
(Byung-Chul Han okuması, eleştirel genişletme ve Türkiye bağlamı)
Özet
Bu makale, Byung-Chul Han’ın The Burnout Society (Yorgunluk Toplumu) metnindeki temel savı merkez alır: 21. yüzyılın tipik ruhsal rahatsızlıkları (depresyon, tükenmişlik, dikkat dağınıklığı vb.) “dış düşman”a karşı bir savunma (negatiflik) mantığından değil, aşırı pozitiflik ve öz-performans baskısından doğar. Han’ın “başarı/performans toplumu” tanımı psikoloji düzleminde suçluluk, yetersizlik ve oto-agresyon; sosyal psikoloji düzleminde ise görünmez rekabet, yalnızlaşma, “konsensüs şiddeti” ve ilişkisel yoksullaşma üretir. Makale, bu çerçeveyi dijital kültür ve dikkat ekonomisi üzerinden somutlar; Türkiye bağlamında eğitim, iş piyasası ve sosyal medya pratikleriyle ilişkilendirir; ardından Han’ın argümanlarını eleştirel biçimde tartışır: kavramsal genelleştirme riski, sınıf/kurum/iktidar çeşitliliğini gölgelemesi, klinik psikolojiyle ilişkisi ve “çözüm” önerilerinin normatif gerilimi.
Anahtar kelimeler: Tükenmişlik, depresyon, performans toplumu, öz-sömürü, pozitiflik şiddeti, dikkat ekonomisi, hiperdikkat, sosyal psikoloji.
1. Giriş: Yorgunluk Bir “Arıza” mı, Yoksa Rejim mi?
Modern yorgunluğa dair gündelik açıklamalar genellikle kişiseldir: “zayıf irade”, “motivasyon eksikliği”, “stres yönetememe”. Han ise teşhisi tersine çevirir: bireyin yaşadığı çöküş, çoğu zaman bireyin “hatası” değil, toplumsal düzenin olağan işleyişidir. Bunun ilk ipucu, Han’ın çağ patolojilerini “enfeksiyon” yerine “infraksiyon” gibi düşünmesidir: sorun dışarıdan gelen bir negatiflik değil, içeriden yükselen bir aşırı pozitiflik fazlasıdır .
Bu yaklaşım, psikoloji ve sosyal psikolojiyi tek bir çerçevede birleştirmeyi mümkün kılar:
- Psikoloji: benlik değeri, suçluluk, oto-agresyon, dikkat parçalanması, tükenmişlik döngüsü.
- Sosyal psikoloji: normlar, kıyas, görünmez rekabet, “kendini girişim gibi yönetme”, yalnızlaşma, toplulukların çözülmesi.
Makalede şu tez savunulacaktır: Performans rejimi, dışsal baskıyı içselleştirerek “öz-sömürü”ye dönüştürür; bu da depresyon ve tükenmişliğin duygulanımsal çekirdeğini oluşturur.
2. Kuramsal Zemin: Negatiflikten Pozitifliğe Paradigma Kayması
Han, 20. yüzyılı “immunolojik” bir çağ gibi okur: iç/dış, dost/düşman, ben/öteki ayrımlarının baskın olduğu; savunma refleksinin belirleyici olduğu bir düzen . Ancak çağımızda “ötekilik” gerileyip “farklılık” (tüketilebilir, egzotikleştirilebilir farklılık) öne çıkınca, klasik bağışıklık mantığı zayıflar; hastalıklar da bu modele göre anlaşılmaz hale gelir .
Bu kaymanın kritik sonucu şudur: Şiddet artık yalnızca “dış düşman”dan gelmez; sistemin içinde, fazla olanın (çok uyarım, çok performans, çok iletişim) içinde görünmez biçimde işler. Han’ın ifadesiyle yeni şiddet biçimleri “immanent”tir; yani sistemin içinden üreyip psişede “infraksiyon”lar yaratır .
3. Disiplin Toplumundan Başarı (Performans) Toplumuna: “Yapamazsın”dan “Yapabilirsin”e
Han’ın en net kırılma tariflerinden biri modalite üzerinden gelir:
- Disiplin toplumu: “Yapamazsın / yasak” (May Not) ve “Yapmalısın” (Should)
- Başarı toplumu: sınırsız “Yapabilirsin” (Can); bunun sloganı “Yes, we can”dır
Bu dönüşüm, dışsal otoriteyi tamamen kaldırmaz; fakat baskının biçimini değiştirir. Projeler, inisiyatif, motivasyon söylemi; yasağın yerini alır . Sonuç: disiplin toplumu “suçlular ve deliler” üretirken, başarı toplumu “depresifler ve kaybedenler” üretir .
Sosyo-psikolojik okuma: Başarı toplumu, normu “başarmak” olarak koyar; başaramayanı yalnızca dışlamaz, daha kötüsü “kendini suçlamaya” iter. Böylece toplumsal norm, benliğin içine taşınır.
4. Psikolojik Mekanizma: Depresyonun Mantığı “Yapamam” Değil, “Artık Yapabilme-Gücüm Yok”
Han depresyonu, klasik “yasak/engel” modelinden değil, “sonsuz imkân” modelinden türetir. Depresif kişinin şikâyeti “Hiçbir şey mümkün değil”dir; fakat bu şikâyet ancak “Hiçbir şey imkânsız değil” diyen bir toplumda ortaya çıkabilir .
Buradaki kritik nokta, depresyonun bir kötü-olma hali değil, bir savaş yarası olmasıdır:
- “Yapabilme”nin artık mümkün olmaması (Han’ın paradoks ifadesiyle “artık yapabiliyor-olamama”) oto-agresyon üretir .
- Birey kendisiyle kavga eder; böylece depresyon “içselleştirilmiş savaş”ın sonucu haline gelir .
Bu, psikolojide şuna denk düşer: Benlik idealiyle gerçek benlik arasındaki mesafe büyüdükçe suçluluk ve değersizlik artar; öz-şefkat değil öz-ceza devreye girer. Han bu farkı, bastırıcı süperegonun “ego ideali”ne dönüşmesiyle anlatır: süperego yasaklar; ego ideali “ayartır” ve “proje”ye çağırır. Bu çağrı özgürlük gibi görünür; ama ulaşılamaz bir ideale yakalanınca benliği ezer ve oto-agresyon doğurur .
5. Öz-Sömürü ve Parodoks Özgürlük: Fail ve Kurban Aynı Kişi
Han’ın argümanının kalbi şudur: Başarı öznesi dışarıdan zorlanmıyor gibi görünür; ama bu, özgürlük değildir. Tam tersine, özgürlük ile zorun çakışmasıdır: “özgür zorlama” .
Bu çakışma, sömürünün biçimini değiştirir:
- Allo-sömürü (başkası tarafından sömürü) yerine
- Auto-sömürü (kendi kendini sömürü) geçer .
Han, auto-sömürünün daha “verimli” olduğunu özellikle vurgular: özgürlük hissi eşlik ettiği için itirazı, direnişi, dayanışmayı zayıflatır . Böylece birey “fail ve kurban”, “efendi ve köle” haline gelir .
Sosyal psikoloji açısından: Bu durum kolektif çatışmayı değil, bireysel iç çatışmayı büyütür. Mücadele “sınıflar arası” olmaktan ziyade “bireyin kendisiyle” savaşına dönüşür. Han’ın “konsensüs şiddeti” dediği nokta da buraya bağlanır: şiddet artık açık antagonizmadan değil, uyumun ve normalliğin baskısından türer .
6. Dikkat Ekonomisi, Hiperdikkat ve “Derin Sıkıntı”nın Yokluğu
Aşırı pozitiflik yalnızca “daha çok çalışma” demek değildir; aynı zamanda “daha çok uyarım”dır: bilgi, dürtü, bildirim, içerik… Han bu durumu dikkat yapısının parçalanması olarak okur .
Çoklu görev (multitasking) ve benzeri pratikler, ona göre ilerleme değil regresyondur: vahşi hayvanın tetikte kalma biçimine benzer bir dikkat rejimi üretir . Buradan “hiperdikkat” doğar: hızlı, dağınık, yüzeysel ve sıkıntıya toleransı düşük bir dikkat .
Bu noktada Han, Walter Benjamin üzerinden “derin sıkıntı”nın (deep boredom) yaratıcı deneyimin şartı olduğunu söyler; derin sıkıntı kayboldukça “dinleme yetisi” ve “dinleyenler topluluğu” da kaybolur .
Sosyo-psikolojik karşılığı: Dikkat parçalanması, empatiyi, sürekliliği ve güven ilişkisini zayıflatır. Topluluk “aynı anda çevrimiçi ama birlikte değil” hale gelir.
7. Yorgunluk Türleri: Bölücü Yorgunluk mu, “Biz Yorgunluğu” mu?
Han, Peter Handke’nin “Yorgunluk Üzerine Deneme”sinden yararlanarak iki yorgunluk türü ayırır. Birincisi “bölücü yorgunluk”: insanı sessizleştiren, körleştiren ve her şeyi “ben”in içine çeken yorgunluk . Bu yorgunluk dili bile bozar, yakınlığı yakar; hatta şiddet üretir .
İkincisi ise daha nadir bir olasılık: “dünyaya güvenen” ve benliği gevşeterek “aralık” açan yorgunluk. Han’ın çizdiği tabloda bu, performansın kör tahrikine karşı bir “negatif potansiyel” gibi çalışır: yapmama gücü, durma gücü, ara verme gücü.
Bu ayrım önemlidir çünkü “tükenmişlik” çoğu zaman birinci türe yakındır: bölücü, yalnızlaştırıcı, benliği küçültmek yerine benliğin içine hapseden bir yorgunluk.
8. “Negatif Potansiyel”: Hayır Diyebilmek Neden İyileştiricidir?
Han, Nietzsche üzerinden “görmenin pedagojisi”ni ve “erteleyebilme”yi hatırlatır: uyarana hemen tepki vermek bir tür hastalık belirtisi olabilir; asıl “ruhsallık”, araya mesafe koyabilmekte yatar. Buradaki ana fikir, yalnızca “yapabilme” değil “yapmama” yetisinin de bir güç olduğudur.
Bu, klinik psikolojinin diline çevrildiğinde şuna denk düşer:
- Duygu düzenleme (regülasyon)
- Dürtü kontrolü
- Sınır koyma
- Kendini sürekli optimize etmeyi bırakma
- “Başarı”dan önce “anlam”ı geri çağırma
Han bunu “hiperaktivitenin aşırı pasif bir yapma biçimi” olduğu ifadesiyle sivriltir: çok yapmak, özgür eylem değil; uyarana teslimiyet olabilir .
9. Dijital Kültür: Performansın Vitrini ve Sürekli Kıyas
Han’ın metni doğrudan “sosyal medya” anlatısı değildir; ama kavram seti dijital kültürle güçlü biçimde birleşir. Sosyal medya:
- Performansın görünür vitrinini kurar (başarı, mutluluk, üretkenlik “gösterisi”)
- Kıyas rejimini sürekli açık tutar (sosyal karşılaştırma)
- Dikkat parçalanmasını hızlandırır (hiperdikkat)
- “Kendini proje”leştirmeyi normalleştirir (kişisel marka, sürekli kendini güncelleme)
Han’ın “ötekilik” yerine “tüketilebilir farklılık”ın yükselişi dediği şey , sosyal medyada sıkça “çeşitlilik estetiği”ne dönüşür: farklar vardır ama çatışma, sınır, gerçek ötekilik yoktur; çünkü her şey tüketilebilir içeriktir. Bu da “konsensüs şiddeti”ni gizlice büyütür: herkes “iyi hissetmeli”, “gelişmeli”, “pozitif” kalmalı, “üretmeli”.
10. Türkiye Bağlamı: Neden Bu Tez Burada Daha da Sert Hissediliyor?
Türkiye’de Han’ın çerçevesi özellikle üç alanda “hızlandırılmış” biçimde okunabilir:
10.1 Eğitim ve Sınav Rejimi
Erken yaştan itibaren başarı, sıralama ve rekabet üzerine kurulan sınav merkezli düzen; “yapabilirsin” söylemini “yapmalısın” baskısıyla birleştirir. Sonuç:
- Başarı = değer
- Başarısızlık = kimlik kusuruBu, depresif öznenin “yetersizlik” değil “kendine savaş açma” döngüsünü güçlendirir (Han’ın oto-agresyon vurgusu) .
10.2 İş Piyasası ve Güvencesizlik
Performans ideali, güvencesizlikle birleştiğinde daha yakıcı olur: “kendini geliştir” söylemi bir motivasyon değil, hayatta kalma stratejisine dönüşür. Han’ın “çıplak yaşam/çıplak çalışma” hissi burada daha çıplak yaşanır: bitmeyen iş, bitmeyen yetişme kaygısı, “açık uçlu” çalışma.
10.3 Sosyal Medyada Görünürlük Ekonomisi
Toplumsal saygınlığın ve “var olma”nın giderek görünürlük üzerinden ölçülmesi, performans öznesini daha da keskinleştirir: beğenilmek = tanınmak = var olmak. Han’ın “ötekiyle ilişki/ödüllendirme krizi” dediği şey (kendini ödüllendirememe; ötekisiz tanınma krizi) dijital vitrinlerde yoğunlaşır .
Özetle Türkiye bağlamında Han’ın tezi, kültürel ve ekonomik koşullar nedeniyle “daha hızlı ve daha sert” hissedilebilir: hem yüksek rekabet hem kırılgan güvenlik hem de sürekli karşılaştırma.
11. Eleştirel Değerlendirme: Han’ın Tezinin Gücü ve Sınırları
11.1 Güçlü Yan: Patolojiyi “ahlaki zayıflık”tan kurtarması
Han’ın en aydınlatıcı katkısı, tükenmişliği “kişisel yetersizlik” gibi okumayı reddetmesi ve onu bir toplumsal düzenleme biçimi olarak kurmasıdır. “Depresyon, aşırı pozitiflikten doğar” demesi , suçluluk söylemini kırar: sorun “daha çok çaba” eksikliği değil, “fazla çaba” düzenidir.
11.2 Sınırlılık: Genelleştirme ve farklı toplumsal katmanlar
Han çoğu zaman “toplum”u tekil konuşur. Oysa başarı rejimi, sınıfsal konumlara göre farklı yaşanır:
- Bazıları için “performans” kariyer oyunu,
- Bazıları için çıplak hayatta kalma zorunluluğudur.Bu farkı yeterince işlemeyince, aynı patoloji herkese “eşit” dağılıyormuş gibi görünme riski doğar.
11.3 Klinik psikolojiyle gerilim: Depresyonun tüm biçimleri “pozitiflik fazlası” mı?
Han’ın çizdiği resim, modern depresyonun önemli bir kısmını açıklasa da depresyonun biyolojik, travmatik, ilişkisel ve gelişimsel kökleri de vardır. Her depresyon “performans toplumu”ndan doğmaz; ama performans rejimi birçok depresyon biçimini şiddetlendirebilir. Bu ayrımı net tutmak gerekir.
11.4 Çatışma/negatiflik meselesi: Negatiflik her zaman iyileştirici midir?
Han, negatifliği (ara, durma, hayır diyebilme) çoğu zaman iyileştirici görür. Bu güçlü bir karşı ağırlık sunsa da, negatifliğin her türü (dışlama, nefret, kutuplaşma, düşmanlaştırma) iyileştirici değildir. Yani “pozitifliğe karşı negatiflik” önerisi, dikkatle ayrıştırılmalıdır:
- İyileştirici negatiflik: sınır, ara, durma, erteleme, dinlenme.
- Yıkıcı negatiflik: düşmanlaştırma, ayrımcılık, şiddet.
11.5 “Çözüm”ün normatif riski: Kim için, hangi koşulda?
Han’ın önerdiği “vita contemplativa”, “derin dikkat”, “ara zamanlar” fikri , pratikte bir ayrıcalık problemine takılabilir: Uzun çalışmak zorunda olan, güvencesiz yaşayan, bakım emeği yüklenen kişi için “ara zaman” üretmek kolay değildir. Bu nedenle “çözüm” tartışması, bireysel bir yaşam stili önerisine indirgenirse, Han’ın eleştirdiği performans diline geri düşebilir
12. Sonuç: Tükenmişlikten Çıkış “Daha Güçlü Olmak” Değil, Rejimi Görünür Kılmaktır
Bu makale, Han’ın teşhisini psikolojik ve sosyo-psikolojik düzlemde birleştirerek savundu: çağın yorgunluğu bireysel arıza değil, performans rejiminin ürettiği bir normdur. Depresyon “hiçbir şey mümkün değil” yakınmasını doğurur; çünkü toplum “hiçbir şey imkânsız değil” diye dayatır . Bu dayatma bireyi kendisiyle savaştırır ; özgürlük hissi altında öz-sömürüye iter .
Dolayısıyla çıkış, yalnızca “kişisel motivasyon” aramakta değil; başarı dilinin, dikkat ekonomisinin, görünmez kıyasın ve öz-sömürü normunun adını koymakta başlar. Bireysel düzeyde “hayır” diyebilme, ara verme, derin dikkat; toplumsal düzeyde ise eğitim/iş/medya normlarının yeniden düşünülmesi gerekir.
Han’ın çerçevesi her şeyi açıklamaz; ama en kritik şeyi görünür kılar: Çağımızda baskı çoğu zaman dışarıdan değil, içeriden konuşur.
Sonuç (Revize Edilmiş): Yorgunluk, Fertleşme ve Şahsiyetin Yapısal Krizi
Bu makale boyunca savunulan temel tez şuydu: çağımızın yorgunluğu, bireysel bir arıza ya da psikolojik zayıflık olmaktan ziyade, performans ve başarı üzerine kurulu toplumsal bir rejimin ürettiği normatif bir sonuçtur. Ancak bu tespit, bireyin tüm sorumluluğunu askıya alan indirgemeci bir okuma olarak anlaşılmamalıdır. Aksine, eleştirel bir dikkatle bakıldığında, çağın yorgunluğu birey–toplum ilişkisinin biçim değiştirmiş bir geriliminde ortaya çıkar.
Bu noktada “fert” ile “şahsiyet” arasında yapılan ayrım, meselenin daha derinlikli anlaşılması açısından son derece açıklayıcıdır. Fert, toplum içinde var olur, toplumsal akıştan etkilenir ve çoğu zaman bu akış içinde erir. Şahsiyet ise toplum içinde yaşamakla birlikte, yalnızca uyumlanan değil; anlam üreten, yön veren ve mesafe alabilen bir özne olarak belirir. Bu ayrım dikkate alındığında, çağımızın yorgunluğu yalnızca “toplumun bireye baskısı” şeklinde değil; şahsiyet olma imkânının giderek daraldığı bir fertleşme süreci olarak da okunmalıdır.
Ne var ki burada kritik olan şudur: Byung-Chul Han’ın işaret ettiği performans rejimi, bireyi pasifleştiren bir baskı mekanizmasından ziyade, onu sürekli aktif, sürekli sorumlu ve sürekli kendini aşmak zorunda hisseden bir özneye dönüştürür. Bu bağlamda sorun, bireylerin yeterince çaba göstermemesi değil; çabanın tek yönlü, sınırsız ve anlamdan kopuk hale gelmesidir. Fertleşme, bu noktada bir tembellik ya da irade zaafı değil; aşırı uyumun, aşırı sorumluluk almanın ve sürekli “kendini gerçekleştirme” çağrısına icabet etmenin sonucu olarak ortaya çıkar.
Dolayısıyla çağın yorgunluğunu yalnızca “bireyler şahsiyet olamadığı için” açıklamak da eksik kalır. Daha isabetli olan şudur: Güncel toplumsal düzen, şahsiyet olmayı teşvik ediyormuş gibi görünse de, fiiliyatta şahsiyetleşmeyi zor, maliyetli ve istisnai hale getirmektedir. Sürekli performans talebi, bireyin kendisiyle mesafe kurmasını, durmasını, yön tayin etmesini ve “hayır” diyebilmesini güçleştirir. Böyle bir zeminde şahsiyet, norm değil; ancak nadir bir direnç biçimi haline gelir.
Bu nedenle yorgunluk, ne yalnızca bireyin kusuru ne de yalnızca toplumun soyut bir baskısıdır. Yorgunluk, sorumluluğun bütünüyle bireye yüklendiği; fakat bu sorumluluğun anlam, sınır ve yön duygusundan yoksun bırakıldığı bir yapının duygulanımsal sonucudur. Fert, bu yapıda son derece aktiftir; fakat bu etkinlik şahsiyet üretmez. Aksine, bireyi kendi üzerine kapanan, kendini sürekli ölçen ve sonunda kendini tüketen bir özneye dönüştürür.
Son kertede denebilir ki:
Çağımızın yorgunluğu, bireylerin “yetersiz” olmasından değil; şahsiyet olmanın yapısal olarak zorlaştırıldığı bir fertleşme biçiminin normalleştirilmesinden doğmaktadır. Bu yorgunlukla yüzleşmenin ilk adımı, bireyi suçlamak ya da yalnızca toplumu mahkûm etmek değil; performans, başarı ve özneleşme kavramlarını yeniden düşünmektir. Zira tükenmişlik, çoğu zaman bireyin yenilgisi değil; içselleştirilmiş bir düzenin sessiz başarısıdır.
Kaynakça (APA kısa biçim)
- Han, B.-C. (2015). The Burnout Society (E. Butler, Trans.). Stanford University Press.
- (Han’ın metninde tartışılan düşünürler üzerinden bağlam için) Foucault, M.; Arendt, H.; Ehrenberg, A.; Benjamin, W.; Sennett, R.; Agamben, G.; Nietzsche, F. (Bu isimler Han’ın metni içinde referanslanır ve tartışılır.)


































