15 temmuz

Podcast (1. Bölüm) | Turan Altuner – Muhreç Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş / Transcript

15 Temmuz üzerine dört serilik podcast yayınımızın birinci bölümü | İkinci bölüm yarın

  • Görüş 21.com’a hoşgeldiniz, ben Turan Altuner. Bugünkü konuğumuz yine muhreç Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş. Kendisiyle zaten bir podcast serisi yapmıştık devlet-yurttaşlık ilişkileri, mafyalaşan devlet ve Kürt sorunu üzerine kapsamlı ve çok güzel bir söyleşiydi.

15 Temmuz’un yıldönümü dolayısıyla bizzat olayların içinde yer almış – yer almış derken bizzat orduda olmuş, Kurmay Albay rütbesine sahip, Romanya’da askeri ateşe olan bir Kurmay Albayla bu konuları konuşalım dedik. Bakalım o cenahta, yani o ihraç edilenler açısından durum nedir.

Hüseyin Albay, ben kişisel soruları sevmiyorum ama insanların kafasında ister istemez şu soru oluşacak; acaba Hüseyin Albay cemaatçi mi? Ben de size soruyorum. Siz cemaatçi misiniz Hüseyin Albay?

H.D. Evet, böyle kesin soruları seviyorum ben de, açık net olsun. Ben de size çok açık, net cevap vereceğim. Bir, cemaatçi değilim. İki, bu cemaatçilerin farklı isim versiyonları var, mesela Gülenist de değilim. Üç, Fettullahçı da değilim. Dört, Fetöcü de değilim. Tamamı için kullanılan resmi söylem terörist. Terörist zinhar değilim. Ama tabii şöyle bir izah yapayım burada; benim devlet adamı geçmişim dolayısıyla zaten herhangi bir “ci”, “cı” olmak benim hem karakterime ters, hem de ben öyle “ci”, “cı” olmuş olsam devlet hizmetini bağımsız bir biçimde yürütemem. Bir taraftarlık hissiyle yürütebilirim yani. Böyle bir şey benim daha çocukken, askerliğe adım atarken ettiğim yemine aykırı. Ama karakterime zaten ters.

Burada tabii şöyle bir durum var, ben hep ilk başından beri de izah ettiğim gibi, devlet lisanında kullanılan tanımlamaları kullanıyorum ve o lisanın pratik sonuçları neymiş onu merkeze koyarak izah ediyorum hadiseleri. Tabii bu anlatım tarzımı, bu yaklaşım tarzımı insanlar “Sen Fetö söylemi kullanıp, devletin resmi lisanını da kullanarak başka bir kitleye, aslında kitle aleyhine kullanılan söylemleri de kullanıp onlardan oluyorsun,” diye de yorumlayabiliyorlar. Mesela aleyhime atılan tweetler var, diyor ki, “Senin bu durumda Nedim Şener’den ne farkın var bu durumda?” Şimdi, devlet lisanını merkeze koymak demek benim açımdan, bu soykırım diye tanımladığım ve bunun temelinde olan nefret suçunu, nefret söylemini kabullenmek demek değil. Toplumu ayrıştırmak için yapmıyorum bunu. Anayasadaki ifadesiyle hani, toplumun o bütünlüğünü bozan bir söylem kullanmak için yapmıyorum. Bunu şunun için yapıyorum, neticede bilimsel bir izah getirmeye çalışayım. Matematikte mesela dört işlemi yapabilmek için 2’li – 5’li – 10’lu bir sayı tabanını kullanmamız lazım. Bu, benim o sayı tabanıyla sınırlı olduğum anlamına gelmez. Ama evrensel algıyı kolaylaştırabilmek için ortak bir lisan kullanmak gerekiyor. Yine, x-y-z koordinat ekseni kullanmanız lazım ki uzay düzleminde bir noktanın yerini tarif edebilesiniz. Yoksa her önüne gelen kendince bir isim kullanırsa, bu anlamayı zorlaştırır. Bu açıdan, sizin sorduğunuz soruya ben ‘devlet lisanıyla’ bunun karşılığı nedir, ona göre cevap vereceğim.

Şimdi, 20 Temmuz 2016’da üretilen bir toplum ve söylem var ve dayatılan bir söylem bu. Bu lisanda Cemaatçi ya da Gülenist diye birisi yok. Bu lisanda öyle toplumsal, siyasal, sosyal veya dinsel bir grup da yok. Bu lisanda sadece ‘Fetöcü, terörist, hain, kafir, münafık, putperest’ diye bir söylem var. Bunun ürünü olarak hani o “Karıları ganimettir, karıları helaldir, malları ganimettir” sapık söylemlerini ve tekbirlerle insanların boğazlanmasını, bunların KHK’larla da bu katillerin kayırılmasını zaten daha önce konuşmuştuk. Ama burada mesela ‘putperest’ söylemi… Şimdi bu, İslamın doğuşunda İslama düşman olan müşrikleri tarif eden bir deyim. Bunu normal, alelade bir insan sokakta kullanmaz. Herhangi bir köşe yazarı vesaire de kullanmaz. Birisi eğer putperest söylemini eğer Hüseyin Demirtaş’a yakıştırıyorsa bu “Sen müşriksin” demek. Normalde İslam anlayışında Allah’ın affetmediği iki tip insan var; bir müşrik, iki kul hakkı yiyen. Yani bunun dışında bütün günahları affediyor, fakat müşrikleri affetmiyor. Adam bana “putperest” diyor. Bu, alelade kullanılmış bir söylem değil. Dolayısıyla cemaatçi misiniz, Fetöcu musunuz bunun karşılığı böyle bir şey.

Beni mesela 12 Aralık 2016’da Genel Kurmay Başkanlığı’ndaki amirim Tuğgeneral hileli bir biçimde, yasadışı, hatta yayınlanmış KHK metnindeki cümleye bile aykırı biçimde görevden uzaklaştırdı, 15 günlük bir uzaklaştırma yapmıştı. Ben oradaki tebliğ tebellüğ tutanağına el yazımla iki sayfa bir şeyler yazdım. Onun sadece ilk paragrafını okuyacağım size: “Benim gibi bir Türk subayını terör örgütleriyle iltisaklandırmak yeryüzünün tüm dillerindeki en ağır hakaretlerin toplamından daha büyük bir hakarettir. Statüsel rakımı, ya da adedi ne olursa olsun, kimsenin böyle bir pespayeliğini ebediyen hoş görmem.” 12 Aralık 2016’da Genel Kurmay Başkanlığı’nda beni yasadığı biçimde görevden uzaklaştıran Tuğgeneralin gönderdiği tebliğ tebellüğ tutanağına yazdığım yazının ilk paragrafı bu. Gayrıresmi bir şeyden bahsetmiyorum, aradan 5-6 sene geçtikten sonra da uydurduğum bir şey değil, 12 Aralık 2016.

Bu ne demek biliyor musunuz? Diyorum ki bakın, ‘yeryüzünün tüm dilleri’. Yeryüzünde kaç bin tane dil var, onu toplayın, diyelim ki iki bin tane dil olsun. Bunların içerisinde de iki bin tane hakaret sözcüğü olsun. Bu iki bini, iki binle çarpın, o çarpımın ağırlığını bir de benim şahsımla toplayın. İşte bu toplamdan — bana terörist diyorsa birisi – bu toplamdan daha büyük bir hakaret benim açımdan. Bu çok açık. Aynen böyle yazdım. Bana böyle bir hakareti yapan hiç kimsenin makamı, mevkii, yani o statüsel rakım dediğim şey, ne olursa olsun, bunların sayısı da ne olursa olsun ki Hulusi Akar’a gönderdiğim yazıda “Sayıları yıldızlar adedince olsa da,” diye de belirtmiştim. Böyle bir pespayeliği de bugün için değil, ebediyen hoş görmem. O yazı onların elinde duruyor. Zaten onlara gönderdiğim tebellüğ tutanağı ve başka şeyler için hakkımda davalar açtılar askeri nezaket kurallarına uymamaktan vesaire. Şimdi, bana yaptığı hakaretin büyüklüğünü görün, benim bu hakaret karşısında yazdığım yazıya adam dava açıyor.

  • Peki Hüseyin Albay size bir soru sorayım, bu kişisel bölümü kapatalım. Fazla da uzatmaya gerek yok, aslında kafalarda mutlaka bu soru olacaktı, ben onun cevaplandırılması açısından sordum. Yoksa biz daha farklı bir konuyu tartışacağız. Soracağım soru şu, size somut olarak atfedilen suç neydi ki siz ordudan atıldınız?

H.D. Ordudan neden atıldığımı ben bilmiyorum. Ben aradan dört yıl geçtikten sonra, OHAL Komisyonu’nun kararı geldikten sonra, ben bilmezken orada dönen dolaplarla ilgili orada satır aralarında bir şeyler var. Ama ben size şöyle anlatayım. 29 Eylül 2016’da beni – alenen şöyle – diyor ki, ismini unuttum şu an, bir Emniyet Müdürü Genel Kurmay’a elden bir liste veriyor, “Bu listedeki kişilerin soybağlılarının, SGK kayıtlarında…” bakın meçhul bir akrabamın anlatabiliyor muyum? O listede 170 kişi falan vardı, şimdi tam hatırlamıyorum şu an sayısını. Diyor ki, “Bunların SGK kayıtlarında, Bank Asya’da veya bilmem ne okulunda veya bilmem ne iş yerinde çalışanı var.” Şahsın kendisi değil bakın, yanlış anlamayın.

  • Anladım anladım. Bu korkunç bir şey, yani bir fişleme yapılmış…

H.D. Şimdi, diyor ki mesela, “meçhul bir akrabasının Bank Asya’da mevduatı var. Meçhul bir akrabasının Bylock kaydı var. Meçhul bir akrabasının SGK’da bilmem nerede çalıştığı kaydı var.” Şimdi bu 27 Eylül’de veriliyor, altında da Alpay Eser isimli bir Albayın imzası var.

  • Bir soru, Hüseyin Albay. SGK’da kayıtları varsa nasıl meçhul oluyor ben onu da anlamadım yani.

H.D. Şöyle, benim açımdan meçhul. Tweetlerimde bunu da paylaştım, belgeyi. Bu bir Excel tablosu, diyor ki ,” Hüseyin Demirtaş.” Karşısında “Eş ve çocukları haricinde, bilmem kaçıncı derece akrabasının Bank Asya’da mevduatı olduğu.”

Şimdi bu 27 Eylül’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na veriliyor. Bu şahıslar dünyanın her yerinde. 28 Eylül’de Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı dünyanın her yerinde arama, mala el koyma, gece-gündüz arama, dijital kayıtlarına el koyma, banka hesaplarına tedbir kararı koydurma vesaire gibi böyle çok kapsamlı bir karar çıkartıyor Sulh Ceza Hakimliği’nden. Şimdi, bakın böyle bir şey normal koşullarda – yani 170 civarında insandan bahsediyorum, belki 130-140’tır şu an hatırlamıyorum… Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da bu gelen Xcell listesini alıyor hemen tutuklama, arama, mala mülke el koyma kararı çıkartıyor ama karar bütün dünyayı kapsıyor bakın, Türkiye Cumhuriyeti sınırlarını değil.

Sonra beni 29 Eylül’de yatalak vaziyette gözaltına aldılar. Yedi gün bir spor salonunda yerde yattım ve hiç bir şey bilmiyorum, neden orada olduğumu bilmiyorum ben. Arkasından kolluk ifadesi alındı. Polisler dediler ki, “Biz neden olduğunu bilmiyoruz.” Ama kolluk ifade tutanağında bana yapılan suçlama şu: “15 Temmuz 2016’da adam öldürmek, adam yaralamak, mala zarar vermek, darbeye kalkışmak, anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışmak, terör örgütü üyesi olmak” gibi böyle bir şey. O kolluk ifade tutanağının birinci sayfası bu. Yahu diyorum, “15 Temmuz 2016’da ben Köstence’de, Romanya’nın Köstence şehrinde bir otel odasındaydım. Siz kalkıp beni Türkiye’de bunları yapmakla nasıl suçlayabilirsiniz?”

  • Askeri ateşeydiniz Romanya’da…

H.D. Deniz ateşesi. Askeri ateşe, yani benden kıdemli bir Albay vardı, ben ikinci ateşeyim orada.

Ondan sonra, savcının karşısına çıktık. Savcı aynen o elden verilen Excel listesindeki cümleyi -zaten savcılık ifade tutanağımda da kalın harflerle o yazıyor – diyor ki “Eş ve çocukları haricinde, bilmem kaçıncı dereceden akrabasının Bank Asya’da mevduatı olduğu…” Bana savcı bu mevduatın kime ait olduğunu söylemiyor, ne zaman yatmış, çekilmiş, ne olmuş söylemiyor. Bir de, bana ne ya? Bana ne yani? Anlatabiliyor muyum? Mesela insanlar diyor ya, “Ben Bank Asya hesabım var diye ihraç edildim.” Öyle bir şey yok. Benim öyle bir şeyim yok. Ben, meçhul birisinin Bank Asya’da mevduatı varmış yalanıyla gözaltına alındım. Orada yaşadığım eziyetlerden falan bahsetmiyorum. Yedi gün hareketsiz, sağa sola dönemediğiniz bir poziyonda, acı içinde yattığınızı düşünün. Bir de beni Perşembe günü öğleden sonra gözaltına aldılar öğleden sonra, Cuma sabahı da planlı ameliyatım var, 15-20 dakikalık bir ameliyat. Ne olacak ki, mesela ameliyatı yaptırın ondan sonra gözaltına alın ne yapacaksanız yapın, öyle değil mi? Öyle değil. Benim yanımda polis savcıyı aradı, dedi ki “Bu adam hareket edemiyor, ne yapalım?” Savcı dedi ki – siz isim verme diyorsunuz da ben prensip olarak isim veriyorum ki çıksın yalanlasınlar – Savcı Mustafa Gökçe dedi ki benim yanımda, “Ben anlamam kardeşim, alın getirin,” dedi. Polis memuru savcıya küfür ede ede beni aldı, “Yahu, ben bu adamı ne yapacağım?” diyor. Beni spor salonuna götürdüler – o meşhur spor salonu var ya insanların işkence gördüğü, etrafı kan olan – bir hafta ben yerde, yatak matak yok, yerde yatıyorum. Doktorlar geliyor mesela, ben yürüyemiyorum ya, tribüne geliyor, oradan bana bağırıyor “Nasılsın?” diye. Diyorum ki, “Bakın hareket edemiyorum,” yemek yemiyorum mesela, tuvalet ihtiyacım olmasın diye yemek yemiyorum. Çünkü tuvalet ihtiyacı olacak, ben yürüyemiyorum.

Neyse, olayın bu insani boyutlarını geçiyorum ben, sahtekarlığa bakın. Ben bu listelere daha sonra baktım. Sulh Ceza Hakimliği’ne gönderilen rakam, diyelim ki 176 ama Excel listesine baktığım zaman, aslında tekrarlanan satırlar var. Yani gözaltı, tutuklama kararını Sulh Ceza Hakimliği diyelim ki 187 kişi için çıkartıyor ama orada aslında 131 kişi var örneğin – rakamları şu anda şey yapıyorum – ama belgeleri var bunların elimde. Yani bu ne demek? İnsanları böyle sahtekarlıklarla gözaltına alıyorsunuz, mallarına mülklerine el koyuyorsunuz. Kendisinin ve soybağlılarının pasaportlarını otomatik iptal ediyorsunuz. Dolayısıyla benim gözaltına alınma şeyim bu. İhraç edilene kadar da, yani 7 ya da 6 Ocak 2017’de – şu an hatırlamıyorum – bana hiç bir insan evladı, “Seni şundan dolayı görevden uzaklaştırdık, seni şundan dolayı ihraç ediyoruz,” demedi. Aradan 3-4 sene geçtikten sonra OHAL Komisyonu kararı benim avukatıma ulaştı. Orada diyor ki, benim bir tane sınıf arkadaşım – 1993 – 1994’tü galiba, tam hatırlamıyorum, 2004-2005 civarında bir de yanılmıyorsam 2007 civarında yanlış hatırlamıyorsam tarihleri – o tarihlerde bu Fetö örgütünün mahrem imamlarıyla benim görüşmelerim varmış, beraber görüşmelere gidiyorlarmış vesaire.

Şimdi, dikkat ederseniz, adam Yargıtay’ın kararının tarihinden önceki tarihleri vermiş. Yargıtay 2008’de mi, 2009’da mı şey veriyordu. Bir de ispat mükellefiyetinden arındırıyorsunuz bu insanları. Yani, benim için kalkıp mesela diyor ki, “Hüseyin Demirtaş falanca mahrem imamın müridiydi, biz gidiyorduk onunla, işte görüşüyorduk, namaz kılıyorduk, para veriyorduk.” Hukuk insanları bunların içeriklerinin suç olmadığını konuşuyor da, ben ondan bahsetmiyorum. Tabii bu arada daha fazla detay vermeyeceğim çünkü o arkadaşımı zor durumda bırakırım. Çünkü ben onun eşiyle görüşmüştüm gözaltından çıktıktan sonra ve ben eşiyle görüşürken, “Benim için problem yok, kendisini korumak için ne istiyorsa söylesin.” Ne yapıyorlar çünkü? İşte kim yurtdışına çıktıysa onlar hakkında biz şöyle yapardık böyle yapardık diyorlar.

  • İfadeler veriyorlar, evet.

H.D. Dolayısıyla şimdi ben yurtdışındayım ya, adam kendisini güvende hissediyor. Hüseyin Demirtaş’la ilgili böyle bir yalan söylediğinde zaten ispat mükellefiyeti yok, ben de zaten otomatik linç edilecek hedef listesinde olan bir insanım, dolayısıyla benim ağzımdan çıkan her şey de yalan onlar için. Böyle bir ortamda siz mutlak linç edilebilir kişi olarak ne deseniz boş. Ama size şöyle çok somut bir örnek vereceğim, hani siz cemaatçi misiniz, Fetöcü müsünüz falan deyince… Sizin aslında kendinizi nasıl tanımladığınızın da bir anlamı yok. Neden? Dedim ya, kendisine bu irade … Ha bir de şu var, ben mesela çıkıp desem ki “Ben teröristim,” adam diyor ki, “Sen yalan söylüyorsun, sen terörist değilsin.” Kendisi karar veriyor çünkü. Anlatabiliyor muyum?

  • Anladım, anladım…

H.D. Mesela Cihat Yaycı beni ihraç eden kişi ya, ve topluma mal olmuş bir kişi. Şimdi, bu adam Deniz Kuvvetleri’nin Kurmay Başkanlığı ve Personel Başkanlığı’nı yaptı. Ahmet Zeki Üçok’un mahkeme tutanaklarına yansıyan fişleme listesi var, orada bu Fetöcü yazıyor. Bakın, Ahmet Zeki Üçok kendisi yazmış “Cihat Yaycı Fetöcüdür” diye. Ardından Aydınlık zaten Cihat Yaycı’yı manşetten verdi Fetöcü diye. Kaç yılındaydı hatırlamıyorum ama Aydınlık F Tipi Yapılanma diye isteyen internetten arasın, direkt o kırmızı tabloyu görecek. Cihat Yaycı’nın adını da C.Y. diye orada görecek zaten. Sonra Donanma Davası’nda bu adamın mahrem imamı çıktı dedi ki – hani şimdi mesela çocuklarını birtakım okullara, dersanelere gönderenler için terörist diye gözaltına alınıyor, ihraç ediliyor ya… Cihat Yaycı mahrem imamını evine alıyor oğluna özel ders versin diye, dolayısıyla kayıtlarda yok. Adam Donanma Davası’nda çıktı söyledi, “Ben Cihat Yaycı’nın oğluna özel ders veriyordum,” dedi. Mahrem imam bu. Mahrem imam olmakla susçlandı, hüküm giydi bu adam.

Ondan sonra, kendisi bizzat Fettullah Gülen’in dizinin dibine oturuyor İzmir, Yamanlar’da.

  • Onu söylemiştiniz, evet.

H.D. Ve ondan Rıfkı diye ad alıp diyor ki, “Tam da beni tarif ediyor.” Bundan daha açık ne olabilir ki? Oğluna Ömer diye isim veriyor Fettulah Gülen. Şimdi, devletin resmi kayıtlarında – 5 Mayıs 2016’ya kadar yazıyor bu – Fetöcü olarak gösteriliyor. Mahkeme tutanaklarından söylüyorum bunu da, gizli saklı bir şey değil yani. Şimdi ben bu şahıs hakkında bunları yazıp Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundum, Sulh Ceza Hakimliği o tweetlerime engelleme kararı verdi, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı ben Cihat Yaycı’nın böyle bir şeyini bildirdim diye, “Sen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın kurumsal kimliğine hakaret ettin,” diyerek dava açıyorlar. Dolayısıyla sizin kalkıp da “Ben Fettullahçıyım, cemaatçiyim, Fetöcüyüm, teröristim,” demenizin de bir anlamı yok, çünkü kendileri hazırladıkları listelere göre karar veriyorlar.

Mesela Berat Albayrak çıkıp demedi mi, “Ben bunların okullarında yetiştim ama beynimi kiraya vermedim.” Ben salak mıyım? Ben öyle bir şey mi yapmışım? Veya bu iki milyon insan salak mıymış? Ne demek bu? Dolayısıyla sizin ne olup olmadığınızın falan filan hiç bir önemi yok. Sonra beni hedef gösteriyorlar, program yapıyorlar sağda solda, gazetelerde, kendi sitelerinde haberler yapıyorlar, adam “azılı terörist” diye ismimi yayınlıyor. Benim adımı dünyada terörden arananlar listesine koyuyorlar.

  • Siz şu an aranıyorsunuz değil mi Hüseyin Albay?

H.D. Evet, Emniyet Genel Müdürlüğü’nün sayfasına girin, dünyada terörden arananlar hem Türkçe hem İngilizce, orada doğum tarihim, doğum yerim, fotoğrafım, hepsi var. Bu arada şu var, hani bir iltisak, irtibat, üyelik falan şeyleri var ya, sıralama yapıyorlarmış gibi. Şimdi Deniz Kuvvetleri bana üç take evrak gönderiyor değişik zamanlarda. Hepsinde de diyor ki, ben neden ihraç edilmişim: iltisakına istinaden. Yani beni Fetö terör örgütüne üyelikten değil, Fetö terör örgütüyle irtibattan değil, iltisak…

  • Ne demek oluyor hocam bu?

H.D. İltisak bulaşık demek. Yani bir şekilde bu Fetö terör örgütüyle, hani üyeliği yok ama bir şekilde bir yerde… Hani ben, diyelim ki 50 yaşındayım ya, bu 50 yıl içerisinde belli bir dönemde bugün kendilerine Fetöcü denilen kişilerden birileriyle benim sosyal ilişkim olmuş. Zaten normal hukuk düzeninde iltisak diye bir şey yok da, ben yine de devlet lisanını kullanıyorum ya onun için söylüyorum.

  • Anladım.

H.D. Şimdi buradan ne anlaşılıyor? Bizzat beni ihraç eden kurum kim? Deniz Kuvvetleri Komutanlığı. Ne yazmış evraka? İltisakına istinaden. Bunu yanlışlıkla mı yapmış? Hayır, çünkü üç kere tekrar etmiş. Üç farklı tarihte gönderdiği evrakta zaten kendisi “Ben bunu iltisakından dolayı ihraç ettim,” demiş. İltisakın üyelik olmadığını, irtibat olmadığını, içi muğlak, ne olduğu belirsiz bir şey olduğunu da zaten ayrıca biliyoruz. Şimdi, Cihat Yaycı gidip Rıfkı diye kod adı alırken onun iltisakı olmuyor da Fettullah Gülen’in kendisiyle, benim için bir tane – ki o zaman bilmiyorum diyorum ben bunu 3-4 sene sonra OHAL Komisyon kararında görüyorum, bir de orada adamın adını da baş harflerini yazıyorlar, yani ben kendim araştırmasam onu da bilmiyorum – dolayısıyla Cihat Yaycı somut örneği burada dururken, benim kalkıp da şöyle böyle dememin hiç bir anlamı yok ki. Resim ortada. Bu küçük resimde 84 milyonu – biraz önce dediniz ya o fişleme konusunda – ne yapmışlar? O 130 küsür 170 küsür rakamı gerçekten hatırlamıyorum – çok üzülüyorum hatırlayamadığım için – o kadar insanı ayıklamak için ne yapmış olmanız lazım? Sizin 84 milyonu fişlemiş olmanız lazım ki içinden, akrabalık ilişkileri üzerinden SGK kayıtlarını filtreleyebilesiniz, Bank Asya – mudi deniyor onlara, diyelim ki 2 milyon Bank Asya mudisi var ama bunların içerisinden sadece 200 bin kişi ihraç ediliyor, soruşturma açılıyor falan diyelim, rakamları tabii onlar daha iyi bilir de – şimdi bakın bütün SGK kayıtlarını, Emekli Sandığı kayıtlarını, İşkur kayıtlarını, banka, bütün TMSF kayıtlarını, bütün telefon şirketlerinin HTS kayıtlarını incelemiş olmanız lazım ki 84 milyonun, bunların içerisinden kimin kiminle soybağı, evlilik bağı, alt üst soy bağı ilişkisi var onu, hatta bu dörtdüncü – enişte seviyesine kadar gidiyor; 1. Derece, 2. Derece, 3. Derece, 4. Derece – bu kadar akrabalık ilişkilerini de analiz edeceksiniz ve bu ilişkiler üzerinden diyelim bu 26-27 Eylül’de elden bu listeyi vereceksiniz, 29 Eylül’de de beni” Romanya’da olduğuna bakmıyorum, Türkiye’de adam öldürdün” diyerek beni gözaltına alacaksınız. Birkaç dakika içerisinde yapmanız lazım bu milyarlarca işlemi.

  • Hüseyin Albay bu kişisel bölümü biraz toparlayalım, ondan sonra Ergenekon’dan 15 Temmuz’a uzanan o süreci biraz konuşalım sizinle.

H.D. Ama, burada şöyle bir şey var. Eğer illa kendimi tanımlamam gerekiyorsa, ben aslanlar gibi, adam gibi Atatürkçü kişiyim işte. Türkiye Cumhuriyeti Anayası’ndaki Atatürk’ün o temel ilkeleri ve bütünleyici ilkeleri var ya, şu an ve özellikle bütün meslek hayatımda, bütün yaşamım, meslekte ve sonrasında yazdığım makalelerim, köşe yazılarım, evraklarım, yayınladığım emirlerim, gönderdiğim raporlarım, yaptığım sunumlarım, toplantılarım, hepsi ve bunlarla tutarlı olan bütün fiillerim, 22 senelik meslek hayatım ve arkasından gelen şu beş senelik de mücadelem… Hepsi kimin gerçekten cumhuriyetçi olduğunu, kimin gerçekten devletçi, halkçı, laiklik ilkesini benimsemiş olduğunu, kimin o bütünleyici ilkelerde milli egemenlik ilkesini benimsemiş olduğunu ve gerçekten o Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’sinde hani müstevlilerin siyasi emelleriyle birtakım menfaat grupları bir gün ülkeyi ele geçirip de çıkar işbirliği yapar, hani “tevhid edebilir” diyor Atatürk, işte o zaman Cumhuriyeti savunacak kişi, o benim yani. Şu an bir tane delikanlı çıksın Türk Silahlı Kuvvetleri’nden, Türk kamu teşkilatından, bütün medyadan bir tane delikanlı çıksın ve desin ki, “Ben şu anda Türkiye Cumhuriyeti faşist bir diktatörlüğe, bir İŞİD zihniyetine dönüştürülürken burada bütün kamu teşkilatındaki suçlularla, bütün devlet adamlarıyla, bakanlıklarla, bakanlarla, o devlet protokolüyle, ülkemi terörize eden, ülkemi parçalayan, nefret söylemleriyle 84 milyonu birbirine düşman eden bu fikirlerle mücadele ettim,” desin. Bir kişi çıksın karşıma. İşte o kişi benim şu an. Bir tane adam çıksın desin ki, “Benim Atatürkçü. Bu cumhuriyete sahip çıkan kişi benim,” desin. Şu an böyle bir şey yok yani.

  • Sonuç olarak toparlarsanız… Biz bu soruyu kafalarda oluşacak soru işaretlerini gidermek için sorduk. Siz diyorsunuz ki benim cemaatle bir alakam yok, ben Atatürkçü bir adamım.

H.D. Şöyle, bir de şu var. Son dönemde benim Twitter’da 24 bin kadar takipçim var, belki %90’ı şu an sizin cemaatçi diye tarif ettiğiniz, devletin ise Fetöcü diye, terörist diye tanımladığı insanlar. Benim şu anda binlerce, onbinlerce insanla irtibatım var bu anlamda. Ama geçenlerde Suavi’nin eşi bir tweet paylaşmıştı, çok hoşuma gitti. Diyor ki, “İnsan hakları aktivistinin, hukuku üstün gören kişinin tarafı olmaz, duruşu olur.” Bayıldım yani buna. Ben o duruşu sergileyen kişilerden birisiyim yani. Tarafım yok bu anlamda yani.

  • Hüseyin Albay, ABD’de George Bush’un 2001 yılında başkan seçilmesinden sonra, Türkiye’de de 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesiyle yeni bir süreç başladı. Bu süreç 2007 yılında Ergenokon ve Balyoz davalarına evrildi ve orada çok dava var, üç tane Ergenekon davası var, Ergenekon 1, Ergenokon 2, sonra bunlarla ilintili yirmi tane dava var. En sonunda bütün bu davaları birleştirdiler.

Şimdi sizinle Ergenekon ve Balyoz sürecinden başlayalım. Siz bir asker olarak o dönemi nasıl yaşadınız? Ondan ziyade bunun stratejik boyutlarını konuşalım. Yani Ergenekon ve Balyoz davalarıyla, bunların altında yatan strateji neydi? Hangi amaçlar takip edildi, hangi amaçla bu operasyonlar yapıldı? Yani şimdi orada bir sürü dosya var, tabii ki biz onların hukuksal yönünü bilemeyiz. Yüzlerce, belki de binlerce dava dosyası vardır. Ne bizim ne hukuk bilgimiz yeter onlara, ne de vaktimiz kapsamlı bir şekilde analiz etmeye yeter öyle bir davayı. Onun için biz bunu stratejik boyutuyla konuşalım. Oradan da 15 Temmuz’a gelelim.

Ergenekon ve Balyoz davalarında amaçlanan neydi? Kişilerden bağımsız. Orada bazı şaibeli kişilikler de vardı. Böyle davaları kamuoyunda meşru kılmak için önce böyle şaibeli insanlar öne sürülür, onun yanında şu veya bu şekilde bu işle alakası olmayan ama belirli siyasal konseptlere uymayan kişiler de tasfiye edilir. Siz bu Ergenekon ve Balyoz sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani gerçekten amaçlanan gerçekten neydi?

H.D. Şimdi, o dönemde, dediğiniz gibi çok dava vardı. Ama dört tane temel dava vardı. Bir Ergenekon davaları diyelim, bir ve iki; iki Balyoz davaları; üç Fuhuş ve Askeri Casusluk vardı. Siz Kasım 2002 dediniz ya, AKP iktidara geldi ama, aslında onların süreci 28 Şubat’ta başlıyor. Mesela Erol Mütercimler’in bununla ilgili bir tesbiti vardı, AKP’yi doğuran olay 28 Şubat süreci.

  • Evet, doğru bir tespit. Bence de yani.

H.D. Bir de daha önceki programlarda paylaşmıştık. AKP projesinin ortaya çıkışında üç tane koşul ve üç tane garanti vardı. Dolayısıyla ben süreci Ergenokon’dan değil, o 1998-1999 yıllarından, bu Abdürrahim Karslı’nın, Abdurrahman Dilipak’ın, Erol Mütercimler’in, Ali Bulaç’ın, Nazlı Ilıcak’ın, o hani Amerika Başkonsolosuyla bir evde toplanıyorlar, onunla Tuğrul Türkeş böyle elele tutuşmuş olarak içeriye giriyor ve o zaman diyorlar işte “Biz Recep Tayyip Erdoğan’ı Başbakan yapacağız.” İki farklı toplantı var, Erol Mütercimler anlatıyor bunları, hani iki farklı tarih ve iki farklı yerde ama benzer konu. Ben ikisini birleştirerek şu an söylüyorum. O üç koşul ve üç garanti ile Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakan yapılacağı toplantıları birleştirerek söylüyorum.

  • Onları tekrarlar mısınız? Üç koşul ve üç garanti. Önceki söyleşimizde söylemiştiniz…

H.D. Evet söylemiştim. Üç koşul şu: bir, Büyük Ortadoğu Projesini ya da Genişletilmiş Ortadoğu Projesini destekleyeceksiniz; iki, İsrail’in güvenliğini sağlayacaksınız; üç, İslamı yeniden tanımlayacaksınız.

Şimdi, İslamı yeniden tanımlamanın geldiğimiz noktada İŞİD’leşme olduğunu, Selefileşme olduğunu, sapık bir zihniyet olduğunu zaten önceki söyleşide anlattım. Bu, üç koşuldu. Üç garanti neydi? Bir, sizi iktidar yapacağız; iki, finansman desteği sağlayacağız; üç, muhalefeti opere edeceğiz.

Şimdi, muhalefetsiz iktidar neye karşılık geliyor? Diktatörlüğe denk geliyor. Şu an geldik mi o muhalefetsiz iktidara? Şu an Türkiye Cumhuriyeti’nde – adının muhalefet olması değil – karar anında, yetkili veya etkili olma anlamında bir muhalefetten söz edilebilir mi?

Şu an Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle çıkıyor diyebiliyor ki, “Ben uluslararası anlaşmayı iptal ettim.” “Ben,” diyor, “üniversite rektörü atadım.” “Ben,” diyor, “bilmem ne kanununu değiştirdim.” Şimdi, yasama süreci var mı burada? Yok. Yasama organı yok. Yani, milli egemenlik ilkesi bitmiş. Milli egemenliği yok ettiyseniz ortada diktatörlük var. Demokrasinin sigortası nedir? Muhalefettir. Siz, bir elektrik devresindeki sigortayı söküp atarsanız orada artık güvenlik diye bir şey kalmaz. Demokrasinin güvenliği olan muhalefet yoksa, muhalefet opere edildiyse orada diktatörlük vardır.

Dolayısıyla bu üç koşul devam ediyor ve gerçekleşti. İsrail’in başkenti değişti, İsrail’in güvenliği sağlandı, İsrail’le Recep Tayyip Erdoğan’ın – öyle ‘one minute’ falan demesine bakmayın – arka planda dönen bir sürü dolapları her geçen gün ortaya saçılıyor zaten. Ondan sonra, mesela Mavi Marmara olayında 20 milyon dolara bütün ülkenin milli egemenliğini sattılar. Yargılama bir egemenlik emaresidir, bir egemenli nişanıdır. Siz bir uluslararası anlaşmaya, işte “Mavi Marmara ile ilgili kimse şikayetçi olamayacak, eğer şikayetçi olursa bu şikayetler İsrail devleti aleyhine değil, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti adına açılacak” ne demek? Egemenliğimi satıyorum ben demek. Vatana ihanetin daniskası bu. Siz, yargılama yetkisini, egemenliğini bir ülkenin hegemonyasına, ipoteği altına verebilirsiniz? Hiç bir insan evladı da çıkıp vatana ihanetten o sözleşmeyi imzalayanlar hakkında suç duyurusunda bulunmadı, işlem yapmadı. Böyle bir devletten söz edilemez. Dolayısıyla o üç koşul ve üç garanti zaten ortada duruyor.

Diğer toplantı da şuydu Erol Mütercimler’in bizzat anlattığı… İsimleri şu an hatırlamıyorum ama dinleyicilerimiz Erol Mütercimler’in AKP’nin kuruluşu, Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan olması vesaire ile ilgili yazdıklarını açık kaynaklardan araştırsın. Edirne’de mi ne bir yerde, Bulgaristan’a yakın bir yerde bir sitede, bir villada topluyorlar. “Orada bana dediler ki,” Nabi Avcı birinci kişi, Erol Mütercimler de ikinci kişi orada, “Başbakan adayı olacak Recep Tayyip Erdoğan”. Erol Mütercimler de diyor ki, “Ya olur mu öyle şey, Recep Tayyip Erdoğan şu anda hapishanede yatıyor.” “Sen öyle zannet,” diyorlar. “Biz onu orada şey yapıyoruz, her gün üniversitelerden hocalar geliyor, ona ders veriyorlar,” diyor. Biz onu Kırıkkale’de mi, Kırklareli’nde mi hapiste zannediyoruz ya, adam orada 6 ay boyunca başbakanlık dönemi için ders alıyor, eğitim alıyor. Üniversitelerden özel hocalar gidiyor. Nasıl bir suç, düşünebiliyor musunuz hadiseyi? O zaman o cezaevinin savcısı olan kişi de daha sonra Ankara Cumhuriyet Başsavcısı oldu. Hani bu Recep Tayyip Erdoğan’la düğün fotoğrafları oldu ya, hani önce dekolte bir gelinlik kıyafeti vardı eşinin, sonra saraya çıkarken daha kapalı böyle muhafazakar bir kıyafet giyip de öyle çıkmıştı.

  • Evet, o savcıyı hatırlıyorum basına yansımıştı. Düğün töreninden sonra bizzat saraya gitti.

H.D. Mesela Besim Tibuk anlatmıştı o cezaevindeki odasını, “bir yatak odası var diyor, bir oturma-misafir kabul odası var, bir tane de çalışma odası vardı,” diyor. Bakın cezaevinden bahsediyoruz. Bu cezaevinin bir savcısından bahsediyoruz. Oraya gelen üniversite hocalarından bahsediyoruz. Tutuklu bir kişinin – daha Türkiye Cumhuriyeti’nde seçimler yapılmamış – daha seçimler yapılmamışken… Hani çıkıp diyor ya Recep Tayyip Erdoğan, “Benim siyasi hayatımı söndürmek için böyle yaptılar, bir şiir okudum diye beni aldılar,” bilmem ne diyor ya… İşte yalanı buradan görün. Daha Türkiye’de seçimler yapılmamışken bir kişinin başbakanlığına karar vermek ne demek? Seçim ne demek? Demokraside milli egemenlik seçimle, oy vererek kullanılır değil mi? Sizin kullandığınız oyun bir kıymeti yok demek. Milletin bir kıymeti yok, zaten sizin başınıza başbakan olarak kimin geleceğini biz belirliyoruz demek. Böyle bir devletten söz edilebilir mi? Şimdi çıksın bir tane Atatürkçü adam çıksın desin ki ben milli egemenlik ilkesini savunuyorum ve bununla mücadele ediyorum desin. Birisi çıksın karşıma. Durum bu ya. Bakın bu ne zaman oluyor? 2002’de, 2001’de neyse, o zaman oluyor. Daha AKP iktidara gelmemiş, seçimler olmamış, hükümet kurulmamışken. Sonra hülleyle, hilelerle ne yaptılar? Siirt’te mi ne bir yerde birisi istifa etti de onun yerine seçime girdi, oradan Başbakan oldu, sonra Cumhurbaşkanı oldu. Sonra cumhurbaşkanlığında da dünyadaki en tahkim edilmiş, en konsolide, yetkileri en fazla olan koltuğa dönüştürüldü o makam. Yani öyle bir makam düşünün ki, “Yasama, yürütme, yargının tamamı bende, canımın istediğinin öldürülmesine, istediğinin yaşatılmasına karar veriyorum, seçim meçim tanımıyorum, Meclis vesaire tanımıyorum, yargı vesaire tanımıyorum, Anayasa Mahkemesine şöyle karar vereceksin diye direktif veriyorum.” Mesela bu KHK’larda Anayasa Mahkemesi’nin iki üyesi öyle atıldı. Dediler ki KHK’da, Anayasa Mahkemesi şöyle şöyle karar verir dediler, Anayasa Mahkemesi kelimesi kelimesine aynı kararı verdi. Lütfen dinleyicilerimiz yine baksın, KHK hükmüne baksın, Anayasa Mahkemesi’nde kendi iki tane üyesinin ihracıyla ilgili yayınladığı karara baksın. KHK metninde yazan söz dizimiyle Anayasa Mahkemesi kararının söz diziminde arada fark varsa getirip suratıma çarpsınlar. Aynısı. Yanyana koyup lütfen baksınlar. Aynı kelime, söz dizimi benzerliği benim için o elden verilen, benim soykırım infaz listesi dediğim – fişleme diyorlar, çünkü fişleme kişisel bilgileri yasadışı biçimde elde etmek – ama burada öyle değil ki, o yasadışı verileri elde edip analiz ediyorlar, ondan sonra diyorlar ki kimi öldürelim. Nasıl öldürme? İki nesil öldürme. Yani, dolayısıyla bu soykırım infaz listesine dönüşmüş artık.

Şimdi, dolayısıyla başbakanlık zaten o şekilde yapıldı. Erol Mütercimler’den lütfen herkes dinlesin. Anlattı kendisi, bizzat yaşayan kişi olarak. Sonra “Ben böyle bir şey olmaz dedim,” vesaire diyor, oradan ayrılıyor, kabul de etmiyor. “Allah’tan da kabul etmemişim,” falan filan…

Ama ne oldu o üç koşul ve üç garanti? Bir faşist diktatörlük doğurdu Türkiye’de. Bu Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yok hükmünde olması lazım. Dolayısıyla biz o Ergenekon, Balyoz sürecine böyle geldik.

Muhreç Kurmay Albay Hüseyin Demirtaş Kimdir?

1970 yılında Sivas’ta doğdu. İlk ve orta öğreniminin ardından Deniz Lisesi ve Deniz Harp Okulu eğitimini tamamlayarak 1994 yılında Deniz Subayı olarak Teğmen rütbesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet etmeye başladı. 22 yıllık deniz subaylığı süresince Deniz Kuvvetlerinin çeşitli yüzer ve kıyı birliklerinde ve çeşitli uluslararası pozisyonlarda görev yaptı. 2016 yılında Bükreş Deniz Ataşesi görevinin tamamlanmasının ardından Türkiye’ye döndüğünde, Romanya’da iken Türkiye’de adam öldürmüş ve yaralamış gibi gösterilerek gözaltına alındı. Ardından hak mücadelesine başlayınca memuriyetten çıkarıldı. Kendisini bir insan hakları aktivisti olarak tanımlayan Hüseyin Demirtaş halen Türkiye’deki rejim değişikliği ve milyonlarca vatandaşa karşı uygulandığını düşündüğü insanlığa karşı suçlarla mücadele yürütmektedir. Evlidir, 3 çocuk sahibidir, İngilizce bilmektedir.