Fotograf: Lenny Kuhne on Unsplash

Alexis Moraitis & Jack Copley

Yeni kitaplarında Benanav ve Smith, çalışma krizinin otomasyondan değil, küresel kapitalist ekonominin durgunluğundan kaynaklandığını iddia ediyorlar.

Dördüncü sanayi devrimi (veya Endüstri 4.0) geldi çattı. Yapay zekadan, yapay etlere ve 3D baskıya kadar yeni inovasyonlar hem çarpıcı malzeme bolluğu hem de insan işsizliğinin olduğu bir dünyada belirmenin eşiğinde gibi görünüyor. Yaklaşan bu teknolojik dönüşümü “kapsayıcı, insan merkezli bir gelecek yaratmak için bir fırsat” olarak memnuniyetle karşılayan Dünya Ekonomik Forumu’nun öngörüsü bu yönde.

Yine de bu parlak yaldızın altında, Endüstri 4.0’ın aslında devasa bir distopik bir teknolojik işsizlik geleceğiyle sonuçlanacağına dair derin bir endişe yatıyor. Bill Gates ve Elon Musk gibi ünlü girişimciler, “yapay zeka ve otomasyonun çalışanlar için doğurabileceği olumsuz sonuçlar karşısında kara kara düşünürken eski Dünya Bankası müdüründen, Avrupalı ​​sendika liderlerine kadar kamuya mal olmuş çeşitli kişiler yönetilmeyen otomasyonun istihdam üzerindeki korkunç sonuçları olabileceği konusunda uyarıyorlar. Birkaç can sıkıcı çalışma benzer korkuları destekliyor. Yaygın olarak alıntı yapılan bir araştırma, bilgisayarlara geçişle ABD’deki işlerin yüzde 47’sinin kaybedilme riski altında olduğunu iddia ediyor. Bir diğeri, çağdaş teknolojik değişimin – kentleşme, nüfus yaşlanması ve küreselleşmenin yanı sıra – ilk sanayi devriminden “on kat daha hızlı ve 300 kat daha büyük ölçekte” ortaya çıktığını tahmin ediyor.

Otomasyonla imtihanın sınırlarını çizmeyi ve bir çıkış yolu sunmayı amaçlayan bir literatür dalgası ortaya çıktı. Martin Ford’un Rise of the Robots (Robotların Yükselişi), Nick Srnicek ve Alex Williams’ın Inventing the Future (Geleceğin İcadı) ve Aaron Bastani’nin Fully Automated Luxury Communism (Tam Otomatik Lüks Komünizm) gibi kitapları, Endüstri 4.0’ın gerçekten de mevcut işgücünün büyük bir kısmını gereksiz hale getireceğini öne sürüyor, ancak bu genelleştirilmiş sefalete değil, bolluk içinde, sakin bir varoluşa yol açabilir. Bu tür argümanlar genellikle, otomasyon ile piyasa ekonomisini uzlaştırmak veya fütürist, post-kapitalist bir toplum yönünde bir adım atmak üzere hükümetlerin her vatandaşa düzenli nakit ödeme sağladığı Evrensel Temel Gelir’e (UBI) ihtiyaç olduğunu iddia ediyorlar.

Kısa süre önce yayınlanan iki kitap, hem yukarıda bahsedilen literatürü hem de otomasyonla ilgili daha geniş söylemi güçlü bir şekilde eleştiriyor: Aaron Benanav’ın Automation and the Future of Work (Otomasyon ve Çalışmanın Geleceği) ve Jason E Smith’in Smart Machines and Service Work (Akıllı Makineler ve Hizmet Sektörü İşleri). Her iki kitap da çağımızın emek tasarrufu sağlayan teknolojik değişim çağı olmadığını savunuyor. 1970’lerden bu yana zengin ekonomilerde işgücü verimliliği artışı (otomasyonun hızının bir göstergesi), 2. Dünya Savaşı’nı izleyen on yıllara kıyasla zayıftı. Eşi görülmemiş teknolojik dinamizmi deneyimlemekten uzak, uzun bir durgun yenilik dönemini yaşıyoruz.

Ancak otomasyonun kitlesel işsizlik yaratmak üzere olmaması, her şeyin tozpembe olduğu anlamına gelmez. Ufukta değil, şu anda derin bir iş krizi var. Dünyanın her yerindeki insanlar güvenli ve insana yakışır işler bulmak için mücadele ediyor. Benanav da, Smith de bu işlevsiz emek piyasasının nedeninin küresel kapitalist ekonominin durgunluğu olduğunu iddia ediyor.

YAVAŞLAYAN EKONOMİ

Ekonominin durgunlaştığı fikri, 2008 mali krizinin ardından güç kazandı. Ekonomik büyümenin hızla toparlanacağına dair ilk beklentiler hiçbir zaman gerçekleşmedi: merkez bankalarının ekonomiyi canlandırma çabalarına rağmen yatırım ve büyüme baskı altında kaldı. Eski Obama danışmanı Larry Summers, hükümetlerin piyasaları erişilebilir nakit ile doldurduğu, ancak firmaların bu parayı yeni yatırımlara kanalize etmediği günümüz paradoksunu tanımlamak için “uzun vadeli durgunluk” terimini popüler hale getirdi.

Bazı akademisyenlere göre bu sadece 2008 sonrası bir sorun değil: zengin ekonomiler 1970’lerden bu yana görece önemsiz kâr, yatırım ve GSYİH büyüme oranlarından muzdaripler. Benanav ve Smith’e göre bu kalıcı durgunluk, işgücü piyasasının zorluklarını açıklıyor. Yavaş büyüyen bir ekonomide, istihdamın büyümesi de yavaştır. Daha fazla insan daha az sayıdaki işi aradıkça, işçilerin ücretlerini veya koşullarını iyileştirmeleri daha zor hale geliyor çünkü işçiler kolayca değiştirilebiliyor. Sonuç, genellikle yanlış olarak otomasyona atfedilen artan işsizlik, iş güvensizliği ve eşitsizlik olmuştur.

Bununla birlikte, iki kitap, ABD Marksizminin iki aydınından, Robert Brenner ve Fred Moseley’den yararlanarak, ekonomik durgunluk için farklı açıklamalar sunuyor. Benanav, Brenner gibi, bugünün durgunluğunun köklerinin 2. Dünya Savaşı’nın ardından küresel imalat sektöründeki dönüşümlerden kaynaklandığını savunuyor. Savaştan sonra, ABD’nin dünya lideri olduğu endüstriyel teknolojiler Avrupa ve Japonya’ya ve ardından Kore ve Tayvan gibi yeni sanayileşmiş ülkelere yayıldı. Bu, “endüstriyel kapasite fazlası” yarattı, piyasaları üretilmiş mallarla doldurdu, çok fazla arz yarattı ve fiyatları ve kar oranlarını aşağı çekti.

Kârlılık azaldıkça, imalatçı firmaların yatırım yapma şevki azaldı. Bunun yerine, işçiler hizmet işlerine çekilirken, para finans piyasalarına kaydı. Bununla birlikte, hizmet sektörü bir büyüme motoru olarak imalatın yerini alamadı çünkü hizmetleri otomatikleştirmek zordur – masajın kalitesinden ödün vermeden bir masözün üretkenliği yükseltilemez. Sonuç, üretimin dinamizmini tükettiği, insanların ise zayıf üretkenliklerinden dolayı genellikle güvencesiz ve düşük ücretli hizmet işlerinde giderek daha fazla istihdam edildiği, orantısız bir küresel ekonomidir.

Smith ise aksine, Marx’ın “kâr oranının düşme eğilimi” teorisi aracılığıyla durgunluğu açıklarken Moseley’i izliyor. Şirketler, emek tasarrufu sağlayan teknolojiyi devreye sokarak rekabet güçlerini artırırlar. Bu, kapitalist sınıfın, emeğe kıyasla makinelere ve hammaddelere her zamankinden daha fazla para harcama eğiliminde olduğu anlamına gelir. Bununla birlikte, Marx, yalnızca üretimdeki emek harcamasının artı değer ürettiğini varsayar. Dolayısıyla, üretimde toplam maliyetlere göre daha az emek kullanıldığından, sonuç tüm ekonomi için düşen karlılıktır ve bu da yeni yatırımları caydırır.

Yine de Smith, durgunluğun bir diğer önemli nedeninin, değer üretmeyen işlerde istihdam edilen insanların oranının artması olduğunu savunuyor. Bu işler meta üretmez, ancak ya üretimlerini kolaylaştırır (bir fabrika amiri) ya da bunların dolaşımına yardımcı olur (bir kasiyer). Zamanla kapitalizm görece daha verimsiz işler yaratır çünkü bu tür işleri otomatikleştirmek daha zordur. Buna karşın üretken olmayan işçilerin ücretleri, ekonomide üretilen toplam değerden bir kesinti oluşturur, kârlılığı düşürür ve durgunluğu güçlendirir.

Benanav ve Smith, durgunluk konusunda farklı açıklamalar getirmelerine rağmen, sonuçlarının benzer şekilde ümitsiz bir resmini çiziyorlar. Zayıf büyüme koşullarında, Smith iki arketipsel şirketin ortaya çıktığına dikkat çekiyor: platform ve zombi. Platformlar, Google gibi tekel konumlarından muazzam gelir elde eden teknoloji devlerini içeriyor. Zombiler geri kalanı ifade ediyor – hiper rekabetçi piyasalarda kârlılığını korumak için mücadele eden, daha fazla borç alarak hayata tutunan şirketler. Benanav, şirketlerin ürettikleri gelirlerin yeni endüstriyel kapasiteye yatırım olarak dönme eğiliminde olmadığını, bunun yerine şirketin hisse senetlerinin piyasa değerini yükseltmek üzere, kendi hisselerini geri almak için kullanıldığını savunuyor. Bu kaskatı, iki parçalı iş sektörünün istihdam için korkunç sonuçları var.

ABD’ye odaklanan Smith, bar görevlilerini ve kişisel bakıcıları içeren kötü maaşlı bir “hizmetçi sınıfının” yükselişini anlatıyor. Böylesine zayıf istihdam beklentileri nedeniyle, birçok insan iş aramayı bıraktı. Benanav’ın odak noktası küreseldir. Ekonominin insana yakışır imalat işleri yaratma becerisi düştükçe, dünyanın mevcut iş gücü de arttı. Sonuç olarak, Küresel Güney’deki pek çok insan gayri resmi hizmet ekonomisinde hayatta kalmaya çalışmak zorunda – toplu taşıma araçlarında boya kalemleri satmak, kırmızı ışıklarda araba camları yıkamak, hatta karaborsada uyuşturucu, seks veya organ satmayı da bunlara ekleyebiliriz.

Smith esas olarak bu felaketi teşhis etmekle ilgilenirken, Benanav daha da ileri gidiyor. Durgunluğa yönelik politika tepkilerini değerlendiren Benanav, Keynes’ten ilham alan tekliflerin etkisiz olduğu sonucuna varıyor. Neoliberal olarak adlandırılan dönem, aslında, endüstriyel kapasite aşımını çözmede başarısız olan Keynesyen ekonomik teşvik için tekrarlanan girişimlere tanık oldu. Buna ek olarak, otomasyon teorisyenlerinin savunduğu solcu Evrensel Temel Gelir önerilerinin stratejik alanı yanlış anladığını iddia ediyor. Durgun bir kapitalizmde, Evrensel Temel Gelir için verilen mücadele kısa sürede daha az ekonomik kaynak için sıfır toplamlı bir savaşa dönüşecektir. Yatırımı durdurma kararları ekonomiyi rayından çıkarabileceğinden, kapitalistler bu yarışı kazanmak için daha iyi konumdadırlar.

Benanav, ilerlemenin tek yolunun kapitalistleri gerçek güçlerinden, yatırımı kontrol etme yeteneğinden yoksun bırakmak olduğu sonucuna varıyor. İnsanların kolektif emeğini demokratik olarak planlanmış bir şekilde koordine ettikleri, toplumsal açıdan yararlı olduklarına karar verildiklerinde emek tasarrufu sağlayan teknolojilerden yararlandıkları, ilham verici bir post-kapitalist toplum vizyonunun taslağını çiziyor. Böyle bir toplum, kimsenin onurlu bir yaşam için gerekli olan şeylerden yoksun olmaması ilkesine göre yönetilecektir.

Otomasyon teorisyenlerine karşı Benanav, bolluğun yalnızca belirli bir teknolojik ufka ulaşılarak elde edilmeyeceğini savunuyor. Bunun yerine, bolluğun “yalnızca toplumsal yeniden yapılanma yoluyla kavranabilen toplumsal bir ilişki” olduğunu ileri sürüyor. Endüstri 4.0 vaatlerinin gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın, artık daha iyi bir dünya mümkün.

DURGUNLUĞUN TEMELLERİ

Ana akım yorumcular ve küresel kurumlar, kapitalizmin yavaşlamasıyla kendi yöntemleriyle başa çıkıyor. Yine de, bunu toplumumuzun radikal bir şekilde yeniden tasarlanmasını gerektirmekten ziyade yenilikçi politikalarla ele alınması gereken teknik bir aksaklık olarak tanımlama eğilimindeler. Summers, çağdaş ekonomiyi, onarılması gereken şarj dinamosu bozuk bir arabaya benzetiyor, ancak “uzun vadeli durgunluğun kapitalizmde derin veya içsel bir kusuru açığa vurmadığında” ısrar ediyor. Bu tür ana akım teşhisler, Benanav ve Smith’in dünya ekonomisinin daha derin, yapısal rahatsızlıklarını yakalama çabasının tam tersidir.

Sözü edilen yazarların kitapları bu konuda çok ihtiyaç duyulan müdahaleleri kapsarken, önemli belirsizlikler içermektedir. Yazarların açıklamalarının, belgeledikleri ekonomik sorunları kapitalist ekonominin daha geniş çelişkilerine daha sağlam bir şekilde dayandıran kavramsal bir çerçeve aracılığıyla daha iyi yorumlanabileceğini iddia ediyoruz.

Benanav’ın yaklaşımında, kapitalizmin zorunlu olarak durgunluğa ve düşük işgücü talebine doğru eğilim göstermesinin nedenleri yeterince teorize edilmemiş. Muhtemelen, yeni, doymamış tüketici pazarlarının genişlemesiyle büyüme yeniden canlandırılabilir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonrasında, bu rol otomobiller ve dayanıklı ev eşyaları gibi seri üretim malları tarafından üstlenildi ve bu da neredeyse otuz yıllık hızlı bir büyüme ve tam istihdama yol açtı. Bununla birlikte Benanav, yeni pazarların ve teknolojilerin, hızla aşırı kapasite ile karşılaşacakları için, günümüzün gelişen küresel yavaşlamasını çözemediğinde ısrar ediyor. Yine de aşırı kapasitenin tam olarak neden böylesine kaçınılmaz bir tuzak oluşturduğu belirsizliğini koruyor.

Benanav’ın kapasite fazlası tezinin teorik yetersizlikleri, fikir babası Brenner’in yetersizliklerini yansıtıyor. Brenner’in tezi esasen durgunluğu çok fazla üreticinin sınırlı pazar payları için mücadele ettikleri aşırı rekabete bağlıyor. Piyasalar ne kadar kalabalıklaşırsa, yatırımlarını durdurmayı ve yerlerini daha üretken rakiplere bırakmayı reddeden işletmeler de o kadar inatçı hale geliyor. İşlerini kapatmaktansa, hali hazırda mevcut fabrikaları ve makineleriyle çaresizce gelir elde etmeye çalışıyorlar. Bu, yukarıda tartışılan azalan kârlılık sarmalıyla sonuçlanıyor. Bu teze göre, küresel durgunluk, piyasa rekabetinin koordinasyonsuz doğasından kaynaklanmaktadır.

Buna karşın durgunluk başıboş rekabetten kaynaklanıyorsa, o zaman bundan kurtuluş, daha verimli düzenleme biçimlerini uygulamaya yönelik siyasi iradeyi bulmaya dayanabilir. Piyasa dostu bir yaklaşım, “ordoliberal” tarzda aşırı kapasiteyi önleyerek, rekabet etmeyen işletmelerin tasfiyesini kolaylaştıran daha katı bir düzenleyici çerçevenin uygulanmasını önerebilir. Daha fazla devlet planlamasından yana bir strateji, umutlarını üretim üzerinde siyasi kontrol sağlayabilen ve yatırımı daha rasyonel bir şekilde planlayabilen aydınlanmış bir devlete veya uluslarüstü bürokrasiye bağlayabilir. Alternatif olarak, Keynesçi öneriler, endüstriyel kapasite fazlası tarafından üretilen emtia bolluğunu soğurmak üzere yeterli talep seviyelerini desteklemek için, durgunluk sorunuyla güçlü hükümet teşvikleri yoluyla uğraşılmasını gerektirir.

Benanav’ın Keynesyen rotayı reddetmesi, bunun 1970’ler sonrası dönemde devlet borçlarındaki artışların büyümeyi teşvik edemediğini kanıtladığını öne sürdüğü için, tatmin edici olmaktan biraz uzak. Yine de pek çok Keynesçi, hükümetlerin borçla beslenen harcamalarının sıradan insanların tüketim gücünü artırmaya ve dolayısıyla talebi doğrudan artırmaya kanalize edilmediğine itiraz edecektir. Buna karşın, özellikle 2008’den beri devletler, özel borç verme ve yatırımın geleceği yönündeki yanlış bir umutla mali sistemlerine büyük miktarda para enjekte ettiler.

Pek çok Keynesçinin ekonomik büyümeyi canlandırmak için savunduğu türden kamu altyapı harcamaları ve refahın yeniden bölüşümü kesintisiz bir şekilde denenmemiştir. Nihayetinde, endüstriyel kapasite fazlasının, devletlerin rekabeti düzenleme, yatırımı planlama veya talebi doğrudan canlandırma girişimlerine karşı neden kaçınılmaz biçimde kapalı olduğu açık değildir. Aynı biçimde, kıtlık sonrası bir toplum inşa etmek, kapitalizmin bozuk şarj dinamosunu onarmaktan niçin daha gerçekçidir?

Smith’in açıklaması zaman zaman karmaşık ve çözülmesi zor. Azalan karlılık, üretken olmayan emeğin yükselişi, bol miktarda ucuz emek ve hizmet sektörünü otomatikleştirmedeki teknik zorlukların tümü, kapsayıcı bir argümanla doğrudan bir araya getirilmeyen mevcut ekonomik rahatsızlığın bağlantısız kaynakları olarak görünüyor. Bununla birlikte, üretken olmayan emek kavramı Smith’in anlatısında kilit bir rol oynuyor.

Smith’e göre, üretken ve üretken olmayan emek arasındaki ayrım, imalat ve hizmetler arasındakinden daha önemlidir. Sonuçta, bir fast food işçisinin, bir montaj hattı operatörüyle bir bankacıyla olduğundan daha fazla ortak yanı vardır. Ana akım iktisatçılar, ekonominin gerçek sağlığını yanlış değerlendirmeye mahkumdur, çünkü hiçbir değer (Marx’ın kullandığı anlamda) üretmeyen, kolayca otomatikleştirilemeyen ve bu nedenle sisteme artan bir maliyet oluşturan bu tür işlerin büyümesini açıklayacak araçlardan yoksundurlar.

Bununla birlikte, çağdaş krizi verimsiz çalışmadaki uzun vadeli yükselişe dayandırmak iki temel güçlükle karşılaşır. Birincisi, verimsiz faaliyetlerin yükselişi, teknolojik olarak üstesinden gelinmesi gereken basit bir aksaklık olarak yorumlanabilir. Örneğin Smith, takip ve izleme cihazları gibi en son iş gücü tasarrufu teknolojisinin çoğunun verimsiz denetim işlevlerini otomatikleştirmek için uygulandığını öne sürüyor. Bu nedenle insan elinde olmadan, yapay zeka odaklı bir inovasyon dalgasının muhasebe, depolama ve hatta yasal danışmanlık gibi faaliyetleri otomatikleştirerek verimsiz ve üretken çalışmanın daha dengeli bir şekilde dağıtılmasına yardımcı olup olamayacağını merak ediyor.

İkincisi, belki de üretken ve üretken olmayan çalışma arasındaki ayrım, Smith’in araştırdığı temel olguyu açıklamak için hiç gerekli değildir. Smart Machines‘in son iki bölümünde Smith, üretken olmayan işten oldukça bağımsız olarak, üretimdeki verimlilik artışı, düşük üretkenlik ve düşük ücretli sektörlerin orantısız büyümesini kaçınılmaz olarak teşvik eden hizmetçi ekonominin yükselişini anlatıyor.

Makineler, sanayide insan emeğinin yerini aldıkça, işçiler başka sektörlerdeki işler için rekabet etmek zorunda kalıyor, bu da ister istemez ücretleri düşürüyor. Bunun sonucunda hizmet gibi emek yoğun sektörler istihdamın daha büyük bir payını alma eğilimi gösteriyor, ancak bu sektörler üretkenliği artırmaya pek istek duymaz çünkü işgücü maliyetleri zaten çok düşüktür. İmalatın emeği uzaklaştıran niteliği göz önüne alındığında, üretken olmayan işin azaltılması bile, sonuçta emeğin sömürücü, düşük üretkenlikli hizmet işlerine kitlesel göçünü engelleyemeyecektir.

ÇOK FAZLA ÜRETKENLİK

Kapitalizme ayırt edici özelliğini veren şey, tek taraflı olarak başıbozuk piyasa rekabetine ya da üretken olmayan emek kavramına odaklanmanın tam olarak özünü yakalayamadığı temel bir gerilimdir. Marx’ın keşfettiği bu gerilim, zenginlik ile değer arasındadır. İhtiyaçlarımızı doğrudan karşılayan faydalı mal ve hizmetler toplumumuzun gerçek zenginliğini oluşturur. Ancak kapitalist pazarda, bunlar fiyatlar ile ifade edilen belirli bir değeri temsil eden satılabilir ürünlerdir. Marx’a göre, farklı malların değeri, onları üretmek için gereken ortalama emek süresidir.

Kapitalist toplumun rekabetçi baskıları, firmaları giderek daha az emek kullanarak daha fazla mal ve hizmet üretmeye iter. Ortalamanın üzerinde işgücü verimliliğine sahip teknolojik olarak gelişmiş firmalar maliyetleri düşürebilir, mallarını rekabetçi bir şekilde fiyatlandırabilir, pazar payını ele geçirebilir ve ciddi kâr edebilir. Bu durum, endüstri liderleri tarafından belirlenen verimlilik standardına yetişmeleri için diğer firmalar üzerinde baskı oluşturur.

Firmalar böylelikle kendilerini sonu olmayan bir yarışa kaptırırlar – durmadan gelişen verimlilik sınırını sürekli olarak kovalamak zorundadırlar ya da yıkım riskiyle karşı karşıya kalacaklardır. Bu rekabet süreci ilerledikçe, servet ve değer arasındaki çelişki giderek daha fazla ön plana çıkar. Artık daha fazla mal ve hizmet daha kısa sürede üretilebildiği için toplumun refah stoğu büyür, ancak her bir ürünü üretmek için gereken ortalama emek süresi düştüğü için yaratılan değerin büyüklüğü yerinde sayar.

Zenginlik ve değer arasındaki çelişkili ilişki, kapitalist ekonominin neden tam da üretkenliği artırma dürtüsü yüzünden durgunluğa eğilimli olduğunu anlamak için genel bir çerçeve sunar. Kapitalizmin üretkenlik yarışı ilerledikçe, aynı miktarda insan emeği daha fazla miktarda mal üretebilir – başka bir deyişle, aynı büyüklükteki değer daha çok sayıda emtiaya yayılır. Firmaların eskisiyle aynı karı elde etmeleri için daha fazla mal satmaları gerekir. Bu dinamik, firmaları piyasanın tüketebileceğinden daha fazla çıktı üretmeye zorlar, fiyatları ve kârlılığı düşürür, yatırımı caydırır ve nihayetinde durgunluk koşullarını yaratır.

Bunun sonucunda ortaya çıkan yatırım yavaşlaması, Benanav ve Smith’in tanımladığı bir olgu olan daha fazla üretkenlik artışını engelleyebilir. Bu krizden korunmak için, bireysel şirketler maliyetleri düşürmeye, tekelci konumlarını savunmaya veya (eğer yapabiliyorlarsa) üretkenliklerini daha da artırarak rakiplerin müşterilerini çalmaya çalışırlar. Kapitalizmin üretkenlik dürtüsü, firmaların ancak birbirlerini harcamak pahasına su üstünde kalabildiği kuru gürültülü bir ekonomi ile sonuçlanır.

Benanav’ın, düşük işgücü talebinin sebebinin otomasyondan ziyade durgunluk olduğu yönündeki savı, bu iki süreç arasındaki içsel bağlantıları gözden kaçırarak gereksiz bir ikilem yaratır. Aslında, bugünün ekonomik krizi, dünün yüksek verimlilik artışını yansıtıyor. Kapitalizmde durgunluk, teknolojik ilerlemenin radikal zıttı değil, kaçınılmaz sonucudur. Sermayenin kâra olan açlığını giderememesine karşılık toplumun ödemesi gereken bedel budur. Kapitalizmde, artan üretkenlik ne işin zahmetini hafifletir ne de insanların isteğini azaltır. Daha ziyade, ücretle yaşayanlar için hayatı zorlaştıran, pörsüyüp gevşeyen bir ekonomiye katkıda bulunur.

Yeni pazarlar, devasa devlet yatırımları veya talepteki artıştan kaynaklanan ekonomik patlama, durgunluk ve eksik istihdam eğilimini dönem dönem geçici olarak yatıştırabilir. Bununla birlikte, üretkenlik arttıkça, zenginlik ve değer arasındaki bağlantısızlık da buna paralel büyür ve gerilemeyi engellemek için alınması gereken önlemler o kadar devasa olur. Günümüzde büyümeyi, hizmet sektöründe halen eksik istihdam edilen, kayıt dışı sektörde aşırı sömürülen veya istihdam istatistiklerinden tamamen kaybolan herkesi tam olarak istihdam etmek için gereken seviyelere çıkarmak için gerekli olan siyasi çabalar, devlet kapasitesinin sınırlarını zorlayacaktır.

Benanav ve Smith, ekonomik sistemimizin nasıl daha fazla toplumsal ilerleme sağlayamayacağını açıklayan, içinde olduğumuz açmazı anlamamızı sağlayacak çok önemli rehberler yazmışlar ve Benanav, kapitalist olmayan bir geleceğe dair inandırıcı bir vizyon ortaya koymuş. Yine de dünya ekonomisinin berbat gidişatının kökleri, üretkenlik potansiyeli, azalan ekonomik canlılığıyla orantılı olarak artan bir sistemin – zenginliğin yalnızca hayatı giderek daha güvencesiz hale getirerek genişlediği bir sistemin – içsel mantığında aranmalıdır.

Alexis Moraitis, Lancaster Üniversitesi’nde Uluslararası Politik Ekonomi alanında öğretim üyesidir. Fransız siyaseti, devletin kapitalist ekonomideki rolü ve Marx’ın değer teorisi üzerinde çalışıyor. Şu anda Fransa’daki endüstriyel gerilemenin ekonomi politiği üzerine bir kitap projesi üzerinde çalışıyor.

Jack Copley, Bath Üniversitesi’nde Politik Ekonomi alanında öğretim üyesidir. Finansallaşma, devlet teorisi ve kapitalist gelişmenin dinamikleri üzerine çalışıyor. İngiliz devletinin finansallaşmanın ilerlemesindeki rolü üzerine Oxford University Press tarafından yakında yayınlanacak olan bir kitabı var.

Bu makale ROAR’da yayınlanan İngilizce orijinalinden Türkçeye çevrilmiştir.

Çeviren: Irmak Gümüşbaş