dersim üzerine 6. bölüm

37. §) Dersim’de yaşanan onca vahşetin “nedeni”ne gelince, meseleye dört alt başlıkta değinebiliriz.

VI.1) MUSTAFA KEMAL İLE SABİHA GÖKÇEN

38. §) Carl Gustav Jung’un, “İnsan, karanlığın bilincine vararak aydınlanır,” satırları 1937-1938’in “nedeni”ni kavramak için yol gösterici bir aforizmayken; “Atatürk”(!?) ve Kemalist sistemsiz Dersim anlaşılamaz…

Siz bakmayın; “Ulu Atam, sen hiç kaygılanma. Ulusun bu komutu çok zor koşullar içinde de olsa sonsuza dek yerine getirecektir. Anıtkabir’inde çiçekler içinde huzurla yatışını sürdür,” andı eşliğinde “Kurtuluş’tan sonra 1923’te Başkomutan Mustafa Kemal’in öncülüğünde oluşturulan Cumhuriyetimize karşıtlığa Dersim İsyanı araç olarak kullanıldı,”[220] zırvasına!

Ya da “Birçok belge ve kitap, Dersim harekâtının Atatürk’ün bilgisi ve emrinde yapıldığını ortaya koyuyor. Ancak harekâtın çeşitli evreleri var. Son ve en korkunç evre, yani binlerce sivilin katledildiği evre 1938’e, Atatürk’ün hasta yatağına düştüğü yıla tekabül ediyor. Atatürk’ü aklamaya çalışmıyorum. Gerçekleri bilmek hakkımız. Yeni bilgiler ışığında Atatürk’e bakışımız değişebilir. Ama 3500 vuruşluk sütunlara sığdırılan ‘Facianın bütün sorumluluğu Atatürk’e aitti’ kolaycılığı ve sığlığı demokratik cesaretten ziyade siyasi fırsatçılık kokuyor,”[221] türünden ucuz mazeretlere sığınan Amberin Zaman’a!

Veya Tunceli eski CHP Milletvekili Nurettin Karsu’nun, “Vurgulamak istediğim şudur: 1937’de hastalık/yorgunluk belirtileri ortaya çıkan, 22 Ocak 1938’de Dr. Nihat Reşat Belger tarafından siroz hastalığı teşhisi konulan ve özel doktoru Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp tarafından da aynı teşhisin paylaşılmış olduğu Atatürk, 1938 yılı boyunca ağır hastalığın pençesi altındadır. Ankara’dan ve devlet erkânından uzakta bir durumda İstanbul’da hasta yatağında tedavi görmekteyken, Dersim’de gerçekte neler olup bittiğinden haberdar olması ve olayları yönlendirmesi olanaksızdır. Kaldı ki, Atatürk’ün Alevî toplumuna karşı duyduğu yakınlığın ve Alevîlerin de Atatürk’ü ve devrimlerini destekledikleri pek çok kaynakta bulunabilecek olgulardır,”[222] mistifikasyonlarıyla gerçeğin gölgelenmesine!

Ve nihayet, “Dersim olayına katliam mı diyorsunuz, soykırım mı?” sorusunu “Katliam. Soykırım sistemli, süreli bir zürriyetini kurutma hareketidir. Bastırma yöntemlerine baktığınız zaman ne Şeyh Sait ne de Dersim isyanında bundan bahsedemeyiz,” diye yanıtlarken; yine “Alevîler Dersim’le Atatürk’ü yan yana getirirler mi?” sorusunu da “Hiç getirmezler. Atatürk’e laf söyletmemek için o yıllarda hastalığıyla uğraştığını, ülkenin iç ve dış işleriyle çok fazla ilgilenemez olduğunu varsayarlar,” cevabını veren[223] Ali Balkız’a yöneltilen “Sizce gerçek bu mudur?”a yanıtı kocaman bir kaçamaktır: “Bunu tarihçilere sormak lazım”![224]

Sorumluluk açısından kimse gerçeği tevil’e kalkışmasın: “O gün… CHP devletti ve herkes devlet içinde yer alıyordu”![225]

39. §) Dersim bu, işte: Mustafa Kemal’e, Mareşal’e, İnönü’ye laf söyletmiyor. “Bayar yaptı” diyor. Olayın en azından 26’dan beri gün be gün planlandığını, o tarihte Elazığ Valisi Cemal Bardakçı’nın “Okul ve hastane götürelim, ziraatı ıslah edelim, eşkıyalık yapmazlar, Dersimliyi kazanalım” tezinin yalnız kaldığını, askerî fütuhat tezlerinin uygulandığını bilmiyor veya bilmek istemiyor. Asker 37’den beri kırım yaparken genelkurmay başkanının haberinin olmaması mümkün mü? Üstelik Mareşal, Eylül 1930’daki Dersim Raporu’nu hazırlayıp “Dersimli okşamakla kazanılmaz… Dersim evvela bir koloni gibi nazara alınmalı” diyen kişi.

Öte yandan, Trabzon’daki Atatürk evindeki haritanın üstündeki levhada “Harekât işaretleri bizzat Atatürk tarafından çizilmiştir,” yazıyor.[226]

Bu kadar da değil!

Mustafa Kemal 1936’da TBMM Açılış Konuşması’nda, “Dâhili işlerimizde en mühim bir safha varsa, o da Dersim meselesidir. Dâhilde bulunan işi, bu yarayı, bu korkunç çıbanı ortadan temizleyip koparmak ve kökünden kesmek işi her ne pahasına olursa olsun yapılmalı ve bu hususta en acil kararların alınması için hükümete tam ve geniş salahiyetler verilmelidir,” derken; yine 1 Kasım 1937’deki TBMM Açılış Konuşması’nda da ekliyor:

“Milletimizin layık olduğu yüksek medeniyet ve refah seviyesine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını huzurunuzda söylemekle bahtiyarım. (‘Bravo!’ sesleri, alkışlar) Tunceli’ndeki icraatımız neticeleri bu hakikâtin yakın ifadesidir.”

Devam edelim: Genelkurmay’ın Meclis’e gönderdiği 11 bin Dersim belgesi içindeki telgrafta Mustafa Kemal, İnönü’yü Dersim’deki “yüksek şuurlu hareket” için tebrik ediyor![227]

Ayrıca İnönü’nün torunu, CHP Ankara milletvekili Gülsün Bilgehan, “İnönü’nün yerine Atatürk’ü yazmak gerekir diye düşünüyorum. Çok açık. İnönü diye söylediği bütün dönem Atatürk dönemidir. O dönem tek parti dönemi, milli dava dönemi. Kaldı ki imparatorluktan beri süregelen birtakım sorunlar var. O sorunların çözülme yöntemleri bugünkü insan haklarını uyuyor mu, tabi ki uymuyor,”[228] diye ekliyor!

O hâlde Cafer Solgun’un Neşe Düzel’e röportajında “Peki, katliam emrinin Atatürk tarafından verildiğini öğrenmek Alevîleri şaşırttı mı?” sorusuna verdiği yanıttaki saptamaları anımsatmadan geçmeyelim: “Atatürk’ün Dersim’den haberi yoktu” gibi sözlere Alevîlerin bir kısmının zamanla inandığını ama Dersimlilerin kendi aralarında meseleyi çok farklı bir şekilde konuştuğunu söylüyor ve ekliyor: “Aile ortamında Mustafa Kemal’in adını çok acayip lakaplarla zikrederler. Başımı belaya sokmayacak olanı söyleyeyim. Mesela ‘Mıstokor’ derler. Kör Mustafa demektir bu. Mesela ‘Beton Mustafa’ derler. Her tarafta heykelleri var diye. Mesela katliamı yürüten askerlerin adı ‘Esker-i Kemal’dir yani ‘Kemal’in Askerleri’. Uçaklar da ‘Kemal’in uçakları’ diye isimlendirilir.[229] Anlayacağınız Dersimliler, bu işin Mustafa Kemal’in onayıyla olduğunu çok iyi bilirler.”.[230]

40. §) “Tekrar” pahasına, yine, ısrarla anımsatmakta yarar var!

Dersim’e gönderilen birliklerin arasında Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da vardı. Kurtuluş Savaşı’nın başarılı askerlerinden kurulu alayın başında – Atatürk’ü ve Köşk’ü koruyan Muhafız Alayı’nın komutanı- İsmail Hakkı Tekçe vardı.[231]

1937’deki harekâta “görülen lüzum üzerine” Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı da katılmış. 4 Mayıs 1937’de Milli Savunma Bakanlığı’nın 4. Genel Müfettişliği’ne gönderdiği yazıda, “Muhafız alayının usta erleri ve yalnız süvari bölüğü ve bir dağ bataryasının Ankara’dan trenle Elazığ’a hareket ettirileceği…” belirtiliyor.

Yine Dersim harekâtına Albay İsmail Hakkı Tekçe komutanlığındaki Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın gönderildiği bilgisini o dönemin CHP Kütahya Milletvekili Naşit Uluğ da teyit ediyor. Uluğ, ‘Tunceli Medeniyete Açılıyor’ başlıklı yapıtında olayı şöyle anlatıyor: “Doğudan tertip edilen kuvvetlere Ankara’dan Muhafız Alayı da iştirak etti ve bu kuvvetlere Nazımiye, Keçiseken, Sin ve Karaoğlan hattına süratle varmak vazifesi verildi. Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, Asbaşkan Orgeneral Asım Gündüz ve kurmayları Dersim’e giderek harekâtı takip etti.”[232]

Atatürk’ün en güvendiği adamlardan biri olan Uluğ, aynı zamanda o dönemde Cumhuriyet gazetesi yazarıydı. Muhafız Alayı’nın 7 Haziran’da Dersim’de olduğu tahmin ediliyor. Çünkü Alay Komutanı Albay İsmail Hakkı Tekçe’nin aynı tarihte Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan, 17. Tümen Komutanı Tuğgeneral Kemal Ergüden, 62. Alay Komutanı Albay Şemsettin, Jandarma Alay Komutanı Yarbay Cevdet, Beyaz Dağ’da buluşup harekâtın gidişatı yönünde görüştüğü biliniyor.

18 Haziran’da trenle Elazığ’a gelen İnönü, 21 Haziran’da beraberinde Sağlık Bakanı Refik Saydam, 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay, 4. Genel Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan ve 7. Kolordu Komutanı Korgeneral Galip Deniz ile harekât planı üzerine bir toplantı yapmıştı.

Gazeteci Naşit Hakkı Uluğ’nun ‘Tunceli Medeniyete Açılıyor’ kitabı 1939’da basıldı. Harekât sonrasında Dersim’in resmi ideoloji tarafından nasıl şekillendirildiğinin kanıtı olan kitapta, Uluğ, Dersimlileri “tembel, esrarkeş, asi tabiatlı” olarak niteliyor, “tetik kullanmaya alışkın ellerin nasırlaştırılacağı ve yapıcı insan hâline getirileceği”ni anlatıyordu.

“Kara cahil” olarak nitelediği halk için 1937 harekâtının kurtarıcı olduğunu savunan Uluğ, İnönü ve Atatürk’ün birbirlerini izleyen tarihlerde Dersim’e ziyaret gerçekleştirdiğini de “İnönü Dersim’de”, “1937 Harekâtının Sonunda”, “Atatürk Dersim’de” bölümleriyle doğruluyor. Harekât sonunda varılan nokta kitapta, “Bu dava, Kemalizm’in yapıcı vasfının yeni bir muvaffakiyet sahası olacaktır ve daha bugünden olmuştur bile…” sözüyle özetlenmişti.

Özetle Dersim konusunda Atatürk ile İnönü’nün Dersim harekâtı konusunda bilgilerinin olup olmadığına ilişkin verilecek yanıt; Atatürk’ün bizzat Dersim harekâtına bütünüyle hâkim olduğundan başka anlam taşımazken; Atatürk’ün kumanda merkezi Elazığ’daki Dördüncü Umumî Müfettişliği’ni 17 Kasım 1937’deki ziyareti esnasında çekilen fotoğraf da önemli veridir.[233]

Evet; Dersim ile ilgili en çok tartışılan ve bugüne kadar pek kimsenin söylemeye cesaret edemediği konuların başında “Atatürk’ün ve İsmet İnönü’nün harekâttan haberi var mıydı?” sorusu gelir. Eldeki belge ve bilgilere göre her ikisinin de askeri harekâtlardan haberi vardır. İkisinin de yapılan her harekâtta emri ve imzası bulunuyordu. TBMM’deki tutanaklara ve Meclis konuşmalarının zabıtlarına bakıldığında bu net görülüyor. Yine Başbakanlık Arşivleri’ndeki “kararnameler”de de hem Atatürk’ün hem de İnönü’nün imzaları mevcut.

1935, 1936 ve 1937’de Dersim’e yapılan harekâtların altındaki imzalar Atatürk ve İnönü’ye ait. Haziran başında başlanan ve harekâtların en ağırı ve sonuncusu olan 1938 Dersim Harekâtı’ndaki ‘kararname’de de Atatürk’ün imzası var. 9 Haziran 1938 tarihini taşıyan 8993 sayılı kararnamede “Bir aydan fazla devam edeceği tahmin edilen Tunceli harekâtının muharebe ve müsademeleri istilzam edecek mahiyet ve ehemniyette olduğu” belirtiliyor ve “881 sayılı kanunun 1’inci maddesine göre onandığı” yazılıyor. Cumhurbaşkanı olarak Atatürk’ün imzaladığı kararnamede Başbakan olarak Celal Bayar imzası bulunuyor.

9 Temmuz 1938 tarihini taşıyan Atatürk imzalı başka bir kararnamede de kara, hava ve jandarmanın Tunceli’ye yapacağı harekâtın ‘sefer mahiyetinde mühim bir harekât’ olduğu yazılı. Atatürk’ün Dersim’den değişik yıllarda başka illere göç ettirilen ve ettirilecek yerliler ile ilgili kararnamelerde de imzası mevcut.

Yine TBMM Arşivleri’nde bulunan önemli bir belge ise 1 Kasım 1938 tarihini taşıyor. Hasta olduğu için TBMM’nin açılış törenine katılamayan Atatürk’ün bu konuşmasını Başbakan Celal Bayar milletvekillerine okuyor. Söze “Reisimiz Atatürk’ten aldığım emir üzerine bu seneye ait nutuklarını okuyorum” diyerek başlayan Bayar’ın okuduğu metinde Dersim ile ilgili kısımlar şöyle: “Uzun yıllardan beri devam eden ve zaman zaman had safhaya ulaşan Tunçeli’ndeki toplu şekavet hadiseleri muayyen bir program dahilindeki çalışmaların neticesi olarak kısa bir zamanda bertaraf edilmiş o mıntıkada bu gibi vakalar bir daha tekerrür etmemek üzere tarihe devrolunmuştur. (Bravo ve alkış sesleri)”[234]

Evet, evet “Atatürk’ün Dersim hadisesindeki rolü neydi?” sorusunun sorulması bile abesle iştigaldir. Nedeni ise, o sıralar ülke tek parti rejimi ile yönetiliyordu, partinin ve rejimin başında ise Atatürk bulunuyordu. Ülkenin hâkim-i mutlakı olan Atatürk’ten izinsiz ülkede kuş bile uçmazdı. Dersim hadisesin de Atatürk sadece haberdar değildi, bu katliam için bizzat emir veren, planlar yapan kişiydi. Trabzon’daki müzede, Atatürk’ün üzerinde çalıştığı harekât planını rahatlıkla görülebilir. Atatürk harita üstünde birliklerin gideceği yerleri belirlemişti.”[235]

Ayşe Hür’ün ifadesiyle özetlersek, “Dersim’de yaşanan korkunç olayların sorumluluğundan, ne Cumhuriyetimizin kurucu babası Atatürk, ne o yılların tek partisi CHP, ne CHP geleneğinin sembol ismi İnönü, ne sağ muhafazakâr geleneğin temsilcisi Celal Bayar, ne de İslâmi muhafazakârların saygıyla andığı Fevzi Çakmak kurtulamaz.[236]

41. §) “Tanık” mı?

Uzun yıllar Celal Bayar’ın avukatlığını yapan Hüsamettin Cindoruk, “Dersim Cumhuriyet’in zorbalığıdır,” vurgusuyla ekliyor: “Ben Bayar’ın son 25 yılında avukatlığı yaptığımdan bu konuda da konuşmuştuk. Rahmetli Bayar’ın Dersim’le ilgili bana söylediği şudur: ‘Cumhuriyet Milli Misak sınırları içerisinde tamamen egemen olmuştu. Hakkâri dahil, Trakya dahil bütün ülkede Cumhuriyet egemendi, bir tek Tunceli dışında. Tunceli’deki mütegallibe Tunceli’yi Cumhuriyet’in dışında tutuyordu. Polis, jandarma oraya giremiyor, vergi alamıyordu. Coğrafyası böyle bir direnmeye çok müsaitti. Bunu aşmak için çok uyarı yaptık, kanunlar çıkardık ama olmadı. Atatürk sonunda bize vurun dedi, vurduk. Tenkil ve tedip ederek Cumhuriyet topraklarına Tunceli’yi kattık.’ Aynen böyle anlatmıştı. 

Atatürk’ün bilgisi yoktu, o sırada hastaydı diyenler doğru söylemiyor. Başka bir karine daha Sabiha Gökçen’dir. Kendisi askeri pilot da değildi. Sizce Atatürk’ün manevi kızı olarak onun bilgisi dışında böyle bir harekâta katılması mümkün mü? O nedenle işi İnönü’ye veya Bayar’a yıkmak son derece yanlış. Atatürk’ün ölmeden evvel Tunceli’yi Cumhuriyet topraklarına katma iradesi var işin içinde… 

Dersim’e yapılanlar baştan aşağı haksızlıktır. Ve Seyit Rıza’nın dediği gibi zulümdür. Cumhuriyet’in zorbalığıdır. Evet, belki CHP egemen partiydi ama o sırada sadece İnönü ve Bayar mı var? Menderes, Köprülü milletvekili. Demokrat Partili bir sürü vekil var. Eğer orada bir siyasi mesuliyet varsa, herkesindir. Sadece CHP’nin değil, Demokrat Parti’nin de.”[237]

42. §) Bir de Sabiha Gökçen (Hatun Sebilciyan) parantezi var!

Dersim katliamının tartışmalı isimlerinden; “Çarpışma meydanında canlı hedef üzerine bomba atmak insana hiçbir acımak hissi vermiyor. İnsan yalnız vazifesini görmek için aramayı, vurmayı düşünüyor,”[238] diyen Sabiha Gökçen… O dönem “Kahraman Türk kızı”, “Türk’ün kanatlı Amazonu” diye anılırdı.

Dönemin ünlü gazetecisi Ahmet Emin Yalman’ın Kırmızı Ordu Tayyaregâhı’ndaki görüşmesinde Gökçen o günleri şöyle anlatır:

“Dersim’deki uçuşlarım daha heyecanlı olmuştur. Bir-iki defa pilot, fakat ekseriyetle rasıt olarak uçtum. Böyle vaziyetlerde insan harp heyacanını rasıt mevkiinden daha iyi duyuyor. İnsan evvala bombalarını atıyor, bunlar bittikten sonra canlı hedef görürse makineli tüfeğe müracaat ediyor. Dersim’de ilk bombardımanın heyecanını unutamam…”[239]

Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen devamlı, ‘Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti’[240] kitabında anlatıyor:

“Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırını kanla çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti…

Şehitlerimizin kanı hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu… Niçin Dersim’de aldatılmış zavallı bir grup, silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere tevessül ediyordu? Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu. Düşman içerde ve dışarıda uyumuyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, müsebbiplerinin de en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti.”

“Hiç beklemediği bir şey olmuştu Atatürk’ün. Dıştan ve içten ülkeyi bölmek isteyenler Dersim’i seçmişlerdi hareketlerine üs olarak. Oysa burada namuslu, ülkeye bağlı insanlarımız yaşıyordu. Bir avuç maceraperest halkı kışkırtıyor, onlara asla yerine getiremeyecekleri vaatlerde bulunuyorlardı. Çoğu kanmıyor, inanmıyordu ama içlerinde az da olsa silaha sarılan vardı.”

“Çeteler bize acımasızca saldırıyorlardı. Uçaklarımız yara alıyor, çok değerli pilotlarımız gazi oluyorlardı. Artık bizim de onlara kendi anlayacakları dilden cevap vermemiz şart olmuştu… Bu talihsiz başkaldırmaya katılmayan Elazığlı ve Dersimli gerçek yurtseverler de bizi destekliyor, bulunduğumuz yerlere kadar gelerek yardımcı olmaya çalışıyordu. Bunlar gerçekten iyi insanlar, yürekli insanlardı. Ülkeye de Atatürk’e de bağlı idiler. Sonucu işte bu ekip tayin etti!”[241]

Bu kadar da değil, devamla: “Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal… Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye’nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu..

Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu: “Gökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..”

“Emredin Paşam!.”

“Savaşta nasıl bir görev almak isterdin?” “Uçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..” “Peki ölümden korkmuyor musun?” “Hayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.” Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu: “Ölümden korkmadığından emin misin?” “Eminim Paşam!.”

Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak:

“Al bakalım şu tabancayı Gökçen..” dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu.

“Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.”

Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk’ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir “tık” sesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek:

“Gökçen..” dedi. “Sen tam bir Türk kızısın..” Sonra devam etti:

“Havacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum…”

Hemen bölük komutanımızın odasına koştum.

“Komutanım..” dedim, “Ben de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..” Komutan bir süre yüzüme baktıktan sonra: “Senin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..” dedi; “Alay komutanı emir verirse gidebilirsin..” Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak.

Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: “Gökçen, bu önemli bir harekâttır..” dedi; “Ve sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk’ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..”

Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.

Ankara’ya bizzat giderek durumu Atatürk’e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara’ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek:

“Niçin geldiğini biliyorum Gökçen..” dedi. “Ama bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.” Düşünmeden yanıt verdim:

“O silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..”

Yüzünde bir ışık yanıp söndü:

“Peki..” dedi. “Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak’a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?”

Ona şu yanıtı verdim: “Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..”

Sözlerim Atatürk’ü çok duygulandırmıştı: “O hâlde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..” dedi. “Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!” Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul’da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson’u uzatarak şunları söyledi:

“Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!”

Tabancayı aldım; önce Atatürk’ün elini sonra da silahı öptüm:

“Paşam..” dedim, “Bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.”

Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk’ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu.

Son sözü şu oldu: “Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve göz kırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara’da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanı başınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı?”

Hep birlikte başarı dileklerine “sağol!” dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik.

Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte.

Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara’ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata’nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk’ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyledi:

“Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeyecektir. Türkiye Cumhuriyeti’ne Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışarıdaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.”[242]

Birkaç şey daha: Sabiha Gökçen, Dersim’e uçmadan önce geceyi Çankaya Köşkü’nde geçirir. Sabah “Haydi çocuğum vakit geldi” diyerek Sabiha Gökçen’i uyandırır. Birlikte havaalanına giderler. Atatürk, az önce Eskişehir’den gelen filodaki subaylara “Gökçen de sizinle beraber gidiyor. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz” der. Vedalaşırlar ve Atatürk, uçaklar gözden kayboluncaya kadar havaalanında bekler.

Sonrasında 1937 Mayıs’ının ilk günleri Dersim’inde Dememanlı aşiret reisleri nezdinde toplantı hâlinde bulunan diğer aşiret reislerinin, havadan bombardıman edilmek suretiyle toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak lüzumu üzerine Tayyare Alay Komutanı komutasındaki 15 uçaklı bir filo, Kırklar Dağı – Darboğaz Der Yolu-Zel Dağı – Kırmızı ve Kosur dağları kuzeyindeki Keçizeken (Yukarı Bor) köyünü havadan bombaladı. Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen’in attığı 50 kiloluk bir bombanın Keçizeken köyünde ve kuzeye doğru kaçan asi grubuna oldukça ağır zaiyat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu![243]

43. §) Burada durup hakkında, “İstanbul’un ikinci havaalanına adı verilen ilk kadın pilotumuz, 70 yıl öncenin ‘ayrılıkçı’larına karşı mücadelede Atatürk’ün isteğiyle görev almış,”[244] notu düşülen ve de “Havaalanının tabelasından ‘Sabiha Gökçen’ adının çıkartılmasını istediler… Dersim isyanının bastırılmasına savaş pilotu olarak katıldığı için… Çıkartılsın… Hatay’ı vermek istemeyen Fransız heyetine ‘Hatay bizim canımız’ diye haykırıp salonda havaya kurşun sıkan kadın… Dünyanın ilk kadın savaş pilotu… 1996’da ABD’nin açıkladığı ‘dünyanın 20 büyük pilotu’ afişinde yer alan tek Türk… Cumhuriyet’in simgelerinden… Atatürk’ün manevi kızı,”[245] diye yüceltilen Ona dair önemli bir noktayı aktaralım: “Ne ilginçtir ki havaalanındaki tabelanın İngilizce tercümesine, Sabiha Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı. “O, dünyanın ilk kadın savaş pilotuydu.” Ve yanındaki yazıda “…1937 yılındaki Dersim harekâtına savaş pilotu olarak katılan Sabiha Gökçen…” Altında yazının İngilizce tercümesinde Gökçen’in Dersim’de insanları bombaladığı konmamıştı. Utanmışlar mıydı?”[246]

44. §) Sabiha Gökçen artık ulusal kahramandı. Onu ilk kutlayanlar Başbakan İsmet İnönü ve Cumhurbaşkanı Atatürk’tü. Atatürk “Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yalnız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor… Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir… Biz asker bir ulusuz. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulusuz… Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir… Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır” demişti.

Sabiha Gökçen’e 28 Mayıs 1937 tarihinde, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı dahil olmak üzere üç yüzden fazla davetlinin katıldığı bir törenle Türk Hava Kurumu’nun Murassa (değerli taşlarla bezenmiş) Madalyası verildi. Ancak ortada garip bir durum vardı. Sabiha Gökçen’in neden ulusal bir kahraman olduğu konusunda basında ve kamuoyunda çarpıcı bir suskunluk vardı… Havacılık ve Spor Dergisi’ne göre Sabiha Gökçen bu madalyayı “gerek kurslarda, gerek Türk hava ordusu mektep ve kıt’alarında büyük muvaffakiyetler [gösterdiği] ve son atışlı tatbikatta kahramanca hizmet” ettiği için almıştı…

Şimdi biraz geriye gidelim ve Sabiha Gökçen’in hayat hikâyesine bir göz atalım. 1990’larda kendisiyle bir röportaj yapan Oktay Verel’e babasının Jön Türklerden olduğu için Abdülhamit tarafından Bursa’ya sürülen Edirne Defterdarı Hafız Mustafa İzzet Bey olduğunu söylemiş, kendi anlatımına göre 22 Mart 1913’te Bursa’da dünyaya gözlerini açmıştı. Anne babasını küçük yaşta kaybeden ve ağabeyi ile yaşayan küçük Sabiha’nın hayatı, 1925’te Mustafa Kemal’in Bursa’yı ziyareti sırasında kökünden değişmişti. Korumaları atlatıp köşkün bahçesine giren küçük Sabiha, okuma azmini öyle etkili anlatmıştı ki, Gazi kendisini evlat edinmeyi önermişti. Olayı Sabiha’nın ağzından dinleyelim:

“Evimiz, onun misafir kaldığı cumhuriyet köşkünün hemen yan tarafıydı. Bir sabah erkenden evin kapısına çıktım. Köşke doğru baktım. Gözlerime inanamadım. Atatürk köşkün bahçesinde tek başına yürüyüş yapıyordu. O sırada 12 yaşımda ve ilkokul üçüncü sınıftaydım. İşgalde okullar kapandığı için tahsilimiz aksamıştı. İçimde müthiş bir okumak arzusu vardı. Ağabeyimin beni çok sevmesine ve iyi bakmasına rağmen yatılı bir okula girebilmeği aklıma koymuştum. Acaba bu arzumu gidip Atatürk’e söylesem nasıl olur diye düşünüyordum. Nasıl oldu bilmiyorum. Birden kararımı verdim ve köşkün kapısına doğru yürüdüm. Kapıda asker ‘Yasak’ diye durdurdu. Gazi uzaktan bize bakıyordu. ‘Bırakın gelsin çocuk’ dedi. Koşarak gittim ve elini öptüm. Adımı sordu. Heyecandan dilim tutulmuştu. Bir kelime bile söyleyemiyordum. ‘Gel seninle şuraya oturalım’ diyerek elimden tuttu ve bir kanepeye oturduk.”

“O kadar mütevazı ve candandı ki sanki o, Büyük Gazi değil benimle bir okul arkadaşımmış gibi konuşuyordu. Benim durumumu sordu. Heyecanım azaldığı için ben de ona bütün içimi döktüm. Okumak istediğimi söyledim. Dinliyordu. Bir şey söylemiyordu. Ne diyecek diye meraktan ölüyordum. Verdiği cevap beni pek şaşırttı. ‘Seni ben yanıma alayım. Benim kızım ol ne dersin?’ Hiç aklıma getirmediğim böyle bir durum karşısında ne diyebilirdim. ‘Ağabeyime sorayım’, dedim. ‘Benim Zehra adında bir kızım daha var. Onunla beraber okula gidersiniz.’ Diye ilave etti. Arkadan Başyaver Rasuhi Bey’e talimat verdi. Ağabeyimi çağırttılar. Gazi, ağabeyimle bizzat konuştu. O da razı oldu. Birkaç gün sonra, Gazi’nin seyahatte beraberinde bulunan heyetle birlikte Balıkesir-İzmir yoluyla Ankara’ya geldik. Köşkün bahçesinde o zaman iki odalı bir okul vardı. Adı, Çankaya İlkokulu idi. Zehra, Rukiye ve diğer çocuklarla beraber orada okumağa başladım. Böylece benim için yepyeni bir hayatın kapıları açılmıştı.”

Önce Çankaya İlkokulu’nda, ardından bir süre Arnavutköy Kız Koleji’nde, bir süre Üsküdar Kız Lisesi’nde okuyan Sabiha, sağlığı elvermediği için eğitimine ara vermiş, Heybeliada’da ve Viyana’da bir süre tedavi gördükten sonra Paris’e gitmiş; ancak hem memleket, hem de Paşa’nın hasretine dayanamayarak, tedavisi biter bitmez Türkiye’ye dönmüştü.

1934’te Soyadı Kanunu çıkınca, Mustafa Kemal kendisine Gökçen soyadını vermişti. Belki de bu soyadının etkisiyle, o güne kadar havacılıkla hiç ilgilenmezken, Mayıs 1935’te yeni kurulan Türk Kuşu’nun açılış töreninde Rus öğretmenlerin planörleriyle yaptıkları gösterilerden çok etkilenmiş ve kendisinin de denemek istediğini söylemişti. Atatürk’ün bu isteğe yanıtı şöyle olmuştu: “Cesaretini beğendim (…) Gökçen soyadına havacılık çok yakışır doğrusu”…

Dersim’deki başarılarından (!) dolayı kendisine madalya takıldıktan sadece beş ay sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Balosu’nda, Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, askerliğin ‘kadın işi olmadığını’ Sabiha’nın yüzüne karşı en açık şekilde söyleyecekti. Nitekim, Sabiha Gökçen’in ‘Türk ordusunun dişi ikonu’ olma serüveni sadece üç yıl sürdü. 16-21 Mayıs 1938 arasında İstanbul-Atina-Selanik-Sofya-Belgrad-Bükreş-İstanbul arasında tek başına yaptığı uçuştan sonra Türk Kuşu’nda öğretmenliğe atandı. 1941’de Eskişehir Hava Okulu’nda askeri coğrafya ve topografya öğretmeni olan üsteğmen Kemal Esimer’le evlendi, eşi iki yıl sonra vefat etti, Gökçen bir daha evlenmedi. Mayıs 1954’te Türk Kuşu’ndaki görevden ayrılan Sabiha Gökçen bu tarihten sonra unutulmaya terk edildi.

Sabiha Gökçen, 28 Haziran 1987’de Nokta dergisinden Hıdır Göktaş’a verdiği röportajda harekât sırasında halktan ölenler olup olmadığı sorusuna şöyle yanıt verdi: “Yoktu. Keşif yapılıyordu, ordunun da istihbaratı vardı. Biliniyordu bu kötü kişilerin nerede olduğu. Çoluk çocuk olan yerleri doğrudan tahrip etmek insanlık dışı olurdu. Böyle bir şey olmamıştır.” Görüldüğü gibi hafıza-i beşer nisyan ile malul idi! Sabiha Gökçen 1996’da bir Falcon 2000’le, ABD’de Daniel Acton eşliğinde bir uçuş yaptığında yeniden hatırlandı. Ocak 2001’de, İstanbul’un Asya yakasındaki havalimanına adının verilmesinin mutluluğunu yaşayamadan, 22 Mart 2001 günü 88 yaşında, bugün bazılarını çok korkutan sırlarıyla birlikte hayata veda etti.

Sabiha Gökçen adının yeniden gündeme oturması Agos’un 6 Şubat 2004 tarihli nüshasında Hrant Dink imzasıyla “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlıklı yazıyla oldu. Hrant Dink’i adım adım ölüme götüren derin kampanyanın önemli malzemelerinden olan bu yazıda ‘Sabiha Gökçen’in teyzesi olduğunu iddia eden Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan-Gazalyan’ın anlattığına göre Sabiha Gökçen’in aslında yetimhaneden alınmış bir Ermeni kızı olduğu ileri sürülüyordu. Hrant Dink, aslında Hripsime’nin bu hikâyeyi kendilerine 2001’de anlattığını, ancak iddialar dayanaktan yoksun olduğu için o günlerde hayatta olan Sabiha Gökçen’in kırılacağını düşünerek hikâyeyi yayımlamak istemediklerini anlatıyordu. Ancak 2004’de Hripsime bazı fotoğraflarla yeniden gelince fikir değiştirmişlerdi.

21 Şubat 2004 tarihli Hürriyet’te konu Ersin Kalkan’ın ‘Sabiha Gökçen mi Hatun Sebilciyan mı’ başlıklı yazısıyla tekrar gündeme gelince, Genelkurmay Başkanlığı’ndan şiddetli bir yalanlama geldi. TSK “Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun, tartışmaya açmak, millî bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır” diyordu…

Gelin biz, şimdi Hripsime Sebilciyan’ın ve ABD, Kanada ve Lübnan’da yaşayan akrabalarının anlattıklarına biraz daha yakından bakalım.

Nerses Sebilciyan ailesi Halfeti’nin Cibin Köyü sakinlerindendi. 17 Temmuz 1915’te köyün muhtarı ev ev dolaşmış ve evin büyüğüne bir evrak teslim etmişti. Evrakta ailenin 24 saat zarfında yola çıkmaları emrediliyordu. Benzer emirler diğer ailelere de gitmişti. Cibin ve Halfeti’de yaşayan Ermenilere Antep yoluyla Halep’e doğru yola çıkmaları için iki gün verilmişti. Sebilciyan ailesi (Nerses karısı Maryam ile ikisi erkek ve ikisi kız evlatları) çaresiz yola koyulmuşlardı. İlk durak olan Antep’e vardıklarında, kafiledeki birçok ailenin de yaptığı gibi kızları 6 yaşındaki Diruhi ile 2 yaşındaki Hatun’u güvende olmaları için misyoner yetimhanesine teslim etmişlerdi. (Hripsime’ye göre Cibin’de yetimhaneye vermişlerdi ancak o tarihte Cibin’de yetimhane yoktu. Muhtemelen yanlış hatırlıyordu.) Cibin Kilisesi din görevlisi Der Nerses Baboyan’ın öncülük ettiği kafilenin bir bölümü Suriye’nin güneyine, bir bölümü de Mısır’ın Port Sait sınırına kadar gidecekti.

