devlet ve demokrasi

Plutus, Aristophanes’in (M.Ö.456- M.Ö.386) yazdığı ve ilk olarak M.Ö.408’de sahnelenen bir komedyadır. Türkçe “zenginlik” anlamına gelen Plutus, bir tür politik mizah oyunudur ve bu oyunda  zenginlik tanrısı Plutus başroldedir. Komedyanın Babası olarak da bilinen Aritophanes, Atina toplumunun antik çağdaki halini en iyi betimleyen yazarlardan biri olarak kabul ediliyor. Wikipedia, onun hazırladığı otuzun üzerinde oyundan sadece on bir tanesinin günümüze ulaştığını söylüyor. Yine Wikipedia’ya göre Aristophanes’in kullandığı keskin dilin Atina’nın toplumsal dinamikleri üzerinde yarattığı etkileri dönemin düşünürleri tarafından da kabul gören bir gerçek. Örneğin Platon bile Aristophanes’in “Bulutlar” isimli eserinin daha sonra Socrates’in yargılanmasına neden olan etmenlerden biri olduğunu iddia etmiş.

Plutus dışında oyunun başrollerinde Atinalı ihtiyar ve yoksul bir çiftçi olan Chremylus ile onun kölesi Cario vardır. Chremylus mütevazi, dürüst ve ahlâklı biri olmasına rağmen yoksulluktan kendini kurtaramamış olmaktan şikayetçidir. Chremylus’un ilk sahnedeki repliği şöyledir:

“Tapınak hırsızları, politikacılar, dalkavukluk yapan g..t yalayıcılar, ahlâksızlar-hepsi de akıl almaz derecede zengin olmuşlar işte! Bak şunlara! Hepsi de çoktaaan köşeyi dönmüş!”

Köle Cairo da ilk sahnede durumuna isyan eder:

“Ey yüceler yücesi Zeus ve diğer kutsal tanrılar! Aptal bir adamın kölesi olmak katlanılmaz bir çileymiş meğer!…..Biz kölelerin kaderi böyle; bedenlerimiz bize değil bizi satın alanlara ait!”

Chremylus yoksulluktan kurtulmak için Delphi’deki kahine danışmaya gider. Apollo’nun kehanetine göre tapınaktan çıkar çıkmaz gördüğü ilk kişiyi takip etmesi ve evine götürmeye ikna etmesi gerekmektedir. Yaşlı çiftçi kendisine söyleneni yapar ve karşısına ilk çıkan kişiyi durdurur ama bu adam kördür. Oyun ilerledikçe bu kör adamın zenginlik tanrısı Plutus olduğu çıkar ortaya. Hem kör hem de paçavralar içinde dolaşan ve leş gibi kokan Plutus’un bir tanrı olduğuna inanmak zordur:

Plutus: Bunu bana Zeus yaptı! Ölümlülerden nefret eder. Ben henüz gençken ona sürekli şöyle diyerek tehdit ederdim; büyüyünce sadece onurlu, bilge ve ahlâklı kimseleri ziyaret edeceğim. O da buna karşılık gözlerimi söküp aldı benden, kimin kim olduğunu seçemeyeyim diye yaptı bunu tabi.

Böylece Chremylus ve kölesi Cairo neden ahlâksız ve sahtekârların zengin olurken, dürüst ve iyi insanların yoksul kaldıklarını anlar. Uzun tartışmalardan sonra Plutus’u eve götürmeye ve gözlerini tedavi etmeye ikna ederler. Bu tanrının tekrar görmeye başlaması demek zenginliğin sadece hak edenlere dağıtılması anlamına gelecektir. Ancak Plutus Zeus’un gazabından korkar.

Burada tedaviye başlamadan önce yoksul çiftçi ve kölesinin Plutus’u ikna etmeye çalışırken söyledikleri dikkate değerdir:

Chremylus: neden Zeus diğer tanrılar üzerinde hükümdardır?

Cario:  çünkü diğer tanrılardan daha fazla parası var

Chremylus: söyle şimdi, onca parayı kim sağlıyor ona

Cario: İşte bu herif! (Plutus’u işaret ederek)

Chremylus: ve hatta biz ölümlüler, Zeus adına kurbanlar adayıp ne için dua ediyoruz? Bu heriften biraz nasiplenmek için değil mi?

Cario: Zeus aşkına kesinlikle öyle! Herkes bu heriften bir pay almayı diliyor. Her şeyden önce zenginlik! Her şeye rağmen zenginlik! En sık okunan dua budur: Bana zenginlik bahşeyle yüce Zeus!

Bunca adaletsizliğin nedeni Plutus olduğuna göre buna son verecek olan da O’dur. Plutus bunu nasıl yapacağını tam anlamayınca;

Chremylus: Eğer sen istersen insanların boğalar kurban etmelerini imkansız kılabilirsin ve hatta her türlü kurban işine son verebilirsin!

Plutus: ama nasıl?

Chremylus: elbette kurban kesmenin maliyetini yükselterek. Onlara bu kadar çabuk bir şekilde para vermez isen boğa almaya güçleri yetmez ve kurban kesemezler artık dimi? Bak sen eğer istersen, Zeus’un krallığını alt üst edebilirsin.

Chremylus ve Cairo bu hayatta tüm acıların ve kötülüklerin nedeninin para kazanma hırsı olduğunu örneklerle anlatırlar. Köleliğin, ticaretin, Meclisin, savaşların ortaya çıkmasının nedeni paradır, hatta Pers Kralının yaptıklarının, askerlerin, hazinede görevli bürokratların hepsinin derdi paradır.

Chremylus: …senin varlığınla yetinen olmamıştır hiç!

Plutus’un korkusunu yenmek için Chremylus ekler:

“Açlık sınırında yaşamak zorunda olan nice dürüst insanlar var, hepsi katılır bize”

İkna olan Plutus’u tedavi için Asklepios’un (Yunan mitolojisinde tıbbın ve sağlığın tanrısı) tapınağına götürürlerken yolda fakirlik tanrıçası ile karşılaşırlar. Fakirlik Tanrıçası tüm sevinçlerin kaynağının kendisi olduğunu (bizim Diyanet İşleri Başkanının sözlerini anımsatırcasına), eğer herkes zengin olursa tembelliğin baş göstereceğini ve yaşamak için gerekli işleri kimsenin yapmayacağını söyleyerek onları vazgeçirmeye çalışır. Fakirliğin zenginlikten daha iyi bir şey olduğunu şöyle savunur (burada DİB Başkanından farklılaşır):

“Dilersen politikacılara bakalım biraz da. Bütün ülkedekilere. Fakir bir hayat sürdükleri zaman halk için hayırlı her türlü işi yaparlar. Fakat halkın parasıyla zengin olur olmaz da hemen sahtekarlığa başlarlar. Fakir halkı sömürmek için her türlü dalavereye başvururlar.”

Yoksul çiftçi ve köleyi ikna edemeyen Fakirlik tanrıçası, Plutus’un gözlerinin açılmasından sonra herkesin pişman olacağını söyleyerek sahneyi terk eder. Sonrasında  Chremylus ve Cairo, Asklepios tapınağına giderler ve Plutus’un gözünü açtırırlar. Üçüncü sahnede tüm dürüst ve ahlâklı insanların zengin olduğunu görürüz. Ancak eski servetlerini kaybeden bazıları bu durumdan rahatsız olacaktır ve dördüncü sahnede bunlarla tanışırız. Bunlardan birisi muhbirdir, kendisini devlet bünyesinde bir fahri danışman olarak tanıtır. Vatansever olduğunu ve insanların yasalara uygun hareket edip etmediğini takip ederek memlekete faydalı işler yaptığını savunur. Bu sahnedeki replikler de bizlere pek yabancı gelmez:

Adil adam: Fakat bu işi yapmak için yargıçlarımız var zaten!

Muhbir: elbette öyle, fakat yürütme işi kimin elinde?

Adil adam: işgüzarların!

Muhbir: …memleket meseleleri benim meselemdir! Ve hatta koruyucusu da benim!

Çiftçiler ve Adil Adam, Muhbirin üstünü başını soyup onu öylece gönderirlerken kızgın Muhbirden yine çok tanıdık bir tehdit repliği duyarız:

Muhbir: “ ..memleket yasalarını çiğneyerek demokratik düzeni yıkmaya çalışmak suçuyla yargılatacağım sizi ve hatta Meclis’in onayına gerek kalmadan!

Yeni gelir dağılımından rahatsız bir başka kişi de fakir sevgilisini kaybeden ihtiyar bir kadındır. Zengin olunca onu terk edip giden genç adamın derdine düşmüştür. Son sahnede ise bu işten rahatı kaçan bir tanrı belirir. Bu tanrı, Zeus ve Maia’nın oğlu olan ve tanrıların en kurnazı, en hırslısı sayılan Hermes’ten başkası değildir. O da ölümlülerden artık hiç kurban, adak vs alamadığından yakınır. Mevcut durumda ölümlüler, tanrılardan daha refah bir hayat yaşadığı için onlara katılmak istediğini söyler.

Hermes: Vatan, karnının doyduğu ve güzel bir hayat sürebildiğin yerdir!

Cario: peki senin bizimle yaşamana izin verirsek karşılığında ne alacağız o zaman?

Hermes: Kapıları Menteşeleri Koruyan Tanrı olayım, hırsızları önlerim

Cario: Kapıları Menteşeleri Koruyan Tanrıya ihtiyacımız yok bizim

Bu replikler insanlarla tanrılar arasındaki karşılıklılık ilişkisine güzel bir örnektir. Daha sonra Hermes başka işlere de yarayabileceğini göstermek için sırasıyla Arabulucu Tanrı, Sahtekarların Koruyucusu Tanrı, Sporu Koruyan Tanrı olmayı teklif eder ve Cairo bunlardan sonuncusunu kabul eder istemeye istemeye.

Plutus’un gözlerinin görmeye başlamasından şikayetçi olan diğer kişi de Rahip’tir. Kimse kurban kesip adak sunmadığı için aç kalan Rahip, Zeus’u bırakıp gelmiş artık onlarla yaşamak istemektedir. Tam burada öğreniriz ki Zeus, Rahipten de önce davranmış ve yoksul çiftçinin evindeki Plutus’un yanına gelmiştir.

Sonunda, Chremylus ve beraberindekiler Plutus’u Hazine Odasının koruyucusu olarak Akropolis’teki eski makamına yani Athena tapınağındaki yerine götürmeye karar verirler. Plutus arkasından onu takip eden Chremylus ve ailesi, köleler, rahip, Hermes ve Zeus hep birlikte  dizilerek sahneyi terk ederler.

Güncelliğini hiç kaybetmemiş bu oyun sosyal bilimciler için pek çok sorunsal barındırıyor içinde.  Sanat tarihçileri ve Antik Yunan araştırmacıları ise daha çok demokrasi ve tiyatro arasındaki ilişki üzerine kafa yormuştur. Bu alanda hakim anlayışa göre Aristophanes’in oyunları gibi politikacıları ve soyluları hicveden oyunların sahnelenmesi demokrasinin faziletleri olarak görülmelidir. Atina demokrasisinin ifade özgürlüğüne yer açmış olması elbette iyi bir şey. Peki demokrasi her zaman özgürlüklerin garantisi midir veya demokrasi eşitliği sağlama amacını taşır mı?  İşte bu yazıda, Atina demokrasisinden yola çıkarak demokrasinin insanlığın icat ettiği en iyi rejim (özgürlük ve eşitlik ideallerini birlikte gerçekleştiren) olmadığı argümanını Karatani’nin görüşleri bağlamında tartışmaya açmak istiyorum.

Atina’yı tanrılardan ayrı düşünmek imkansızdır. Nasıl yerleşik hayata geçiş beraberinde zenginlik ve güç birikimini getirerek sınıf ayrılıkları ve devletin ortaya çıkmasına neden olmuşsa, inanç bakımından da animizm den ( göçebe avcı-toplayıcı toplumların inanışı) büyüye doğru bir evriliş görürüz. Bu tür toplumlarda baş rahibin statüsü de yükselir.

Burada Tanrılar aşkın ve insan zihninin kavrayışının ötesindedir ama insanlar armağan ve dualar sunarsa tanrılar insan taleplerine yanıt vermek zorundadır. Karatani, Weber’in “büyünün bozulması” kavramını “Tanrının bir şeylere zorlanması fikrinin zayıflaması” olarak yorumladığı “İzonomi ve Felsefenin Kökenleri” kitabında insan biçimindeki Tanrıları eleştiren İyonya felsefesini ele alır. Doğa felsefesinin de tıpkı evrensel dinler gibi bir büyü bozumu süreci ortaya çıktığını ileri sürer. Ancak insan yapımı düzenden (nomos) şüphe etmeyi ve doğayı (physis) takip etmeyi savunan İyonya doğa felsefesinde modern bilimi haber veren düşünce biçimlerini görüp bu felsefenin diğer yönlerini görmezden gelmenin günümüzde yaygın bir durum olmasından yakınır. Karatani, İyonyalı filozofların yalnızca fiziksel dünyayla ilgilenip diğer alanlara kayıtsız kalmışlar gibi algılanmasının sorumlusu olarak Platon ve Aristoteles’i gösterir. Platon ve Aristoteles, Sokrates öncesi filozofları doğa filozofları olarak tanımlayarak, felsefenin dikkatini ilk kez etik soruşturmasına yöneltmesinin Sokrates’le başladığını iddia etmişlerdir. Bu, felsefenin gerçek anlamda Atina’da başladığını söylemek ve İyonya’yı görmezden gelmek demektir (Karatani, 2019, s.25).

Atina merkezli bu perspektif, Antik Yunan’ın ayırt edici özellikleri olarak görülen ne varsa her şeyin İyonya’da başladığı gerçeğini unutur. Mısır, Mezopotamya ve Antik Yakındoğu’nun teknolojisi, dini ve düşüncesinin kesiştiği İyonya; alfabe, paranın kullanılması, polis’in ilkelerinin kurumsallaşması açısından öncüdür. Homeros’un eserleri bile İyonya lehçesinde yazılmıştır. Genelde Antik Yunan polisinin akrabalıkla tanımlanan daha eski klan toplumlarının aksine özerk bireysel tercihle kurulduğu ileri sürülür. Oysa bu ilke de önce İyonya’da başlamıştır.

Atina’nın toplumsal yapısına daha yakından baktığımızda, dört toplumsal katmana dayandığını görüyoruz: Hane (oikos), klan (genos) kardeşlik ve akrabalık (Phyatry), kabile (phylai). Yani Atina artık gerçek anlamda bir klan toplumu olmasa da kabile gelenekleri hala korunuyordu. Bu gelenekleri sona erdiren ve insanları bir demos a dönüştüren Kleisthenes’in M.Ö. 508’de yaptığı reformlardı. Bununla birlikte söz konusu reformlar, akrabalık haklarını aşan, bireylerin özerk toplumsal sözleşmesine dayanan polis türünün oluşmasına sebep olmamıştı.  Örneğin çoğunlukla Atina’nın zirvesi olarak görülen Perikles’in çağında bile yurttaşlık akrabalıkla belirleniyordu. Ve yabancılar diğer polislerden gelen insanlar dışlanıyordu (Karatani, 2019, s.27).

Bu anlamda Atina Polis’i Yunan bölgelerinin dışında bulunan ve doğası itibariyle kabile konfederasyonları olan şehir-devletlerden özünde farklı değildir. Onu farklı kılan despot bir devletle sonlanmamasıdır. Kabile konfederasyonları olarak oluşmuş şehir-devletlerin aralarındaki ihtilaflar sonucu despot bir devletle sonlandığını tarihten biliyoruz; Mezopotamya, Mısır ve Antik Çin gibi. Yunanlar ise bu yolu izlememiş, bunun yerine birkaç özerk polis oluşmuştur. Karatani’ye göre bunun nedeni, Devletin oluşmasına olanak vermeyen bir ilkedir ve bu da İyonya kültür ve siyasetinden Atina’ya yansımıştır. Yani Yunan devletlerinin despot bir merkezi devlete dönüşmemesinin nedeni İyonya’dan gelen izonomi fikridir. Bu bakımdan Atina felsefesi tek kelimeyle, İyonya kökenli fikirleri bir yandan bünyesine katarken bir yandan da bunları alt etme çabası olarak görülebilir. Ayrıca bu çaba salt felsefi bir sorun değil aynı zamanda siyasal bir sorundur da (Karatani, 2019, s.28)

Özetle, Antik Yunan’da demokrasinin gelişimi anlatılırken merkezde Atina’nın gösterilmesi bir hatadır, merkez İyonya olarak görülmelidir. Ama bir yandan da doğrudur çünkü İyonya’da olan demokrasi değil izonomi idi. Demokrasi çoğunluğun egemenliği/hükmetmesi iken izonomi hükmetmenin olmadığı bir düzene denk düşer. Bunun İyonya’da ortaya çıkmasının nedeni ise İyonya’daki göçmenler arasında mevcut klan ve kabile geleneklerinin terk edilmiş, kısıtlama ve imtiyazların kaldırılmış ve yeni bir sözleşme topluluğunun doğmuş olmasıdır. Bir tür gönüllü yurttaşlık söz konusudur. Sparta ve Atina’da ise kabile geleneklerinin devam etmesi, zamanla polis içinde eşitsizlik veya sınıflar arası karşıtlıkların çıkmasına neden olmuştur. Böyle bir durumda da izonominin uygulanması yalnızca demokrasiyle yönetimde veya çoğunluk egemenliği ilkesiyle mümkün olabilirdi diyor Karatani.

İyonya ile diğer Antik Yunan polisleri arasındaki baka bir fark da para ekonomisinin yarattığı sonuçlardır. Para ekonomisi Yunan ana karası polislerinde ciddi sınıf eşitsizliklerine yol açıp, yurttaşları sözleşmeli köleliğe sürüklemiştir. Sparta bu olumsuz gelişmeyi kontrol altında tutmak için kesin surette ekonomik eşitlik dayatmış ama bunu özgürlük pahasına elde etmiştir. Atina ise özgürlükleri ve pazar ekonomisini muhafaza ederek eşitlikten ödün vermiştir. Bu Atina demokrasisidir. Öte yandan, İyonya’da bir para ekonomisi geliştirilmiş olsa da bu durum ekonomik eşitsizliğe yol açmamıştır. Çünkü İyonya halkı geleneksel hükümranlık ilişkilerinden uzaktı ve izonomi soyut bir eşitlik fikrinden ibaret değildi. İnsanlar gerçekten de ekonomik bakımdan eşitti. İyonya’da toprak sahibi olmayan bir kişi başka birinin toprağında çalışmak yerine rahatlıkla yeni bir şehre göç edebilirdi bu da büyük toprak sahiplerinin ortaya çıkmasına izin vermiyordu. Bu anlamda özgürlüğün eşitliğe sebep olduğunu söyleyebiliriz.

İki toplumun üretim güçleri ve ilişkileri de farklıdır. Atina yurttaşları resmi statüye göre çiftçi olsa da pek azı fiili olarak tarımla uğraşıyordu. Savaşları sürdürebilmek ve siyasi işleyişe katılabilmek için kölelerin emeğine bel bağlamak zorundaydılar. Kölesiz bir toprak sahibi yurttaşlık yükümlülüklerini yerine getiremezdi. Bu anlamda köleler yurttaşlığın bir koşuluydu. Aristophanes’in oyununda gördüğümüz gibi yoksul bir çiftçinin bile kölesi vardır. Dolayısıyla demokrasinin gelişmesi daha fazla köleyi zorunlu kılmıştır. Zaten Atina yurttaşları emeği, kölelerin işi olarak hor görüyorlardı tıpkı zanaatkârlığı küçümsedikleri gibi. Bu İyonya’dan en büyük farklarından birisidir. İyonya’da izonomi bağımsız çiftçilik, ticaret ve üretimin gelişmesinin bir parçası olarak şekillenmişken, Atina demokrasisi sadece askeri nedenlerle veya savaşçı-çiftçi bir sınıfın taleplerine yanıt olarak şekillenmişti. Ayrıca köle emeğine dayanan Atina ve Sparta’da büyük ölçekte köle alımı ve bunun sonucunda patlak verebilecek isyan ve firarları engelleme ihtiyacı militarist bir devlet gerektiriyordu. Dolayısıyla Atina demokrasisi her şeyden önce devletin ayakta kalması için gerekiyordu, halkın refahı için değil.

Karatani, bunlardan yola çıkarak para ekonomisinin kendi başına eşitsizliğe yol açmayacağını, ancak siyasal güçte eşitsizlik varsa servet eşitsizliğinin oluşabileceğini iddia eder. Siyasi iktidarın toprak sahibi soyluların elinde olması Atina’daki sınıf ayrılıklarının katlanarak artmasına neden olmuştur. Örneğin devlet tarafından tekelleştirilen denizaşırı ticaretinden elde edilen yüksek kârlar. Genel olarak uzak ülkelerle ticaret devlet tarafından yürütülür. Bu süreç bürokratlar tarafından yönetilebilir veya tüccarlara bırakılıp vergilendirmeyle kontrol edilebilir. Bu açıdan Atina da istisna değildir. Atina’da ticaret yerleşik yabancılara bırakılmıştır. İyonya’da ise ticaret, tüccar ve üreticilerden oluşan ağlar tarafından yürütülüyordu. Devlet tekeli olmadığından İyonya’da ticaretten gelen kârlar  da eşitlenmiştir.

Antik Yunan’a bu yolculuk liberal demokrasinin aşamadığı ikilemi gözler önüne serer: özgürlük ve eşitlik arasındaki ödünleşme (trade-off). Özgürlük hedeflenirse eşitsizlikler doğar, eşitlik hedeflenirse özgürlükten ödün verilir. Antik Yunan bağlamında Sparta bir tür devlet sosyalizmiyken Atina bir tür liberal demokrasi idi. Yani ekonomik eşitlik uğruna özgürlüğün feda edildiği Sparta’nın aksine, Atina’da bir pazar ekonomisi ve ifade özgürlüğü vardı fakat bu ölçüde de eşitsizlik ve sınıf ayrılığı ortaya çıktı. Atina demokrasisi zenginliğin yeniden bölüşümüyle insanları eşit kılmaya çalışan bir sistemdir ama öte yandan bu demokrasi üyelerinin homojenliğine dayanıyor, heterojenliği dışlıyordu.

Örneğin, Atina sisteminin altın çağı olarak görülen Perikles döneminde bile Atina demokrasisi yalnızca kölelerin ve bölgeye yerleşmiş yabancıların sömürülmesi değil ayrıca diğer polislere boyun eğdirilmesi sayesinde gerçekleştirilmişti. Perikles, diğer polislerden haczedilen paraları, meclise katıldıklarında yurttaşlara yevmiye olarak dağıtıyordu. Başka bir deyişle Atina’nın doğrudan demokrasisi emperyalist genişlemeyle mümkün olmuştu. Karatani’ye göre doğrudan demokrasi halkı kışkırtan demagogların ortaya çıkmasına da yol açmştır (Karatani, 2019, s.32). Tıpkı Aristpohanes’in oyunundaki gibi kendilerini devleti korumakla görevli gören, muhalifleri demokratik düzeni yıkmakla suçlayan “vatansever” devlet danışmanları türemiştir bu demokraside. Halkın yoksulluğu da Tanrılarla insanlar arasında bir karşılıklılık ilişkisi (dileği için kurban sunmak) rahiplerin zenginleşmesini sağlamıştır. İyonya felsefesini sevmemelerinin nedeni insana benzer tanrıları eleştirmeleridir. Socrates de bu nedenle infaz edilmemiş midir?

Sonuç olarak, bugünkü çağdaş demokrasiye sıkıntı veren çelişkileri Atina’da görmek mümkün ama çözümü orada aramak yanlış. Başka bir deyişle, Atina demokrasisini model almak modern demokrasinin sorunlarını çözmemize olanak vermeyecektir. Liberal demokrasiyi aşmanın yolu özgürlük ve eşitliğin birbirini besleyerek gerçekleştiği izonomi fikrinde yatmaktadır. Ama günümüzde sadece zenginlik tanrısının değil özgürlük tanrısının da kör olduğunu düşünürsek Atina demokrasisinin hakkını teslim etmek lazım. 25 asır önce sahnelenen böyle bir oyun yeni Türkiye’de hayal bile edilemeyecek bir özgürlük düzeyini göstermiyor mu?

Aman “vatansever” muhbirler duymasın!

Kaynaklar:

Kojin Karatani (2019), İzonomi ve Felsefenin Kökenleri, Metis, 2. Baskı Çev:Ahmet Nüvit Bingöl

Aristophanes (2019), Plutus (Zenginlik), Töz Yayınları, Eviren ve Çeviren: Yılmaz Güleryüz