Fotograf: Wikimedia Commons

Nicholas Lemann

EŞİTLİĞİN KISA TARİHÇESİ

Thomas Piketty, son kitabına kısa bir şeyler yazması için aldığı ricalardan samimi bir şekilde söz ederek başlıyor – önceki kitaplar yaklaşık 1000 sayfa uzunluğundaydı – ve ekonomistlerden ziyade “vatandaşlara”, ana konusu olan eşitsizliğe karşı savaşta yeni silahlar kazandırma umudunu ifade ederek bitiriyor. Bu, “Eşitliğin Kısa Tarihçesi”nin bilinçli olarak basitleştirildiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Piketty’nin sermayeye dönüşün ekonomik büyüme oranını aştığını bildirdiği “Yirmibirinci Yüzyılda Kapital”deki gibi yeni bir ekonomik bulguya odaklanmıyor. Ancak sabırlı bir açıklama tonuyla da yazılmamış. Kitap, Piketty’nin eşitsizliğin kökenleri ve onunla mücadele programı hakkındaki daha geniş argümanını büyük ölçüde ortaya koyduğunu görmeleri için okurlara yararlı bir fırsat sunuyor.

Mevcut eşitsizlik tartışmalarının çoğu, 1980’den bu yana, büyümenin faydalarının daha önce olduğundan çok daha doğrudan bir şekilde zenginlere gitmeye başladığı döneme odaklanıyor. Piketty buna pek itiraz etmese de, kitapta, dünyanın eşitliğe yönelik şaşırtıcı ilerlemesinin iyimser bir hikayesini anlatmaya geldiğini duyuruyor. Bunu, 1780’den 2020’ye kadar çok daha geniş bir zamansal çerçeve oluşturarak ve siyasete ve refah ölçülerine olduğu kadar ekonomiye de odaklanarak yapıyor. Ortalama yaşam süresi 26’dan 72’ye ve devlet tarafından sağlanan zorunlu eğitimin artmasıyla birlikte okuma yazma oranı yüzde 10’dan yüzde 85’e çıktı. Bir zamanlar sık görülen kölelik ve sömürgecilik, büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. 20. yüzyıldan önce adından bahsedilecek bir orta sınıf olmasa da, artık gelişmiş dünya nüfusunun belki de yarısı en azından orta sınıf. Eskiden demokrasilerde bile erkek mülk sahipleriyle sınırlı olan oy hakkı evrensel olma yolunda ilerliyor.

Bu ilerlemeye ne sebep oldu? Piketty’nin net bir cevabı var: gelir ve servet üzerindeki artan oranlı vergilerin ve kapsamlı refah devletinin ortaya çıkması. Vergiler eşitsizliği azalttı ve eğitim, sağlık, yaşlılık aylığı ve ciddi yoksunluklara karşı koruma sağlayan refah devletine kaynak sağladı. Kültürümüzün büyüme, yenilikçilik ve girişimciliğin genel refah ile nasıl bağlantılı olduğuna dair bilindik iddiaları Piketty’nin hikâyesinin tamamen dışında kalıyor. Bunun yerine, mülk sahiplerinin hükümet üzerindeki aşırı etkilerini her zaman onları olduğundan daha da zengin yapan “askeri ve sömürgeci tahakküm” ve çevresel yağma sistemleri oluşturmak için kullandığını söylüyor. Büyümenin dünyanın ekonomik sıkıntılarını çözebileceği fikri “tamamen delilik”. Bunu sadece mülkiyet haklarının önemli ölçüde zayıflaması -geçmişte köleliğin kaldırılmasını da içeren, ancak atılması gereken daha çok adım olan bir süreç- başarabilir.

A BRIEF HISTORY OF EQUALITY
By Thomas Piketty Translated by Steven Rendall
288 pp. The Belknap Press of Harvard University Press.

Piketty milliyetçiliğe kuşkuyla yaklaşan bir dünya vatandaşı olarak yazıyor, ancak düşünceleri Amerikalı okuyucuya dikkat çekici bir şekilde Avrupalı ​​– hatta, özellikle Fransız – geliyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde çok zenginleri düşündüğümüzde, akla genellikle teknoloji, finans ve kurumsal yönetici süitlerindeki yüksek gelirli işkolik insanlar gelir. Kazançtan çok mülkiyetle ilgilenen Piketty, nüfuzlarını feodal toprak mülklerinden ziyade finansal varlıklara dönüştürmeleri dışında, devrim öncesi Fransız soylularından çok da farklı olmayan rantiyeler üzerine düşünüyor.

Piketty çok daha yüksek

oranlarını tercih etse de (“neredeyse insafsız vergi oranları muazzam bir tarihsel başarı olmuştur”), gelirden ziyade mülkü yeniden bölüştüren politikalar Piketty’nin programının çıkış noktasıdır. Bunlar, köleleştirilmiş ve sömürgeleştirilmiş insanların torunları için tazminatları, küresel güneydeki ülkeleri orada iş yapan yerleşik olmayanların servetlerini vergilendirmeye teşvik etmeyi, borçların iptalini ve servet vergilerinin zenginliği büyük ölçüde azaltacağı ve herkese finansal bir destek sağlayan “herkes için miras” olarak adlandırdığı bir programı içerecektir. Ayrıca, yöneticilerin ve hissedarların şirketler üzerindeki kontrolünü büyük ölçüde alacak ve bunu çalışanlara verecek ve “siyasi kampanyalar, medya ve düşünce kuruluşları için eşitlikçi bir finansman sistemi” yaratacaktır. Bütün bunlar “dünya ekonomik sisteminin derin bir dönüşümü” anlamına gelecektir.

Piketty’nin programına verdiği isim katılımcı sosyalizmdir. Ekonomik konularda, Amerikan liberallerinin dikkate almaya alıştıklarının oldukça solundadır. (Ronald Reagan tarzı ekonomi politikalarını ifade etmek için “liberal”i kullanması Piketty’nin Avrupalılığının bir başka işaretidir ve bir diğeri, azınlıklara yardım etmeyi amaçlayan ve uzun süredir devam eden ırk bilincine sahip politikalar konusunda Demokrat Parti’nin ana akımından daha fazla rahatsız olmasıdır, zira bunların “kimlikçi içe dönüklüğü” teşvik edeceğinden korkmaktadır.) Önerdiği ölçekteki değişikliklerin asla adım adım gerçekleşmediğinin çok iyi farkındadır. Piketty’nin görüşüne göre, doğru yönde önemli bir hareket her zaman savaşları, devrimleri, ekonomik bunalımları ve “büyük çaplı siyasi hareketleri” gerektirmiştir.

Bu tür ayaklanmalar yolda mı? Piketty tahminlerde bulunmuyor, ancak mevcut “hiperkapitalizm” sistemini açıkça ölüme mahkum olarak ele alıyor. Sosyalizm dışında tek gerçek alternatifler otoriterlik, Çin tarzı Komünizm veya IŞİD gibi “gerici projeler”. Ve siyasi reform parlak olmayacak: “Yalnızca kazananların olabileceği fikri, derhal terk edilmesi gereken tehlikeli ve uyuşturucu bir yanılsamadır.” Gerekli gördüğü düzende toptan değişikliğin nadir olduğu ve genellikle felaketle beraber geldiği konusunda haklıdır. Ancak, kademeli düzenlemeler, sürekli olarak gerçekleşir. Bir felaket olmazsa, ekonomi politikalarını Piketty’nin istediği yönde, yani 20. yüzyılın sonlarındaki piyasa dostu olmaktan uzaklaştıracak biçimde, harekete geçirmeleri mümkün, hatta muhtemel görünüyor; buna rağmen Piketty bunu acınacak kadar yetersiz bulacaktır. Bu durum zaten gerçekleşiyor olabilir. Eğer öyleyse, tartışmanın daha önceki söylemlerinin dışına çıkma kararlılığıyla Piketty’nin eseri bundan kısmen sorumludur.

Nicholas Lemann teaches at Columbia Journalism School. His most recent book is “Transaction Man. / ”Nicholas Lemann, Columbia Gazetecilik Okulu’nda ders veriyor. En son kitabı “Transaction Man”dir.

Bu makale The New York Timesda yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş