sosyalizm
Zürich şehir merkezinde 1 Mayıs 2019 yürüyüşü. Fotograf: Arie Wubben / Unsplash

Kovid-19 salgını, 2007 Finansal Kriziyle dünyanın girdiği yeni süreci hızlandıran ve dönüştüren etkilerde bulunacak gibi gözüküyor. Öncesinde artık ideolojik olarak fethedilecek irtifalar kalmadığı iddiasıyla, aşırı bir kendine güvenle “tarihin sonunun” geldiğini ilan eden neoliberalizm, o tarihten bu yana bir nevi yoğun bakıma girmiş vaziyettedir. Evet, siyasi ve ekonomik açıdan hükmünü hala sürdürdüğü aşikâr olmakla birlikte bir tükenmişlik içinde bulunduğu da yadsınamaz. “Çok büyük olduğu için iflas edemez” şeklinde sosyalistvari bir kurala dayanarak krizden çıkması, fikri iflasının acı ilanından ibaretti.

Giderek daha iyi anlaşılmaktadır ki 1968 komünizmin akıbeti için ne ifade ediyorsa 2007 neoliberalizm için odur. O tarihte Orta Avrupa’daki sosyal demokrasi denemelerini acımasızca boğan Sovyet tek parti düzeninin maskesi düşerek esasında ulusal çıkarlarını Çarlık Rusyasından pek de farklı tanımlamayan bir emperyal güçle karşı karşıya bulunulduğu açığa çıkar. Bu solun Batıdaki rüzgarını tamamen keser. Fakat ideolojik yenilgilerin politik yansımalarının ortaya çıkışı her zaman biraz vakit alır. Demir Perdenin yıkılması için yirmi küsur yılın daha geçmesi gerekecektir. Ama belirleyici olan fikri değişimlerdir, yeni siyasi rejimler onlara dayanarak şekillenir.

1986 Çernobil felaketi, Sovyet sisteminin zayıflıklarını, hantallığını, teknolojik olarak ne denli geri kalmış olduğunu tüm açıklığıyla ortaya çıkararak Komünist bloku çatlatan kritik bir gelişmedir. Sovyet rejiminin idare ettiği halklara ödettiği ağır faturanın, yani buzdağının görünen bir yüze kavuşmasıdır. Kovid-19 neoliberalizm için benzer bir rolü oynayabilir. O zaman Batı ile Sovyetler arasında cereyan eden bir Soğuk Savaş vardır. Bugün ise ABD ile Çin arasında adı konulmamış bir çekişme sözkonusudur. Çin her ne kadar resmen komünist bir rejim olsa da, ekonomik ve finansal açıdan neoliberal sistemin önemli ve gönüllü bir üyesidir, siyasi rejimini yayma gibi bir dert içerisinde de gözükmemektedir. Yani bugün Soğuk Savaş’takine benzer bir ideolojik kapışma yoktur. Bütün muharebe alanları ekonomiktir. Fikirler değil, tahvil bonoları, ihracat rakamları ve doğal kaynaklar asıl tartışma mevzularıdır. Ekonomik ve finansal hegemonyasına dayanan büyük güç statüsünün Çin’in devasa büyüyen endüstrisi tarafından sarsıldığını hisseden ABD rahatsızdır.

Tarih büyük güçlerin, yükselmekte olan güçlere tahammül edemeyerek son kertede harekete geçmeye zorlandıkları örneklerle doludur. İktisadi dahi olsa bir savaş başlatmanın muazzam riskleri Büyük Gücün harekete geçme noktasına ulaşmasını her zaman biraz geciktirir. Keza yükselen güçler de benzer nedenlerden ötürü bir çatışmayı tahrik etmemek ve böyle bir sonucu engellemek için ellerinden geleni yaparlar, fakat onlar da iktidardakileri zorlayıcı iç siyasi dinamiklerinin etkisiyle bir noktada büyük gücün “dayılanmalarına” karşı çıkarlar. Thukydides’in altını çizdiği gibi, antik çağın meşhur savaşını farklı bahanelerle başlatan, Büyük Güç Sparta’dır. Yükselen güç Atina’nin popüler lideri Perikles kaçınılmazlığını farkettiği bu kapışmayı iç politik amaçları doğrultusunda manipüle etmeye karar vererek kolaylaştırır. Keza Birinci Dünya Harbinin çıkışından asıl sorumlu olan ülke, yükselen Almanya’yı durdurmaya karar veren Büyük Güç İngiltere’dir. Alman yönetici aristokrasisi bu tespiti doğru olarak yapar, fakat kaçınılmaz savaşı kullanarak içeride yükselen sosyalizmi boğmaya karar verirler. Bu ise savaşı savunma değil taarruz harbine dönüştürmelerine yol açarak düzeltemeyecekleri stratejik bir hata yapmalarıyla sonuçlanır.

Neticede savaşları kazananlar çoğunlukla büyük güçlerdir. Fakat gerek Sparta, gerekse İngiltere için harbin maliyeti o kadar ağırdır ki, imtiyazlı statülerini kısa süre sonra Makedonya ve ABD gibi kenardan yükselen üçüncü güçlere karşı adeta pek direnemeden kaybederler. Bu bize ABD’nin muhtemel bir kapışmanın kaybedeni olmayacağını, fakat büyük kan kaybına uğrayabileceğini söylemektedir. Nitekim Zaten Uygur toplama kampları başta olmak üzere iç siyasi rejiminin otoriterliği ve insan haklarına duyarsızlığı yüzünden eleştirilen Çin salgının kendisinden yayılmış olmasından dolaylı sorumlu tutularak dünya kamuoyu nezdinde ağır eleştirilere muhatap olmayı sürdürecektir, bu süreci galip atlatabilmesi zor gözükmektedir. Öte yandan Çin Komünist Partisi krizin uzamasına paralel olarak içeride çok ciddi sıkıntılarla yüzleşecek gibidir. Halihazırda Asya’da Kovid-19 salgınıyla pek çok Batı ülkesinden bile daha başarılı şekilde mücadele eden ülkeler olarak Güney Kore ve Tayvan öne çıkmıştır. İki ülke de Asya’nın büyük bölümünü idare eden otoriter veya popülist rejimler kategorisinde yer verilmeyen demokratik idarelerdir. Tayvan’ın Çin’le olan özel durumu ve kuruluşundan itibaren Komünist Partiye karşı kendisini alternatif bir rejim olarak sunması Pekin için ayrıca sıkıntılı bir durumdur.

Fakat muhtemel bir ABD üstünlüğü, neoliberalizmin galibiyeti anlamına gelmeyecektir. Kissinger, Wall Street Journal’deki makalesinde (3 Nisan 2020) ABD idareci elitine, Kovid-19’la başetmekte zorlanacak kamu kurumlarının yetersiz kaldıkları algılamasının doğuracağı komplikasyonlar konusunda uyarılarda bulunuyor. Albert Sorel’den bir tabiri ödünç alıp biraz değiştirerek kullanırsak, “Dünya gömlek değiştirirken eskilerini yeniden giymez.” İnsanlık çıkardığı ideolojik ceketi bir daha denemekten her zaman kaçınır. Beklenmesi gereken Hegelvari bir sentezdir: İşsizlik, sağlık ve eğitim hizmetlerine ekonomik ya da finansal zaviyeden değil öncelikle sosyal açıdan yaklaşan devlet düşüncesi cazibesini arttıracaktır. “Devletin küçültülmesi” kavramına artık eskisi gibi olumlu yaklaşılmayacaktır. Sarkaç artık kamu kuruluşlarının güçlendirilmesini talep eden karşı uca doğru dönmektedir. Daha düne kadar özellikle neoliberal teorisyenler tarafından aşırı büyük ve hantal olmakla sık sık eleştirilen Almanya, tüm nüfusuna sağlık güvencesi sunan güçlü kuruluşları sayesinde Kovid-19’a karşı tedbirleri oldukça etkili bir şekilde hayata sokabildiği için takdir gören, yıldızı parlayan ülkeler arasındadır.

Nitekim büyük şirketlerin 2007’dekine benzer bir desteği beklememeleri ihtarı yapan, temel önceliklerinin artık şirketleri kurtarmak değil işsizliği önlemek olacağını söyleyen Sosyal Demokrat Partili Alman Maliye Bakanı Olaf Scholz’un ilk açıklamaları da bu istikamettedir. Haddizatında Batıda bugün vatandaşlara temel bir maaş verilmesi fikri üzerinde ciddiyetle durulmakta ve bunun denemeleri bir süredir yapılmaktadır. Kendisi yatırım bankacılığından gelen, Kovid-19 sonrasında pek çok kabulün değişmiş olacağı öngörüsünde bulunan Fransa Cumhurbaşkanı Macron kamu sağlık hizmetlerini geliştirmek için büyük projeler yürüteceklerini şimdiden ilan etti. Şurası açık ki Kovid-19 sonrasında, dünyada yaşayan herkesin her bireyden sorumlu olduğu, yaşadığımız global köyde mülteci krizi veya salgınlar gibi acı ve felaketlere yönelik kalıcı çözümlere ancak kolektif bir çalışmayla erişilebileceği fikri daha fazla kabul görecektir.

Bu Makale daha önce Ömer Murat’ın kişisel blogunda yayınlanmıştır. Görüş’te yayınlanmasına olanak sağladığı için kendisine teşekkür ederiz.


*Görüş gazetesi, farklı disiplinlerden, farklı görüş ve içeriklere açık bir platformdur. Makaleler Görüş gazetesinin editoryal politikasıyla uyumlu olmak zorunda değildir.