dr.fatima z. Er-Rafia

7 Ağustos’ta (2018) ABD İran’a yeni ekonomik yaptırımlar uygulayarak BM Güvenlik Konseyi’nin 2231 sayılı kararını fiilen ihlal etti. Bu olay, Donald J. Trump’ın iktidara gelmesinden bu yana yaptığı, JCPOA’dan çekilmeye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki hakaretlere, tweetleri aracılığıyla türlü tehditlere kadar uzanan uzun bir dizi saldırının sadece sonuncusu.

Yaraya tuz basarcasına, İran ile iş yapmaya devam eden ülkeleri ve şirketleri bile tehdit etti. Bunun yanı sıra Trump, İran bankalarına örtülü ağır yaptırımlar ve İran petrolüne ambargo uygulanmasını da taahhüt ediyor. ABD yönetimi İran’ı baltalamak ve baskı altına almak için çabalamaya devam ederken, diğer yandan Başkan Trump;  Ruhani’yi ön koşulsuz görüşmelere davet ediyor. Peki bu davetin arkasında ne var? Bu, ABD’de olanlar, özellikle Trump hakkındaki yürütülen Rusya soruşturmasından dikkatleri başka yöne çekmenin bir yöntemi mi? ABD’nin taleplerine boyun eğmek için İran’ı korkutmanın bir yolu mu?

Her halükarda, Trump’ın izlediği yöntem (modüs operandı) iyice alenileşiyor. Yöntem her zaman aynı, her zaman aynı şekilde sahnelenmiş bir şov; mevcut statükoyu çiğniyor, fırtınalar estirip, saldırıp, tehdit edip, sonra rakiplerini görüşmeye çağırıyor ve sonuç olarak hiçbir şey olmuyor. İki düşman önceki planlarına olduğu gibi devam ediyor. Kuzey Kore ye yaptıkları ile benzerlik aşikar. Aynı girişimi tekrarlıyor Kim Jong-un (Kuzey Kore resmi olarak hala ABD ile savaşta) kabul ettiği yemi Ruhani yutmuyor.

Trump’ın, Ruhani’yi görüşmelere davet etmesi belki de planının etkisiz olduğunun farkına varmasına bir işaret. İran’a yönelik saldırılarının başarısızlığının ve suların bulanık olduğunun farkında. Trump’ın doğal refleksleri; İran, Çin ve Rusya’nın (ve bir dereceye kadar Avrupa birliğinin) desteğine dayanan gücü karşısında kendi amaçlarına hizmet etmiyor.

Trump’ın tüm meydan okuyan ve intikamcı tavırlarına rağmen sorulması gereken soru şu: ABD’nin Ortadoğu’daki yüksek çıkarlarına İran; körfez monarşilerinden daha iyi hizmet etmez mi? Bu soruyu cevaplamak için 19 yüzyılda İran – ABD ilişkilerinin başlamasından sonraki dönemin analizi, durumu tarihsel derinlikleri ile anlamak için kilit önemdedir.

Bu arka planda göze çarpan tarihi gerçekler ayrıntılara girilmeden, herhangi bir tarafı savunmaksızın, tarafgir olmadan sonraki bölümde sunulacak.

Donald Trump
Donald Trump

Dostluktan düşmanlığa

İngiliz ve Rus imparatorlukları Pers İmparatorluğu’nun hemen yanı başında, Orta ve Güney Asya’da büyük oyunu oynarken, ABD; İranlılar tarafından şu nedenlerden dolayı güvenenilebilecek dost bir Batı ülkesi olarak kabul gördü:

  • İngiliz ve Rus hakimiyetini kırmak, İran’ın içişlerine karışmalarına engel olmak
  • Ülkeyi modernize etmek
  • Kamu maliyesini yapılandırmak ve düzeltmek.

Amerikan dostluğu o zamanlar değerliydi.

ABD–İran ilişkilerinde ilk kriz, Washington’daki İran büyükelçisinin, İngilizlerin yardımıyla darbe sonrası yönetime gelen Şah Rıza’yı eleştiren bir makalenin yayınlanmasını protesto etmek için geri çağrılması ile oldu (İngilizler, Rusların bölgeye nüfuz etmesini engellemek istiyordu). Buna rağmen iki ülke arasındaki kopmuş olan ilişkiler bir yıldan kısa bir içinde yeniden eski haline döndü.

Anti-Amerikan duyguların tohumları Mosaddegh olayı ile ekildi

Bununla birlikte, İran’a yönelik İngiliz ve Rus müdahalesi Şah Rıza’nın tahttan çekilmesine yol açtı. Yeni şah Muhammed Rıza ise (Şah Rıza’nın oğlu, 1979 İran İslam devrim ile tahtan indirildi, çevirmenin notu) İngiliz ve Rusların büyük hoşnutsuzluğuna rağmen ABD ye daha yakındı. Dış politikası, 1950’lerin başında Başbakan Mohammad Mosaddegh hükümetinin seçildiği, ilişkilerin ikinci tökezleme dönemine kadar Amerikan yanlısıydı. Nitekim, Demokratik olarak seçilmiş ve SSCB tarafından desteklenen, İran petrol endüstrisini kamulaştırma hareketinin lideri Mosaddegh, CIA tarafından kışkırtılan ve MI6 (Ajax Operasyonu) ile koordine edilen bir darbe ile yasadışı olarak iktidardan indirildi.

Mosaddegh’in politikaları, Soğuk Savaş’ın tüm hızıyla devam ettiği bir dönemde ne Amerikalılara ne de İngilizlere uyuyordu. Petrolün önemi gitgide artmaya başlamışti. Bu baglamda Iran’in SSCB’nin sıcak denizlere erişimini engelleyecek jeostratejik konumundan bahsetmeye bile gerek yok. Bu özellikle ABD’nin Sovyetler Birliğini çevreleme politikasının bir gereğiydi (containment policy.). İngilizlerle petrol ihtilafı devam ediyordu. Özellikle Çin in komünist bloğa yeni katılmasından sonra hızlı davranmak gerekiyordu ve bu petrol açısından zengin, önemli jeostratejik bölgede “kızıl bir dalga korkusu” oluşmasina neden olmustu. Laik demokrasi ve yabancı egemenliğine karşı direnişin sembolü olan Mosaddegh’e saldırmak (devirmek) bir kırılmaya yol açtı ve Amerikan karşıtı duyguların tohumları İran halkının algısında / tasavvurunda yer edindi.

Amerikalılar en yakın müttefiki Şah’ı yeniden iktidara getirdiler. İran; Orta Doğu’da Amerikan dış Politikasının temel direği olduğu için, Şah’ın rezil, acımasız gizli polis ve istihbarat örgütü SAVAK ın kurulmasına milyonlarca dolar mali yardım ve lojistik destek sağladılar. Hatta 1957’de İran’ın nükleer programının oluşturmasına bile yardım ettiler.

Jimmy Carter’ın başkan olmasıyla birlikte on yıllar sonra iki ülke arasında başka bir kriz meydana geldi. Carter kendisinden önceki başkanlardan farklı olarak İran’a yönelik muğlak bir politika izlemeye başladı. Dış politikasında insan haklarını ihlal eden birçok ülkenin yansıra İran’ı da hedef aldı. İran, insan hakları ihlalleri konusunda gitgide kötüleşen sicili nedeniyle hedefe kondu.

İran Devrimi ve Amerikan rehine krizi iki ülke arasındaki ilişkiler açısından bir dönüm noktası oldu

Bu arada Şah ve izlediği politikalardan artan rahatsızlık, ailesinin ve kendisinin halkın sırtından edindiği şaşırtıcı zenginlik, aşırı boyutlara varan sosyal adaletsizlik, kötü şöhrete sahip polisi, batılı güçlerin içişlerine sürekli müdahalesi ve diğer birçok sosyo ekonomik faktör, Amerikalıların tasavvur dahi edemedikleri büyük bir isyana neden oldu.

İran ve ABD arasındaki mevcut durumu kristalize eden olay, şüphesiz 4 Kasım 1979’da başlayan ve 444 gün süren Amerikalıların rehine alındığı krizidir. Amerikalılar Ocak 1981’de Cezayir Anlaşmalarının imzalanmasından sonra serbest bırakıldı. Bu antlaşmayla ABD, Amerikan rehinelerinin teslim edilmesi karşılığında İran’a siyasi veya askeri olarak müdahale etmemeyi kabul etti. 

Dünyanın en büyük ekonomisi tarihi bir küçük düşürülme ve diğer tehditlerle ile karşı karşıya kaldı: 

  • Dışarıda; eski düşmanı Japonya, dünyanın birinci ekonomisi olma özelliğini ABD’den gasp etti ve ideolojik düşmanlar olarak soğuk savaşın ortasında ABD, Sovyetler Birliği ile baş başa kaldı.
  • İçerde ise, eşi benzeri görülmemiş bir ekonomik durgunluk/resesyon yaşadı.

ABD ile İran arasındaki ilişki, inişli çıkışlı bir aşk ve nefret ilişkisidir

O zamandan itibaren her şey yokuş aşağı gitti. Amerikalılar Saddam Hüseyin’i bir araç olarak kullanarak intikam aldılar, onu İran’a karşı bir savaşa ittiler (1980-1988), lojistik ve askeri yardım sağladılar. Manipüle amaçlı iki tarafa da istihbarat sağladılar. İranlılar ise Hizbullah’ı Lübnan’daki Amerikalılara saldırmak için kullandılar ve SSCB ile dostane ilişkiler geliştirdiler.

İran-ABD ilişkisi, her birinin çıkarlarına göre şekillenen bir aşk nefret ilişkisi olarak nitelendirilebilir. Amerikalılar bir yandan Humeyni yönetimine Sovyet yanlısı yapıları tavsiye etmek için istihbarat desteği sağlar, mevcut ambargoya rağmen petrol satarken (İran – Kontra Komplosu), diğer yandan da bir İran yolcu uçağını düşürdü (içinde 290 sivilin olduğu 655 nolu uçuş). Clinton döneminde İran’a, bankaları da kapsayan topyekûn bir ambargo uygulandı. Öte yandan İranlılar, Hizbullah tarafından rehin alınan Amerikalıların serbest bırakılmasını sağladı ve ABD’yi medeniyetler diyaloğuna davet etti. Khatamı,1998 deki CNN röportajında bir zeytin dalı sundu ve 11 Eylül saldırıları sırasında Amerikalılara başsağlığı diledi.

İki ülke ilişkilerindeki göreceli iyileşme, Bush‘un 2002 yılındaki Birleşmiş Milletlerdeki ünlü konuşmasın da İran’ı şeytan ekseninin bir parçası olarak nitelemesine kadar devam etti.

ABD’nin, İran topraklarına yönelik farklı yöntemlerle saldırıları ve sert söylemler ABD diplomasisine hakim olunca, İran nükleer programını geliştirmeye yeniden başladı.

İran ayrıca, Büyük Pazarlık (Grand Bargain) teklifinin erken sonlanmasından ve uranyum zenginleştirilmesi sorunun çözüme kavuşturulması için Ahmedinejad tarafından uzatılan zeytin dalının reddedilmesinden sonra, İslami Devrim Muhafızları Kolordusu (İRGC) aracılığıyla bölge ülkelerine yönelik (örneğin Afganistan, Irak, Lübnan) müdahalelerini artırdı. 

İran Devlet Başkanı Hassan Ruhani

İran, özellikle ülke içinde bazı gizli operasyonların yapılmasının yanı sıra Irak Başkonsolosluğu’na yapılan baskınlar ve 2006 yılında İran kurumlarını hedef alan yaptırımların sertleşmesi sonrasında, Amerikan saldırılarından korkuyordu / korkuyor. Bu yıllar boyunca ABD’nin Körfez Monarşilerine doğrudan askeri desteği devam etti.

