Bedevi Araplar, 1950’de Be’er Sheva’daki askeri valilik binasının dışında. Klan temelli hiyerarşi, Yahudi yetkililerin işine geliyordu. Fotoğraf: GPO

Adam Raz

Gizliliği kaldırılmış olağanüstü belgeler, İsrail’in üst düzey güvenlik yetkililerinin ülkedeki Arap azınlığı bastırmak için belirttiği nedenleri gözler önüne seriyor.

Devletin Filistinli vatandaşlarına karşı tutumu söz konusu olduğunda, arşivlerdeki tarihi belgeleri kullanıma sunma politikası çeşitli kıstaslara göre yapılmaktadır. Bunlardan biri, bir eşitsizlik politikasını ortaya çıkaran belgelerin gizliliğinin kaldırılmasının ülkenin imajına zarar verebileceği ve İsrail’in Arap nüfusunda olası bir tepki yaratabileceği varsayımıyla hareket eder.

Devletin Arap kamuoyuna yaklaşımı uzun zamandır esasen baskıcı olduğundan, incelemeye açık mevcut belgelerin çok sınırlı olması şaşırtıcı değil. Bu durumda, güvenlik teşkilatında üst düzey yetkililerin yıllar içinde aldıkları pozisyonların hâlihazırdaki bir betimlemesini sunmaya yönelik herhangi bir girişimin neredeyse başarısızlığa mahkum olduğu sonucu çıkıyor. Bununla birlikte, İsrail Devlet Arşivlerinde yakın zamanda incelenmeye açık hale gelen iki dosya, ülkenin üst düzey güvenlik görevlilerinin ülkenin kuruluşunun ilk on yıllarında Filistin vatandaşlarına yönelik temel görüşlerine istisnai bir bakış sunuyor ve esas aldıkları ilkeleri ortaya koyuyor.

Söz konusu iki belgenin gizliliği Akevot İsrail-Filistin Çatışma Araştırmaları Enstitüsü’nün talebi üzerine kaldırıldı. “İsrail’deki Arap Azınlığı Hakkında Bir Toplantının Özeti” başlıklı ilk belge, Şubat 1960’ta Başbakan David Ben-Gurion’un Arap işleri danışmanı Uri Lubrani’nin talebi üzerine yapılan bir toplantıyla ilgili. Lubrani, o dönemde tartışmalarda sıkça kullanılan bir tabir olan “Arap sorunu” ile ilgilenen güvenlik birimlerinin başkanlarını toplantıya çağırdı.

Temmuz 1965 tarihli “İsrail’deki Arap Azınlığa İlişkin Temel Politika Yönergeleri” adlı ikinci belge, üst düzey hükümet yetkilileri ve üst düzey güvenlik yetkililerinin katıldığı başka bir toplantıda yapılan düzinelerce sayfa yorum içeriyor. Toplantının amacı, 1948’den bu yana İsrail’in Filistin vatandaşlarına yönelik 17 yıllık politikanın sonuçlarını özetlemek ve bu konuda hem kısa hem de uzun vadeli politika tavsiye etmekti.

Her iki belgede de net bir resim ortaya çıkıyor. Güvenlik yetkilileri, Arap toplumunu Yahudi toplumuna tabi kılma ve ayrıştırma politikasını benimseyen hükümet yetkililerinin elinde bir araçtı. Her iki belgede de güvenlik görevlileri, 1948 savaşından bu yana geçen yıllarda hükümetin Arap toplumunun gelişimini bastırmak için yeterli önlem almadığını savunuyordu. Bazıları, Filistin vatandaşlarını kovmak için gelecekteki bir savaşı kullanmanın faydalı olacağını düşünüyordu.

Örneğin, 1960’daki toplantıda, polis komiseri Yosef Nachmias mevcut durumun korunması anlamına gelecek biçimde, “Arap kesimi mümkün olduğunca baskı altında tutulmalı ki hiçbir şey olmasın” diyordu. İsrail’in Filistin vatandaşlarını “sömürmenin sınırlarına” henüz ulaşmadığını ve Arapların “iştahını” kabartmamaya özen gösterilmesi gerektiğini de sözlerine ekliyordu. Benzer şekilde, Şin Bet güvenlik servisinin başı Amos Manor, Filistin vatandaşları arasındaki geleneksel kabile temelli hiyerarşiyi Yahudi yetkililer için bir avantaj olarak görüyordu. “Süreçleri kendi ellerimizle hızlandırmamalıyız. Mevcut sosyal çerçeveler, uygun bir yönetim aracı olarak korunmalıdır.” Manor, eğitimli Arapların “sorun” oluşturabileceği konusunda uyarıyor ve “Yarı eğitimli oldukları sürece endişelenmiyorum” diyordu. İsrail’in, Filistin vatandaşlarının “geleneksel toplumsal rejimini” koruması gerektiğini, çünkü bunun, “ilerleme ve gelişmenin hızını yavaşlattığını” belirtiyordu. Arap kesimi ne kadar hızlı ilerlerse, “o kadar çok sorun yaşayacağız. 40 yıl içinde, çözülemeyecek sorunlarımız olacak,” diye uyarıyordu.

Shin Bet direktörünün, Filistin vatandaşlarının eğitim almasının neden engellenmesi gerektiğine dair sosyolojik bir gerekçesi vardı. “Devrimler proletarya tarafından değil, semirmiş bir entelijansiya tarafından kışkırtılır,” diye açıklıyordu. Ardından ekledikleri dikkat çekici: “Hoş olmasalar bile tüm yasalar uygulanmalıdır. [Yetkililer] yasadışı yollara ancak başka seçenek olmadığında ve hatta o zaman bile – sadece iyi sonuçların alınması şartıyla başvurabilir… Kamuoyu dikkate alınmadan agresif yönetişim sürdürülmelidir.” İsrail Polisi’ndeki özel harekât biriminin başındaki Aharon Chelouche, 1965 toplantısında Arapların muhafazakâr sosyal yapısını güçlendirmenin “gericilik” olabileceğini, “fakat… bu çerçeveler aracılığıyla Arap bölgelerini daha iyi kontrol edebildiklerini…” söylüyordu.

File:Amos Manor.jpg - Wikimedia Commons
Amos Manor; 1953 – 1963 1953 – 1963 yılları arasında Shin Bet Başkanlığı yaptı.

Görünüşte, “Arap sorunu” her zaman bir güvenlik meselesi olarak sunuldu, ancak 1965’teki kapalı toplantıda katılımcılar, konu hakkında istisnai bir açıklıkla yorum yapmakta sakınca görmediler. Şin Bet’in şefi olarak Manor’un yerine geçen Yosef Harmelin, bazı şeyleri sıraladı: “Bizim çıkarımız İsrail’i bir Yahudi devleti olarak korumak. Esas sorun budur. ‘Güvenlik’ dediğimizde, kastedilen budur. İlle de Arapların yapacağı bir devrim değil.” Arap vatandaşların 1948-1966 yılları arasında buyruğu altında olduğu askeri hükümetin komutanı Yehoshua Verbin, katılımcılara “kamu sorunu olmayan bir güvenlik sorunu olmadığını” açıkça ifade ediyordu.

Polis komiseri Pinhas Kopel onları destekliyor ve “Bu tür her eyleme Arapların değil, Yahudilerin yararı gözetilerek bakılmalıdır” diyordu. Yerel bir “liberal” tip örneği olan Savunma Bakanlığı genel müdürü Moshe Kashti, “Ekonominin liberalleşmesinden yanayım. Araplar arasında liberalleşmeye bir şekilde karşıyım,” diyordu. Özeleştiri, başbakanın Arap meseleleri danışmanı Shmuel Toledano tarafından dile getiriliyordu. Sözde Arap meselesinde iki düşünce ekolünün varlığına dikkat çekiyor ve her toplumsal sorunu bir güvenlik prizmasından gören baskın ekolü eleştiriyordu. Fikirleri azınlıktaydı.

1965 toplantısı boyunca, Filistin vatandaşlarının ülkeden sınır dışı edilip edilmeyeceği sorusu gündeme gelmeye devam etti. Tarihsel belgelere dayanan bilimsel araştırmalar, daha önce bazı karar vericiler arasında Arap vatandaşlarını sınır dışı etmeye yönelik bir politikanın ve hatta somut planların 1956 Sina Savaşı’na kadar egemen olduğunu ortaya çıkardı. Gizliliği yeni kaldırılan tutanaklar, benzer fikirlerin 1960’larda da var olmaya devam ettiğini gösteriyor. İsrail’deki toprakların ayrımcı dağılımında bugüne kadar (İsrail Arazi Kurumu olarak) önemli bir rol oynamaya devam eden bir organ olan İsrail Toprakları İdaresi genel müdür yardımcısı Reuven Aloni, dürüstçe konuşuyor ve retorik olarak, “varsayalım ki,” İsrail istediği gibi davranabilseydi, “ne yapmak isterdik?” diye soruyordu. Kendi sorusunu “Nüfus mübadelesi” diyerek yanıtlıyordu. “Bir 10, 15 veya 20 yıl sonra, savaş veya savaşa benzer bir şey ile özel bir durumun doğacağını ve temel çözümün Arapları göndermek olacağı konusunda oldukça iyimser olduğunu, bunu nihai bir hedef olarak düşünmeleri gerektiğini düşündüğünü,” söylüyordu.

Polis temsilcisi Aharon Chelouche de “göç” hakkında konuşuyor ve lafı dolandırmadan açıklıyordu, “Bu işte, başarılı olan ve [1948 savaşının sona ermesinden sonra] 1949-1950’de bütün bir şehri – Majdal [şimdiki Aşkelon] – kovmuş bir Yahudi var. “Yafa’da bir göç atmosferi” yaratmaya çalıştığını, ancak bugün bu tür planlara güvenmenin mümkün olmadığını söylüyordu.

Shin Bet direktörü Harmelin, “Arap azınlığın” asla devlete sadık olmayacağı konusunda diğerleriyle hemfikirdi. Ona göre, “o zamanlar çözüm Arapları kovmaktı” ama bugün bu “hepimizin aşina olduğu, [ama] pratik olmayan bir çözüm”. “Ülkedeki Arapların payının artmasının nasıl önleneceği” konusunda – ayrıntıya girmeden – “Bir takım düşüncelerim var” diye ekliyordu.

On yıllardır bu konuyla ilgilenen Dışişleri Bakanlığı Arap ilişkileri danışmanı Ezra Danin, yalnızca çeşitli “göç” planlarının pratik olmayan doğasıyla değil, aynı zamanda ahlaki sonuçlarıyla da ilgileniyordu. “Faşistlerin ya da İranlıların yaptığı eylemleri gerçekleştirirken, dünyadan ihtiyacımız olan yardımı nasıl isteyeceğiz?” Hükümetin “nüfus mübadelesi konusunda şeytani bir öneriyi” nasıl kabul edebileceğini sorguluyor ve şöyle diyordu: “Nüfus mübadelesine rahat bir pozisyondan ulaşılmaz. Nüfus mübadelesine durumu o noktaya getirerek varılır.”

1948’den 1966’ya kadar askeri hükümet, ülkenin Filistin vatandaşlarına baskı yapmasının başlıca aracıydı. 1963 ve 1968 yılları arasında Mossad’ın başkanı olan Meir Amit, uygulamadaki politikanın çok kibar olduğunu düşünüyordu. “Yarım yamalak değil, kararlı bir uygulama” çağrısında bulunuyordu. Amit’in görüşü, “bir kamçımız var, onu yüksek ses çıkarmak için kullanıyoruz” ama “havayı kamçılıyoruz ve derinlerde bir yerde her şey büyüyor” şeklindeydi. Ve sözlerini, “Lütfen, eğer bir kırbacımız varsa – bunu kullanalım” diye bitiriyordu.

Polis şefi Yosef Nachas da “Arap kesimin mümkün olduğunca baskı altında tutulması zorunludur” diyerek, Filistin’li yurttaşların “henüz yeterince sömürülmediklerini” ekliyordu.

Askeri hükümetin komutanı ve ülkenin “Arap sorunu” konusundaki “uzmanlarından” biri olan Verbin, lafı dolandıran biri değildi. Yahudi yetkililerin karşılaştığı sorunu şöyle açıklıyordu: “Bugünün Arapları 17 yıl önceki Araplar değil. Çöl nesli tükeniyor. Taciz ettiklerimiz, evlerini aldığımız kişiler iyi olanlardır, onlarla iyi geçiniyoruz.” En kötülerinin, 1940’ların ortalarında doğanlar olduğunu söylüyordu. Sözlerini sakınmıyordu: “Yaklaşık yarım milyon Arap’ı kovduk, evlerini yaktık, topraklarını yağmaladık – onların bakış açısına göre – geri vermedik, toprak aldık… Kendi kendimize şunu söylemek istiyoruz, ‘Siz Araplar, yaptıklarımıza sevinmelisiniz’ [ama] biz toprağı çaldık ve çalmaya devam edeceğiz ve bizim bakış açımıza göre bu ‘Celile’nin kurtuluşu’” diyordu. Gölgesinde Arapların kovulacağı “bir savaş felaketi yaratmak söz konusu bile olamaz ve geleceğin neler getireceği bilinmez,” diyordu.

Tüm katılımcılar aynı görüşleri benimsemiyordu, ancak çoğunluğun “eşitlikten bahsedilmediği” konusunda hemfikir olduğu açıktı. Örneğin Danin, tartışmada alınan tecritçi duruşu eleştiriyordu. Başbakanlık Genel Müdür Yardımcısı Shmuel Ben Dor ise, “Burada ortaya atılan onca yolu konuşup aynı zamanda vatandaşa adil bir yaklaşım sergileyen yollardan nasıl bahsedebiliriz?” diye soruyordu.

Verbin, askeri hükümetin sertliğine yönelik eleştirileri reddediyor ve tartışmanın kapsamını genişletiyordu: “Biri Arapları taciz ediyorsa, o İsrail Devleti’dir… Arap sorunu konusunda en büyük Antisemitistler Yishuv [yani devlet] ve [ulusal] kurumlardır… Araplar konusunda zalim davranan biri varsa, bu bütün Yishuv’dur. Yishuv onları taciz ediyor ve daha uzun yıllar taciz etmeye devam edecek.”

1965 toplantısından bir buçuk yıl sonra, Aralık 1966’da askeri hükümet lağvedildi. Sonuç, bu İsrail vatandaşlarına uygulanan bazı kısıtlamaların ve denetimlerin kaldırılması ve ülkenin Yahudi vatandaşlarıyla eşitliklerinin artırılması oldu. Ama bu yeterli değildi. Yahudi kamuoyundaki pek çok kişinin askeri hükümetin haklı olarak lağvedilmesiyle birlikte Arap vatandaşlara yönelik ayrımcı politikanın da sona erdiğini düşündüğü açıktır. O zaman durum böyle değildi ve bugün de böyle değil.

Uygulamada, 1960’larda üst düzey güvenlik yetkilileri tarafından ifade edilen bakış açısı, devletin Filistin vatandaşlarına karşı tutumunu belirlemeye devam ediyor. Günümüzün üst düzey güvenlik yetkililerinin ülkenin Filistinli vatandaşları hakkında ne düşündüğünü öğrenmek için birkaç on yıl daha beklememiz gerekecek.

Adam Raz

Adam Raz, Akevot İsrail-Filistin Çatışma Araştırmaları Enstitüsü’nde araştırmacıdır.

Bu makale Haaretz’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş