Tarih boyu kadının mücadelesi ve kendisini ispatlamak zorunda kalma hali tüm mesleki alanlarda sürmüştür. Bunun temel nedeni kadınların, erkekler ile aynı kanuni haklara sahip olmamalarıydı. Tabi bu durum eğitimde, bilimde, politikada ve sporda kadına yer tanınmasına izin vermiyordu. Diğer bir durumu daha göz önünde bulundurmak gerekir ki o da kadını kalıplara sokan bilgi azlığından veya yanlış inanışlardan dolayı yetersiz, ayıp, yasak ve dogma olarak görülmesiydi. Şöyle ki, 1800’lerde baskın olan bir inanca göre “Her insan sabit miktarda enerjiye sahiptir” fikri yaygındı.

O dönemlerde olan inanışa göre enerji ekonomik kullanılmalıydı çünkü günlük sorumluluklarını insanlar yerine getirirken, bu enerjiyi boşa harcayacak bir iş için tüketmemelilerdi. Çünkü kadınların çocuk bakımı, evin temizliği, yemeği gibi tüm gün boyunca kullanacağı enerjiye ihtiyacı vardı ve ayrıca menstruasyon sırasında zayıflaşıp fiziksel aktiviteleri yapması kadın sağlığı için tehlikeli olarak görülürdü.

1800’lü yıllrda kadınların menstruasyonları sırasında hem kas hem de beyin fonksiyonlarının azaldığı kanısı hakimdi. Bu dogmayı da güçlendirmek amaçlı erkekler, kadınların fiziksel yeteneklerinde ve entelektüel becerilerinde hiçbir fark olmamasına rağmen regl olduklarında “Hasta oldun, yat dinlen” anlayışı ile kadına aylık evdeki çalışma iznini bu vesile ile tanıyordu.

Her şeye rağmen savaşçı kadınlar kendi aralarında tüm sorumluluklarını yerine getirdikten sonra eğlence amaçlı spor aktiviteleri yapmaya 1870 yıllarında başladılar. Bahçelerinde bulunan çamaşır ipinin üstünden birbirlerine top atıyorlardı. Tabi bu sırada üzerlerinde metrelerce enlemesine uzunluğu olan kloş etekleri ve üstlerindeki uzun kollu bluzları vardı. Burada rekabetten ziyade fiziksel aktivite ve kadın arkadaşları ile sosyalleşme temelli bir amaçla bir araya geliyorlardı.

1900’lü yılların başlarında kadınlar birçok alanda isimlerini duyurmaya başlarlar ve doğru kabul edilip yanlış olarak savunulanların aksini kadınların ispat etmeye başladığını görürler. Bu dönemde kadınlar resmi olmayan atletik kulüpler kurmaya başlarlar. Özellikle tenis, bowling, okçuluk ve kriket alanlarında Amerika’da kadınlar faaliyet gösterirler.

Fransız eğitmen Pierre de Coubertin 1919 yılında der ki “Her spor herkes için, bu sözü insanlar, tabi ki akılsızca bir ütopi olarak düşüneceklerdir. Bu beklenti beni rahatsız etmiyor. Ben bunu iyice düşündüm ve üzerine çalıştım ve biliyorum ki bu doğru olası bir şey” diyerek kadınların da spor yapmalarının hakkı olduğunu vurgulamıştır.

Biografie von Pierre de Coubertin, der Gründer der modernen ...
Pierre de Coubertin: modern olimpiyat oyunlarının yaratıcısı, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’nin ilk başkanı, 1896

Tarihte kadınlar arasındaki ilk üniversiteler arası yarışma, Bryn Mawr ve Vassar arasında planlı bir tenis turnuvasıydı. Fakat maalesef Vassar fakültesi kadın atletlerinin kolejler arasındaki rekabete katılmasına izin vermediği için iptal edilmişti. 1896 yılında kadınların üniversiteler arası atletizmde yarışan ilk takım olmanın onuru, Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’e karşı Stanford’a ve Washington Üniversitesi’ne karşı Ellensburg okulunun basketbol takımlarına ait olmuştur.

Üniversite kadınları için rekabetçi etkinlikler 1900’lerin başında arttı. Kadın spor liderleri sporda kadının yerini sağlamlaştırmak amaçlı kolejlerde görev yapan erkek beden eğitimi öğretmenlerin sabit fikirlerini kırmak amaçlı “Bir spordaki her kız ve her kız için bir spor” sloganı oluşturdular. Fakat bu girişim erkekler tarafından karşılıksız bırakıldı. Çünkü toplumun beklentileri, bir kadının yerinin ‘Evde’ olmasıydı, bu da spora katılımdan kazanılacak psikolojik ve fizyolojik faydaların olduğu fikrini bir kenara itti. Bu durum 1940’lara kadar büyük ölçüde değişmeden kaldı.

Contestants in the first tennis tournament, 1886.
İlk kadınlar tenis turnuvasının yarışmacıları, 1896

Kadının toplum içinde olan faaliyetlerinin erkekler tarafından onaylanması esasında bir zorunluluktan doğmuştur. O da 1940’lı yıllarda 2. Dünya savaşına birçok ülkenin girmesiyle başlar. Çünkü birçok kadının da askerlik hizmetine ihtiyaç duyulur. Ayrıca erkeklerin savaşa gitme mecburiyetiyle ülkelerinde erkeklerin arkalarında bıraktıkları işleri, kadınların iş gücü ile doldurma yönelimine gidilmiştir. Kadınlar bu fırsatı çok iyi kullanıp yapılan görevlerde eşit olduklarını gösterdiler. Bu kritik zamanlarda kadınların kazandığı benlik saygısı ve kendine güven, kadınların eşit haklarına yönelik hareketi teşvik etti. Birçok kadın, iş gücünde başarılı bir şekilde rekabet edebileceklerse, kesinlikle atletizm alanlarında rekabet edebileceklerine inandı ve inandırdılar.

2. Dünya Savaşı, ilk kadının profesyonel atletik takımının ortaya çıkışını da gördü. All-American Girls Beyzbol Ligi 1943 yılında, savaş nedeniyle iptal edilen Major League Beyzbol’un yerine geçme girişimi olarak başladı. 2. Dünya Savaşı sona erdiğinde, spor daha rekabetçi, üniversiteler arası ve okullar arası rekabet yaygınlaştıkça spordaki kadın örgütleri artmaya başladı.

All-American Girls Beyzbol Ligi, 1943

Türkiye tarihinde ilk kez 1936 yılında Berlin Olimpiyat Oyunlarına iki kadın sporcu ile katılmıştır. Diğer dünya ülkeleri gibi Türkiye’de kadınlar oy hakkını, çalışma hakkını, spor yapma hakkını savaşmak zorunda kalmadan Türkiye’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından 1930 yılında almışlardır.

Türkiye’den 1936 Berlin Olimpiyatlarına katılan ilk kadın sporcu ve ünlü bir arkeolog: Halet Çambel

Daha sonra dünyada 1964 tarihli “İnsan Hakları Yasası’nın” kabulü ile sonuçlanan Sivil Haklara yönelik baskı, kadınların ve azınlıkların statüsünün artırılmasına yardımcı oldu. Feminist bir aktivizm dalgası doğdu. Feminist aktivizm, kadın hakları konusundaki hareketi ileri sürdü. ABD, Eşit Haklar Değişikliği tartışmalarına karıştı. Bu tartışma, kadın sporuna katılanların bilincini artırdı.

1966’da üniversiteler arası yarışmaların yürütülmesine yardımcı olmak için Üniversitelerarası Kadınlar Sporları Komisyonu (CISW) atandı. 1967’de, Üniversitelerarası Kadınlar Atletizm Komisyonu (CIAW) olarak yeniden adlandırıldı. Kadınların spordaki hareketi hızla erkek atletizmiyle daha uyumlu bir duruma doğru ilerledi. 1969’da jimnastik ve atletizm içeren kadın sporları için bir ulusal şampiyona programı açıklandı. Bunu 1970 yılında yüzme, badminton ve voleybol izledi ve 1972’de basketbol eklendi.

AIAW (Kadınlar için Üniversiteler Arası Atletizm Derneği) 1971-1972 akademik yılına 278 tüzük kurumuyla başladı. 1981’e gelindiğinde kadınların üyelikleri 800’ü aştı. Misyonları, kadınlar için rekabetçi olan üniversite düzeyinde “Liderlik etmek ve yürütmek” idi. AIWA, atletik performansa değil, kız öğrencinin atletinin eğitimine odaklandı ve böylece NCAA’nın (Ulusal Üniversite Atletizm Derneği) ‘Kazan ya da öl’ tutumunu reddetti. Bunun yerine, AIAW spora katılımı en önemli unsurudur deyip spora kazancı vurguladı.

Sivil Haklar hareketi tarafından aranan daha büyük sosyal reformlar içindeki yeni feminizm dalgası, kadınları atletizmde daha fazla eşit muamele için yasama eylemine yaklaştırdı. Federal mevzuatın cinsel ayrımcılığı ortadan kaldırmak olduğu kavramı, 1960’ların sonunda ve 1970’lerin başında kadın gruplarının ana odağıydı. 1967’deki ilk ulusal konferansında, Ulusal Kadınlar Örgütü, kadınların erkeklerle eşit potansiyele tam olarak eğitim görme hakkını “Federal ve Devlet mevzuatı” ile güvence altına alan bir platformu kabul etti.

Amerika’da kadınlar ve kızlar 1970’lerden sonra spora daha fazla dahil oldular. Kolej kadınlarının atletik katılımı 1972’de % 15’ten 2001’de % 43’e yükselmiştir. Liseli kızların atletik katılımı 1971’de 295.000’den 2002-2003’te 2.8 milyona çıkmıştır.

Kadınların spora katılımının yavaş geliştiği görülebilir. Fakat özellikle Amerika’da başlayan ve tüm dünyaya yayılan kadın hareketinin ki bu 1800’lü yılların başlarından itibaren “Kadın yasal kişilik değildir” kanun maddesini değiştirmek için ölümü, hapis edilmeyi, toplum dışı ilan edilmeyi göze alarak eylemlerini yüzyıl boyunca sürdürmeleri sonucu şimdi içinde bulunduğumuz şartları elde etmemizi sağlamışlardır. Eşit hak hareketlerinin ortaya çıkmasına kadar kadınlar spor dünyasında ve kamusal alanda katılımcı olarak aslında binlerce yıl gerçekten bir yer bulamamışlardır.