Aydınlanma ile toplumsal ve bilimsel alanda yaşanan gelişmeler (mesela bilimlerin ayrışması bu noktada büyük önem arz eder) sonucunda Avrupa’da dinin etkisi göreceli bir hale gelmiştir. Bilindiği üzere dinin toplumdaki rolü erken modern dönemde Reformasyon ile bir süre durgunlaşmış, ancak daha sonra daha bölgesel bir boyuta ulaşmış ve yeniden önem kazanmıştır. Bununla birlikte Sekülerleşme ile birlikte, din kurumu gerilemiş, bilim toplumsal hayatta daha merkezi bir rol oynamaya başlamıştır. Zira kamusal yaşamın sekülerleşmesiyle din günlük yaşamdan giderek daha fazla kaybolmaya başlamıştır. Bunun en somut göstergesi ise insanların din ile kurmuş oldukları artık gevşemeye başlayan bağlardır.   

Farklılaşma teorisi (“Differentiation”) üzerinden belirtildiği gibi genel fenomenler, dinin diğer sistemler gibi nasıl bir sistem haline geldiğini, sınırlarının nasıl çizildiğini ve diğer sistemlerle nasıl dengelendiğini anlatır. Niklas Luhman’ın “Sistem Teorisi” bütün bu olguları aynı düzeyde ele alır. Din, yine farklı bir sistem olan bilim, sanat, ekonomi vs. tarafından sınırlandırılır ve bu sistemler daimi bir etkileşim içinde kendi içlerinde özelleşmeye devam ederler. Georg Simmel’e göre din, bilim ve sanat arasında bir gerilim olmasına katiyen gerek yoktur, bunları aynı düzeyde varsayıp bir bahçe gibi çitlerle aralarına keskin çizgiler koymaya çalışmak ise anlamsızdır.

Günümüzde Dinin mevcut konumunun durağan olmadığını ve sürekli bir hareketlilik içinde olduğunu gözlemliyoruz. Halihazırda Avrupa toplumlarında dahi dinin geri dönüşü birçok sosyolog ve filozof tarafından da teyit edilmektedir. Her ne kadar Kilise müminlerinin sayıları azalmaya devam etse de, inanca olan ilginin artması Almanya örneği üzerinden gözlemlenebilir. Bu noktada Jürgen Habermas ve Charles Taylor‘u bu değişimi fark etmiş iki düşünür olarak ele almaya çalışacağız.

Habermas ve Taylor, modernitenin liberal başarılarının dine karşı değil, sadece din ile uzun vadede kurtarılabileceği kanısında birleşirler.

Habermas akıl ve din arasında postseküler bir öğrenme modeli önerirken, Taylor modernitenin sekülerlik öncesi derinliklerine iner ve ateist-seküler düşünceyi tartışmaya açar. Habermas gibi dini konuların seküler dile tercüme edilmesi gerektiğini savunmaz. Aksine spritüel çeşitliliğin ve çoğulculuğun kozmopolitik olarak tanınması, Taylor’da modernitenin problemlerinden bir çeşit kurtuluş reçetesidir.  

Laik bir düşünür ve Frankfurt Okulu’nun bir temsilcisi olan Habermas 2004’te yayımlanan “Geçiş Zamanı” adlı kitabında “Tanrı ve Dünya üzerine” başlıklı makalesinde geçen şu ifade bir çok takipçisini de şaşırtmıştır:

“Batı uygarlığının dayandığı özgürlük, vicdan, insan hakları ve demokrasi kavramlarının temelinde Hıristiyanlık ve yalnızca Hıristiyanlık yatar.”

Bu dönemlerden itibaren dinin felsefedeki konumu ve toplumdaki yeri üzerine yoğunlaşan Habermas kısa bir süre önce “Auch eine Geschichte der Philosophie“ (Bir Felsefe Tarihi Daha) adında iki ciltlik kapsamlı bir eser yayımlar. Batı inancının tarihine odaklanan bu eser dinin hala çağdaş olduğunun ve Batı felsefesini güçlü bir şekilde etkilediğinin üzerinde detaylıca durur. Habermas’ın Thomas Aquinas’a (Akınalı Tomas) büyük bir bölüm ayırması bu yüzden sebepsiz değildir. Son yıllarda Habermas‘ın din konusundaki fikirleri Joseph Ratzinger (Papa Benedikt XVI.) ile “Sekülerleşme Diyalektiği” tartışması sonrası dönüşmeye devam eder.

Taylor’un “Seküler Çağ”ı ( A secular Age – Charles Taylor)

Entelektüel camiadaki tartışmalara bakıldığında toplumda dinin konumunun yeni teoriler ve yaklaşımlar eliyle güncelliğini korumaya devam ettiği müşahade edilmektedir. Bu bağlamda şu hususun da altını çizmek isteriz ki; “postsekülerizm”,”sekülerleşme” ya da “medeniyetler çatışması” gibi kavramlar ve yaklaşımlar esasen aynı soru/sorun etrafında dönerler.

Taylor’a göre inanç, 1890’larda Harrow’lu bir öğrenci tarafından iddia edildiği gibi, “Darwin’in İncil’i çürütmesinden” kaynaklanmaz ya da etkilenmez. Bu nedenle, Taylor inanç ve inançsızlığı “rakip teoriler olarak değil hayatınızı şu ya da bu şekilde anlamakla ilgili farklı türde yaşanmış deneyimler olarak” tartışmak ister.

Resmi Aydınlanma anlatısı, dünyayı açıklamak için “insanlar Din ve Hurafeler yerine Akıl ve Bilimi kullanmaya başladılar ” (s. 273) şeklindeki görüşü benimser. Toplumsal düzen, rasyonel kodlarla düzenlenebilir ve önemli olan insan ilişkileri kodlarda reçete edilir. Ancak bu gelişmenin arkasındaki itici güç, reforme edilmiş Hıristiyanlık ve onun erken modern dönemde tasarımcı bir Tanrı’ya geçiş sürecidir .

Bilim insanları arasında önemli anlaşmazlıklar olmaya devam etse de, laikliğin sadece dinin yokluğu değil, daha ziyade tarihsel bir inşa olarak anlaşılması gereken entelektüel ve politik bir kategori olduğu iddia edilebilir. Mezkur eserinde, Taylor dinin ve inanmanın Batı toplumunda neredeyse imkansız olarak görüldüğü bir zaviyeden bahsetmez
 bunun yerine Tanrı’ya inanmanın da mevcut birçok seçenekten biri olduğunu savunur. Taylor toplumdaki sekülerliğin bilimin yükselişinden kaynaklandığı görüşüne karşı çıkar. Bu görüşün çok basit olduğunu iddia eder ve sekülerlik kurumunu ve bilimin yükselişi olgusunu insanların inançlarını terk etmeleri hususunu açıklamada yetersiz bulur.

Habermas, sekülerleşmenin ampirik ve normatif varsayımlarını dinin parçalanması ve onu rasyonalite, özgürlük ve özgürleşme ile çatışan bir geçmişin kalıntısı olarak tasvir eder. Habermas, sekülerleşme paradigması ile dine olan ilginin canlanması arasındaki ikilemi anlamaya çalışır. Zira alternatif ve modernleştirilmiş dindarlık ve maneviyat biçimlerine olan ilgi Batı’da devam etmektedir. Dahası, tüm farklılıklara rağmen, büyük dinlerin modernleşmesi halihazırda küresel bir olgudur. Habermas, farklı dinlerin içinden geçtiği sosyal-tarihsel öğrenme süreçlerini baz alır ve böylelikle bu değişimlere karşı daha duyarlı bir yaklaşım önerir.

Habermas siyasal Katolikliğin Avrupa entegrasyonunun erken tarihindeki önemini, çoğulcu, dogmatik olmayan ve otoriter olmayan dini iddiaların resmi kamuoyundaki seçici süreci nasıl zenginleştirdiklerine dair ilginç bir model üzerinden sunar.

Taylor’a göre ise dinin opsiyon olarak kabul edilmesi bizzat sekülerleşmenin doğal bir neticesidir. Taylor laikliğin veya devletin din konusundaki tarafsızlığının neden tercih edilmesi gerektiği konusunda, batı kültüründeki özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin aydınlatıcı ideallerini öne çıkarır.  Bu değerlere göre din ve inanç bir opsiyon olarak kabul görmelidirler.

Taylor’a göre, din, toplumun sadece sosyal bir parçası olarak, kapsamlı bir sistem olmak için yeterli değildir. Modern Dünyanın manevi ihtiyaçlarını giderebilmesi için daha özel bir konumda olması gerektiğini savunur. Taylora göre “Dışlayıcı hümanizmin” inanca yer bırakmaz. Taylor’un tezlerinden yola çıkarak dışlayıcı hümanizmin fundamentalist dinci reaksiyoner hareketleri de ortaya çıkardığı söylenebilir. Taylor Günümüzde İŞİD/DAEŞ gibi grupların bu dışlanmadan beslendiklerini ve batıda destekçi bulabildiklerini iddia eder.

Bu teoriler sekülerleşme yaşamış batı toplumları için daha makul görülebilirler. Tam manasıyla bir sekülerleşme sürecinden geçememiş birçok doğu toplumu için ise bu tezlerden çıkarılabilecek dersler mutlaka vardır. Doğu toplumları, batının tecrübelerinden faydalanarak aynı hataları yapmadan bu süreci sürdürmeleri hiç şüphesiz imkan dahilindedir. İşte burada Habermas‘ın akıl ve din arasında postseküler öğrenme modeli, sekülerleşememiş toplumlar için de geçerli olabilir. Dolayısıyla karşılıklı öğrenmeye açık ve ötekinin dilini konuşmaya gayret ederek tezlerini savunabilen gruplar daha sağlıklı iletişim kurabilirler.

Son olarak şu hususu belirtmek isteriz ki Habermas’a göre toplumun önemli anlam kaynaklarından biri olan dinin kamuoyundan dışlanmaması isteniyorsa, bu durumun sağlanabilmesi için seküler kesim kamuoyunca kabul görecek tezler üretmeye çalışırken, dinsel dilin kendini ifade etme gücünü koruması gerekir. Zira kamusal alanda seküler olmayan gruplar ve söylemler daha etkili ise bunlara karşı olan direniş ve direnç yine dinsel dil bağlamında toplumsal sorunların dile getirilmesi ile mümkün olabilir.