Obama yönetimi ve Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın imzalanmasıyla (JCPOA) görünen umut ışığı 

Obama’nın gelişi ve ABD’nin orta doğudan çekilmeye başlamasıyla birlikte, ABD, Rusya’nın bölgeye yeniden girmesine, İran’ın, Samuel Huntington’un Medeniyetler çatışmasında öngördüğü gibi bölgesel bir güç olarak olarak konumlanmasına, Türkiye’nin tarihsel reflekslerine dönmesine, Çin’in ekonomik, ama siyasal olmayan çıkarlar kılıfı altında “bir kuşak, bir yol” projesi ile bölgeye sızmasına olanak sağladı. 

Obama İran sorununu diplomatik olarak çözmek istedi. İran’ın ABD için teşkil ettiği stratejik çıkarların/önemin tamamen farkındaydı. Orta Doğu’nun otokratik Arap liderleri arasında var olan mevcut istikrarsız dengeyi altüst eden Ortak Kapsamlı Eylem Planı’nı (JCPOA) imzaladı. Sonra Trump geldi! Her şeyi yeniden sorguladı. Her şeyi alt üst etti ve bunu hala her gün dünya düzenini altüst ederek yapmaya devam ediyor. İran’a yaptığı son saldırılar, ‘düşman ilan ettiği“ ülke hakkındaki cehaletini gösteriyor.

İRAN, SARSILMAZ BİR ULUS – UYGARLIK DEVLETİ

İran, bölgenin tarihi derinliklerine uzanan ve bugün de devam eden bin yıllık bir uygarlığa sahiptir.

İran’ın bölgedeki etkisi inkar edilemez

Nitekim İran, Pers imparatorluklarının tarihsel önemi nedeniyle komşu Orta Asya ülkeleri (örneğin Afganistan, Tacikistan) üzerinde kültürel ve linguistik bir etkiye sahiptir. Ana dili Farsça olan 110 milyondan fazla bir nüfusun olduğu tahmin edilmektedir.

Mimarlık ve mutfak kültürü diğer örneklerdir. Yüzyıllar boyu süren bu etki kolayca silinemez. Etnik grupların iç içe geçmişliği bu etkiyi sadece pekiştirir. İran uygarlığının etki alanı, modern öncesi bir zihniyete sahip olan Arap ülkelerinden daha geniştir. Arap ülkeleri

  • pre modern (modern öncesi) bir mantaliteye sahipler.
  • Ziyadesiyle bölünmüşlüklerinin yansıra İran; Lübnan, Suriye ve Katar örneğinde olduğu gibi bu ülkelere sızarak etki altına almıştır.
  • Petrol üretiminden başka kontrol ettikleri başka bir şey yoktur. ABD ye ve batıya bağımlıdırlar.
  • İran’ı de stabilize edecek güce sahip değiller.

Ayrıca İran, Şii Müslümanlar üzerinde güçlü bir teolojik etkiye sahiptir. Doğrudan veya dolaylı, Şii nüfusu olan Bahreyn, Irak, Yemen ve Suriye gibi ülkeler üzerinde de etkilidir. Şii teolojisi, 17. yüzyılda Molla Sadra gibi İranlı düşünürler tarafından geliştirilen Platoncu felsefeye dayanmaktadır. Herhangi bir felsefi düşünceye dayanmayan Sünni teolojiye tehdit teşkil etmektedir. Bu nedenle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri tarafından sert bir direnişle karşılaşıp, korkmalarına neden olmaktadir.

Son olarak hala devam eden bir süreç olduğu için ağır aksak bir süreç olmasına rağmen, İran siyasi sistemini geliştirmiş ve modernize etmiştir. Elitlerin yenilenmesi modern öncesi Arap komşularının (Kuveyt örneğinde olduğu gibi birkaç istisna hariç) aksine oy sandıkları aracılığıyla yapılır. Tüm bu faktörlere petrol rezervleri, yüksek eğitimli nüfusu ve jeostratejik konumu da eklenince, İran’ın, körfez monarşilerinin direndiği doğal bir bölgesel güç olduğu aşikardır (Tıpkı Türkiye’nin Türki cumhuriyetler üzerindeki etkisi gibi).

İran, ABD karşısında kolayca ya da hızlı bir şekilde çökmeyecek.

İran, ABD tehditleri karşısında kolayca ve hızlı bir şekilde çökmeyecek güçlü bir devlettir. Bugünün Çinlilerin de olduğu gibi, 

  • İranlılar da antik çağdan bu yana kültürel, medeniyetsel ve emperyalist özgünlüklerinin,
  • İslam uygarlığına yaptıkları önemli katkılarının,
  • Dâhiyane yaratıcılıklarının,
  • Siyasal mensubiyetlerden bağımız / siyaset üstü güçlü milliyetçiliklerinin farkındalar. 
  • Bu özellikler bugünün Araplarında mevcut olmayan özelliklerdir.

Trump‘ın, İran’a diz çöktürmesi için çok uzun süreli bir yaptırım uygulaması gerekir. Ancak bu bile İran devletinin gücünü etkilemeyecektir. Çünkü dünyanın geri kalanı ABD’nin yanında yer almayacaktır. Diğer güçlerle birlikte ÇİN ve Rusya dünya ya, dünyanın önde gelen ekonomisinin (ABD’nin) yer almadığı alternatifler sunuyor. Trump’In diplomasinden geri adım atması ABD’nin çıkarlarına hizmet etmiyor. Aksine ABD’yi dünya sahnesinde tecrit ediyor. Peki bundan sonra ne olabilir? 

Çatışmadan Müzakereye mi? 

Turmp‘un tepkisel yaklaşımı ve öngörülemezliği bilindiğinden üç senaryo göz önünde bulundurulabilir.

1-Trump Körfez monarşilerine yönelik taahhütlerini sürdürür

Birinci senaryo asla uzun dönemli değerlendirilmeyecek kısa dönemli bir senaryodur: 

Trump ünlü Arap NATO’sunu (MESA’yı) kurup körfez monarşilerine askeri ve lojistik destek sağlamaya devam eder. ABD açısından silah satışları silah sanayinin karlarını artırarak zenginleşmek için bir taktik olmakla birlikte, kısa vadeli bir stratejidir. Körfez monarşileri bu taahhütler süresince kendilerini güvende hissedeceklerdir. Ama er ya da geç değişime ve modern demokrasiler olmaya zorunlu olduklarını bildiklerinden sadece zaman kazanacaklardır. Eğer bu son derece sismik bölgede (başka bir Arap Baharı) bir devrim olursa, Orta Doğu’nun birçok ülkesi, güçlü etkisi nedeniyle İran’a yönelecektir.

Hiçbir şey Suudi Arabistan’da el-Vahap’ın iktidara getirdiği genç hanedanın iktidarının muhtemel sonu olacak bir devrimi engelleyemez. Buna paralel olarak İran, stratejik bir hedef olarak Arap rejimlerini yıkmak için, hızlı bir şekilde komşu ülkelerin siyasal yaşamına yönelik nüfuzunu artırıp müdahil olacaktır. 

Çinliler, bir kuşak bir Yol projesi ile ilgili hayati çıkarlarını korumak için neler olup bittiğini gözlemlerken, Ruslar Suriye’ye müdahaleye etmeye devam edecek. Nihayetinde Avrupalılar bir yolunu bulup durumu yatıştırmaya çalışıp, bununla birlikte talep eden ülkelere silah satmanın bir yolunu bulacaklardır. 

2- Trump geri adım atar ve Obama‘nın politikasını sürdürür

İkinci senaryo kısa – orta dönemli bir strateji: Trump geri adım atar ve Obama‘nın politikasını sürdürür. Onurlu bir çıkış için Ruhani ile görüşmenin bir yolunu arar, yeni bir antlaşma müzakere edip, önceki statükoya geri döner. Bu durumda Avrupa Birliği kendisini destekler ve tüm tarafların aradıklarını bulacakları herhangi bir girişimi teşvik eder.

İran ise diğer güçler tarafından kabul gören, taahhütlerini yerine getirdiği nedeniyle bu güçlerin de desteğini alacak olacağı için kendini daha güçlü bir konumda bulacaktır.

Ve bu ülkeler kapsamlı Ortak Eylem Planın da (JCPOA) küçük değişikliklerin yeniden müzakere edilmesi için (daha ziyade kozmetik değişiklikler), İran’ı yeniden müzakereleri kabul etmeye zorlayacaklardır.

Çin ve Rusya, bu çözümsüzlüğün aşılması için verdikleri destek icin AB’nin yanında yer alırken, Körfez monarşileri olayların gidişatından memnun olmayacaklardır.

3) Trump yeniden seçilmeyi düşünür ve İran’la ikinci bir SYKES – PİCOT (SKYES – PİCOT 2.0)  antlaşması için müzakere eder

Üçüncü senaryo uzun vadeli bir senaryodur: Trump yeniden seçilmeyi düşünür ve bir Sykes-Picot 2.0 için İran ile görüşmeye başlar. Eğer Trump büyük başkan olma hezeyanlarına sahip olup ve yeniden seçilmek isterse (ki oraya gelmişken neden Nobel Barış ödülü almak istemesin), İran’la eşit şekilde ilişki kurmak zorunda kalir (domine etmeden, paternalist cömertlik taslamadan, moralize ve patronajlık etmeden).

Birleşmiş milletler (BMGK) şemsiyesi altında, ikinci bir Sykes-Picot (2.0) antlaşması ABD, İran artı Orta Doğu Arap ülkeleri ve İsrail arasında şu hedeflere yönelik müzakere edilmelidir:

  • Tüm tarafların çıkarlarını korumak.
  • Sadece barış için de olsa; göçün, mülteciliğin ve teröristlerin kaynağı olan bu bölgede, uluslararası bir antlaşma ile refahı artırmak, tüm bölge ülkelerinde ve sınırlarında istikrarı sağlamak.

ABD açısından antlaşma, Körfez Monarşileri ile İran arasında birbirlerinden karşılıklı menfaat sağlamalarına olanak tanımak ve durumu daha da kötüleştirmekten kaçınmaları için simetrik (eşit) olmalıdır.

ABD Asya da tüm dayanaklarını kaybetti. Geçmişte olduğu gibi Rusya’yı hatta bugünün yükselen Çin’i ni, Bağdat paktında olduğu gibi, İran ve Türkiye gibi güçlü müttefiklerle çevrelemesi (containment) hayatı çıkarları açısından zaruri olacaktır.

Bu senaryo biraz abartılı da olsa, Trump’ın başkanlığı döneminde veya gelecek otuz yıl için tek sürdürülebilir çözümdür. Diplomasi de tüm tarafların çıkarlarını korumak için mutabakat aranır, ilişkileri koparmak değil. Çatışma, ötekileştirme ve aşırı talepler sonuç getirmez, sonunda her şey daha da kötüleştirir. Artık ABD’nin İran’la bir modüs vivendi (mutabakat) bulmasının zamanı değil mi? Artık İran için ABD, İsrail ve Arap komşularıyla bir mutabakata varıp, dünya sahnesindeki yerini yeniden almasının zamanı değil mi? Artık Orta Doğu’da barış ve refaha kavuşmanın zamanı değil mi?

Bu makalenin İngilizce versiyonu The Geopolitics de yayınlanmiştir. Türkçe versiyonunun Görüş’te yayınlanmasına olanak verdiği için Dr. Fatima Z. Er-Rafia ya ya çok teşekkür ederiz. Ceviri: Turan Altuner