30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalandıktan sonra İtilaf Devletleri’nin verdiği güvenceyle evlerine dönmeye cesaret eden Ermeniler arasında Sebilciyan ailesi de vardı. Aile Antep’e geldiğinde heyecanla Amerikan Yetimhanesi’ne koştu. Ancak onları kötü bir haber bekliyordu. Hripsime’ye göre o dönemde bölgede görevli olan Mustafa Kemal, evladı olmadığından, yetimhaneyi dolaşıp kızların en sevimlisini evlat edineceğini söylemişti. Hatun’u görmüş, şirin bir kız çocuğu olduğundan parmağıyla işaret etmiş ve kucaklamıştı. İşte o gün, Hatun’la Diruhi ağlayarak ayrılmışlardı. Hatun, bu tarihten sonra Mustafa Kemal’in annesi Zübeyde Hanım’ın yanında kalmış, 1923’te Zübeyde Hanım’ın vefatından sonra, Zübeyde Hanım’ın Bursa’daki bir hemşerisinin yanına verilmişti. 1925’de de Mustafa Kemal Paşa’nın Bursa ziyaretinden sonra Ankara’ya götürülmüştü.

Bu yıllarda Nerses öldü ve Maryam ikinci evliliğini üç çocuklu Kara Karayan’la yaptı. Ondan da bir oğlu oldu. Bu arada kızı Diruhi, Sahak Der Gazaryan’la evlendi ve ikisi erkek ve ikisi kız 4 evladı oldu. Kızların birine Hripsime, diğerine Hatun adını verdi. Anne Maryam, hayatı boyunca küçük kızını sayıkladı ve 1947’te Halep’te öldü. Maryam’ın kardeşi Garabed’in oğlu Apraham Garabedyan, 1955’de Hatun’un izini bulmak için Türkiye’ye geldi ve Sabiha Gökçen’le Ankara’da buluştu. İki akraba konuştular, birlikte resim çektirdiler. Sabiha Gökçen Apraham’a yüklü bir maddi yardımda bulundu ve Apraham Halep’e geri döndü.[247]

VI.2) RESMÎ GÖRÜŞ VE “KOMÜNİST”LER

45. §) Umberto Eco’nun, “Ne yani böylesi korkunç bir dünyanın bir de cehennemi mi var?”[248] deyişini anımsatan Dersim hakikâti, resmî görüş açısından şöyle karartılmak istenir: “Bir devletin herhangi bir konuda siyasetinin ne olduğunu saptamak için ilk bakılması gerekli olan en önemli kaynaklar onun resmi belgeliklerindedir. Bu genel bir kuraldır. Bu belgeler de sorunun askeri yaklaşımdan çok ekonomik ve toplumsal yönlerinin ele alındığını, eşkıyalığın yaygın olduğunu, aşiret başkanlarının ezici tavrını, yaygın feodal sömürünün varlığını ve Kürtlerin bölgenin Türk halkını kendi içinde türlü yollardan eritmekte olduğunu kanıtlıyor”![249]

Ardından da devam ile eklenir: “Dersim tartışmasında başından beri, atış serbest, at Martini, tarih inlesin.”[250]

Söz konusu seviyesizlik burada da durmayıp, “komplo teorileri”ne müracaat eden, kof bilgeliği sarılır: “Şeyh Said isyanının ardında Musul ve Kerkük meselesi vardı. Kanaatimce Şeyh Said’in kendisini de içine alacak şekilde tezgâhlanan oyundan haberi yoktu. Olaylar onun dini hassasiyetlerini hareketlendirecek şekilde hazırlanıp geliştirildi. Dersim İsyanı’nın arkasında ise Fransızlar vardı; zira o sıralarda Fransızlar ile Hatay için çekişmekte idik. İngilizlerin bir kargaşa çıkarıp Musul ve Kerkük’ü kapması gibi Fransızlar da Hatay’ı kapmak arzusunda idiler. Burada mühim bir husus şudur: Dönemin İngiltere Maslahatgüzarı Morgan’ın kendi dışişleri bakanlığına gönderdiği rapor… Raporda, yapılan propaganda ve ayartmalar marifetiyle ortamın nasıl alevlendirildiği anlatılır. Gerek Şeyh Said gerekse Dersim isyanlarının arka planlarını bilmememiz ne kadar acıklıdır. Bilseydik günümüzdeki benzerlerini yaşar mıydık?”[251]

Daha da çoğaltılması mümkün olan resmî palavralara en iyi yanıtı, 1992’de Hasan Cemal ile yaptığı bir röportajında, “Kürt meselesine yaklaşımda, ‘ezip geçmek’ anlayışını ‘Dersim mantığı’ diye adlandıran”[252] Mesut Yılmaz yapar!

“Nasıl” mı? Cumhuriyetin kuruluşundan 1937 Dersim isyanına kadar Doğu ve Güneydoğu’da irili ufaklı 23 isyan ve ayaklanma gerçekleşmiş, tüm bu kalkışmalar Silahlı Kuvvetler tarafından bastırılmıştır.

Anımsayalım: Nasturi İsyanı (1924-Hakkâri), Jilyan İsyanı (1926-Siirt), Şeyh Sait İsyanı (1925-Bingöl-Muş-Diyarbakır), Seit Taha ve Seit Abdullah İsyanı (1925-Şemdinli), Reşkotan ve Reman İsyanı (1925-Diyarbakır), Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları İsyanı (1926-Pervani), Güyan İsyanı (1926-Siirt), Haco İsyanı (1926-Nusaybin), I. Ağrı İsyanı (1926), Koçuşağı İsyanı (1926-Silvan), Hakkâri-Beytüşşebab İsyanı (1926), Mutki İsyanı (1927-Bitlis), II. Ağrı İsyanı/harekâtı (1927), Biçar harekâtı (1927-Silvan), Zilanlı Resul Ağa İsyanı (1929-Eruh), Zeylan İsyanı (1930-Van), Tutaklı Ali Can İsyanı (1930-Tutak-Bulanık-Hınıs), Oramar İsyanı (1930-Van), III. Ağrı harekâtı (1930), Buban aşireti İsyanı (1934-Bitlis), Abdurrahman İsyanı (1935-Siirt), Abdulkuddüs İsyanı (1935-Siirt) ve Sason İsyanı (1935-Siirt)…[253]

Söz konusu “İsyan”ları bastıran devletin yaptığı Dersim’in Tunç-eli’ye tahvilidir!

Örneğin Kızılbaş Kürtleri “medenileştirerek Türkleştirmek” isteyen Cumhuriyet yönetiminin dağları tepeleri bombalayışı, insanları katledişi, “Ne müthiş bir başarı sağladık” havasında, gazetelerde yer alabilmiş o dönemde… Cumhuriyet’in başyazarı Yunus Nadi’nin, katliamın ardından Dersimlilerin zorla yol ve inşaatlarda çalıştırılmalarını köşesinde şöyle rasyonalize edebildiğini görüyoruz: “Hükümet(in), bu cahil dağlılara hayatı namuskârane çalışarak kazanmanın şerefli ve zevkli bir yaşayış olduğunu ispat edecek.”

Gazetenin birinde, bir grup Dersimli kadına ait fotoğrafa şu altyazı yerleştirilmiş: “Medeniyetin refahına kavuşmak üzere olan Tunceli köylüleri…”

‘Ulus’ Gazetesinde, Hakkı Naşit Uluğ’un ‘Dersim Medeniyete Açılıyor’ başlıklı makalesinde, “Dersim işi bir temdin davası, bir imar davası. Dersim’de yaşayan ve haydutlar elinde esir kalmış olan on binlerin cumhuriyet vatandaşlığı şeref ve haklarına kavuşturulması davası olarak takip edildiği zamandan beri, hâl yoluna girmiş demektir,” derken Dersim Katliamı, işte böylesi, “bir medeniyet projesi” anlayışı etrafında şekillendi![254]

46. §) ‘Doğu Anadolu’da Toplumsal Mühendislik, Dersim-Sason (1934-1946)’[255] başlıklı yapıtta Zafer Toprak devletin yürüttüğü “toplumsal mühendislik” faaliyeti konusunda önemli tespitler yapar.

Cumhuriyet, Dersim’i esas olarak beş yüz yıllık direnişi, “devletsizliği”, otorite tanımaz karakteri nedeniyle mesele etmiştir. Dersimliler en azından son beş yüz yıl boyunca ve kısmen otonom yaşamış ve hiçbir gücün egemenliğine tam olarak girmemiştir. İsmet İnönü’nün Dersim coğrafyası için “Daimi bir huzursuzluk yuvası” deyişi çok anlamlıdır.

Dersim 1938 hadisesi için resmi ve diğer literatürde çok çeşitli adlar kullanılmıştır. Bu adlar, genellikle kullanıcılarının devlet, ordu, resmi ideoloji ve halkla ilişkilerine ve taşıdıkları dünya görüşüne göre değişmektedir. “İsyan”, “Başkaldırı”, “Direniş”, “Ayaklanma”, “Katliam”, “Jenosit”, “Dersim Olayları”, “Kavim Kırım”, “Tenkil”, “Tedip”, “Harekât” vb. adlandırmalar biliniyor. Ancak 1938 katliamına “Destan” adının verildiğini bu kitapta yer alan bir jandarma raporunda görüyoruz. Bu adlandırma, devletin zihninde 1938 harekâtının “yararlı ve başarılı bir olay”, adeta bir “devrim” olarak kodlandığını gösteriyor.

Kitapta yer alan “Dersim Destanı”, Jandarma Genel Komutanlığı Matbaasınca basılmış ve 19 Nisan 1939 tarihini ihtiva ediyor. 2550/60277 sayılı bir resmi rapor olan “Dersim Destanı”, “Dağbek Köyü’nden Ali Çavuş’un Destanı” ile başlıyor ve “Beşpınarlı Aşık Durmuş’un Destanı”, “Ne Bela Geldi İse Ağadandır”, “Mazgirtli Hasan Aşık tarafından Tunçeli Destanı”, “Nazımiyeli Gül kız tarafından Asker Şarkısı (Alim)”, “Seyitlere Dair” ile devam ediyor.

Küçük bir kitapçık olan “Dersim Destanı”, 1938 katliamından bir yıl sonra kaleme alınmış ve anlaşıldığı kadarıyla Dersim’de yoğun olarak dağıtılmıştır. Türkçe olarak yazılan eser ile halkın resmi dile ısındırması amacı güdülmüş olması mümkündür.

İçerdiği şiirler ise “güdümlü edebiyat” veya “resmi edebiyat”ın çok kötü bir örneği olarak nitelenebilir. İktidar yanlısı bu şiirler edebi niteliğinin düşüklüğüyle -veya yokluğuyla- dikkati çekiyor.

Öte yandan kitapçıktaki tüm şiirler, Dersim aşiretlerine, inancına ve insanına yönelik ağır sözler sarf ediyor. Tüm dizelerde, yüzyıllardır Dersim’de belli şekilde yaşayan ve ibadet eden insan kaba bir dille küçümseniyor ve horlanıyor. Dizelerin altında, “şair-askerler”in değil; “Dağbek Köylüsü” veya “Nazımiyeli Gül Kız” gibi “yerli” insanların imzasının bulunması da dikkate değerdir.

“Destan” boyunca Dersimli aşiretler, seyitler, ağalar hedef alınıyor. Hakaret dolu satırların arasında askerlik, okul, mahkeme, Türklük, yollar, köprüler, devlet, hükümet, çalışmak vd. fenomenler övülüyor. Propaganda dolu dizeler, Dersim katliamını haklı ve meşru göstermeye hizmet ediyor.

“Dersim Destanı”, Kızılbaşlığa ve Dersimlilerin otantik inançsal değerlerine tenkiti (veya hakareti) “ana tema” olarak belirliyor. Seyitler veya dedeler, hakaretlerden en fazla pay alan kesimi oluşturuyor:

“Ya bir eski pabuç, ya yıkık duvar/ Bizi aldatır da eli boş savar/ Herif aç kurt oldu, biz sersem davar/ Taptık ermiş diye kıllı surata/ Devlet vasıta başta, değil sorguçta/ Keramet olur mu kuru papuçta/ Kudret görünür mü duvarda burçta/ Açık gizli yüz vermeyin hayduda…” Kureyş’i karşılamaya giden Bava Mansur’un yürüttüğü duvara (Dêsê Muxındiye) yönelik sarf edilen bu sözler neyin hedeflendiğini açıkça ortaya seriyor.

“Seyitlere Dair” bölümü ise şu dizeleri de içeriyor: “Seyit Dede tanımam/ Benzeyorlar şeytana/ Sözlerine inanmam/ Çıktı foya meydana/ Süpürgeden bir sakal/ Karmakarışık yüzleri/ Seslerinde var çakal/ Korkunç bakar gözleri/ Öflemekle hastayı/ Sağaltacak budala…”

Dersim inanç sisteminin en tepesinde yer alan Mürşit ve Seyitler Jandarmaca “şeytan”, “süpürge sakallı”, çakal sesli”, “korkunç gözlü”, “cenaze arayıp duran”, “ölü yumma heveslisi”, “soyguncu”, “budala” vb. ağır nitelemelerle ifade edilmiştir. Naşit Hakkı Uluğ’un eserlerinde Seyitlere dönük olarak sıkça kullanılan “yalancı, hırsız, sömürücü” nitelemeleri raporda da devam ediyor. Bu söylem, ilginç bir şekilde “rejim muhaliflerini” de etkisi altına almış; 1970’lere kadar Seyit ve pirlere dönük bu bakış devam etmiştir.[256]

Cumhuriyet yönetimi askeri harekât öncesi ve sonrası Seyitleri sert bir şekilde hedef almıştır. Seyitler öylesine önemlidir ki Kazım Karabekir “Dersimliler arasına onların dilini öğreterek memurlar gönderilmesini ve bu memurlara Seyit namı verilmesini” önerebilmiştir.

Dersimlilere “din ve milli birliği” anlatma görevini bu memurlar aracılığıyla yerine getirme planı yapan Karabekir paşa seyitleri “istismar etme” yanlısıdır. Devlet bir taraftan seyitleri yok etmiş ve sürgüne göndermiş; öte yandan onların gücünü istismar etme planları yapmıştır.[257] 1939’da yayınlanan broşür, seyitleri hâlâ “tehlike” olarak görme eğilimindedir.

Kitapçık, Dersim insanına negatif (veya hasmane) bakışını saklamamıştır. “Ha hayvan sürüleri, ha insan aşireti/ Ağa seyit insanın en hınzırı, en şirretlisi/ Çok şükür başımızda gördük devleti/ Her şeyden üstün onun şefkati…” Burada Dersim insanı “hayvan sürüsü”ne benzetilerek aşağılanırken devlet iktidarı ise “şefkat” ile özdeşleştirilmektedir. Cumhuriyet’in “modernleşme” mantığını ortaya koyan bu satırlara göre “devlet” karşısında “birey” veya “aşiret” gibi kimlikler ilkel ve geridir; bu kimlikler tanınamaz.

“Destan”, 1938 katliamını açıkça desteklemektedir. Dersim’in adının Tunçeli olarak değiştirildiği döne döne vurgulanmaktadır. Askerlik yere göğe sığdırılamamaktadır. “Tunçeli Destanı”nda yer alan şu dizeler dikkat çekicidir: “Yollar yapıldı, köprüler kuruldu/ Davalar görüldü, sular duruldu/ Karşı gelenlerin hepsi vuruldu/ Tunceli’dir artık adı Dersimin…”

“Karşı gelenlerin hepsi vuruldu” dizesi, 1938 katliamının itirafı ve ifadesi; aleni olarak savunulmasıdır. Bilindiği gibi 1938 harekâtında sadece “asi” ve “direnişçi” aşiretler, aileler ve şahsiyetler değil; “muti” aşiretlerden ve hatta “milislik” yapanlardan dahi insanlar “vurulmuş” ve sürgüne gönderilmiştir. Hayatında eline silah dahi almamış seyit, mürşit ve pirler “halkı devletten ayırmakla” suçlanmış; bu kişilerin sakalları kesilerek küçük düşürülmüş; öldürülmüş ve sürgün edilmiştir.

“Nazımiyeli Gül kız tarafından asker şarkısı”nda yer alan şu dizeleri de not edelim: “Alim orduda bir kahraman er/ Öğrenmiş ocaktan bir nice hüner/ Askere gidenler mektepli döner/… Alim geldi köye alayla şanla/ okuyup yazıyor ince lisanla…” Burada ise ordu “modernliğin öncüsü” şeklinde ifade ediliyor.

Kitapta yer alan başka bir önemli belge ise “Jandarma” başlıklı İçişleri Bakanlığı’na ait bir kitapçık. 1935 tarihli bu belgede, “içişleri hizmetine mahsus” alt notu var ve “değişik rejimler zamanında askeri hareketlerle Dersimliler yola getirilmek istenmiştir; lakin bunlardan beklenen sonuçlar elde edilememiştir; çünkü askeri hareketleri sosyal önlemler tamamlamamıştır; Dersimli bu yüzden herhangi bir rejimin yardımını görmemiştir” görüşleri ileri sürülüyor

Bu cümleler ilginçtir. Resmi propagandanın Dersimlileri yüz yıllarca hedef gösteren söyleminin haksızlığı ortaya serilmektedir. Zira devlet söyleminde Dersim “devlete karşı pek çok harekette bulunan bir bölge”dir. Burada ise Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimlerinin Dersimlilere yardım etmediği ve halka sadece zulüm ve baskının reva görüldüğü ortaya koyulmaktadır.

Devamla İsmet İnönü’nün, 1925 tarihli ‘Şark Islahat Planı’nda, “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır,” denilirken; İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “ıslah planı”nında,[258] “Aşiret ağaları ve aşiret ağası olabilecekleri Dersim’den uzaklaştırılmalı. Dersim’de topraksız ve ağaların esiri köyler, mahallen veya naklen topraklandırılmalı,” vurgusuyla eklenir: “Bunların tatbiki askeri bir harekete bağlıdır.”

Kazım Karabekir’in, 4 Haziran 1339 (1923) tarihli ‘Erkan-ı Umumiye Riyasetine’ sunduğu mütalaasında da, “Askere geldiklerini ve iyi terbiye aldıklarını farz edelim. Siyaseten bize aleyhtar oldukça bu talim ve terbiye aleyhimize olacaktır. Çünkü herhangi bir hâl karşısında Türk askerinden ve bilhassa top ve makineli, tayyare tesirlerinden korkan Kürtler, talim ve terbiye aldıktan sonra bunlardan korkmayacak ve siyasi entrikalar fiili sahaya geçerse meselenin hâlli kolay olmayacaktır” diyordu.

İmar ve “medenileştirme” sürecinden önce “Kürtleri askere almak demek, düşmanlarımıza, propagandalarınızı daha kolay yapın demektir,” de ekliyordu.

Sadece bu kadar da değil, medenileştirme sürecinin bir ucunda da dini ıslah meselesi vardı; Karabekir, “Kürtler diyanetten, selabetten de mahrum olduklarından birkaç yerde Türk uleması nezdinde medreseler açmalıdır” tavsiyesinde bulunuyor. Dahası, “Kürdistan üç kısma bölünmelidir…

Siirt-Diyarbekir yani Dicle boyu. Bunlardan en mühimi Malazgirt ve Nizamiye mıntıkalarına kuvvetli Türk köyleri yerleştirilmeli” diyordu.[259]

Ayrıca Cumhuriyetin ilanını takip eden senelerde özellikle Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra Ankara, Doğu illeri ile beraber Dersim’i (Tunceli) dikkate almış ve ıslahatı için incelemeler başlamıştı; Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey 2 Şubat 1926’de İçişleri Bakanlığı’na sunduğu raporda şunları diyordu:

“Yaptığım temasların bende hasıl ettiği izlenime göre, Dersim gittikçe Kürtleşiyor, ülküleşiyor ve dolayısıyla tehlike büyüyor. Hükümeti senelerden beri meşgul etmekte bulunan Dersim meselesi, eski idarenin seyyiat (günah) mirasından başka bir şey değildir. Yeni hükümetin bazen adil davranış, bazen zayıf ve bazen de sebepsiz ve neticesiz şiddet gösterme gibi dengesiz politikası Dersim’i daimi hercümerç yuvası hâline getirmiştir.”[260]

Öte yandan “Kızılbaş, Sünnî’yi sevmez, kin besler ona ezelden beri düşmandır,” denilip, Türklüğü telkin için 2 okul açılması önerilen 1931 tarihli Jandarma Umum Kumandanlığı’nın raporuna göre,[261] merkezi otoritenin Dersim üzerinde hâkimiyet kurma çalışmaları 1860 tarihinde başlıyor. Tam 11 kez askeri harekât yapılıyor. Dersim’e Jandarmanın dönemlere ayırdığı raporlarda, “Dersim giderek Kürtleşiyor” tanımı bulunuyor. Vatandaşın aşiretlerden çok çektiğini ve bu nedenle sesini çıkaramadığı yorumları da var.

Jandarma raporunda, “Dört yüz seneden beri Dersim’e hükümet nüfuzu girememiş” değerlendirmesi dikkat çekerken, Şeyh Sait isyanının bastırılmasından sonra halkta büyük bir yılgınlık oluştuğuna dikkat çekiliyor. 1930 yılından sonra yapılan harekât planında Aşiret reislerinin Dersim’den sürgün edilmesi ve Türklüğün telkini yönünde propagandaya önem verilmesi kararlaştırılıyor. Kürtçe yerine Türkçe’nin ikame edilmesi, “Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli” söyleminin hayata geçirilmesinde yarar olduğu vurgulanıyor.

Ve nihayet Kurtuluş Savaşı komutanlarından Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın kitaplığından çıkan ve torunu İzzeddin Çalışlar tarafından gün yüzüne kavuşturulan raporun orijinali, Jandarma Umum Kumandanlığı’nca (III. Şube, I. Kısım tarafından), 55.058 sayısıyla, “gizli” ve “zata mahsus olarak”, “kayıt altında” yüz adet basılarak yayımlanmış.[262]

İki kısma ayrılan rapor-kitabın ilk kısmında ‘Dersim Nedir?’ sorusuna etraflı bir yanıt aranıyor. Dersim’in Coğrafî Vaziyeti, Dersim’in Yolları, Dersim’in Suları, Dersim’in Irkî Vaziyeti, Dersim’in Maarif Vaziyeti, Dersim’in Sıhhî Vaziyeti, Dersim’in Askerlik Vaziyeti gibi toplam 13 başlıkta Dersim’in ve bölgenin bir haritası çıkarılıyor.

Yollar özellikle bir askerî harekâta uygunluğu bakımından tetkik edilirken, “Irkî Vaziyet” kapsamlı bir etnoloji araştırması aslında. Tabii araştırmanın, bölge insanın nasıl aslında Türk olduğunu ispatlamaya dayalı olduğunu göz ardı edecek olursak: “Şimdiye kadar verilen izahattan şu neticeye varırız: Plümer mıntıkası aşiret isimleri ve halkının kendi duygusu, Şarktan garba intikal hisleriyle Dersim’in aslen Türk olduğu tespit edilebilir.”

Bölüm boyunca bölge insanın Horasan’dan gelmiş olduğunu ileri süren komutan, Yalçın Küçük’ü aratmayacak şekilde özellikle yer adlarının köken ve anlamlarıyla da yakından ilgileniyor. Ne var ki, bütün tetkiklerin sonunda gelip dayandığı yer aynı: Etkisinde kaldıkları komşuların etkisiyle Türkçeyi ve Türklüklerini unutan (!), öyle üç beş kişi değil epey fazla sayıda insan…

Dersimlilerin Kürtlüğe “kaymasının” arkasında yatan sebeplerden birisi olarak Hamidiye Alayları’nı gören raporun yazarı, Cumhuriyet’in diliyle “yüzde 70’i, hissiyle yüzde 20’si Kürtleşmiş bir Dersim’le” karşılaştığının altını çizerek asimilasyon için aslında hâlâ yapılabilecek bir şeyler olduğunu da ifade ediyor:

“Bilhassa Mazkirt, Nazımiye, Plümer, Ovacık, Hozat kazalarındaki nüfusun yüzde 70’i Kürt gibi konuşan ve fakat henüz onun karakterini hazmetmeyen ve kendi akideleri ile onu yenmeye çalışan ve Türk ile Kürt arasında kalmış, şaşkın bir camiadır. Şayanı teessür olan en mühim nokta, Dersim anasının Dersim babasından evvel Kürtleşmeye başlamasıdır. Dersim’i şu suretle mütalâa ettikten sonra, kaybolmak üzere bulunan ve kanında Türk kanı ekseriyeti olan büyük bir halk kütlesini geriye, yani millî varlığına doğru çevirmek için hemen ıslahata ve tedbirler almaya başlamak lazım geldiği kanaatine varılır…”

Bu ıslahat ve tedbirlerin neler olabileceğini raporun sonunda anlatan komutan, Dersim’in Asayiş Vaziyeti başlıklı ikinci kısma geçmeden önce Dersim’deki Aşiretler bölümünde bölgede bulunan tüm aşiretleri tek tek kayıt altına alıyor.

Her aşiret için ayrı ayrı açılan ‘Reisler’, ‘Aşiretin hükümete karşı temayülü’, ‘Aşiretin Nüfusu’, ‘Aşiretin Silah Mevcudu’, ‘Aşiretin Diğer Aşiretlerle Münasebeti’, ‘Serveti’ gibi alt başlıklar günümüzde çokça konuştuğumuz ‘fişleme’ meselesinin askerî kültürde gayet eski ve köklü bir gelenek olduğunu gösteriyor.

“RAPOR”DAN PASAJLAR
ZAZA KADINLAR“Zaza kadını Türkmen kadınları gibi, Yörük kadınları gibi, cinsî temaslara pek düşkündür. Öteden beri taptığı parlak ve bol yıldızlı göklü yaylalarda, ay ışığına karşı neşeli ve şen kahkahalar salan ve boyu içinde kendisine eş arayan Türkmen kadınından Zaza kadınını ayırmak ve bunları aynı neslin kızları sanmamak onları tanımamak olur. Zaza kadını tıpkı Türkmen kadını gibi, evinin işlerini çevirir. Temizliğe Türkmen çadırının temizliği kadar bakar. Karaktere taalluk eden [ait olan] bu ana hatlar, Zazaların Türkmen olduklarını ve filhakika tarihçilerin iddia ettikleri gibi dili yarı Faris yarı Türkçe olan Harezmilerden oldukları ve Kürtler’le çok fazla temas neticesinde, dillerindeki Türk kelimeleri de ya İranileştirdikleri veya unuttukları anlaşılmaktadır.”[263]
YAVUZ’UN GARAZI“Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı, bugün güzel Türkiye’mizde tek bir Sünnî’ye tesadüf etmek imkânı belki de mümkün olamayacaktı. Zira Farisî dili salgını nasıl ki hakanların harimine ve devlet muhaberatına kadar girmişse, bu dilin hemen hemen bir lazımı gayri müfarıkı [olmazsa olmazı] olan Şiîlik de onu takip edecekti… Eğer Yavuz’un garazı Dersim’in yalçın dağları içine girebilmiş olaydı, herhâlde Dersim’i de bugün maddi ve manevi başka bir yol üzerinde görürdük.”[264]
ZAZALARA YANİ ALEVÎLER“İkinci kısım Zazalara yani Alevîler’e gelince: Bunlarda mezhep ve âdet dili Türkçe’dir. Ayinlerine iştirak edenler Türkçe konuşmak mecburiyetindedirler. Bu mecburiyettendir ki, Alevî Zazalık asırlardan beri ihmal edildiği hâlde, Türklükten pek de uzaklaşmamış Dersim Alevîleri arasında cevap istememek şartıyla Türkçe meram anlatmak mümkündür. Şayanı nazar ve esef olan nokta şudur ki, 20-30 yaşından yukarı yaşlı her fertle Türk dili ile mütekabilen anlaşmak ve dertleşmek mümkün olduğu hâlde, Türk dili tamamen Zazalaşmakta ve hâlen 10 yaşından küçük çocuklarda ise Türk diline rastlamak imkânı kalmamaktadır. Bu netice, Dersim Alevî Türklerinin de benliklerini kaybetmeye başladıklarına ve ihmal edilirse günün birinde Türk dili ile konuşana tesadüf edilemeyeceğine delildir.”[265]
ŞİÎLİĞE BULAŞMIŞLAR“Şu hâlde ‘Dersimliler Türk ise niçin dilleri Türk değildir?’ diyenlere karşı, ‘Dersimliler Türktür fakat ana yurtlarında Şiîliğe bulaşmışlar, dillerine yarıya kadar Farisî kelimeler almışlar, uzun müddet İran harsı ve dilinin tesiri altında kalmışlar ve nihayet Selçuk saraylarını istila eden Türk devletinin kuyudatına kadar giren bu dil, Dersimli’nin kalbine kadar işlemiş, kendilerine Şiîliği talim eden seyitleri ve babaları aslen kendi nesillerinden olmadığı için, Kızılbaşlık aleyhtarlığı ile yapılan devlet takipleri, kendilerini büsbütün Türk âlemi ile temastan kestirmiş ve sindirmiş, bu suretle her gün bir az daha Farisî diline yaklaşmışlar ve nihayet yedi sekiz asır içinde, kısmen yine dillerini unutmamaya, hatıralarını ve karakterlerini muhafaza etmeye muvaffak olmuşlardır. Kürt değildirler. Kürtlükle alâkâları yoktur. Asılları ve nesilleri Türkmen olan Zaza’dırlar. Dilleri de Kürtçe değil, Zazaca’dır’ [denebilir].”[266]

Raporun ikinci kısmında Osmanlı’dan itibaren Dersim’de yaşanan “asayişsizlik tarihçesi”ni ortaya koyan komutan, öncelikle Osmanlı zamanında Dersim’e düzenlenen dört harekâtı (1907, 1908, 1909, 1916) aktardıktan sonra (ki bir yerde, “1877’den beri Dersim üzerine ufaklı büyüklü muhtelif ve umumi 11 hareket” yapıldığını da kaydediyor) Cumhuriyet’in ilanından raporun yazıldığı tarihe kadar geçen sürede bölgeye düzenlenen harekâtlara geçiyor: 1926 Harekâtı (Koç Uşağı Tedibi), 1930 Plümer Hareketi. Nitekim elimizdeki raporun, köylerin yakıldığı, uçakların bombardıman yapmak suretiyle destek verdiği bu harekâtlardan ve sonrasındaki tedbirlerden “kesin netice” elde edilemediği için yazıldığını anlıyoruz: “Bu müddet zarfında Dersim’in ıslahı için zamana göre iyi ve etraflı esaslar düşünülmüş ve fakat maksat ve gaye istihsal olunamamıştır.”

Hâl böyleyken geçmişte olan bitene göz atmak kaçınılmaz oluyor ve raporu yazan komutan konuyla ilgili daha önce yazılmış neredeyse bütün önemli raporların birer özetini çıkarıyor. Kitapta, dönemin Anadolu Müfettişi Umumisi Müşir Şakir Paşa’nın 1899’da yazdığı rapordan (“Tedabiri şedide, masarifi külliye ihtiyarı ve birçok adamın itlafı gibi devletçe marzı [rıza ile ilgili] olmayan netayiçten başka bir netice vermez. Bunun için bu sefer de şiddet iltizam olunursa, evvelkileri gibi akim kalacağından şüphe edilmemek lazımdır. Fikrime göre, evvela marazın sebebini tahlil lazım. Sebebi şekavet, fakır ve zarurettir.

Ceraimin takipsiz kalması, cehaleti umumiye, itikadatı batıla ve mazannenin [ermiş sanılan] icrayı şekaveti derecei ibahada [mübah] göstermesi ve şu suretle şekavetin nazarı halkta mevaddı adiyeden olduğu telakkisinin uyanması, Dersim derdinin başlıca sebepleridir.”), Dahiliye Vekili Şükrü Kaya’nın 1931’de yazdığı rapora (“Bu havali ve buraların hâli zati devletlerinin tamamıyla malûmudur. Yalnız maruzatıma bir mukaddime olmak üzere arz etmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kati surette hâllinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli ve zaman geçtikçe hâlli müşkülleşecek ve zararı artacak bir vaziyet almış olmasıdır.”) kadar birçok isim tarafından hazırlanmış, sertlik tonları genelde pek değişmeyen birçok rapor örneğini bir arada görmek mümkün.[267]

47. §) Ve nihayet Dersim Soykırımı ardından ‘Tunceli (Dersim) Tedip Harekâtı (1937-1938)’ başlıklı raporda, o yıllarda halkın durumu ve devlet otoritesine karşı güvensizliğin nedenleri konusunda şu saptamalara yer verilmektedir: “Dersim kargaşalıkları, büyük küçük memur ve mutaassıp [bağnaz] hocaların tahrik ve teşviki ile cahil Sünnî ahalî tarafından haklarında reva görülen muamelelerden doğmaktadır. (…) Baskılar son bulur ve şuurlu bir şekilde hareket edilirse, Dersimliler Cumhuriyet’in sadık ve fedakâr hadimleri [hizmet edenleri] olabilirler. (…) Dersimliler öldürülmekten, göç ettirilmekten korkuyorlar. Şimdiye kadar gelen memurlar bu esassız kanaati bertaraf edememişlerdir. (…) Aşiret ve kabileler arasında karşılıklı soygunculuk devam etmekte ve bu durum düşmanlıkların uzayıp gitmesine sebep olmaktadır. Üç beş şahıs müstesna, ağalar ve reislerin de dâhil, bütün Dersimliler son derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir,”[268] türünden karşılıksız beklentiler labirentine dalınsa da 20 Mayıs 1937 tarihli ve ‘Yeni Kürt Başkaldırısı’ Fransız Kara Kuvvetleri raporu her şeyi net biçimde özetliyordu:

“Kürtlerle ilgili şiddetli önlemlerin alınmasına rağmen bu enerjik topluluk, bölgelerinin Türkler tarafından yönetilmesine hâlâ karşı koyuyor. Belli başlı Kürtlerin sürgün edilmesi, topraklara el konulması ve aşiretler arası ittifakları bozma çabaları Kürtlerin Türklere karşı kinlerini artırmaktan başka bir işe yaramadı.”[269]

Evet, bu tam da böyleydi! Yani İsmet İnönü, Seyit Rıza’nın 15 Kasım 1937’de idam edilmesinin ardından “Dersim meselesini ortadan kaldırdık, Dersim müşkülesinden kurtulduk,” biçiminde şeklinde demeç verirken; “Daimi bir huzursuzluk yuvası da Dersim idi, memleketin öteden beri Dersim diye bir derdi var,” demesi boşuna değildir.[270]

48. §) İyi de ya komünistler mi?

Gerek Moskova, gerekse Türkiye komünistleri, Şeyh Sait ayaklanmasına (1925) destek vermediler. Komintern (Komünist Enternasyonal) belgelerinde; bu tutumun nedenleri şöyle açıklanıyor:

“Mustafa Kemal, genel olarak ulusal kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaşması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.”

Komintern Belgelerinde (1937), Dersim ayaklanmasına neden olan ortam şöyle anlatılıyor:

“Feodal unsurlar, Kemalist parti tarafından gerçekleştirilen reformlara rağmen, bugüne kadar ülkenin bu sapa bölgesinde barınmayı başarmışlardır… Dersim, Türkiye’nin ulusal ekonomisinin dışında kalmaktaydı. Öyle ki başka bir vilayetten hiçbir tüccar, Dersim’de iş yapmayı göze alamazdı. Devletin Dersim’de askerlik yükümlülüğünü gerçekleştirmesi ve yasal vergileri toplaması, bugüne kadar mümkün olmamıştır.”

Sonra da ekleniyor: “İsyanın arifesinde tapu kadastro idaresi, feodal aşiret reislerinin elinde bulunan halka ait malların incelenmesi ve saptanmasına ilişkin hükümet önlemlerini uygulamaya başlamıştı. Bu durumda feodalizm, kendi yasadışı egemenliğinin iktisadi temellerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu hissetti. İşte, özellikle bu önlem, isyana yol açan neden olmuştur.”[271]

Evet, resmî ideolojik yalanın etkisi komünistlere kadar uzanmıştı…

VI.3) IRKÇI HAMASET

49. §) Mahatma Gandhi’nin, “Vicdan meselelerinde çoğunluk yasasının bir yeri yoktur,” uyarısından bi-haber ırkçı hamaset coğrafyamızın vebasıdır.

“Nasıl” mı? Şöyle!

“Kazım oğlu Kazım, sonuncu erkek kardeşi pilot teğmen Nizamettin’in uçağı Kadifekale’ye çakılalı, dolayısıyla Kırıkkanat soyadını alalı 1 yıl olmuştu. Kendisi de incecik, gencecik, çakır gözlü bir teğmendi.

Dersim’e gönderildiğinde takvimler 1935 yılını gösteriyor ve beş yıl önce başlayan Kürt ayaklanması devam ediyor, teğmen Kazım savaşa gidiyordu. Bekârdı. Gözü arkada kalmamıştı, hele kardeşinin ölümünden sonra çoluk çocuğa karışmamaya kararlıydı. Cesur muydu bilmem ama, korkmadığını biliyorum. Ölümü yaşamın bir parçası sayar ve dinlere inançsız olmasına karşın, tanrısal bir kaderciliği vardı.

Günümüzde belki düşük yoğunluklu savaş denir, belki denmezdi, ama 1930’da Ağrı’da biri bitip diğeri başlayan ayaklanmalara karşı süren Dersim harekâtında, 1935’te irtibat subayı olarak görevliydi, Kazım Kırıkkanat. Çatışmalarda hasım Kürt aşiretleriydi, ama Türk ordusunda aşiretlere karşı savaşan çok sayıda Kürt askeri de vardı ve onlardan biri, dağ gibi haşmetli bir Kürt delikanlısı, babamın emir eriydi.

Bir gün, Türk mevzileri arasında mekik dokuyan irtibat subayı Teğmen Kazım ve Kürt emir eri, çıplak vadinin ortasında iki ateş arasında kaldılar. Çam yarması yağız Kürt delikanlısı, ‘Komutanım yat!’ diye naralanarak cılız teğmeni yere devirdi ve ufacık tefecik babamın üstüne kapandı. Başlarının üstünden vızır vızır kurşunlar uçuşurken ve makineli tarakaları arasında, ‘Senin evde çoluk çocuğun var’ diye bağırdı babam, ‘Benim kimsem yok, kendini koru!’ Kürt delikanlısı: ‘Senin anan bir oğlunu kaybetmiş, tek sen kalmışsın. Bizde çok oğul var komutanım…’ deyip kıpırdamadı gövdesini siper ettiği babamın üstünden. İkisi de sağ çıktılar o gün, o çapraz ateşten.

Dersim 1935’ten öteye, sadakat ve fedakârlık deyince, ‘Kürt’ derdi babam.

Rütbesi yükseliyor, ama en yakınında, en güvendiği, yıllar sonraki manevralara, yurtdışı görevlere annemi ve ablamı emanet edip gittiği askerlerin kimliği değişmiyordu: Hepsi Kürt’tü. Onları sevdi, saydı, ezmedi ve ezdirmedi. Çünkü ezildiklerini, ezilmişliklerini biliyordu. Anlamıştı.

Babamın Dersim’de yaşadığı bu olayı, ilk kez 2002’de yazdım ve yayımladım. Ama 1935’de Dersim’de görüp tanık olduğu her şeyi henüz anlatmadım…

O günlerin tanığı Kazım Kırıkkanat bugün sağ olsaydı ve Başbakan Erdoğan’ın Dersim katliamına dair devlet adına özür dilediğini duysaydı, kalemini kuşanır, ‘Hangi Dersim’den özür diliyorsunuz?’ diye sorardı.

1930’dan 1935’e PKK bugün ne yapıyorsa onu yapanların, devlete karşı ayaklananların, karakol basıp okul yakanların Dersim’inden mi, yoksa 1937’den 1938’e devletin kurunun yanında yaşı da yaktığı, orantısız bir şiddet ve kan dökerek cezalandırdığı Dersim’den mi?

Fransa’nın Hatay’ı vermemek için Suriye’de beslediği Ermeni Hoytur (ya da Hoydun) örgütü, Ermeni Zilan (Ardeşir Muradyan) gibilerinin isyana kışkırttığı Kürt aşiretlerden mi, yoksa Türk ordusuyla birlikte bölgede devlet otoritesini savunan Kürt ve Alevîlerden mi?”[272]

Uzun oldu belki okunması gerekiyordu.

Mütehakkim, ırkçı hamaset bu değil ise ne olabilir ki?

Bir (olası) palavradan Dersim Soykırımı’nı aklayan sonuçlar çıkar(t)maya ırkçı hamaset denirken ekleyelim: “İmparatorlar hiçbir şeyi kendi başlarına yapamazlar,” der Bertolt Brecht!

50. §) Söz konusu hâl politikadan edebiyata kadar, hemen her alana sirayet etmiştir.

Malum üzere Cumhuriyet romanı Osmanlı romanından bir kopuşu yaşamamıştı. Hatta, birkaç milli mücadele romanı dışında, Cumhuriyet’in ilk yıllarında üretilen metinlerin, -genellikle- Osmanlı dönemindeki temaları tekrarladığı görülür. Yani roman, diğer romanlardan miras aldığı bir gerçekliği geliştirip sürdürmüştür. Etnik meseleye, iç ve dış düşmanlara yaklaşım da aynıdır. Üstelik, Cumhuriyet ideolojisinin batılı giysilerine bürünen yazarlar için medeniyet iyiden iyiye fetişleşir bu yıllarda. Türk seçkinlerinin Kürt tasavvuru, kendi modern kimliklerini tarif etmek için çok uygun bir araçtır.

Altemur Kılıç’ın Dersim tartışmalarına müdahil olduğu yazısına bakılırsa söz konusu araç hâlâ kullanılıyor. Şöyle demiş Kılıç; “Dersim başkaldırısı konusunda, aslen Kürt kökenli olan edebiyatçı romancı Esat Mahmut Karakurt’un bir romanı var: ‘Dağları Bekleyen Kız’… Başkaldırı esnasında bölgeye düşen Hava Kuvvetleri uçağının pilotu yüzbaşı ile onu kurtaran Kürt kızının aşkı… Ve sonra olanlar… Tavsiye ederim bulursanız okuyun.”

1934’de yayımlanan ‘Dağları Bekleyen Kız’, Dersim’i anlatmamakla birlikte Kürt isyanlarından esinlenmişliği nedeniyle ilgi alanımızda. Ama romandan önce Esat Mahmut Karakurt’un Kürtlerle ilgili düşüncelerini sergileyen bir yazısına bakacağız.

Karakurt, 1 Eylül 1930 Akşam gazetesinde Kürtleri şöyle tanımlamış; “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiç bir şeyin farkına varmamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir. Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!.. Kadınları da öyle imiş!”

İşte romanın konusu da bu şekilde! Pilot yüzbaşı ile vahşi Kürt kızının aşkı. Simgesel bir üstünlük ilişkisi. Tesadüf diyenler için, aynı yıllarda yazılmış bir başka roman devam edebiliriz.

Mükerrem Kamil Su’nun 1934 tarihli ‘Sevgim ve Izdırabım’ında yine bir pilot ve ilkinden daha vahşi bir kız çıkacak karşımıza. Tayyaresi arızalanarak dağlara düşen erkek kahramanı masum bir Kürt kızının kurtarması, kızın kalp parçalayan merbutiyeti nedeniyle kahramanımızın biçareyi yıllarca yanından ayıramaması, Kürt kızının da bir köle sadakati ile onun peşini bırakmayışı şeklinde özetlenebilecek hikâyenin simgesel niteliği çok açık. Aslında kasıt yok; yazar toplumsal ideolojiyi toplumun bir parçası olarak sergilemiş. Güçlü ulusu erkeğin, zayıfı kadının temsil ettiği bu simgesel ırkçı aşağılama, kendi doğusuna oryantalist gözlüklerle bakan ‘Batılı’ Türk yazarların sömürgeci meslektaştan ödünç aldığı klişeler… Bu klişelerin Cumhuriyet romanının ilk dönemine denk gelen Kürt isyanlarından söz eden hemen her romanda kullanıldığını ekleyelim..

Dersim’in Ağrı’nın, Koçgiri’nin, Sason’un ya da diğer isyanların edebiyata Cumhuriyet eliti içinde yer alan yazarların kaleminden aktarılmamasını kabul edebiliriz. Ama yoksulluk-zenginlik karşıtlığını, sömürüyü, hatta Kürt köylüsünü konu eden, bu nedenle hapislere düşmeyi göze alan muhalif yazarların isyanlar ve isyanların bastırılması karşısındaki sessizliği tartışılmalıdır. Etnik meselelere tarafsız ya da baskı altındakilerden yana taraf olarak bakamamanın önemli bir nedeni Cumhuriyet yönetiminin getirdiği düşünce yasaklarıdır. İkinci ve daha önemli nedense o yıllarda Sovyetler Birliği’nin Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini bozmama ve Kürt topluluklarını feodal unsurlar olarak görüp önemsememe eğiliminin solcu Türk yazarlarında karşılık bulması… Mesela, Nâzım Hikmet, İspanya İç Savaşı’nda ölenlere ağıtlar yakmış ama Ağrı’daki isyancılara, sonrasında Dersim isyanına hiç yer vermez şiirlerinde. Vedat Türkali, ‘Tek Kişilik Ölüm’ (1990) romanında, Türk solunun Kürtleri ihmal edişini, iki kuşak Türk solcusunu canlandıran anne ve oğul arasındaki diyaloglarda çok iyi vurgular.

Kürt isyanlarına farklı açıdan yaklaşan romanlar 1960’lı yıllardan sonra yazılmaya başlanır. Kemal Bilbaşar’ın 1966-68 yılları arasında yayınlanan ‘Cemo’ ve ‘Memo’, Demirtaş Ceyhun’un 1970 tarihli ‘Asya’ ve Kemal Tahir’in ‘Kurt Kanunu’ (1969) romanlarında Dersim, Şeyh Sait ve Ağrı isyanlarına yer verilmiştir. Kemal Tahir; gerçek vesikaları bir fon olarak kullanıyorum dediği romanında, Şeyh Sait isyanının arkasındaki İngiliz parmağından söz eder (edebiyatta bu parmağı gözümüze ilk sokan ‘Yezidin Kızı’ (1939) romanı ile Refik Halit Karay’dı) Kürt isyanlarıyla Türk’ü bölmek isteyen dış düşman arasındaki ilişki, tarihi bir paronaya olarak hem sağcı kesimin hem de millici solcuların roman ya da tarih metinlerinde sıklıkla tekrarlanır. Fark etmişsinizdir; tıpkı Kürtleri pre-modern görmek gibi, isyanların arkasında dış mihrakların varlığını aramak da kökü eskiler uzanan, günümüzde de sıklıkla kullanılan bir ‘düşünme’ tarzı ya da yapılanları mazur kılacak propaganda malzemesi…

Dersim isyanının edebiyatımızdaki ilk doyurucu hikâyesini anlatan Kemal Bilbaşar’dı. ‘Cemo’ (1966) ve ‘Memo’ (1968) romanlarındaki devlet eleştirisinin eksik kaldığını iddia edenler çıksa da, Bilbaşar kahramanı Memo özelinde, devletle barışık kalmaya çalışmasına rağmen bir türlü adam yerine konmayan Kürt köylüsünün giderek bilinçlenmesini ve isyanını işlemiştir. İsyanı İngiliz provokasyonu olarak nitelemez, en büyük sorumluluğu; kimisi zimmet suçundan, kimisi sahtecilikten, kimisi ırza tasalluttan, kimisi rüşvet almaktan Hozat’a sürülmüş erlerden kurulu Seyyar Jandarma Alayı’na verir.

71 darbesi atlatılıp Kürt sorununu telaffuz eden romanların sayısında büyük bir artış kaydedilmesine rağmen isyanları konu edinen yazar ismi vermek zor. Vereceğim isimlerin olaylara yaklaşımı da yüreklere su serpmiyor. Barbaros Baykara’nın 1974-1975 yıllarında yayımladığı ‘Dersim 1937’ ve ‘Dersim 1938’ ile Mustafa Yeşilova’nın ‘Kopo’ (1976) romanlarında anlatılan hikâyeler devleti mazur gösterecek -yukarıda değinilen- propaganda malzemesi ile doldurulmuştu.[273]

VI.4) KÖTÜLÜĞÜ SIRADANLAŞTIRAN ÖTEKİLEŞTİRME

51. §) Zygmunt Bauman’ın, “Kimlik edimi süreci büyük ölçüde ötekini reddetmekten beslenir,” tarifiyle uyumlu abartı[274] ya da milliyetçi/ ulusalcı hamaset Türk(iye) ırkçılığının ötekileştirme fiilinin de ideolojik gıdasıdır.

Nurşen Gürboğa’nın belirttiği gibi: “1920’lerden 1930’lara kadar gerçekleşen bir dizi Kürt isyanı, devletin Dersim’i Kürt direnişinin örgütlenebileceği potansiyel bir coğrafya olarak değerlendirmesine yol açmıştı.”[275] Nitekim Cumhuriyet’in Dersim’e dair tehdit algısı, daha önce de sözünü ettiğimiz, “Başvekil” İsmet İnönü’nün 1935’de hazırlayıp Atatürk’e sunduğu “Kürt Raporu”nda açık seçik dile getirilmişti:

“Dersim Kürtlerine karşı vaktiyle set olan Türk köyleri dağılıp zayıflayarak ve Ermeniler kâmilen (tamamen) kalkarak Dersimlilerin istilasına karşı meydan tamamen boş kalmıştır. Erzincan yanındaki boş köyler, Dersim’in semiz halkı ile süratle dolmaktadır. Erzincan beyleri arazileri de işlemek için Dersimlileri maraba adı ile kullanmaktadır. Bu beylerin bir nevi Dersimli himayesine sığınmasıdır. Bu köyler ve marabalar Dersim çapulcu kollarının içeri yayılması için menzil ve yatak rolü yapmaktadırlar. Az zamanda Erzincan’ın Kürt merkezi olmasıyla asıl korkunç ihtimal, Kürdistan’ın meydana gelmesinden ciddi olarak kaygılanmak yerindedir.”[276]

Söz konusu “kaygı” bir ötekileştirme “gerekçe”sinden başka bir şey değildi aslında!

Kolay mı? Cumhuriyetin Türkiye’de yaşayan fakat Türk olmayan unsurlarla olan ilişkisi, oldum olası sorunluydu. Bu sorunlu hâlin sebeplerinden biri de Türk olmayan toplulukların, öteki olarak algılanması. Cumhuriyet’in hâkimiyet mekanizmaları, makbul vatandaş yaratma çabasıyla, ötekinin statüsünü kendi sübjektif kriterlerine göre değerlendirdi ve “öteki”lerin toplumsal statüsünü belirledi. Örneğin Mahmut Esad Bozkurt, Türkiye’de Türk olmayanın statüsünü hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı olarak çizdi.

Kürtler bu durumu kabul etmeyip kendileri olarak değerlendirilmeyi ve eşit vatandaş hakkını istediklerinde ise adil, inkılâpçı, uygar ve ilerici olduğunu iddia eden Türk karşısında her zaman, hırsız, tefeci, gerici, vahşi, gayriinsani ve terörist olarak algılandı. Günümüzde bu durum kılıf değiştirse de temelin aynı kaldığını görüyoruz. Bu durum Türklüğe atfedilen değerlerle, Onur Öymen’in 10 Kasım 2009’da kullandığı deyimle ifade edilirse, “taban tabana zıt” bir durum arz eder. Bu durumda Kürtlere düşen ise doğal olarak Türklüğün zıddı bir rol.

Geçmişteki algıya göre, uygar Türk’ün karşısında, Kürt her zaman vahşidir. Modern insanın sosyal ve fiziki melekelerinden yoksundur. 1 Eylül 1930 tarihli Akşam’a göre “Şapkalı ve bıyıksızsanız, kâfirsiniz. Yakaladıkları takdirde sizi bir kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler ve öyle öldürürler.” Dersim Kürtleri, Naşit Hakkı Uluğ tarafından şöyle tarif ediliyor:

“Dersimlinin kuvveti ayağında, baldırında ve ciğerindedir. İyi koşucudur, fakat yapıcı değil. Kazmayı kayaya kuvvetle vurup saplayamaz, omuzu ve beli, meselâ bir Orta Anadolu çocuğunun vücudu gibi ‘yapıcı insan’ gövdesi hâlinde teşekkül etmemiştir. Kazmayı vurup kayaya saplayamayan bu omuzlar, kuvvetli bir bel hareketiyle bir parçayı koparıp yerinden sökemez.” Bu söylem yakın zamanlara kadar Kürtlerin evrimleşmemiş bir insan tipi olduğuna vurgu yapan “kuyruklu Kürt” söylemine doğru evrilecektir.[277]

Israrla tekrarlarsak: Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmamızda yarar var. Bu planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle formüle etmiştir: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.[278]

52. §) Bu tür bir ötekileştirmenin yarattığı “insan(cık)a” gelince; Almanya’daki Forum Transregionale Studien ve Freie Üniversitesi Küresel Tarih programında misafir öğretim görevlisi olarak çalışan tarihçi Dr. Zeynep Türkyılmaz’a göre, Dersim’de sıradan kötülüğün örneklerinden biri, o dönem orduda yer alan askerlerden Yusuf Kenan Akım’ın haıratıdır.

“Bu hatırat bize bu ölçekte bir yıkımın bombaların ötesinde bir uygulamayla mümkün olduğunu gösteriyor. Tarama harekâtı, Türkiye’nin birçok yerinde getirilen askerin katıldığı ve Dersimlilerin umursanmadan, kayıtsızca, neredeyse insan sayılmadan öldürüldüğü bir duruma işaret ediyor”ken[279] şunlara dikkat çekiyor Türkyılmaz:

“Dersim Soykırımı’nı şu ana kadar göremediğimiz bir açıdan anlatan vurucu satırlar içeriyor.. Bu metin benim için hem duygusal hem de entelektüel açıdan beklemediğim kadar sarsıcı oldu”

Türkyılmaz’ın vurguladığı üzere ölüm saçan uçaklar, cesetlerle dolu nehirler, kesilen kafalar, canlı yakalanıp öldürülen insanlar, köy yakmaları, el konulan hayvan sürüleri ve mağaralarda hayata tutunma mücadelesi Dersimlilerin 1938 anlatısının özeti. Ancak bu hatırattaki önemli fark askerin bunu yaparken ya da yapmadan önce emir beklerken, yine kan dondurucu bir sıradanlıkla ya da kendine dair bir mağduriyet hikâyesiymiş gibi anlatmasında…

Bu hatırat içinde ilginç olan şeylerden biri de kendisini konumlandırdığı yer. “9 Eylül. Ah bugün İzmir’de olsaydım. Hâlbuki dağ başında Kürtlerle uğraşıyoruz” diyor mesela. Derenin içi öldürülen insanların cansız bedenleriyle doluyken en büyük sorunu susuzluk oluyor, yürümekten şikâyet edip “Buralarda çok sefil kaldık” diye ekliyor. Yani bir “mağduriyet” mi yaratmaya çalışıyor?..

Köy tarama ve yakmaya dair daha umursamaz bir hâl var, ama diyebilirim ki çatışmalar ve kafa kesmelere dair anlatımlarda ara sıra umursamazlık ama daha çok kolektif bir coşkunluk var.

Bu sebeple konu kafa kesmeye gelince fail belirginleşiyor ama ancak bir başka bölüğe karşı kendisinin de dahil olduğu bölükten bahsetmek şeklinde. Örnek vermem gerekirse “Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi” diyor. Kendi bölüğünde de kafa keseni özellikle vurguluyor. Ancak suçu ona yüklemek ya da lanetlemek için değil, daha çok bir iş bölümü ya da yetkinlik gibi. Zira bölük olarak kahramanlık payesi verilmiş olmasından pek şikâyet etmiyor hatıratta.[280]

İŞTE O GÜNLÜKTEN SATIRLAR[281]
9 EylülAh bugün İzmir’de olsaydım. Hâlbuki dağ başında Kürtlerle uğraşıyoruz. Hep o…. X Bugün de dağları ormanları tarayarak ovaya geldik. Bizim bölük Şam Uşaklarının başı olan Şeytan Ali’nin kafasını ve birçok daha insan öldürerek hepsinin kafasını getirdi. Şimdi bizim bölük çok gözde, bütün zabıtlar kahraman bölük diyorlar. Ali Galip Paşa bizim bölüğün gözlerinden öptüğünü telefonla söyledi. Geceyi Ovacık’ın bir saat ilerisinde geçirdik. Yine çok yorgunuz…
3 EylülCevizli ilerisindeyiz. Gece saat 12’de çadırlarımızı sökerek Pertek’ten hareket ettik. Sabaha kadar yol yürüdük. Nihayet saat 7’de bir su kenarında konakladık. Fakat derenin içi insan leşleriyle dolu olduğundan, susuzluktan öldük. O kadar yürümüşüz ki ayakta duracak kuvvetim yok. Ya Rab sen kurtar bizi buralardan…
11 EylülBugün de dağları tarıyoruz. İnsan leşlerinden derelere girilmiyor. Burası o kadar soğuk ki adeta donuyoruz. Gece herkes of anam diye ağlıyor. Dünyanın en büyük cefasını biz çekiyoruz. Bu günlerimde hep seni düşünüyorum X, hep seni.
12 EylülBu sabah erkenden kalktık. Yine dağlarda tarama harekâtı yapıyoruz. Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz… yan yazı: Bugün arkadaşlar yağ bulmuşlar, pirinç aldık, güzel bir pilav yapıp arkadaşlarla yedik. 2. yan yazı: Artık insanlıktan çıktık, çok perişan olduk…
16 AğustosBu gece de Ziyaret Tepesinde arkadan kuvvet bekliyoruz. Aç kaldık, mağaralara girdik. Kürtlerin bıraktığı darı undan dürüm yaparak yedik. Burası çok soğuk, kâr diz boyu…
11 AğustosBu sabah erkenden karşıdaki köye baskın yaptık. Fakat köyde kimse yoktu. Yakılması için haber bekliyoruz. Hafif makina Yılan Dağı’nı kurşunla dövüyor. Bugün dağları tararken 10 Kürt çıktı. İkisini bizim bölük vurdu. Bir kısmı yaralı kaçtı, bir kısmı da yakalandı. Şimdi yani 11:30’da Kozluca (tam okunamadı) köyünü yakıyoruz…
10 EylülBugün dağlar ormanlar tarandı. Bizim bölük, azılılardan birisinin kellesini getirdi. Başka bir bölük de Seyithan’ın kafasını getirdi. Bizim bölükte Ruşen isminde er var. Bütün kafaları o kesiyor. Buralarda çok sefil kaldık…
12 AğustosSabah erkenden toplar ve tayyare sesleri etrafı sarsıyor. Kürtler ablukada şaşırmış bir vaziyetteler. Bugün orman içinde bir inek 3 koyun 15 keçi bulduk. Sırf bizim bölük kesip yedik. Bu gece de Yeşiltepedeyiz.
13 AğustosBugün bizim bölük bir derede yirmi bin koyun ve 50 Kürt yakaladı.