2008’de Barack Obama’yı destekleyenlerin çoğu onun teröre karşı yürütülen global savaşı sona erdireceğini umuyordu. Ama o bunun yerine, savaşı büyüttü ve halefleri de gidişatı değiştirmek için hiçbir şey yapmadı.

Samuel Moyn

23 Mayıs 2013’te barış aktivisti Medea Benjamin, Başkan Barack Obama’nın Washington DC, Fort McNair’de yaptığı ve yönetiminin terörle mücadelede silahlı insansız hava araçlarını kullanmasını savunduğu bir konuşmasına katıldı. Konuşması sırasında Benjamin, başkanın sözünü kesti ve onu Guantanamo Bay’i kapatmadığı ve diplomatik çözümler yerine askeri çözümler izlediği için eleştirdi. Askeri polis ve Gizli Servis tarafından apar topar dışarı çıkarıldı. Washington Post daha sonra kendisini bir “yaygaracı” olarak kâle almadı. Obama’nın kendisi bu olay sırasında daha düşünceli davranmış, kadının eleştirileri üzerine düşünmüş ve bu da kendi öz eleştirisini daha da derinleştirmesine yol açmıştır. Bu olay, savaşın Amerikan tarzında hiç bitmeyen ve insancıl bir biçimini tam olarak hayata geçirmek için diğerlerinden daha fazlasını yapan birinin başkanlığı sırasında savaş hakkında en büyük ahlaki aydınlanma anıydı.

Tüm rutin şiddetine karşın, Amerikan savaş tarzı giderek daha fazla bir biçimde, Amerikan tarafının nerdeyse hiç zarar görmemesi ve diğer taraftaki insanların öldürülmesi söz konusu olduğunda da, bu konuda eşi görülmemiş bir itina ile tanımlanıyor. Bugün, savaşı daha insancıl hale getirmek, yani her şeyden önce sivillere en az zarar vermeyi amaçlamak, konusunda giderek daha fazla yasal yükümlülük var – ABD gibi ülkeler, bunları istedikleri gibi yorumlasalar ve sahada yetersiz uygulasalar da bu yükümlülüklere uymayı kabul ettiler. Geçmişe göre kesinlikle ve nispeten daha az tutsak kötü muamele görüyor ve daha az sivil ölüyor. Ancak aynı zamanda, bu gerçekler sayesinde ABD’nin askeri operasyonları zaman içinde daha geniş kapsamlı ve kalıcı hale geldi.

Daha insancıl savaş fikri, terimler açısından bir çelişki gibi görünebilir. ABD’nin yurtdışındaki çatışmaları acımasız ve ölümcül olmayı sürdürüyor, ancak onları korkutucu kılan şey sadece uyguladıkları şiddet değil. Bu yeni Amerikan savaş türü, savaşın en temel yüzünün ölüm olmadığını ortaya koyuyor. Bunun yerine, bu savaş türü tahakküm ve gözetim ile hakimiyet kurulması anlamına geliyor.

Obama, 2008 yılındaki peri masalını andıran kampanyasında bir tür savaş karşıtı aday olarak yarışmıştı ve bu ve diğer alanlarda, katı bir pragmatist olduğu ortaya çıktığında, destekçilerinin çoğu şaşırdı. Obama, “teröre karşı savaşı” selefinin asla yapmadığı bir şekilde müthiş bir ölçüde genişletirken, bunu yerel kitle için dayanılır hale getirdi. Bunun bir nedeni de, Obama’nın Amerikan tarzı savaşa insancıl bir yön vermenin siyasi açıdan kullanışlılığını anlamasıydı.

Obama göreve başladıktan sonra, 2009’un daha ilk birkaç ayında, Amerikan savaşının insancıl bir biçime ilk dönüşümü sağlandı. Önceki yönetimin en kötü günahları reddedildiği için, Obama’nın avukatları, hedeflenen cinayetler için resmi yasal çerçeveler tasarlayarak, uzay ve zaman boyunca süresiz olarak savaşı sürdürme yetkisi talep ettiler. Silahlı drone imparatorluğunun Obama’nın gözetimi altında yükselişi, sadece sonsuz savaşın genişlemesinin ve yayılmasının sembolüydü.

Obama döneminde bomba gibi birçok ulusal güvenlik haberi yayınlayan New York Times muhabiri Charlie Savage, “Avukatça bir tarz Obama yönetimini içine işledi” dedi. Ancak bu avukatça tarz genellikle karmaşık bir ussalllaştırma süreci olarak kullanıldı. Savage, başkanın ekibindeki erkek ve kadınların “hukukun üstünlüğü olarak gördüklerine bağlı kalarak El Kaide ile savaşmaya çalıştıklarını” yazdı. Hukukun üstünlüğü olarak gördükleri şey kendine çeki düzen vermekten, savaşta insancıl standartlara bağlılıktan fazla bir şey ifade etmese de, bu durum hukuk teorisi veya askeri pratikte hiçbir şekilde mükemmel olmamakla birlikte bazı Amerikalılar üzerinde retorik güce sahipti, bizzat savaş üzerinde önemli etkileri oldu ve bitmek bilmez bir savaşın üretilmesine yardımcı oldu.

Obama, Bush’un son yıllarında başlayan bir süreci sürdürdü, ancak vahşiliği elden geldiğince en az olan bir savaş biçiminin temsilcisi olarak, ülkenin doğruluk ve dürüstlüğünün daha inandırıcı bir şekilde reklamını yaptı. Ve bizzat “teröre karşı savaş”ın kendisini dönüştürdü. Genişleme ve insanlaştırma bir araya gelerek Obama’nın savaşlarına uğursuz bir damga vurdu.

Diğer eksikliklerinin ötesinde, Amerikan savaşının dönüşümü, savunucuları ve muhaliflerinin büyük bir kısmının iş işten geçmeden fark edemedikleri devasa bir riske neden oldu. Kasım 2016’da onları gafil avladı. Obama’nın iki döneminin sonuna doğru gazeteci Jeffrey Goldberg, “Obama, gücün etkinliğini durmaksızın sorguladı” diyordu, “ama aynı zamanda başkanlık tarihinde, halefine başarılı bir suikastçının imreneceği bir takım araçlar teslim edecek olan, en başarılı terörist avcısı oldu.” Bu sonuç, ne kadar sıkı kontrol edilse, insanca uygulansa ve sağduyuyla yönetilse de korkutucuydu – ve bu, Goldberg’in yazısından sadece altı ay sonra Obama’nın halefinin gerçek kimliğinin öğrenilmesinden önceydi.

Bu, Obama teröre göz yumabilirdi demek değil. Obama, kariyeri Amerikan halkını korumaya bağlı bir politikacıydı. Ancak Obama yalnızca gerekenden çok daha büyük ve kapsayıcı bir savaş biçimi tasarlamakla ve yalnızca ABD’nin bunu yapmak için barışı kutsayan bir yasal düzene yönelik önceki taahhütlerini baltalamakla kalmadı. Politikaları, şok edici ve korkunç bir final için koşulların oluşmasına yardımcı oldu.

Bir barış güvercini olmayan Donald Trump yine de ana akım politikacıların sonu gelmeyen savaşlara bağlı olduğu algısından yararlandı. Ve kazandı. Ahlaki evrenin yörüngesi, bitmez tükenmez çatışmanın insancıllaştırılmasıyla kesişti. Ama bir umacıya dönüşmeye meyletti. Yurt dışındaki giderek daha insancıl savaş biçimleri artık ülke içinde de felaketi beraberinde getirmişti. Ardından Trump da aynı dönüşü tekrar ederek, Obama gibi savaş karşıtı bir adaydan sonsuz savaş başkanına dönüştü. Ve şimdi Joe Biden’ın da aynı şeyi yapma riski var.

Mart 2009’da, dönüm noktası niteliğindeki bir yazılı belge, Obama’nın savaşlarının nasıl yürütüleceğini net ve ağızları açık bırakacak biçimde haber verirken, “teröre karşı savaşı” Bush’un hiçbir zaman resmi olarak yapmadığı şekilde resmileştirip küreselleştiriyordu. Terörle mücadelede zaman ve mekan sınırlaması olmayacaktı. Bu, Obama’nın daha yaygın olarak dile getirilen reformlarından, yani sembolik olarak işkenceyi yasaklamak veya mahkum ve yargılama kurallarıyla oynamaktan, çok daha önemli olacaktı.

İki ay sonra Obama, Oval Ofis’te bir grup sivil özgürlükçü ve insan hakları savunucusu ile bir araya geldi. Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği başkanı Anthony Romero söze, “Kimse değerlerinizi sorgulamıyor” diyerek başladı. “Fakat politikalarınızın büyük bir kısmı öncekilerden önemli ölçüde farklı değilse, o zaman karşılaştırmalar karşılaştırmaları hak ediyorsunuzdur.”

O yılın ilerleyen günlerinde Obama Nobel Barış ödülüne layık görüldü ve aralık ayında göz kamaştırıcı kabul konuşmasını yapmak için Oslo’ya gitti. Nobel konuşmasının ön kabulü, ki (röportajlara göre) birileriyle baş başa konuşurken bunu mevzuatla ilgili sıkıcı bir açmaz olarak tanımlıyordu, terörizmin “adil savaş kavramları ve adil bir barışın zorunlulukları hakkında yeni yollarla düşünmeyi” gerektirecek kadar yeni ve tehdit edici olduğuydu. Obama, en azından Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan adayı olduğunda bazılarının kendisi hakkında beslediği yanılsamalar ne olursa olsun, iktidarda savaş karşıtı bir duruş söz konusu bile değildi.

Obama’nın kendisine ata seçtiği Martin Luther King’in 1964’te kendi Nobel’ini kazandığında, şiddetin “toplumsal sorunları çözmediği: yalnızca yeni ve daha karmaşık sorunlar yarattığı” mesajıyla savaşı reddetmesini saygıyla anmak gerekiyordu. Ama kendisinden önce, ne King ne de Mahatma Gandhi büyük bir ulusa önderlik etmişti.

Bu, yalnızca Obama’nın kendi rolünün etiği açısından değil, aynı zamanda, Obama’nın ısrarla vurguladığı üzere, çok sayıda insanın safça barış talep ettiği bir dünyada Amerikan şiddetinin de parlak bir öz savunmasıydı. Obama, “Birçok ülkede, nedeni ne olursa olsun, bugün askeri harekat konusunda ciddi bir tereddüt var. Ve zaman zaman buna, dünyanın tek askeri süper gücü olan Amerika’ya yönelik tepkisel bir şüphe eşlik ediyor,” dedi. New York Times editörlerinin Obama’nın söylemini överken işaret ettikleri gibi, Obama Afgan savaşına yönelik olarak Amerikalılar arasında bulunan “yaygın kararsızlığa ve isteksizliğe de doğrudan meydan okuyordu”.

ABD askeri gücünün yeni bir çağ için kullanılmasına ilişkin uzdilli gerekçesinde, belki de durumu kurtaran şey, Obama’nın insancıl sınırlamalarda ısrar etmesiydi. ABD’nin bir zamanlar savaşın daha az parçaladığı bir dünyaya, yani ikinci dünya savaşından sonra uluslararası çatışmayı azaltmayı amaçlayan uluslararası sistemleri ve kurumları inşa etmesine katkısını hatırlattı. Ve yol boyunca bedeller ödenmiş ve hatalar yapılmış olabilirse de, soğuk savaş sırasında ve sonrasında bu katkı, dünyaya “kendi ülkemin haklı olarak gurur duyduğu bir miras” bıraktı. Ancak terör karşısında, Amerikan katkısının gerektirdiği şey savaşın sona ermesi değil, tam olarak insancıl savaşın kurallarına göre oynamaktı.

“Standartlara, uluslararası standartlara bağlı kalmanın, buna uyanları güçlendirdiğine, uymayanları ise yalnızlaştırıp zayıflattığına inanıyorum” dedi. Obama açıktı: “Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşın yürütülmesinde sancaktar olarak kalması gerektiğine inanıyorum.”

Obama, yalnızca ilk yılında silahlı insansız hava araçlarına Bush’un başkanlığının tamamı boyunca başvurduğundan daha fazla kez başvurdu. Neredeyse en başından itibaren, Obama’nın politikası, yalnızca insansız hava araçlarıyla değil, aynı zamanda Özel Kuvvetler veya uzun mesafelerden gönderilen soğuk füzelerle de hedef gözeterek öldürmeye kalkışmayı gerektirdi. Gizlice tanıtılan ve daha sonra kamuoyunda normalleştirilen hedefe yönelik cinayetler, “teröre karşı savaşı” dönüştürdü ve böylece dünyada daha da yayıldı.

Obama’nın görev süresinin sonunda, dronlar selefinin yönetimi altındaki dönemden neredeyse 10 kat daha fazla vurdu ve binlerce insan öldü. Hava kuvvetleri artık uçak pilotlarından daha fazla insansız hava aracı operatörü eğitiyordu ve insansız hava aracı faaliyetinin üsleri ve altyapısı, yalnızca Orta Doğu ve Güney Asya’da değil, Afrika kıtasının derinliklerine kadar genişletilmişti. Bu arada, karda yürüyüp izini belli etmeyen Özel Kuvvetler, Obama’nın görevdeki son yılında 138 ülkede – veya dünyadaki tüm ülkelerin% 70’inde – faaliyet gösterdi veya bu ülkeler arasında hareket etti. Gerçek çatışmalar en az 13 ülkede gerçekleşti ve bazılarında öldürmeyi hedef aldı.

Bu yaklaşımın çekiciliği açıktı. Her şeyden önce, savaşı ABD’deki manşetlerden düşürmek ve ceset torbalarının eve gelmesini engellemek gerekiyordu. Dahası, Obama iç terör saldırıları tehdidinden gerçekten endişe duyuyordu. Nobel konuşmasından bir ay sonra, Noel Günü’nde, Amsterdam’dan Detroit’e giden Northwest’in 253 sayılı uçağın Nijeryalı terörist Umar Faruk Abdulmutallab “iç çamaşırı bombacısı” tarafından neredeyse imha edilmesi, Obama’nın büyük bir şaşkınlık yaşamasına neden oldu. Ucundan dönülen saldırı, cumhurbaşkanının teoride savunduklarını ve avukatlarının kutsadığını pratikte yoğunlaştırmasına neden oldu.

Aynı derecede geçerli başka bir neden de, selefinin Ebu Garib ve Guantanamo’da ve CIA’nın kara merkezlerinde yakalanan mahkumlara yönelik muamelesi için uğradığı zarar verici siyasi saldırılardan kaçınma ihtiyacıydı. Hiç kimse yakalanmazsa, hiç kimseye kötü muamele yapılamazdı. Ancak bu faktörlerin ötesinde, Obama, savaşta insanlık idealini yalnızca yasanın gerektirdiği gibi değil, ahlaki açıdan meşru ve meşrulaştırıcı bir girişim olarak benimsedi.

“Terörle savaş”ın hedef gözeterek öldürmeler yoluyla yaygınlaştırılması ve uzayda veya zamanda yayılması, başlangıçta kamuoyunda çok az eleştiri aldı. Bush’un 2002’deki ulusal güvenlik stratejisi, herhangi bir yakın tehdit olmaksızın önleyici meşru müdafaaya girişmenin gerekliliği konusunda açık açık ısrar ettiğinde, dünya dehşetle tepki vermişti. Şüphecilerin saçma bir oksimoron olarak gördükleri biçimde, Obama’nın avukatları şimdi de tehditlerin “an meselesi olması durumunun uzamış olması”nın güç kullanımını haklı kıldığını hatırlatıyorlardı. Sadece hedef belirleyerek öldürmeye meşru müdafaa olarak izin verilmekle kalınmıyordu, aynı zamanda Obama bunu önceden yapmanın yasallığını da iddia ediyordu.

Ayrıca, Obama’nın savaşı yeni bölgelere yayıldıkça, yasa yeni terörist grupları kapsayacak şekilde alışılmadık bir yöntemle genişletiliyordu. Ulusal hukuk, en azından Amerikalı olmayanlar için, hedefe yönelik ölümcül saldırılara çok az engel teşkil ediyordu, çünkü Kongre, Askeri Güç Kullanım Yetkisi’nde, 11 Eylül saldırılarıyla bağlantılı herhangi bir “kişiye” karşı silahlı güç kullanılmasına izin vermişti. Ancak, hızla değişen bir El Kaide ve onun adını kullanan yeni taklitçi grupların, 11 Eylül’e karışanlara yasal ölümü hak edecek kadar yakın olup olmadığı yakıcı bir soru haline geldi. Mart 2009’daki dönüm noktası niteliğindeki yasal belgede, Obama’nın avukatları, yasal hedeflerin kapsamını genişletmek için Bush dönemindeki El Kaide’nin “ilişkili güçler” kavramından yararlandı. Söz konusu izin, El Kaide ile çok az bağlantısı olan veya hiç bağlantısı olmayan Somali’deki İslamcı Eş-Şebab örgütü gibi gruplara ve bu ve diğer kıyıda köşede kalmış örgütlere üyelikleri nedeniyle bireyler için uygulandı. 2014’te Obama’nın avukatları, IŞİD’e karşı Kongre’den onay almaya gerek kalmadan askeri harekatı meşrulaştırmak için IŞİD’i Usame bin Ladin’in “gerçek mirasçısı” olarak addettiler.

Obama’nın attığı adımların her biri için, güvenilirlikleri vakadan vakaya farklılık gösteren yasal argümanlar vardı. Ancak birlikte ele alındığında, öngörülemeyen sonuçlarla genişleyen bir “teröre karşı savaşa” onay veriyorlardı. Bu tür yasal el çabukluğu terörle mücadele ile sınırlı da değildi. 2011’de ABD, Birleşmiş Milletler’den Libya’ya insani müdahale yetkisi aldı, ancak bunu o ülke için içler acısı sonuçlarla yasadışı bir rejim değişikliğine dönüştürdü. Libya operasyonu, avukatların sağladığı, esasen sınırsız bir başkanlık savaşı gerekçesine dayanıyordu.

Bunun ana akım ABD kamuoyu tartışmalarında bu kadar az yansımasının nedeni, Obama yönetiminin savaşın insaniliğini vurgulamasıydı. 2011 yazından itibaren, drone programı basında daha yoğun eleştiri almaya başladı. Obama yönetimi, takip eden yıllarda kısmen ve stratejik olarak gizliliği kaldıracaktı. Bunu yaparak, hedef gözeterek öldürmeyi normalleştirdi – Usame bin Ladin’in 2 Mayıs 2011’de Pakistan’da dramatik bir komando baskınında öldürülmesinin coşkusu göz önüne alındığında, bunu yapmak güç olmamıştı. Aynı zamanda, sivillere verilen zararı açık bir şekilde en aza indirmeyi amaçlıyordu. Hedef gözeterek öldürmenin alternatifi gelişigüzel öldürme ise ve insansız hava araçlarının alternatifi Irak ya da Vietnam gibi tam kapsamlı savaşlarsa, o zaman pek çok kişi için Obama’nın yolunun doğru olduğu açıktı.

Kamuyu bilgilendirmeye yönelik ilk açıklamalar saçma bir biçimde, dışarıdan alınan haberlerin açıkça çeliştiği bu hedefli cinayetlerde hiçbir masum sivilin öldürülmediğini iddia ediyordu. Haziran 2011’de, Obama’nın terörle mücadele baş danışmanı John Brennan heyecanla, “son derece dikkatli ve hassasız” diyordu. “Geliştirebildiğimiz yeteneklerin olağanüstü yeterliliği ve kesinliği” sayesinde Amerikan anti-terör operasyonlarında neredeyse son bir yıldır hiç bir “sivilin öldürülmediğini” iddia ediyordu.

Bu gerçeklerden uzaktı. Obama, Yemen’e yapılmasını emrettiği yeni saldırıdaki aşırılıklara o kadar üzülmüştü ki, 2010 ile 2011 yılları arasında oradaki insansız hava aracı saldırılarını bir yıl boyunca durdurdu. İnsancıl savaş fikriyle uzlaştırılması en zor olan şey, ABD’nin “imza saldırıları” gerçekleştirdiğine dair haberlerdi. Bu saldırılar, belirli bir bölgede savaşan yaştaki erkekleri, bırakın tehdit etmek şöyle dursun, bireysel olarak terörist olduklarından bile emin olmadan hedef alıyordu. Bu, Vietnam döneminin, orada bulunan herkesin düşman varsayıldığı “serbest saldırı” bölgeleri ilan etme uygulamasını anımsatan bir varsayımdı. “Terörle savaş” sürerken, yönetimin sivil kayıplara ilişkin tahminleri yükselirken, dış gözlemcilere göre toplam sayılar çok daha yüksekti.

Hedef gözeterek öldürmeye yönelik ilk eleştirilerin çoğu, savaş yasalarının insancıl standartlarının nasıl uygulandığıyla ilgiliydi. Bu odak, müdahalelerin yasal olup olmadığı, Amerikan gücünün nereye gidebileceği ve ne kadar süre kalabileceği değil, çok fazla masum insanın ölüyor olup olmadığı konusunda sonraki Obama yönetiminin argümanının öncüsüydü.

2012’de yeniden seçilmek için aday olurken, inşa ettiği sistemi bir başkasının devralabileceğinin farkında olan Obama, drone politikasını bir sisteme bağlamak için bir süreç başlattı. Hatta Jon Stewart’a The Daily Show’un bir bölümünde, kazanmadan iki hafta önce, “sadece benim değil, herhangi bir başkanın dizginlendiğinden” emin olmak için bir “yasal mimari” istediğini söyledi. Ve kazandıktan sonra, Fort McNair’deki Ulusal Savunma Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, bir yıl önce yönetiminin hedefe yönelik öldürmelere uyguladığı insancıl kontrolleri açıklığa kavuşturan bir yürütme emri çıkardığını açıkladı.

Bu Başkanlık Politika Rehberi (BPR) önemli bir belgeydi. Mart 2009’daki yasal belge zaman ve mekan açısından sınırsız bir savaşın sinyalini verirken, BPR geç de olsa bunun insanca yürütüleceğini vaadediyordu. Faal düşmanlıkların olduğu alanların dışında ve “olağanüstü koşullar olmadıkça”, yakalama “mümkün” olmadıkça ve teröristlerden başka kimsenin zarar görmeyeceği “neredeyse kesin” olmadıkça hiçbir öldürme olmayacağını vaadediyordu. Ve Bush’un CIA’e herhangi bir yere saldırma konusunda sınırsız yetki verdiği yerde, Obama denetim talep ediyordu. Kişisel olarak incelediği “öldürme listelerini” incelemek için haftalık toplantılar yapıyor ve rehberlik belgesinde bunu yapacağını resmen taahhüt ediyordu.

2012’de yazılan BPR, ancak iki yıl sonra halka açık olarak yayınlandı. Harvard Hukuk profesörü Naz Modirzadeh, belgeyi keskin bir şekilde bir dizi “yasalımsı” standardı bir araya getirmek olarak nitelendirdi. Modirzadeh, insancıl davranışın optiğinin, uluslararası hukukun diğer kısımlarını, en çok da gücü kontrol eden kuralları ihlal ettiğini düşündüğü bir yaklaşıma “uluslararası hukuka benzer bir görünüm kazandırmak için kullanıldığını” öne sürdü.

Eski bir Obama yetkilisi olan avukat Martin Lederman, tepki gösterdi. Birinin, savaşı insancıllaştırma girişiminden şikayet etme küstahlığına nasıl sahip olabileceğini sordu. Acımasız savaş, insancıl savaştan daha kötüydü, öyle mi? Lederman, insanlaştırmanın, sonsuz savaş ilacını yutturmak için ağıza çalınmak üzere tasarlanmış bir parmak bal olarak işe yarayıp yaramayacağıyla yüzleşmedi.

Sonsuz savaşın insanileştirilmesinin sinsi sonuçlarından biri, eylemcileri daha da insancıl savaş talep etmeye teşvik etmekti. Obama, savaş ve polislik arasında bir şey öneriyordu. Bu eleştirmenler, neden sonuna kadar gidilmiyor, diye akıl yürütüyorlardı. Eğer savaş, savaş alanları dışında ve zaman sınırlaması olmadan gerçekleşecekse, diyorlardı, gerçekten de, öldürmeye ilişkin çok daha katı kurallarıyla, ancak şimdi küresel ölçekte kalıcı polislik kurumuna benzemesi gerekirdi. Ama bu son derece riskli bir argümandı. Azami insanileştirmeyi istemek adına, yasadışı savaşın her yerde sonsuz olabileceğini kabul ediyordu. Sonsuz küresel savaş gibi kabus gibi bir uygulamanın insancıllaştırılması, onu daha iyi mi yoksa daha kötü mü yapıyordu?

İnsani ve askeri hukukçular, savaş zamanı insanlığın ne kadar yeterli olacağı konusunda tartışıyorlardı. Savaşın kendisiyle ilgili tartışmamayı zımnen kabul ediyorlardı. Daha insancıl bir savaş arayış kampanyası, savaş girişiminin kendisine meydan okumuyordu.

2013’te barış aktivisti Medea Benjamin ile karşılaşmasının kanıtladığı gibi, Obama’nın kendisi de savaşı tepeden insanileştirmeyi umuyordu. Ancak Benjamin’in kendine özgü sakinliği ve entelektüelliğiyle sahnede seyirciler arasından kabaca uzaklaştırılmasından sonra, Obama açıkça, kendisinin talep ettiği insani savaşa yönelik adımların bir bedeli olup olmadığını sorguladı.

Obama, beklenmedik bir şekilde, “O kadının sesi dikkate almaya değer,” dediğinde izleyicilerini şaşırttı. “Açıkçası söylediklerinin çoğuna katılmıyorum ve açıkçası söylediklerimin çoğunda beni dinlemedi. Ancak bunlar zor konular ve bunları görmezden gelebileceğimiz düşüncesi yanlış.” Obama, hedef gözeterek öldürme politikalarının yerel ve uluslararası standartlara göre yasal olduğunu iddia ediyordu. Yine de sonsuz savaşın, ne kadar insancıl olursa olsun, yine de bir hata olabileceğini seziyordu.

“Ne ben, ne de herhangi bir başkan terörün tamamen yenilgiye uğratılacağının sözünü veremez” diyordu. “Tek başına güç, bizi güvende tutamaz. Radikal bir ideolojinin kök saldığı her yerde güç kullanamayız ve aşırılıkçılığın kaynağını azaltan bir stratejinin yokluğunda, dronlar veya Özel Kuvvetler veya asker konuşlandırmaları yoluyla sürekli bir savaş kendi kendini yenilgiye uğratacak ve ülkemizi endişe verici şekillerde değiştirecektir.” Hatta sözlerini, “bütün savaşlar gibi bu savaş da bitmeli” diye tamamlıyordu.

Obama, kendisinin en iyi eleştirmeniydi. Barışın zorunluluğunu gerçekten umursayıp umursadığını ya da, yalnızca dinleyicilerinin bir kısmının öyle olduğunu düşünmesini istediği için mi öyle söylediğini bilmek güç. Yine de Obama’nın sonsuz savaş korkusunu dile getirmesi bile olağanüstüydü. Obama’nın açıklaması, devraldığı savaşın başlangıcında ya da sürecin bir noktasında onun gözetiminde korkunç bir hata yapıldığına dair artan algıları yansıtıyordu. Obama ertesi baharda mezun olan West Point öğrencilerine “İkinci dünya savaşından beri en maliyetli hatalarımızdan bazıları kendimizi dizginlememizden değil, sonuçlarını düşünmeden askeri maceralara atılma istekliliğimizden kaynaklandı,” diyordu. Bu bedelleri sadece uzaktalardaki kurbanlar da ödemiyordu.

Obama, önceki rejimin işkence faillerini sorumlu tutmadığı için sık sık eleştirildi. Ancak bu noktaya odaklanmak, Amerikalılara bu işkenceleri yapanın “biz” olduğumuzu ve “bizim” bunu bir daha asla yapmayacak türden insanlar olduğumuzu görmeleri için sürekli yaptığı çağrıları göz ardı ediyor. 2014 yazında Beyaz Saray basın toplantısında samimiyetle, “Doğru olan pek çok şey yaptık, ancak bazı insanlara işkence ettik” demişti. “Değerlerimize aykırı bazı şeyler yaptık” diyerek devam ediyor ve ” bunun için ülke olarak sorumluluk almak zorundayız,” diyordu.

Amerikalılar geçmişte kötü şeyler yapmıştı. Ama yine de, şimdi ve gelecekte daha insancıl bir savaş şekli için çabalayabilirler. Obama’nın son savaşların insanlık dışılığına karşı tekrar tekrar gösterdiği tipik tepkisi şuydu: “Bu biz değiliz. Biz böyle değiliz.” Biz işkenceci değildik – ama argümanı sonsuz savaşın biz olduğumuzu ima ediyor gibiydi.

Ancak birkaç yıl sonra, “bazılarımızın” huzursuz olduğu ortaya çıktı. Şubat 2016’daki Güney Carolina Cumhuriyetçi ön seçimlerinden iki gün önce Donald Trump, CNN sunucusu Anderson Cooper ile sahneye çıktı. Bu Bush dostu, asker yanlısı eyalette Trump, Irak savaşını muhtemelen ABD tarihindeki “en kötü karar” olarak niteledi. “Orta Doğu’yu istikrarsızlaştırdık” diyor ve IŞİD’in yükselişine ve Libya ve Suriye’deki çatışmalara neden olduğumuzu söylüyordu. Ertesi gün Güney Carolina’yı 10 puan farkla kazandı ve bir daha da dönüp arkasına bakmadı. Her başkanlık tartışmasında Trump – seçmenlerin ona başkomutan olarak güvenebileceğini ve kendisini uygun görmeyen ulusal güvenlik uzmanları korosunun görmezden gelinebileceğinin kanıtı olarak – Irak savaşına başından beri karşı olduğunu yineledi.

2016 genel seçim kampanyasında, Trump’ın aslında Irak savaşına karşı olmadığı defalarca dile getirildi. Clinton savaş tezkeresi konusunda hatasını kabul ederken, sanki öğrenilecek ders Bush’un 2003’te Irak’ı işgal etmesine bir daha asla izin vermemekmiş gibi konuyu geçiştirdi. Savaşı Amerikan ulusal güvenliğinde anlamlı bir değişikliği garanti altına alan bir felaket olarak kabul etmek Trump’a düştü. #EndEndlessWar hashtag’i, 2014’te, yıllık kongre savaş fonlarını yenileme ritüeli etrafındaki ilericiler arasındaki taban aktivizminden kaynaklandı. İki yıl sonra, her iki partinin ana akımının ve özellikle Clinton’un, Trump’a milyonlarca Amerikalıyı hashtag’e daha layık aday olduğuna ikna etmek için bir fırsat yaratması şok oldu.

Obama’nın aksine, Trump insancıl savaş konusundaki fikirlerine dair hiçbir şüphe bırakmadı. Şiddeti aktif olarak övdü. Kampanya sırasında, işkencenin işe yaradığını iddia etti. Başkan olduğunda yine bunu tekrarladı.

Ancak, Trump’ın kişisel olarak tercih ettiği acımasız eski savaş biçimlerine dönülmesinden korkulurken tuhaf bir şey oldu. İşkenceyi yeniden başlatma emri, kısmen savunma bakanı James Mattis işkenceyi mantıksız bulduğu için hiçbir zaman yayınlanmadı. Ve Trump’ın önerileri, Senato çoğunluk lideri Mitch McConnell gibi önde gelen Cumhuriyetçilerin itirazlarıyla karşılandı. Her ikisi de hiç kimseyi geçmişteki suçlardan sorumlu tutmasa bile, bizzat CIA, Vietnam’dan sonra ordunun geçirdiği döneme paralel bir kurumsal öz-düzeltme dönemini anımsatacak biçimde direndi –

Görevdeki ilk yılında Trump, Başkanlık Politika Rehberini iptal ederek yerine daha esnek İlkeler, Standartlar ve Prosedürler belgesini koydu. Bir kez daha, havlayan köpeğin ısırmadığı görüldü: Trump, herhangi bir sivil ölüm öngörüsünün hedefe yönelik bir saldırı seçeneğini masadan kaldırması şartını korudu. Trump, bazı suçlanan Amerikan savaş suçlularını affetmeye istekli olduğunu kanıtlasa da, dikkate değer ölçüde, savaşın insancıllığına da kitlenmişti.

Savaşın sürekliliği için de aynı şey geçerli miydi? Trump görevdeyken, savaşı genel olarak yoğunlaştırırken bile, sonsuz savaşın belirli yönlerini – en önemlisi Afgan tarafını – sonlandırmak için güçlü bir şekilde çabaladı. Bazen, güçleri geri çekme girişimleri, özellikle 2019’da Suriye’den çekilmeye başlayarak Kürt müttefiklerini terk ettiğinde, siyasi yelpazenin her iki tarafında öfkeli itirazlara neden oldu. Trump’ın, kimyasal saldırılara misilleme olarak Suriye hükümetini bombalaması ve İran askeri dehası Kasım Süleymani’yi 2020’de Irak’tayken öldürmesi ise farklı tepkiler aldı.

Karşılaştırıldığında, Trump’ın (sürekli övündüğü) askeri bütçeyi artırması, Özel Kuvvetlerin kullanımını Obama’nın ulaştığı yüksek başarının ötesine taşıması ve drone imparatorluğunu her zamankinden daha fazla saldırıyla genişletmesi, iki partiden de pek fazla tepki almadı. Ne de olsa, bu sadece önceki iki başkanın politikasının, sadece daha fazlasıydı.

Şimdi Biden, her ikisi de sahadaki birliklerin yerini alacak yeni terörle mücadele biçimlerini korumuş olsalar bile, Obama’nın başlattığı ve Trump’ın sona erdirmek için mücadele ettiği Afganistan’daki geri çekilmeyi tamamladı. Kaotik durum, ABD’de bir ulusal vicdan muhasebesine neden oldu, çünkü sonuçta Afgan “ulus inşa etme çabasının” başından beri ne kadar sorumsuzca olduğunu anlamalarını sağladı. Ancak Biden, her zaman devam etmeyi planladığı terörle mücadeleyi bitirdiği geri çekilmeden titizlikle ayırt etti. Ve IŞİD-K’nin Kabil havaalanındaki saldırıları, ABD’nin ulusal güvenlik ve gözetim yetkililerinin, Obama’yı bu kadar endişelendiren ve Trump’ın göreve gelmesine yardımcı olan sonsuz terörle mücadele hareketlerini gelecek için yoğunlaştırmasına neden oldu.

Tarihin “teröre karşı savaşın” doğruluğuna ve dünya ve kendisi için sonuçlarına ilişkin yargısı ne olursa olsun, sonuçlar ülkeyi henüz yüzleşmediği ve bu nedenle üstesinden gelmek için hiçbir şey yapmadığı bir paradoksla başbaşa bıraktı. Bush, Obama ve Trump’ın başkanlıkları aracılığıyla ABD, savaşlarını insani tutmak için adımlar atabilirdi. Ancak bunu, önce bir savaş karşıtı aday, sonra bir diğeri sonsuz bir savaş başkanı olurken, küreselleşmiş militarizmini sağlamlaştırırken yaptı. Ve şimdi bir başkası daha, ne yazık ki, senaryonun tutsağı gibi görünüyor.

FSG tarafından ABD’de 7 Eylül’de ve Verso tarafından İngiltere’de Ocak ayında yayınlanan Humane: How the United States Abandoned Peace and Reinvented War’dan (İnsancıl: Birleşik Devletler Barışı Nasıl Terk Edip Savaşı Yeniden İcat Etti?) uyarlanmıştır.

Samuel Moyn, Yale’de hukuk ve tarih profesörü ve Not Enough: Human Rights in an Unequal World (Yetersiz: Eşitsiz Bir Dünyada İnsan Hakları) kitabının yazarıdır.

Bu makale The Guardian’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.