VALI GOLMOHAMMADI

Devletler suya erişimi bir ulusal güvenlik sorunu olarak algıladıkça, kronik düzensizlikten sürekli mustarip olan Orta Doğu’da su tedarik sistemleri giderek hem siyasi bir koz, hem de stratejik eylem hedefleri haline geliyor.

Orta Doğu bölgesi şu anda eşzamanlı güvenlik, iklim değişikliği ve su kıtlığı krizleriyle karşı karşıya. Su kıtlığı Orta Doğu’da acil bir çevre sorunu ve zaten istikrarsız olan bölgede giderek artan bir şekilde ek bir çatışma kaynağı haline geliyor. Bölgenin yıllık iç su kaynakları, dünya ortalaması olan yüzde 38’e karşılık, yıllık ortalama yağışın yalnızca % 6’sına tekabül ediyor[1]. Dünya nüfusunun yaklaşık % 6’sına ev sahipliği yapan bölge, dünya tatlı su kaynaklarının sadece % 1’ine sahip. Bölge nüfusunun yaklaşık üçte ikisi, yeterli yenilenebilir su kaynaklarına sahip olmayan bölgelerde ve % 60’tan fazlası küresel ortalama olan yüzde 35’e kıyasla yüksek yüzey suyu sıkıntısı olan bölgelerde yaşıyor[2]. Bu arada, Orta Doğu’nun ekonomik faaliyetlerinin yaklaşık % 70’i, yüksek veya çok yüksek su sıkıntısı olan bölgelerde gerçekleştiriliyor, bu da küresel ortalama olan % 22’nin üç katından fazla.[3] Su temini teknolojisi ve yönetimindeki son gelişmelere rağmen, aşırı kıtlık, zayıf yönetim, değişen hidroloji ve farklı sektörlerde artan talepler bölgenin kıt su kaynaklarının aşırı kullanımına neden oluyor. Yüksek sübvansiyonlar, verimli su yönetimi konusunda şevki kırıyor.

Orta Doğu’nun kayda değer sınır aşan tatlı su kaynakları olmasına rağmen, ortak nehirler ve akiferlerde su tahsisi konusunda karşılıklı ödün olmaması, bölgedeki su kıtlığı durumuna bir karmaşıklık ve potansiyel çatışma boyutu ekliyor. Bölgenin sınır aşan ana nehirleri Dicle, Fırat, Nil ve Ürdün’den gelen tatlı su, tarımsal, endüstriyel ve evsel amaçlar için sürdürülemez hacimlerde kullanılıyor. Bununla birlikte, çoğu su politikası önlemi, su tasarrufu sağlamak ve verimli yönetimini sağlamak yerine, akiferlerin daha fazla kullanılması veya deniz suyunun tuzdan arındırılması yoluyla erişimi artırmayı amaçlıyor[4].

Su temini teknolojisi ve yönetimindeki son gelişmelere rağmen, aşırı kıtlık, başarısız yönetim, değişen hidroloji ve farklı sektörlerde artan talepler bölgenin kıt su kaynaklarının aşırı kullanımına neden oluyor.

Kötüleşen su kıtlığı durumu, insan güvenliğini baltalıyor ve şiddet, kırılganlık ve çatışmadan kaynaklanan riskleri artıran faktörlere katkıda bulunarak Orta Doğu’da güvensizliğe ve göçlere yol açıyor. Çatışmalarla dolu bir bölgesel sistem olarak Orta Doğu jeopolitiğine ayırt edici özelliğini veren şey başarısız devletler, siyasi istikrarsızlık, zorunlu göç, askeri çatışmalar ve kronik güvensizlik. Geçtiğimiz on yıllar boyunca, bölgedeki potansiyel tehlike kaynakları önemli ölçüde genişledi ve çeşitlendi. Geleneksel gerilim kaynaklarının yanı sıra, sosyoekonomik ve çevresel sorunlar, çalkantılı Orta Doğu’da çatışmaya neden olmaya ve olayları alevlendirmeye giderek daha fazla katkıda bulunuyor[5]. Bölgedeki eğilimlerin gösterdiği gibi, muazzam nüfus artışı ve kentleşme ile birleşen su kıtlığı, Orta Doğu’daki en acil çevre sorunudur ve zaten istikrarsız bir bölgede giderek artan bir şekilde ek bir çatışma kaynağı haline gelmektedir.

Güç asimetrisi ve su hegemonyası mücadelesi

Stratejik bir varlık olarak su, artık sadece çevre sorunları ve gıda güvenliği ile bağlantılı değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik düzenlemelerinde de kritik bir rol oynuyor. Devletler, suyu siyasi bir baskı aracı ve bir güç kaynağı olarak görüyorlar. Orta Doğu’da su bir devlet gücü kaynağı ve su kıtlığı ulusal güvenlikle son derece iç içe[6]. Birçok bilim adamı, sınır aşan sular üzerindeki çatışmaların, güç ilişkileri ve rekabet eden veya çatışan devletlerin su kaynaklarının yukarısında ya da aşağısında konumlanmalarının önemi anlaşılmadan yorumlanamayacağını belirtmiştir[7].

Tarihsel olarak güç dengesizliği, sınır aşan sular için savaş olmamasının temel nedeni olmakla birlikte, su kıtlığının yönetimi için havzada ortak önlemlerin ve işbirliği mekanizmalarının benimsenmesinin önünde de önemli bir engeldir. Kıyıdaş ülkeler arasındaki şiddetli güç dengesizliği, sınır aşan suların dengesiz dağılımına yol açıyor ve savaşın olmaması, havzada çatışmanın olmadığı anlamına gelmiyor[8]. Orta Doğu’da hidro-politik çatışma, akışın alt tarafındaki devletlerin zayıf olduğu, su kıtlığına uyum sağlayamadığı ve göreli gücün aşırı derecede dengesiz olduğu – örneğin, İsrail ile Filistin veya Türkiye ile Irak arasında- meydana geldi.

Kıyıdaş ülkeler arasındaki şiddetli güç dengesizliği, sınır aşan suların dengesiz dağılımına yol açıyor ve savaşın olmaması, havzada çatışmanın olmadığı anlamına gelmiyor.

Hegemonya ve güç dengelerinin sınır aşan su politikalarını nasıl etkilediğini inceleyen analitik bir yapı olan hidro-hegemonyanın çizdiği çerçeveye göre, göreli güç dengesizliği kaçınılmaz olarak havzada hidro-hegemonyaya yol açarak, güç üstünlüğüne sahip olanın su akışını kontrol etmesine ve daha zayıf devletlerin onların emirlerine uymasını sağlıyor [9]. Egemenin kim olduğunu en büyük biçimiyle güç belirler. Egemen, daha zayıf bir devleti zorlamak konusunda dengesiz bir güce sahiptir ve nehir havzasındaki tüm kıyıdaş devletlerin gündemini belirler. Bu çerçeve, coğrafi konumun yanı sıra, bir havzadaki kuralların uygulanmasıyla bağlantılı güç kullanımı ve rızanın, uluslararası su yollarının denizcilik dışı kullanımına veya kıyıdaş konumuna ilişkin uluslararası yasalardan daha güçlü bir belirleyici olduğunu öne sürüyor. Havzanın yukarı kısmında kalan ülkeler daha fazla güç elde etmek için suyu kullanırken, aşağıda kalan ülkeler gücünü daha fazla su sağlamak için kullanır – örneğin Türkiye bir yukarı havza egemenidir; Etiyopya suyun kaynağına sahip bir ülkedir ancak bir egemen değildir; Mısır ise bir akış aşağı egemenidir. Bu bağlamda, uluslararası su hukuku, güçlü kıyıdaşlar tarafından güç ifadesi ve itaate zorlama için manipüle edilmiştir[10].

Dengesiz koşullarda, yukarı havza devleti havzanın egemeni olduğunda, işbirliğinin gerçekleşmesi neredeyse hiç olası değildir. Bunun tersine, akış aşağı devlet havzanın egemeni olduğunda, işbirliğinin devam etmesi muhtemeldir, ancak anlaşma genellikle daha güçlü kıyıdaşın yararları doğrultusunda empoze edilir[11]. Örneğin, Türkiye’nin Fırat ve Dicle üzerindeki stratejik konumu ve su-egemenliği ve İsrail’in Ürdün Nehri üzerindeki konumu, ülkelerin sırasıyla Suriye ve Irak ve Filistin üzerinde üstünlük kurmalarına izin veriyor. Havza devletlerinin güç ilişkileri, bir arada var olan, çatışmalı ve işbirlikçi etkileşimler yoluyla gelişmekle birlikte, işbirliğini kolaylaştıran verimli sınır aşan su yönetimine ulaşmak zordur. Su yönetiminin bir kamu malı olarak algılandığı havzadaki dengesiz güç bağlamında, su-egemeni, zorlayıcı bir sözleşmeyle daha zayıf kıyıdaşlara işbirliğine dayalı uyum mekanizmasını dikte eder. Bölgenin ana sınır aşan nehirleri – Dicle, Fırat ve Ürdün – üzerindeki mevcut güç dengesizlikleri gereğince, aşağı havzadaki zayıf kıyıdaş devletler görünüşe göre düzenlemeleri değiştirememektedirler ve bu durum, Orta Doğu’da yükselen su çatışmasını tırmandırırken, müzakere ve uzlaşmaya yer bırakmamaktadır.

Sınırların ötesinde: Yükselen uluslararası güvenlik tehdidi

Sınır aşan su düzenlemeleri doğası gereği politiktir ve kıyıdaş devletlerin daha geniş toplumsal güvenlik bağlamı tarafından belirlenir. Sürekli olarak kronik düzensizlikten mustarip Orta Doğu’da, devletler suya erişimi bir ulusal güvenlik sorunu olarak algıladıkça, su tedarik sistemleri giderek hem siyasi koz hem de stratejik eylem hedefleri haline geliyor. Bu nedenle, artan nüfus ve kentleşme ile birleşen sınır aşan tatlı suyun kötü dağılımı, uluslararası su hukukunun yokluğu ve azalan su kaynakları, suyun devletlerarası siyaset ve çatışmanın giderek daha kritik bir tetikleyicisi haline geldiğini göstermektedir. Orta Doğu gibi yarı kurak bölgelerde, su-egemeni ortak nehirler üzerinde devasa barajlar inşa ettiği ve stratejik çıkarlarını gerçekleştirmek için suyu etkin bir şekilde silaha dönüştürdüğünden, su için savaş olması kuvvetle muhtemeldir.

Türkiye’nin kuzey Suriye ve Irak’a yönelik saldırılarından kaynaklanan siyasi gerilimlerin zemini göz önüne alındığında, Ankara’nın bölgesel rakipleri ve komşularıyla gelecekteki bir çatışmada suyu giderek daha fazla silah olarak kullanma riski de var.

Son on yıllarda Türkiye, Dicle ve Fırat üzerinde 22 barajın inşasını gerektiren ve Irak ve Suriye’ye giden su akışının yaklaşık yüzde 80’ini azaltan geniş ve iddialı Güneydoğu Anadolu Projesi’ni yürütmüştür[12]. Türkiye için hidro barajlar sadece enerji ve gelir kaynakları değil, aynı zamanda Levant ve Irak’ta Kürt siyasetini hedefleyen güvenlik düzenlemelerini şekillendirmek için jeopolitik baskının güçlü kozlarıdır. Ankara, Fırat ve Dicle nehirlerinin su akışlarının sırasıyla yüzde 90’ını ve yüzde 44’ünü kontrol ederek uluslararası anlaşmalara bağlı kalmayı reddediyor ve komşularının havzadaki akışları düzenlemek üzere resmi bir su paylaşımı anlaşması taleplerini reddediyor[ 13]. Türkiye’nin kuzey Suriye ve Irak’a yönelik saldırılarından kaynaklanan siyasi gerilimlerin zemini göz önüne alındığında, Ankara’nın bölgesel rakipleri ve komşularıyla gelecekteki bir çatışmada suyu giderek daha fazla silah olarak kullanma riski de var.

Nil ve Ürdün sınır aşan havzasında da durum benzerdir; Mısır ve İsrail, iddialı gündemlerini bölgesel su-egemenleri olmaya zorlamak için süregelen kargaşayı manipüle ediyor[14]. Su İsrail’in Batı Şeria’daki devam eden işgalinde belirleyici bir koz olarak kullanılabileceğinden, Ürdün Nehri havzasındaki güç dengesizliği ve ileri teknoloji, İsrail’in Filistin ve komşu Arap ülkelerindeki su kaynaklarına el koymasını kolaylaştırıyor. Bir egemenlik aracı olarak kullanılmasının yanı sıra, su çatışması – 1967’deki Altı Gün Savaşı gibi – savaşlarda gerçekten de ana tetikleyici olmuştur. Giderek artan sayıda çalışma, su kıtlığı, kuraklık ve iklim değişikliğinin Suriye’nin sosyoekonomik koşullarının kötüleşmesi ve şiddetli iç savaşın yanı sıra, Irak veya Suriye’de IŞİD gibi aşırılık yanlısı silahlı grupların ortaya çıkmasında da doğrudan bir rol oynadığını göstermektedir. [15].

Orta Doğu’daki su kıtlığı, küresel öneme sahip bir sorundur ve kıyıdaş ülkeler arasındaki çatışmayı önemli bölgesel ve uluslararası güvenlik endişelerine dönüştürmektedir. Su kıtlığı bir tehdit çarpanıdır ve sosyoekonomik etkilerinin uluslararası güvenlik üzerinde ciddi etkileri vardır – ağırlaştırıcı faktörler kitlesel yerinden edilmelere ve göç akışlarına yol açarak gıda güvenliği, çevresel bozulma, siyasi istikrarsızlık, toplumsal ayaklanma, devlet başarısızlığı, devletlerarası şiddetli çatışmalar ve aşırılıkçılık ile terörizmin yeniden ortaya çıkmasına yol açabilir, ki bunların hepsi de bölge dışında domino etkilerini tetikleyebilir.

Çok taraflı girişimler sınır aşan su kaynakları yönetimi anlaşmalarının oluşturulmasına dayandırılmalıdır. Bu anlaşmalar yerel siyasi engellerin aşılmasına yardımcı olacak ve uzun vadede su talebini ve arzını yönetmek için entegre bir çerçevenin benimsenmesine yol açabilecektir.

Uluslararası topluluklar ve suyla ilgili kurumlar, Orta Doğu’daki su kıtlığına karşı sürdürülebilir çözümlerin yolunu açmak üzere uluslararası işbirliğini amaçlayan, kıyıdaş ülkeler arasında yapıcı bir siyasi diyalog başlatmalı ve savunmalıdır. Etkili bir uluslararası işbirliği ve uzlaşma başlatmak için, bölgedeki su kıtlığı, ciddi istikrarsızlaştırıcı potansiyeli ve domino etkileri nedeniyle öncelikle en endişe verici güvenlik tehdidi olarak kabul edilmelidir. Çok taraflı girişimler sınır aşan su kaynakları yönetimi anlaşmalarının oluşturulmasına dayandırılmalıdır. Bu anlaşmalar yerel siyasi engellerin aşılmasına yardımcı olacak ve uzun vadede su talebini ve arzını yönetmek için entegre bir çerçevenin benimsenmesine yol açabilecektir.

İşbirliği ve müzakerenin tüm kıyıdaş devletler tarafından hoş karşılanmaması olası olsa da, yabancı güçlerin ve kurumların yapıcı katılımı havzadaki müzakere alanını dengeleyebilir, su-egemenlerini suyu bir kamu malı olarak görmeye teşvik edebilir ve Orta Doğu’da etkili bir sınır aşan su yönetimini kolaylaştırabilir. Ulusal su stratejilerinin ve kıyıdaş devletlerin yönetiminin yeniden ayarlanmasıyla birlikte, su diplomasisinin giderek daha belirleyici hale gelmesi muhtemeldir. Bunu yapmak için, Avrupa Birliği gibi uluslararası topluluk ve kurumlar, sınır ötesi işbirliğini artırmak için mali ve teknik destek sağlayabilir. Kıyıdaş ülkeler arasında müzakereleri yönetebilir ve kolaylaştırabilir, bölgesel işbirliği platformlarını başlatabilir ve yönetebilir ve üçüncü taraf olarak anlaşmaların uygulanmasını izleyebilirler.

Mevcut eğilimler devam ederse, bu bölgede geniş yayılma etkileriyle birlikte su nedeniyle yakın zamanda olası çatışmalar ve savaşlar için önemli bir risk bulunmaktadır. Uluslararası toplum artık harekete geçmelidir.

Imagen

Vali Gölmohammadı Ph.D. Tahran Tarbiat Modares Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent ve Ankara Bilkent Üniversitesi’nde misafir öğretim üyesidir. Bunların yanısıraTahran Üniversitesi Dünya Çalışmaları Fakültesi ve Orta Doğu Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Kıdemli Öğretim Üyesidir. Ayrıca İran Dışişleri Bakanlığı Siyasi ve Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü’nde misafir araştırmacıdır.

Bu makale ORFONLINE.ORG’ta yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir. Çeviren: Irmak Gümüşbaş

Notlar

[1] UNDP-RBAS and Sida, Water Governance in the Arab Region: Managing Scarcity and Securing the Future, New York, UNDP-RBAS, 2013.

[2] Beyond Scarcity: Water Security in the Middle East and North Africa (Washington, DC: World Bank Publications, 2018), pp. 9–11.

[3] “Beyond Scarcity,” pp. 10–14

[4] Johan Schaar, “A Confluence of Crises: on Water, Climate and Security in the Middle East and North Africa,” SIPRI Insights on Peace and Security, no. 2019/4 (2019).

[5] Tareq Baconi, Testing the Water: How Water Scarcity Could Destabilize the Middle East and North Africa (London: European Council on Foreign Relations, 2018), pp. 4–7.

[6] Mark Zeitoun, Power and Water: The Hidden Politics of the Palestinian-Israeli Conflict (London: I.B. Tauris, 2008), pp. 113-126.

[7] Mark Zeitoun and John Anthony Allan, “Applying hegemony and power theory to transboundary water analysis,” Water Policy 10 (2008): 3–12; Filippo Menga, “Reconceptualizing hegemony: The circle of hydrohegemony,” Water Policy 18 (2006): 401–418.

[8] Zeitoun and Allan, “Applying hegemony,” 8

[9] Mark Zeitoun and Jeroen Warner, “Hydro-hegemony: A Framework for Analysis of Trans-boundary Water Conflicts,” Water Policy 8 (2006): 435–460.

[10] Melvin Woodhouse and Mark Zeitoun, “Hydro-hegemony and international water law: grappling with the gaps of power and law,” Water Policy 10 (S2) (2018): 103–119.

[11] Zeitoun, “Power and Water,” pp. 34

[12] Paul Hockenos, “Turkey’s Dam-Building Spree Continues, At Steep Ecological Cost,” Yale Environment 360, Yale School of the Environment, 3 October 2019.

[13] Connor, Dilleen, “Turkey’s dam-building program could generate fresh conflict in the Middle East,” The Strategist, Australian Strategic Policy Institute, 5 November 2019.

[14] Semih Kuhalah, “Water troubles in Israel and their influence on the Arab-Israeli conflict,” The Institute for Palestine Studies, Beirut, Paper no. 9 (2020): 5–7.

[15] Amjad Al Adaylah, Conflict on Water in the Middle East War and Peace (Amman: Dar El Shorouk Publication, 2020), pp. 112–117; Peter H. Gleick, “Water, Drought, Climate Change, and Conflict in Syria,” Weather, Climate, and Society, 6(3) (July 2014), pp. 331–340.