afganistan’a götürüp, Libya ve Suriye’ye burnunu sokanların böyle bir tecrübesi yoktu. Dikkate değer derecede cehalet, kibir ve sentetik idealizme sahiptiler. Doğal olarak onları günah keçisi yapmayı tercih ediyoruz. Ama demokraside yaşıyoruz. Politikacıları seçen biziz. Bu suçun bir kısmı da bize ait.

Şimdi suçu Afganların üzerine atmaya çalışıyoruz: Bu büyük bir adaletsizlik. Gerekli kurumlara sahip olmayan bir ülkeye para dökmenin her zaman büyük yolsuzluklara yol açtığını pek çok deneyimden biliyoruz: bunun Afganistan’da da olmasına şaşırmamalıydık. Afgan ordusu savaşmayı başaramadı. Ancak tüm Afganlar gerektiğinde savaşmakta iyidir. Taliban yaptıklarına inanıyordu. Rakipleri inanmıyordu.

Afganlar, yirmi yıl önce, biz Taliban’ı ilk kez ezdikten sonra, kendi sorunlarını halletmeye bırakılabilirdi. Şimdi, ‘Batı’nın prestijinin ve etkinliğinin nasıl zedelendiğini merak etmek gibi lüks dertlerimize hayıflanırken, onları çok daha kötü koşullarda bırakıyoruz.

Burada durumu abartmamalıyız. ABD, aynı derecede yanlış bir önermeye dayanan aşağılayıcı bir yenilgi olan Vietnam’dan sonra toparlandı. Müttefikler ve müşterilerle çevrili dünyanın en güçlü ülkesi olmaya devam edecek. Çinliler de serbestçe gezinmek ve ticaret yapmak istiyor. Yine de Amerikan gücünü hesaba katmak zorunda kalacaklar. Ancak hegemonya günleri sona erdi. Artık ‘kurallara dayalı uluslararası düzen’ yönetimipaylaşılmak zorunda kalacak. Bu acı verici bir düşünce ama henüz kimse daha iyi bir alternatif önermiş değil.

Sir Rodric Braithwaite Moskova büyükelçiliğ i yapmış eski bir İngiliz diplomattır.

Bu makale The Spectator’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş