Margaret Thatcher, 1984. Fotograf: Wkipedia

Grace Blakeley*

Yıllardır süren neoliberal politikalar dünyamızı yeniden şekillendirdi – ama belki de en derin etkileri, toplumu ayakta tutan bağları aşındırarak kolektifin yerine bireyi koymak oldu.

Margaret Thatcher, İngiliz devletini on yıllar boyunca dönüştürecek bir dizi neoliberal “reform” u uygulamaya koyarken, şu meşhur açıklamayı yapıyordu: “ekonomi yöntemdir: amaç ruhu değiştirmektir”. Çoğu kişi, yıllar içinde birbirini izleyen neoliberal hükümetler tarafından uygulamaya konulan makroekonomik politikalara aşina olsa da – kamu harcama kesintilerinden özelleştirmeye, merkez bankasının özerkliğine – bu politika değişikliklerinin dünyayla ilişki kurma şeklimizi nasıl etkilediği belki daha muğlaktır.

Neoliberal dönüşümün entelektüel temelleri, 1970’lerden itibaren Keynesçi ekonomi politikasının başarısızlıklarında, en belirgini, savaş sonrası dönemin çoğunda devletin makroekonomik politikasına rehberlik etmiş olan istihdam ve enflasyon arasındaki çöküşte bulunabilirdi. 1970’lerde enflasyonun kontrolden çıkmasıyla birlikte, parasalcılara göre sorun, kamu sektörü ve onun işçi hareketindeki müttefiklerinin kontrolden çıkmasıydı.

Geoff Mann’ın bu harika makalede öne sürdüğü gibi, makro iktisatta gerçekleşen teorik devrim, ‘rasyonel beklentiler’ fikrine odaklanıyordu. Eğer herkes hükümet çok fazla para harcadığı için vergilerin artmasını bekliyorsa, hükümet harcamalarının eklediği kadar talebi ekonomiden çekerek, o vergileri ödemek için tasarruflarını bir kenara koyarlardı. Bu argümana göre, daha yüksek enflasyon beklentisi olan sendikalar, işverenlerinden çok fazla ücret talep etmeye devam edecek ve kerameti kendinden menkul bir yükselen fiyat döngüsü yaratacaktı.

İhtiyaç duyulan şey, beklentileri belirgin bir şekilde sıfırlamak ve insanları devletin daha küçük, sendikaların daha az güçlü olduğu ve bireylerin kendi esenliklerinden sorumlu olmalarının beklendiği yeni bir normale uyum sağlamaya teşvik etmek için bir tür “şok tedavisi” idi.

Sorunu tanımlamak için kullanılan dilden anlaşılacağı üzere, neoliberal teorinin yüzeyinin altında saklı ahlaki bir eleştiri de vardı. Devlet, sürekli Keynesyen karşı-döngüsel harcamalar sayesinde çok büyümüştü ve artık piyasanın sonuçlarını tasarruf eden çalışkanlar yerine müsrif beleşçiler lehine büküyordu. İnsanların devlete ya da dolaylı olarak birbirlerine değil, kendilerine güvenmeyi öğrenmeleri gerekiyordu: yöntem ekonomiydi, amaç ruhu değiştirmekti.

Başka bir deyişle, neoliberal dönüşüm, birey ve topluluk arasındaki ilişkinin egemen anlayışında derin bir değişim yarattı. “Toplum”, bir ölçüde var olsa bile, Star Trek’in Borg’u tarafından temsil edildiği gibi, genellikle “Kolektif” olarak anıldı ve Atılgan’ın sağlam bireylerinin sürekli savaştığı totaliter bir kitle olarak görülmeye başlandı.

Kendimizi birbirine güvenen ve birbirine karşı sorumlu bireyler olarak algılamaktan ziyade; birey, uzayda özgürce süzülen – bazen diğer parçacıklara dokunan ama gerçekte asla bir topluluğa, bir sınıfa veya bir topluma dahil olmayan izole bir parçacık olarak görülmeye başlandı.

Kendimizi ve dünyayı algılama şeklimizdeki bu derin değişim, neoliberal çağda ortaya çıkan maddi değişikliklerle güçlendirildi. Herkesin katkıda bulunduğu ve pek çok kişinin yararlandığı sosyal sigorta biçimleri tasfiye edildi ve kişinin tasarruf hesabından, özel emekliliğine ve evine kadar bireysel sigortalarla değiştirildi. Kişinin işsizlik veya hastalık durumunda tasfiye edilebilecek varlıkları biriktirmesinin beklendiği ‘varlığa dayalı refah’, bugün var olan hakim sigorta biçimidir.

Aynı şekilde, kamu harcamalarından özel harcamalara ve hükümetten hane halkı borcuna geçiş, kolektif sorumluluk konusunda kendine güvenme anlatısını da güçlendirdi. Tüketim, zevklerimiz ve tercihlerimiz daha geniş bir toplum tarafından derinlemesine şekillendirilmiş olsa bile, birbirimizden farklılığımızı ve birbirimize karşı üstünlük veya aşağılık duygumuzu pekiştiren, derinlemesine bireyselleştirilmiş bir faaliyettir.

Ve borçluluk deneyimi son derece yalnızlaştırıcı olabilir – biri bir patronla pazarlık yapmak için diğer çalışanlarla bir araya gelebilirken, bankanızla pazarlık yapamazsınız (aşırı zengin değilseniz). Βοrçlu birinin, kendi durumu hakkında kişisel utanç ve endişe duyması, geçimini sağlayamayacak bir sınıf insan üretecek toplum türüne karşı haklı bir öfke duymasından daha olasıdır.

Pandemi, her zamankinden daha yalnızlaştırılmış ve bireyselleşmiş bir toplumu vurdu. Mali krizi izleyen on yılda, kapitalizmin en tepedekilerin çıkarlarını gözettiği çok açık hale geldiğinde, bireysel sorumluluğun neoliberal anlatısı kemer sıkma ideolojisi aracılığıyla acımasızca güçlendirildi: borçlarını ödemek herkesin kişisel sorumluluğudur (tabii ki bankacıların kendileri hariç).

Refah devletinin tüm yapısı paramparça edildi. İşsizlikten engellilik desteğine kadar geriye kalan kolektif sigorta biçimleri kaldırıldı ve yerine ‘bireysel sorumluluğu’ teşvik etmek için tasarlanmış tamamen aşağılayıcı ‘çalışma ücreti’ biçimleri aldı. Bu arada, zenginler – banka kurtarmaları ve finans sektörüne yönelik para yaratma şeklinde – her zamankinden daha fazla devlet desteğinden yararlandı.

Covid-19 Birleşik Krallık’ı vurduğunda, birbirinden derin bir şekilde yalıtılmış büyük bir kitleyi vurdu. Aslında hepimizin bağlantılı olduğunun farkına varmak, karşılıklı yardımlaşma ve kolektif dayanışmanın yeniden canlanmasını ve diğerlerini korumak için hayatlarını tehlikeye atanlara yönelik büyük bir halk desteğini teşvik etti.

Ancak neoliberal mantığın kendini yeniden ortaya koyması çok uzun sürmedi. Hükümet, salgını berbat bir şekilde yönetmesinin suçunu (kendisi de onlarca yıllık neoliberal yönetimin mirası olan devlet kapasitesinin yok edilmesinin sonucudur) saptırmanın en iyi yolunun, onu bireylere yönlendirmek olduğuna karar verdi. Ve bu, işe yaradı.

Artık halkın, virüsün yayılmasında etkin bir test ve izleme sistemi uygulamakta tamamen başarısız olan taşeronlara para akıtan; virüsün kontrol altında olmadığı oldukça açıkken insanlara restoranlara gitmeleri için para ödeyen; süreci yönetme kapasitesi olmaksızın okulları yeniden açan devletin yerine, kendini suçlaması daha olası.

Sol görüşteki pek çok kişi anketlere bakıp, insanların olup bitenlerden Boris Johnson hükümetini nasıl suçlamadığını anlamıyor. Bu adada yaşayan bireyler, kendi çıkarlarının farkında olmayan kendini sabote eden dronlar olarak tanımlanıyor. Aslında, neoliberal ideolojinin engellenmeden yayılması, kendimizden başka suçlayacağımız kimsenin olmadığı bir dünya yarattı – çünkü kendimizin ötesinde bir şey tasavvur edemiyoruz.

Grace Blakeley - Wikipedia

Grace Blakeley, Tribune‘de çalışan bir yazar ve haftalık podcast’imiz A World to Win’in sunucusudur.

Bu makale Tribune’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir. Çeviren: Irmak Gümüşbaş