Muhammed Bin selman
Suudi Prens Muhammed Bin Selman. Fotograf: Wikipedia

Tarık Ali

Suudi Arabistan’ın 22 Mart’taki Yemen’de ateşkes önerisi, Riyad ve Washington’daki destekçilerinin savaşı kaybettiklerinin kabulüydü. Biden, Şubat ayında ABD’nin buradaki “saldırı operasyonlarına” verdiği desteği sona erdireceğini açıkladığında, kerhen teslim olacaklarının sinyalini vermişti. Altı yıl süren bombardıman ve ablukanın ardından Husi güçleri stratejik merkez şehri Marib’i ele geçirmeye hazırlanıyor. Husiler, saldırganların – Suudi Arabistan, BAE, ABD, İngiltere ve Fransa – müzakere masasına oturmadan önce ülkedeki insani felaket, açlık salgın felaketinin nedeni olan Kızıldeniz liman kenti Hudeyde’deki engellemeleri kaldırmalarını talep ettiler.

Husi ittifakı, Obama Suudi saldırısına yeşil ışık yakmasaydı, muhtemelen 2015 yılında ülkeyi ele geçirip Suudi yardakçısı Abdrabbuh Mansur Hadi liderliğindeki zayıf hükümeti devirirdi. Yemen’deki savaş, genç, “dinamik”, “modernleşmeci” Prens Muhammed Bin Salman’ı (MBS) Krallığın fiili varisi olarak müjdeleyen kutlamaların bir parçası olarak başladı. Ocak 2015’te MBS’nin eli ayağı tutmayan, seksenlik babası Salman kral olarak tahta çıktı ve MBS, Suudi Savunma Bakanı olarak atandı. Obama, İran’a ABD nükleer anlaşmasını kabul etmesi için baskı yaparken, Suudileri yanına çekmek için MBS’nin savaş iştahına boyun eğdi. 25 Mart 2015 Suudi işgalinin arifesinde Beyaz Saray, “Yemen’in meşru hükümetini korumak için” – örneğin birkaç ay önce kitlesel protestolarla yerinden edilerek Riyad’da saklanan Hadi’yi – askeri harekatı destekleyen bir bildiri yayınladı.

İşgalden iki hafta sonra, o dönem Obama’nın Dışişleri Bakan Yardımcısı olan Anthony Blinken, “Suudi Arabistan Husilere ve müttefiklerine güçlü bir mesaj gönderiyor” dedi. ABD’nin silah teslimatlarını hızlandırdığını da ekledi. Boeing, Raytheon, Lockheed Martin, DynCorp ve Textron’a (Suudilerin Sana’a’nın yerleşim bölgelerine attığı, BM tarafından yasaklanan meşhur parça etkili bombaları tedarik ettiler) milyarlarca dolar aktarıldı. Obama yönetimindeki Beyaz Saray, hedef seçimi de dahil olmak üzere lojistik ve istihbarat desteği de sağlayacağının sinyalini verdi. İngiliz istihbarat ajanları, Teröre Karşı Savaş’ın ilk on yılında “terörle mücadele” bahanesiyle tahminen 1.775 kişiyi katleden ABD’nin bombalama operasyonlarının hedeflerini belirleyerek, Obama’nın Yemen’deki insansız hava aracı saldırılarına destek olmak için çoktan sevk edilmişlerdi. İngiltere 2015’ten beri Suudilere uçak, silah, eğitim ve hava ekipmanının yanı sıra SAS savaşçıları sağlıyordu. ABD, MBS’ye yüksek teknolojili silah ve askeri yardım sağladı, Obama 42 ayrı anlaşma ile Suudilere 115 milyar dolar değerinde silah satmayı teklif etti ve Trump, 2017’de Krallık ile 110 milyar dolarlık bir anlaşma imzaladı.

Sonuç? Irak’tan bu yana en kötü insani felaket. Geçen yüzyıldan beri görülmemiş bir ölçekte kolera ve açlık, gıda güvensizliği yaşayan yaklaşık 20 milyon ve kıtlık riski altında 10 milyon insan. Çoğunlukla yiyecek ve sağlık hizmetlerinin eksikliği gibi dolaylı nedenlerden ötürü, toplamda 233.000 ve çatışmalarda tahmini 110.000 kişi öldü. Ülkedeki tıbbi tesislerin çok azı çalışır durumda.

İngiltere’nin 2017 yılında Yüksek Mahkeme tarafından onaylanan silah satışları 5 milyar sterlin ölçeğinde – Yemen’e yaptığı insani yardım ise yaklaşık yüzde 60 azaltılarak 87 milyon sterline düşürüldü. Bu bağlamda, John Major’ın merhum Sir Martin Gilbert’le yaptığı özel bir görüşmede, Suudi Arabistan’da küçük bir topluluğa ‘konferans’ verdikten sonra, ev sahiplerinin kendisine yüklü bir çek verdiğini görünce şaşırdığına dair yorumunu hatırlamakta fayda var. İngiliz güvenlik aparatının çoğu memuru bunu emeklilik paketlerinin bir parçası olarak görüyor. Suudi cömertliğiyle karşılaştırıldığında, Pakistanlı ve Birleşik Arap Emirlikli patronları tarafından David Miliband’a layık görülen danışmanlık ücretleri devede kulak olmalı. Bu tür kazançlı bağlantılar, İngiliz politikacıların çatışmadaki rolünü açıklamaya yardımcı olacaktır.

MBS’ye gelince, Batılı medya kuruluşları, büyük şeyler ve yeni başlangıçlar vaat eden Suudi propagandasını yuttu. Krallık niyahetinde “çeşitlendirilmiş” bir ekonomiye sahip “liberal” bir devlet olma yolunda adımlar atıyordu. Washington Post‘tan David Ignatius ve New York Times‘tan her daim Suudi savunucusu Thomas Friedman, Suudilerin en önemli amigolarıydı. 2016’da Yemen’deki Suudi savaşı tırmanırken, Ignatius yetişti: “MBS bir dizi kapsamlı reform öneriyor. Saudi Aramco ve diğer büyük, kamu işletmeleri özelleştirilecek; eğlenceye aç genç nüfus için sinemalar, müzeler ve bir “medya şehri” oluşturulacak; din polisinin gücü kısıtlanacak; ve bir noktada, kadınların araba kullanmasına izin verilecek. “

MBS’nin Kraliyet Ailesi’ndeki potansiyel rakipleri kilit konumlardan alınıp ev hapsine kapatıldığında (beş yıldızlı bir otelde de olsa), Batı medyası buna yerel bir küçük kusur muamelesi yaptı. Financial Times editörlerinden biri Mart 2018’deki başmakalesinde MBS için “Bu, iş yapılacak bir adam” diyordu. The Economist, Suudi özelleştirme ihaleleri için parlak reklamlar yayınladı.

Sürgündeki gerçekten eleştirel birkaç sesten biri olan Suudi tarihçi Medavi er-Raşid’in London Review of Books‘ta belirttiği gibi, bu algı İngiltere’de Freud Communications ve stratejik danışmanlık Consulum’un yürüttüğü milyonlarca sterlinlik propaganda ile desteklendi. MBS’nin 2018’deki Downing Street ziyareti öncesinde, Londra’daki reklam panoları kralın portresinin olduğu ‘Suudi Arabistan’a yenilik getiriyor’ başlıklı portresiyle donatıldı. Firmalardan birinin eski bir çalışanı, bir muhabire, Suudi Arabistan gibi bir müşteriyi temsil etmenin bir savunma avukatı olmak gibi olduğunu söyledi: ‘Müşteriyi beladan kurtarmak için çalışmalısın.’ MBS’ye usulüne uygun olarak kırmızı halıda karşılama ve Kraliçe ile öğle yemeği verildi. Er-Raşid’in belirttiği gibi: “Kimse onun Yemen’i yok etmesini veya siyasi düşmanlarını tutuklamasını gündeme getirmeyi düşünmedi.”

Cemal Kaşıkçı’nın Ekim 2018’de öldürülmesi, MBS ve onun devlet tarafından finanse edilen gangsterlerinin bu olumlu propagandayı sürdürmesini güçleştirdi. Daha önce Suudi Kraliyet Ailesi’nin sadık bir savunucusu olan Kaşıkçı, mütecaviz krala düşmandı ve Washington Post‘taki köşesinden de çok şeyler yazıyordu. ‘Reformcular’ açısından bakıldığında Kaşıkçı’nın gerçek suçu buydu. Kurbanın, İstanbul’daki Suudi Büyükelçiliğine gelmesi sağlandı, uzun uzun işkence gördü ve cesedi parçalar halinde kesilerek diplomatik çantalara doldurulup Suudi Arabistan’a geri gönderildi. Bütün bunlar Türk devletince gizlice kayıt altına alındı ​​ve en vahşi ayrıntıları basına sızdırıldıktan sonra, cinayet görüntüleri usulünce ABD’ye teslim edildi. Amerikalılar, istihbarat teşkilatlarının gizliliği kaldırılmış bir raporunun, cinayet emrini verenin şüpheye yer bırakmayacak şekilde MBS olduğu sonucuna vardığı geçen Şubat ayına kadar, görüntüleri saklı tuttu. Düşman devletlere ‘insan hakları’ yaptırımları uygulamaya gelince gözünü kırpmayan Biden, Johnson, Macron ve Merkel, Suudi faili affetme konusunda fikir birliğine vararak, eylemleri için hiç bir yaptırım uygulamadı.

Husi ittifakı dünyanın en güçlü devletlerine karşı galip gelmeyi nasıl başardı? Yemen’in dağlık kuzeyinde yaşayan Zeydi Şiiler tarih boyunca bölgede hem Osmanlılarla hem de Vahabilerle savaşarak önemli bir rol oynadılar. (Peygamber’in damadı Ali’nin torunu olan Zeyd, MS 740’ta Emevi Halifeliğine karşı bir isyan başlatmıştı.) Zeydi kabileleri, ülkeyi yüzyıllardır yöneten Şii İmamlığı’nın hakim güçleriydi. Osmanlıların düşüşünden sonra, Zeydi monarşisi, 1962 cumhuriyet devrimi ile devrilene kadar Kuzey Yemen’i yönetti. On altı yıl sonra bir Zeydi cumhuriyetçi general olan Ali Abdullah Salih, kuzeyde yeni bir diktatörlük kurmayı başardı. 1990’dan sonra, rejimi Sovyet yanlısı Güney Yemen’i (SSCB’nin yıkılışından sonra) ele geçirdi , daha sonra iç savaşla güçlendi. (Yemen uzun zaman Suudi Arabistan’dan daha fazla nüfusa sahipti ve – resmi olarak Suudi Arabistan’ın nüfusu 34 milyon, Yemen’in nüfusu 30 milyon olmasına rağmen – yabancı işçiler Suudi toplam Suudi nüfudundan çıkarıldığında- bu hala öyle olabilir.)

1990’larda, Zeydi’nin Salih’e karşı direnişine, kuzeydeki küçük bir klanın lideri Hüseyin el Husi öncülük etti. ABD’nin Terör Savaşı ve Irak’ın işgaliyle radikalleşen grup, Ensar Allah’ı, diğer adıyla “Tanrı’nın Destekçileri” ni kurdu ve Washington ve Riyad’ın kuklası olmakla itham ettiği Salih’e karşı yorulmak bilmeyen bir gerilla savaşına girişti. 2010 yılına kadar tahmini savaşçı sayısını 10.000’den 100.000’e çıkaran binlerce kişi Ensar Allah’ın saflarına katıldı. Bununla birlikte, Yemen devlet güçleri ile çatışmalar, Arap Baharı’nın ülkenin siyasi iklimini değiştirdiği ertesi yıla kadar çoğunlukla Husilerin dağlık bölgesi ile sınırlı kaldı.

2011 yılında, Tunus devriminden esinlenen protestocular iş, gelir ve adil seçim taleplerini dile getirerek Yemen’in şehir merkezlerine aktılar, meydanları ve devlet binalarını işgal ettiler. Bu kitle hareketi Salih’i Şubat 2012’de devirmeyi başardı. Ancak, Körfez İşbirliği Konseyi tarafından kurulan “geçiş hükümeti” Suudi destekli bir Sünni olan Salih’in Başkan Yardımcısı Hadi tarafından yönetildi ve eski rejimden ve İslamcı Islah Partisi’nden eski figürlerle doluydu. Hükümetin yozlaşmış ve beceriksiz yönetimi, yaygın hoşnutsuzluğu yatıştırmak için hiçbir şey yapmadı. Hadi, IMF’nin emriyle mazot fiyatlarını yükselterek kitleleri daha da kızdırdı. Husiler, ülke çapında askeri varlıklarını genişleterek ve eski düşmanları olan devrik Salih ile bir çıkar ittifakı oluşturarak buna karşı çıkmaya devam ettiler.

Batılı güçler Hadi’nin geçiş hükümetini tüm gücüyle desteklese de, bu yeni ortaklığın karşısında yeterince güçlü değildi. Salih, güvenlik güçleri cephesinde yüksek düzeyde desteğini korurken, Husiler büyük milislerini başkente doğru seferber edebildiler. 2014’ün sonları ile 2015’in başları arasında Salih-Husi güçleri – yol boyunca neredeyse hiç direnişle karşılaşmadan- Sana’a’ya baskın düzenledi, önemli siyasi ve askeri binaları ele geçirdi, bir iktidar konseyi oluşturdu ve geçiş rejiminin çoğunu sürgüne gönderdi. Husilerin ademi merkeziyetçi komuta yapısı, çeşitli aktörleri bir araya getirmelerine ve merkezi hükümete karşı çıkan Sünnilerle ortaklıklar kurmalarına olanak sağladı. Suudi liderliğindeki bombardıman harekatı Kararlı Fırtına Operasyonu olmasaydı, tüm ülkeyi ele geçireceklerdi.

Riyad ve Husi isyancılar arasında Suudilerin güney sınırında aralıklı olarak yaşanan çatışmalar, savaşın patlak vermesinden çok daha önce başladı. Suudi bakanlar her dönem İran’ın akrabası olmakla suçladıkları Şii Husileri ezmeye kararlıydı. Aslında Husilerin askeri eğitimi, herhangi bir yabancı destekçinin değil, Salih’e karşı onlarca yıllık mücadelenin meyvesiydi. MBS, Husilere yönelik acımasız bombalama ve abluka kampanyasını kışkırtarak, bölgedeki otoritesini savunmayı, Yemen’in kurtarıcısı olarak poz vermeyi ve Husileri İran’ın piyonu olarak gören İsraillileri etkilemeyi umuyordu. Salih-Husi kontrolünden ‘kurtarılmış’ olan Güney Yemen, kısa sürede Birleşik Arap Emirlikleri’nin yarım yamalak denetimi altında rakip milislerin batağına dönüştü. Askeri bir çıkmaz ortaya çıktı.

Husiler, sivil toplantıları, okulları, sağlık tesislerini, önemli altyapıyı ve antik miras alanlarını hedef alan sürekli Suudi bombardımanına rağmen şehirlerdeki müstahkem mevkilerini ellerinde tutmayı başardılar. Hadi, Riyad’da etkili bir ev hapsinde yaşayarak sadece ismen cumhurbaşkanı olarak kaldı. İki zorlu yılın ardından Husilerin Salih ile ittifakı tahmin edilebileceği gibi dağıldı. Husiler, Salih’i Suudiler ve Emirlik’lerle birlikte komplo kurmakla suçladı ve Aralık 2017’de Sana’a’da Salih’in suikastıyla sonuçlanan bir dizi çatışma çıktı. Bu noktadan itibaren Salih’in sadık tarafları marjinalize edilerek, Suudi koalisyonuna karşı tek önemli rakip olarak Ensar Allah kaldı.

Husiler, eksikliklerine rağmen, hem tarihsel hem de acil mevcut nedenlerden ötürü Suudi liderliğindeki saldırgan güçlerden daha popüler bir desteğe sahip olmaya devam ediyor. Yemen, önce İngilizler ve daha sonra ABD tarafından kurulan emlak krallıkları ve şeyhliklerinden farklı olarak, bölgedeki en eski ülkelerden biridir. Ülke, hayranlık uyandıran erken dönem İslam mimarisinde, her yerde görülebilen kendine özgü bir kültürel hafızaya sahiptir. Nüfusun çoğu Husileri bu egemenlik mirasının yegane savunucuları olarak görüyor. Sana’a, Saada ve Taiz gibi şehirler üzerindeki kontrolleri – ülkenin en yoğun nüfuslu idari bölgeleriyle birlikte – bu köklü geleneğe ve Vahabi Krallığına direnmenin acil gerekliliğine dayanıyor.

ABD ve Birleşik Krallık, bu kanlı savaşı desteklerken Birleşmiş Milletler nezdinde gönüllü bir hizmetçi buldular ve BM, olmayan yetkisine rağmen Hadi hükümetini Yemen’in meşru yönetimi olarak tanımaya devam ediyor.

BM Güvenlik Konseyi Husilere ve Salih’e yaptırım uyguladı, ancak Hadi güçlerine veya yabancı müttefiklerine yaptırım uygulamadı. Her yıl yüzlerce çocuğun Husi karşıtı hava saldırılarında öldürülmesine rağmen, Suudi koalisyonunu çocuk haklarını ihlal eden güçler listesinden çıkardı; Suudilerin insani yardımı engellemesine göz yumdu; ve herhangi bir diyalogun ön koşulu olarak Husilerin mutlaka teslim olmasını talep eden kararları, kararlılıkla kabul etti.

MBS, kanlı ve acımasız bir savaşla tesis edemediği huzuru, ortalığı bir mezarlığın huzuruna çevirerek elde etmek istiyor. Uçakları düşürüldü, insansız hava araçları Riyad’ı vurdu ve savaştan ziyade şov için tasarlanan ordusu ciddi aksilikler yaşadı. BAE kara birlikleri Temmuz 2019’da geri çekilmek zorunda kaldı ve bunun üzerine Abu Dabi rejimi, Aden merkezli bir siyasi koalisyonu finanse etmeye geçti.

Biden, ABD’nin “saldırı operasyonlarını” sona erdireceğinin sinyalini vermesine rağmen, Suudi Arabistan’a neredeyse aynı amaca hizmet eden “savunma silahları” sağlamaya devam edecek. Biden yönetimi teknik, lojistik ve istihbarat operasyonlarının durdurulması hakkında hiçbir şey söylemedi. Tüm belirtiler, planlarının Husileri hala koşulsuz bir teslimiyete zorlayıp, ülkedeki feci “terörle mücadele” operasyonlarını sürdürmek olduğuna işaret ediyor. Biden’ın ABD-Suudi ilişkilerinin ‘yeniden düzenlenmesi’ne dair verdiği söz hala tutulmadı.

Son haftalarda, Dışişleri Bakanlığı’nın müdafileri ve onlarla bağlantılı ayak takımı, Husileri Suudi müzakere ‘tekliflerini’ geri çevirmekle eleştirdi. Yine de The Economist‘in işaret ettiği gibi, bu önerilerde yeni bir şey yok. Bu teklifler, geçmiş yıllarda yapılanların bayat tekrarlarıdır – Ensar Allah’ı askeri kazanımlarından vazgeçmeye, Suudi liderliğindeki koalisyona teslim olmaya ve Yemen’i Batı’nın vasal bir devletine dönüştürmeye çağırırken karşılığında hiçbir şey elde etmiyorlar. MBS, sanki bu “ateşkes planının” anlamsızlığını göstermek istercesine, plan yayınlandıktan sadece saatler sonra birkaç Husi bölgesine bomba yağdırmaya karar verdi.

Acımasız gerçek şu ki, Yemenlilerin hayatları – pek çok diğerleri gibi – yüzyıllar öncesine uzanan emperyalist bir zincirin halkasını oluşturan ABD Senatörleri ve İngiliz milletvekilleri için değersiz. İngiltere’nin kendisi ABD’nin büyük bir vilayetidir. Thatcher’dan Johnson’a kadar başbakanlar, Beyaz Saray’ın emir subayından çok daha fazlası değildir. Bu durumdan keyif alarak Yemen’i heybelerine atmaktan başka bir şey istemiyorlar. Şimdiye kadar başarısız oldular. Bu maceranın maliyeti, kuşatılmış bu ülkenin insanları için, silah endüstrisinin elde ettigi kârlardan çok daha yüksek. Yine de kalıcı bir silah ekonomisi iki, üç, hatta çok sayıda “insani savaşı” gerektiriyor. Yemen son olmayacak.

Ali in 2011
Fotograf: Wikipedia

Tarık Ali, bir İngiliz siyasi aktivist, yazar, gazeteci, tarihçi, film yapımcısı ve tanınan bir entelektüeldir. New Left Review ve Sin Permiso’nun yayın kurulu üyesidir ve The Guardian, CounterPunch ve London Review of Books’a katkıda bulunmaktadır.

Bu makale New Left Review’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş