Daniel Luban

Size hiç bir TV programı fikrimden bahsettim mi? Programı bir tür alternatif tarih gerilim filmi olarak düşünüyorum – Watchmen‘in (Bekçi) The Man in the High Castle (Yüksek Şatodaki Adam) ve The Plot Against America (Amerika Karşıtı Komplo) ile buluştuğunu düşünün. Varsayım: Bolşeviklerin en çılgınca umutları gerçekleşmiştir ve Rusya’da iktidarı ele geçirmelerini gerçekten de dünya çapında sosyalist devrimler izler. Ancak bu ayaklanmalar beklendiği gibi olmaz, çünkü devrimi yapanlar solcu militanlar değil, eski rejimin siyasi ve ticari seçkinleridir. 19. yüzyıl ekonomik düzeni, kitle hareketleri veya öncü partiler tarafından değil, modern şirket ve idari devlet tarafından yıkılmıştır. 1. Sezon büyük sürpriz bir final ile sona erer: Bu başından beri bizim zamanımız olmuştur! Kapitalizm aslında I.Dünya Savaşı’ndan sonra sona ermiştir ve o zamandan beri gizli kolektivizm altında yaşıyoruzdur.

Kabul ediyorum, bu bir şaheser olmayabilir. Yine de Netflix zokayı yutmazsa, bunu Dinesh D’Souza’ya sunabilirim – çünkü bu hikayenin farkı versiyonları zaten Amerikan sağında geniş bir kitle buldu. Temel prensipleri biliyorsunuz: bir sosyalist saldırı serbest piyasayı neredeyse bitirir; hem hükümeti hem de büyük işletmeleri bir yönetici ve bürokrat sınıfı kontrol eder; entelektüel alan kültürel Marksizm tarafından kaplanır. Şimdi çekime başlarsak, alelacele bir pilot bölümü “Kızıl Joe” Biden’in başkanlığını fırsata çevirmek üzere yetiştirebiliriz .

Bugün komplocu sağcı bir hikaye gibi görünen şey, bir zamanlar daha geniş bir kitleye inandırıcı geliyordu. 20. yüzyılın büyük bir bölümünde, Batı toplumlarının kapitalizmle ilgisi olmayan toplumlar haline gelmeye başladığı – ya da çoktan öyle oldukları – düşüncesi muhafazakarların yanı sıra sol-liberaller arasında yaygındı. Karl Marx, anonim şirketleri, “bizzat kapitalist üretim içinde, kapitalist üretim tarzının ortadan kaldırılmasını” müjdeleyen “geçiş biçimleri” olarak tasvir etmişti. Temanın varyantları Yeni Mutabakatçı Adolf A. Berle ve Gardiner C.’den, Troçkistten muhafazakara dönüşen James Burnham’a kadar (şu anda MAGA’nın daha ileri görüşlü kolları arasında revaçta) herkeste bulunabilir. Modern şirkette sahiplik ve kontrolün ayrılması, kapitalizmin kendisini vadesi dolmuş kıldığı mekanizmalardan yalnızca en belirgin olanıydı.

İyimser bir sol kanat, ya da kıyamet sonrası bir sağ kanat tarzında dile getirilen bu tür tahminlere burun kıvırmak kolay, belki de olmaması gerektiği kadar kolaydır. Bugünlerde konuyla ilgili tartışmalar, Fredric Jameson’un dünyanın sonunu hayal etmenin kapitalizmin sonundan daha kolay hale geldiğine dair sözlerini çağrıştırıyor. Ama bu gerçekten o kadar şaşırtıcı mı? Sonuçta, ne tür şeylerin dünyanın sonunu getirebileceği sezgisel olarak açıktır (iklim değişikliği, asteroitler, zombiler). Oysa kapitalizmin sonu iki kat daha muğlaktır, çünkü kapitalizmin nasıl sona ereceğine dair belirsizlik, kapitalizmin tam olarak ne olduğuna dair daha derin bir belirsizliği yansıtır. Bazen bu belirsizliğin tesadüfi olmadığı, soyutlamanın ve bulanıklığın sistemin ana özellikleri olduğu öne sürülür; bu doğruysa, “kapitalizmi parçalamak” yönündeki ortak kararı tartışmalı hale getirir: Kapitalizm bir vazo ya da video oynatıcı gibi kırılabilecek türden bir şey midir? Değilse, çöküşünün kendi kendini yok etme, durgunluk veya mutasyonla gelmesini mi beklemeliyiz? Hatta çökmesini beklemeli miyiz? Francesco Boldizzoni’nin canlı ve geniş kapsamlı kitabı Foretelling the End of Capitalism‘de (Kapitalizmin Sonunu Önceden Görmek) açıkça ortaya koyduğu gibi, bu soruları yanıtlama girişimleri kapitalizm kavramının kendisi kadar eskidir ve çok çeşitli sonuçlara yol açmıştır.

Foretelling the End of Capitalism‘in (Kapitalizmin Sonunu Önceden Görmek), 19. yüzyılın ortalarında (“kapitalizm” teriminin sözlüğe girişiyle) Marx ve John Stuart Mill’den, 2008 çöküşünün sonrasına kadar, entelektüel tarihin bir buçuk yüzyılı boyunca hızlı bir şekilde ilerliyor. Kitaba dahil olan düşünür kadrosu, neredeyse tamamen Avrupalı ​​ve Amerikalı olsa da geniş: 20. yüzyılın başında Max Weber ve Rosa Luxemburg, ortasında John Maynard Keynes ve Joseph Schumpeter, daha yakın zamanda Daniel Bell ve Francis Fukuyama’nın yanısıra düzinelerce diğerleri. Boldizzoni’nin alt başlığı, Intellectual Misadventures Since Karl Marx (Karl Marx’tan Beri Entelektüel Talihsizlikler), genel olarak bu isimlerin kolektif çalabalarını önemsemediğine işaret ediyor ve kitabın son bölümü, nerelerde yanlış yaptıklarına dair genel bir açıklama getiriyor.

Boldizzoni, incelediği öngörüleri birkaç temel kategoriye ayırıyor. Bunlardan en önemlisi, kapitalizmin kendi ekonomik çelişkileri nedeniyle çökeceği iddiası olan “patlama”dır. Marksist geleneğin çoğu bu kategoriye giriyor (elbette, tüm Marksistler kapitalizmin patlamasının kaçınılmaz olduğunu düşünmemiş olsa da) ve Boldizzoni birkaç farklı Marksist ekonomik kriz teorisi ortaya koyuyor: aşırı birikim, yetersiz tüketim, orantısızlık.

Kapitalist çöküşe dair ikinci bir öngörü, yalnızca ekonomik olanlardan ziyade sistemin kültürel veya politik çelişkileri etrafında çerçevelenen “kültürel devrim” dir. Bu fikir sağda ve merkezde solda olduğundan daha yaygındır; bunun klasik bir örneği Schumpeter’in, “kapitalist düzen sadece kapitalist olmayan malzemeden oluşan desteklere dayanmakla kalmaz, bununla birlikte enerjisini, aynı zamanda yok etmek zorunda olduğu kapitalist olmayan davranış kalıplarından da alır.” (Boldizzoni kendisini son iki yüzyılla sınırlasa da, bu tür açıklamalar genellikle lüks ve yozlaşmanın bitirdiği erdemli kemer sıkmaya dair çok daha eski anlatıları yansıtır.)

Diğer öngörü türleri, nihai bir dramatik çöküş fikrini tamamen reddeder. Boldizzoni, kapitalizmin patlama yerine inleyerek yok olduğunu hayal eden “tükenme” teorilerinin, kendilerine has ayrı bir kategori oluşturduğunu öne sürüyor. Teorinin kötümser versiyonları olsa da —belki de Larry Summers’ın “seküler durgunluk” kavramını son zamanlarda yeniden canlandırması buna bir örnektir— Boldizzoni’nin başlıca örnekleri daha umutludur. Mill ve Keynes, post-kapitalist geleceği daha sıcak İngiliz pastoral tonlarında tahayyül ederler; birikim ve büyümenin zorunluluklarının durduğu ve bolluğun, ekonomik değerlerin genel olarak insan değerlerine tabi kılınmasına neden olduğu bir dünyayı dört gözle beklerler.

Boldizzoni’nin son kategorisi, kapitalizmin yavaş yavaş sosyalizmden ayırt edilemez hale geleceği görüşü olan “yakınlaşma”dır. Marx bu görüşe zaten işaret etmiş olsa da, gelişmiş biçimleri 20. yüzyıl boyunca görülebilir: Berle ve Means’ın The Modern Corporation and Private Property’si (1932) (Modern Şirket ve Özel Mülkiyet) bu görüşün iyimser bir versiyonunu sunarken Friedrich Hayek’in The Road to Serfdom’u (1944) (Kölelik Yolu) umutsuz bir versiyonunu sunar. (Burada Boldizzoni’nin kitabı, bu temanın ana çalışması olan Howard Brick’in 2006’daki Transcending Capitalism (Kaptalizmi Aşmak) adlı eseriyle bir miktar etkileşimden yararlanmış olabilir.) Önemli bir erken formülasyon, I. Dünya Savaşı’ndan kısa süre sonra,  artık 20. yüzyılın ortalarında “klasik” kapitalizm olarak gördüğümüz şeye referansla “geç kapitalizm” terimini bulan Alman sosyolog Werner Sombart’tan geldi. Ama aynı zamanda, bir ekonominin ismen geç kapitalist mi yoksa sosyalist mi olmasının sonuçta çok az fark yarattığını öne sürdü. Sombart, “İstikrarlı ve düzenlenmiş bir kapitalizm ile makineleşmiş ve modernize edilmiş bir sosyalizm arasındaki fark çok büyük değil,” diyordu, çünkü “her iki durumda da tüm ekonomi kendine yabancılaşma temeline dayanır.”

Bu geniş yelpazedeki teorileri inceleyen Boldizzoni’nin kararı basittir: söz konusu tahminler “asla gerçekleşmedi”. Kapitalizm sona ermedi ve tüm tarihsel olgular gibi sonunda başka bir şeye yol açacağını varsayabilsek de, sonunun yakında geleceğini veya daha yerini daha iyi bir şeyin alacağını düşünmek için hiçbir neden yok. Boldizzoni tüm bu öngörülerin başarısızlığının tekrarlanan bir dizi hatayı yansıttığı konusunda ısrar etmektedir. Kapitalizmin ölüm ilanını yazanlar, argümanlarını insani ilerleme varsayımına dayandırıyor; toplumsal evrimin yasalarını keşfetme konusunda ütopik bir ümit içindeler ve her şeyden önce, “kültürün toplumsal bir güç olarak küçümsenmesinin” kurbanı oluyorlar. Kapitalizm, Batı kültürlerinin kendine özgü hiyerarşik ve bireysel doğasından kaynaklanır ve bu temel özelliklerin gelecekte de kalıcı olması muhtemeldir. Bu düşüncelerin ışığında Boldizzoni, “şimdiye odaklanır ve kapitalizm altındaki yaşamı iyileştirirsek daha iyi olur” diye yazar. Bunu başarmak için ulus-devlet sınırları içinde sosyal demokrasi için yenilenmiş bir çaba gösterilmesi gerektiğini öne sürer.

Boldizzoni’nin araştırdığı bireysel düşünürlere yönelik yaklaşımı genellikle ustacadır, ancak toplu başarısızlıkları hakkındaki daha geniş argümanları fazla genelleyicidir. Birincisi, Alyssa Battistoni’nin Boston Review‘de savunduğu gibi, “kültüre” yapılan genelleyici atıfların, Boldizzoni’nin onlara yüklediği ağırlığı kaldıramayacağı neredeyse kesindir. Kültürü, kapitalizmi şekillendiren bağımsız bir değişken olarak ele almak, bu ikisinin nasıl iç içe geçtiğini ve kapitalist zorunlulukların kültürel geçmişe bakılmaksızın tüm failler üzerinde nasıl bir etki yarattığını görmezden gelmektir. Benzer şekilde, kapitalizmin belirgin bir şekilde Batılı yapı taşları olarak ele aldığı iki spesifik kültürel özellik – hiyerarşi ve bireycilik – yanıtladıklarından daha fazla soru ortaya çıkartır. Hiyerarşi, yalnızca Batılı toplumların değil, birçok farklı toplumun önemli bir özelliği değil mi? Ve bireycilik, kapitalizmin bir nedeninden çok, bir sonucu olamaz mı?

Daha da şaşırtıcı olan, “Batılı olmayan ülkelerin çoğunun” ve özellikle BRIC ülkelerinin (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) “kapitalist olarak nitelendirilemeyeceği” iddiasıdır – bu, iddiayı haklı çıkarmak için gerekli olan ayrıntılandırmanın asla yapılmadığı çarpıcı bir iddia.  Bu, kuşkusuz, Boldizzoni’nin kapitalizmi içsel olarak birbiriyle bağlantılı bir küresel sistemden ziyade, bir dizi ayrı ulusal ekonomi açısından kavrama eğilimini yansıtır. Belki de genel kültürcü yöneliminden de kaynaklanıyor olabilir: Boldizzoni’nin kapitalizm tanımı sadece belirli bir ekonomik yapıyı değil, aynı zamanda Batı kültürüyle iç içe olduğu anlaşılan bir “burjuva kültürü” gerektiriyor. Her şeye rağmen, kapitalizmin özellikle Batılı doğası hakkındaki bu iddiası, kendisinin kapitalizmin dayanıklılığı konusundaki ısrarından şüphe etmemize neden olabilir. Tüm bu farklı ekonomik modeller kapitalist olmayan modeller olarak nitelendiriliyorsa (ve BRIC’lerde bile büyük farklılıklar varsa), o zaman kapitalist olmayan bir gelecek sadece makul değil, muhtemelen yakın da değil mi?

Daha genel olarak, Boldizzoni’nin incelediği teorisyenleri reddetmesi yersiz görünüyor. Bunların hepsi kapitalizmin yakın zamanda sona ereceğini kesin olarak öngörmüyorlardı ve birçoğu (Frankfurt Okulu’ndan Fukuyama’ya kadar) kapitalizmin istikrarsızlığından çok direnci karşısında büyülenmişti. Zaten, bir öngörüyü başarılı ya da başarısız olarak değerlendirme standartımız nedir? Birçoğu, Çu Enlay’ın Fransız Devrimi’nin sonuçları sorulduğunda Richard Nixon’a verdiği iddia edilen yanıtı (belki de uydurma) veriyor: Bunu söylemek için çok erken. Benzer şekilde, mesela 1920’de doğru bir tahminde ne olabilirdi? Belki de mükemmel bir öngörü ileri tarihin eksiksiz izini sürebilir: felaketli depresyon ve savaş, ardından on yıllardır eşi benzeri görülmemiş bir refah, sonra durgunluk ve tekrarlayan kriz, sonra… şimdi beklememiz gereken her neyse o. Fakat genel bir karar vermeye zorlanırsak, iyimserlerin veya kötümserlerin gerçeğe daha yakın olduğunu söyleyebilir miyiz?

Boldizzoni’nin gerçek sıkıntısı, şu veya bu tahminin ayrıntılarından ziyade toplumsal tahmin girişiminin kendisidir. Sadece öngörüde bulunmak, itiraz edilemez ve kaçınılmazdır ve Boldizzoni “kapitalizmin yakın geleceği hakkında kendi varsayımlarını” sunuyor. Yine de Boldizzoni incelediği tahmin türünün daha güçlü ve daha rahatsız edici bir şey olduğunu savunuyor: İlerleme inancına ve tarih boyunca genel anlaşılabilirliğine dayanan, hem akılcı hem de ütopik bir Aydınlanma sonrası girişim. Bu zihniyeti, kitapta incelenen ve çoğu saf rasyonalistler olarak görülemeyecek figürlerin tümüne atfedebilir miyiz? Ve itiraz edilemez tahmin ile kibirli tahmin arasındaki sınır gerçekten bu kadar belirgin bir şekilde çizilebilir mi? Boldizzoni, kapitalizmin bugününü anlamaya odaklanmamızı ve geleceği hakkında spekülasyon yapmayı bırakmamızı istiyor. Ancak, ikinci isteği üzerine düşünmeden, ilkini yeterince gerçekleştirebileceğimizden şüphe etmek için neden var.

Burada kısaca kapitalizm kavramının kendisi üzerinde durmaya değer. Boldizzoni’nin kitabı, temel çerçevesini, siyasi sonuçlarına kesin bir şekilde kendisinin karşı çıkacağı pek çok uygulamayla paylaşıyor: Kapitalizm olarak bilinen bir sistem var, ne olduğunu az çok anlıyoruz ve soru, bunun bitip bitmeyeceği. Bu çerçeve, kitabında yer verdiği neredeyse tüm düşünürlerin her ne kadar farklı şekillerde anlamış olsalar da kapitalizm olarak adlandırdıkları bir şeye açıkça atıfta bulundukları gerçeğini yansıttığından, bu terimin kullanımını haklı çıkarma ihtiyacını ortadan kaldırıyor. Peki kapitalizm hakkında konuşmayı neden gerekli buldular? Para, pazarlar, ücretli emek vb. gibi, kapsadığı çeşitli ayrı olguların yerine neden daha geniş, kapitalizm kavramından söz ettiler? Onlar ve yine bizim için gerçekleştirdiği ana çalışma, hem sistematik hem de tarihsel olan bir şeyi tanımlama iddiasında yatmaktadır: bu ayrı olguları aşan bir mantığa sahip olan ve insan toplumunun ebedi bir gerçeği olmayan genel bir sistem, ancak yalnızca belirli tarihsel koşullarda var olur.

Kuşkusuz, kapitalizm üzerine yapılan tüm çalışmalar bu yönleri ön planda tutmuyor. Örneğin son yıllarda, genellikle kapitalizmin esas koşulunu tanımlama konusunda suskun kalan bir alan olan akademide, kapitalizm tarihine dair araştırmalarda bir artış oldu. Böylesi bir tanım eksikliği, antik Mezopotamya’da veya ortaçağ Avrupa’sında “kapitalizm” (piyasalar, madeni para, ticaret ağları ve benzerleri tarafından temsil edilen) örneklerinin izini sürmemize olanak sağlar ve kapitalizmin artık tarihsel açıdan belli bir dönemde ortaya çıkan bir oluşum olarak görünmemesi gibi ironik bir sonuca varırız. Ancak bu mantıkla, terime bağlı kalmak için çok az neden vardır; yalnızca ana akım ekonomiyi takip edebilir ve daha büyük bir ana kavramla ilişkilendirmeden, bizi ilgilendiren belirli olgular hakkında konuşabiliriz.

Kapitalizmden bahsetmek, o ancak kapitalist olmayan bir tür tarihsel düzene – bir başlangıcı ve (muhtemelen) bir sonu olan- atıfta bulunuyorsa anlamlıdır. Bunun sınırını nerede çizeceğimiz  oldukça tartışmalı olabilir, ancak kavramın kullanışlılığı bu türden bazı sınırların olduğunu varsayar. Ve bu, Boldizzoni’nin yapmamızı istediği gibi, kapitalizmin bugününü geçmişinden ve geleceğinden ayıramayacağımızı gösteriyor. Kavramın anlamlı olması için, bir tür tarihsel dinamiği açıklaması gerekir, böylece bugün kapitalizmin ne olduğunu tanımlama girişimleri, aynı zamanda nereden geldiği ve nereye gittiği hakkında da bir açıklama anlamına gelecektir.

Kapitalizmin geçmişini anlamak, geleceğini tahmin etmekle aynı zorlukların çoğunu içerir. Boldizzoni, öyküsüne hali hazırda kanonik olarak kapitalist bir toplum olan 19. yüzyıl Britanya’sında başlayarak, köken sorunundan çoğunlukla kaçınabilir. Yine de teması  kapitalizmin sonu sorunu, ortaya çıkış sorununu yansıtır – “kapitalizm” teriminin kendisini daha eski tarihlendiren, en azından 18. yüzyıl İskoç ticari toplum tarihçilerine kadar uzanan bir tartışma. Hem liberal hem de Marksist tarzda mevcut olan geleneksel bir görüş, kapitalizmin erken modern Avrupa’da, burjuvazinin eski soyluluğun yerini aldığı politik süreçle birlikte, önceki sosyal düzen olan feodalizmden ortaya çıktığını savunur. Bugün bu hikaye eskisi kadar yeterli görünmüyor. Orta Çağ Avrupası tarihçileri, önceki düzeni tutarlı bir tek feodal sistem olarak görmek konusunda giderek daha az istekliler; tıpkı modern Avrupa tarihçilerinin, eski rejimin bir dizi burjuva devrimi tarafından kararlı bir şekilde bozguna uğratıldığı düşüncesine şüpheyle yaklaşması gibi.

Böyle bir yetersizlik, kapitalizmin ortaya çıkışını tartışmanın anlamsız olduğu anlamına gelmez; kapitalizmin her zaman var olmadığına ama artık var olduğuna inanan herkes, kapitalizmin bir şekilde bir yerlerde ortaya çıktığına da inanmalıdır. Ancak tüm sorun en azından daha karmaşık görünüyor. Kapitalizmin kökenini nerede ve ne zaman tespit ettiğimiz, onun belirleyici özellikleri olarak kabul ettiğimiz şeye bağlı olacaktır ve herhangi bir başlangıç ​​öyküsü muhtemelen uzun ve düzensiz olacaktır. Bundan, kapitalizmin ölümünün de eşit derecede karanlık olacağı ve hayal kırıklığı yaratacağı sonucuna varmalı mıyız?

Solcu dergi Endnotes‘un son zamanlarda savunduğu gibi, bir son kavramının bir köken kavramından daha basit olabileceği doğrudur. Belirli bir hayvanın nasıl ortaya çıktığını anlatmak derin bir embriyoloji ve evrimsel biyoloji bilgisi gerektirebilir, ancak ne zaman ve nasıl yok olduğunu söylemek çok daha kolaydır. Böylelikle kapitalizmin sonunu, nasıl başladığı veya sonrasının kökenleri hakkında herhangi belirli bir iddiada bulunmadan tanıyabilirdik. Yine de bir organizma ile toplumsal düzen arasındaki benzetmenin sınırları vardır. Bir sincapın üzerinden geçerseniz, sonunda bir sincap yerine ölü bir sincap elde edersiniz, post-sincap değil. Bunun aksine, kapitalizmin sonu, – en azından dünyanın sonuyla çakışmadığı sürece – tanım gereği post-kapitalist bir düzenin gelişini işaret edecektir, ama gene ikisi arasındaki çizgiyi belirleme sorunuyla baş başa kalırız. Bu durum, kapitalizmin sona ermesi için mevcut düzenin hangi unsurlarının yok olması gerektiğine ve hangilerinin kapitalizm sonrası düzende kalabileceğine – yani hangi unsurların esasen kapitalist olup hangilerinin olmadığına karar vermeyi içerir.

Sorun zaten Marx’ta açıkça görülüyor. Meta üretimi ve değiş tokuşu, Kapital, I. Cilt‘te belirttiği gibi, kapitalizmin yaratımları değildir, bunun yerine “sermayenin kaynağı olan tarihsel önvarsayımları oluşturur”. Metalar, para, piyasalar ve mülkiyet, “pek çok çeşitli tarihsel özelliklerle, toplumun birçok ekonomik oluşumunda” mevcuttu ve bu anlamda, kapitalizme özgü değildir. Marx kapitalizmi daha önceki oluşumlardan ayıran şeyin, bu kurumların belirli bir şekilde yapılanması olduğu konusunda ısrar etti. Yalnızca kapitalizmde ekonomik yaşamın “uzunluğu ve genişliğine değişim değeri hükmeder”, öyle ki emeğin ürünlerine her yerde ve her zaman meta muamelesi yapılır ve işçiler her yerde ve her zaman emek güçlerini meta olarak satmaya zorlanır.

Marx’ın argümanlarının, bu koşulların artık geçerli olmadığı durumlarda – örneğin, ücretli emeğin gerekliliğinin ortadan kalktığı yerlerde – kapitalizm sonrası bir toplumun, tıpkı kapitalizm öncesi toplumların yaptığı gibi bazı para, pazar, mülkiyet ve meta değiş tokuş biçimlerini hala koruyabileceği anlamına geldiği düşünülebilir. Yine de Marx bu olasılığa asla fazla itimat etmedi. Kapitalizm ve komünizm arasındaki geçiş formlarını tasarlarken, sürecin, değişim değerinin kendisiyle birlikte tüm bu kurumların yok olduğu bir düzende doruğa ulaştığını tasavvur etti. Başka bir deyişle, bunların sadece varoluşları kapitalizmin başladığını göstermek için yeterli olmasa da, ortadan kaldırılmaları kapitalizmin gerçekten sona erdiğini göstermek için gereklidir. Ancak bu sonucun kaçınılmaz olarak Marx’ın kapitalizm anlayışından kaynaklandığı açık değildir.

Genel olarak, kapitalizmin başlangıcını belirleme kriterleri, kapitalizmin sonunu belirlemek için her zaman güvenilir rehberlik sağlamaz. Örneğin, kapitalizmi kavramak için fikir verici bir yöntem “piyasa bağımlılığıyla,” yani piyasalara katılımın hayatta kalmak için ne ölçüde zorunlu hale geldiğiyle ilgilidir. Tarihsel olarak bunun anlamı sezgiseldir: Ara sıra piyasada alış-veriş yapan, ancak yaşamak için buna ihtiyacı olmayan köylüler henüz piyasaya bağımlı değilken, artık kendi geçimlerini sağlayamayan ve hayatta kalmak için alış-veriş yapmak zorunda kalanlar kapitalist zorunluluklara tabi olmuşlardı. Fakat post-kapitalizmin ekonomik kendi kendine yeterliliğe dönüşü içermeyeceğini varsayarsak, bu kriter gelecek için ne anlama gelebilir?

Örneğin, makul derecede rahat bir yaşam standardı sağlayacak kadar cömert, herkesi kapsayan bir temel gelir programını hayal edin. Bu geçim garantisi, piyasa bağımlılığının en önemli biçimini ortadan kaldıracaktır: Artık hayatta kalmak için para kazanmanıza gerek kalmayacaktır. Öte yandan, işbölümünün geri kalanı ve piyasada alışverişin altyapısı yerinde kalacaktır. Her ay Evrensel Temel Gelir (ETG) çekinizi bozdurduğunuzda, temel ihtiyaçlarınızı yerel süpermarket zincirinde satın almaya devam edersiniz ve marketler de çalışanlarına hala ücret ödeyecektir (ETG tabanı nedeniyle artık ücretler daha yüksek olacaktır) ve hissedarlarına temettü ödemesi yapacaktır. Bu yine de kapitalizm olur mu?

Bu sorular, anti-kapitalist olduğunu açıkça beyan eden çeşitli türden akımların tekrar sahneye doluştuğu bir çağda dikkate almaya değer olabilir. Ne de olsa bu akımların en yaygın olanı, çoğu zaman, daha önceki anti-kapitalistlerin kabul edeceğinden çok daha fazlasını muhafaza eden piyasa sosyalizmi biçimleridir. Bu durum, o fikirlerin savunucuları için bir sorun olmayabilir ve  doğası gereği belirsiz bir gelecek hakkında çok fazla belirginlik talep etmekten sakınmalıyız. Yine de, “geleceğin aşçıları için tarifler” (Marx’ın deyimiyle) üzerinde düşünmek konusunda iyice yıpranmış şüphecilik, kapitalizmin geleceği ile bugünü arasındaki savunulamaz bir ayrımı güçlendirme riskine yol açabilir. Ardından gelecek olan şey konusunda tamamen agnostik kalırken, kapitalizmin yerine başka bir şey koymamız gerektiğinde ısrar edemeyiz, çünkü iddianın kendisi zaten neyin sahici bir ikame sayılacağına dair bir fikir uyandırıyor.

Aynı şekilde, şu anda anti-kapitalizm bayrağı altında toplanan çok çeşitli programlar, kapitalizmin sonu tartışmasının olağan çerçevesinin yanıltıcı olduğunu düşündürüyor. Sadece kapitalizmin hayatta kalıp kalmayacağını tahmin etmiyoruz, aynı zamanda her iki durumda da ne anlama geldiğini de çözüyoruz. Anti-kapitalistler, en azından, kapitalizmin sonunun gelirdiğini nasıl anlayacağımız sorusuna cevap vermeye hazırlıklı olmalıdır.

Kapitalizm her zaman tartışmalı bir kavram olmuştur ve bu tartışmalar bazen gizemini açıklığa kavuşturmanın yanı sıra, onu gizemli hale getirmeye hizmet etmiştir. Bu durum, bundan tamamen vazgeçmemiz gerektiği anlamına mı geliyor? Sağın tarihsel olarak bu terimle düşmanca bir ilişkisi olmuştur ve Milton Friedman ve Irving Kristol gibi kamusal entelektüeller kapitalistlerin “kapitalizmi” benimsemesini ancak kademeli olarak sağlamıştır. (Texas Eğitim Kurulu’nun ders kitaplarında “kapitalizmi” “serbest girişim sistemi” ile değiştirmeyi zorunlu kılması gibi olaylar bu projenin hiçbir zaman tam anlamıyla başarılı olmadığını düşündürüyor.) Yine de kavram hakkındaki şüpheciliğin solda da dayanakları var. Capitalism: The Future of an Illusion’da (2018) (Kapitalizm: Bir İllüzyonun Geleceği), sosyolog Fred L. Block, orijinal etkisi ne olursa olsun, bugünkü kavramın, sistemin kusursuz bir bütün olduğunu ve herhangi bir kısmi değişim girişiminin etkisiz veya verimsiz olacağını ima ederek piyasa köktenciliğinin altını oymak yerine, desteklemeye hizmet ettiğini savunuyor.

Bu argüman için söylenecek çok şey var, ancak kavramın tüm kritik gücünü gerçekten yitirip yitirmediğini merak ediyorum – elbette kapitalistlerin kapitalizm yerine serbest girişimden bahsetmeyi tercih etmelerinin bir nedeni var. Belki de, sistematik ve tarihsel bir olguyu tanımlamaya yönelik esas iddiasıyla birlikte bu kavram, doğası gereği iki yönlüdür. Hoşlanmayabileceğimiz her şeyin sistemin gerekli bir özelliği olduğunu ileri sürerek somut analizi köreltebilir, bu da büyük olasılıkla toptan bir reddedişten çok siyasi suskunluğa yol açar. Fakat aynı şekilde bize ekonomik düzenlemelerimizin tarihsel doğasını da hatırlatabilir: bunların insan özgürlüğünün veya maddi kıtlığın gerekli sonuçları olmayıp, diğer toplumların çok farklı şekilde ele aldığı sorunlara özel bir yanıt olduklarını. Böylesi bir tarihsel farkındalık, onları değiştirmeye yönelik herhangi bir girişim için hayati önem taşımaktadır.

Farklı türden bir tür şüphecilik 20. yüzyılın en önde gelen anti-kapitalistlerinden birinden geldi. Eric Hobsbawm, The Age of Extremes’de (1994) (Aşırılıklar Çağı ) kendi yaşamının tarihine dönüp baktığında, “kapitalist” / “sosyalist” ayrışmanın, analitik olmaktan çok politik olduğunu” kabul etmeye hazırdı. Ayrışma, sosyalizm fikri “pratikte, mevcut toplum kavramını (kapitalizm) ters yüz etmekten daha fazlası” olan işçi hareketlerinin perspektifini yansıtıyordu ve bunu Soğuk Savaş sırasında dünyanın siyasi ayrışması izledi. “Mesela ABD, Güney Kore, Avusturya, Hong Kong, Batı Almanya ve Meksika’nın ekonomik sistemlerini aynı ‘kapitalizm’ başlığı altında sınıflandırmak yerine, onları birkaç başlık altında sınıflandırmak tamamen mümkün olacaktır.”

Bunu Hobsbawm’ın eski davasından vazgeçmesi olarak okuyabiliriz. Ancak kapitalist / sosyalist ikileminin işe yaramaz olduğunu söylemiyor; bunun “analitik olmaktan ziyade siyasi” olduğunu söylüyor. Başka bir deyişle, herhangi bir sınıflandırma zaten somut siyasi mücadelelere dâhil edildiğinden ve kesin içeriği sınırlarına göre değişeceğinden, birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığını bize söyleyen nesnel bir kategori kümesi yoktur. Bu, kapitalizmi sona erdirme özleminden vazgeçmemiz gerektiği anlamına gelmez. Ancak bu, yalnızca bunu yapma arzusunun hala son bir soruyla karşı karşıya olduğumuz anlamına gelir: Tam olarak neyi bitirmek istiyoruz?

Daniel Luban, Oxford Üniversitesi’nde araştırma görevlisidir.

Bu makale The Nation’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş