Dersim Üzerine 5.Bölüm

33. §) Tanıklıklar, kayıp kızlar, sürgünler gerçeği Dersim’e ilişkin herkesin bildiği “sır”(lar)dır.[157]

Sıralayalım!

V.1) TANIKLIKLAR

34. §) Lafı dolandırıp, uzatmadan aktarıyoruz:

i) GÜLSÜM BİLGEHAN TOKER (İsmet İnönü’nün torunu): “Dersim’de yaşananlar bizim evde acı olaylar olarak hatırlanırdı. Dedem dahil kimse o dönemi mutlulukla anmaz, olanlardan sevinç duymazdı.”[158]

ii) HAŞİM ÖZÇELİK (Malatya Arguvanlı Alevî asker): “Harbe gideceğiz dediler. Harbe gidiyoruz, ne için gidiyoruz? Adam vurmaya. Ne kadar adam vurduk biliyor musun? Adam kalmadı, ölenin sayısını mı bileceğim? Ne üzüntü duyam ölenlerden dolayı. Öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağız?”[159]

iii) MEHMET ALİ ÇİFTÇİ (Erzurumlu asker): “Yüzbaşı geçti ortaya. Dedi, ‘Arkadaşlar biliyor musunuz, biz nereye gidiyoruz. İçimizde bir çıban var. O çıbanı paylamaya gidiyoruz. Onlar da bütün Kızılbaştır’ dedi.”

“Köylere çıktık. Tüfeğini teslim etmemiş, devlete teslim olmamış, onları evlerinden çıkartıyoruz; önümüze katıyoruz. 37 kişi topladık. Önümüze kattık. Kutuderesi derler, bir büyük bir dere. Makineli tüfekler yerleşmiş orada. Bizi geriye aldılar, ateş emir verdiler. 37 kişi bir salavat çekti ki, dağ taş inledi… Onları oturtuyorlardı birarada. Makine tüfekleri gır gır baştan çıkıyor. Bütün kırıyorlardı.”[160]

iv) HAYDAR YILDIRIM (Yozgat Sorgunlu Alevî asker): Katliamı ağlayarak anımsıyor; “Onların yaptığı iş acı, cin biberi gibi. İnsanlığa yakışmıyor. O zamanın yarasını açma.”

Yıldırım, alay kumandanının benzetmesini ise dün gibi hatırlıyor: “Bir alay kumandanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki, ‘Arkadaşlar dünyada dört hain var: Biri fare, biri kurt, biri domuz, biri Kürt. Bunun dördü de hain.’ O adamdan duydum. 500-600 kişi ağır makineli tüfeklerle öldürdüler, Harçik ırmağına attılar. Harçik Irmağı’nın 500 metre aşağısı kıpkırmızı aktı.”[161]

v) YAŞAR KAYA: “Dedem kardeşlerine demiş ki, ‘Hep birlikte kalmayalım, ayrı duralım. Birimizi öldürürlerse ötekimiz sürdürür zürriyetimizi’…”[162]

vi) LEYLA AĞLAR (Seyid Rıza’nın Kızı, katliamın ve babasının asılmasının ardından tam beş yıl süvari alayının ahırlarında hapis tutulmuş): “Kırım başladığında polisler gidiyor, jandarmalar geliyor, jandarmalar gidiyor, polisler geliyor. Sonunda bizi alıp askerin, atlı askerin ahırlarına götürdüler. Tam beş yıl kaldık orada. Acı, korku dolu koca beş yıl. Bizimle birlikte olan gelinimiz kaç kez bağırdı askere ‘Bizi denize doldurun, dökün. Biz ne yapmışız, kan mı dökmüşüz.’ Duymadılar bile. Atlar bağırır, çocuklar ağlar. Onları yorganın altına koyuyorduk ki korkmasınlar. Yatak falan zaten yok doğru düzgün. Kene, tahtakurusu, bit, sivri sinek dolu her yer. Elbiseyle yatıp kalkıyoruz. Sabah kalkıyoruz ki, yatak yorgan üzeri toprakla, böcekle kaplanmış.”

“Ben Seyid Rıza’nın kızıyım. Burası benim babamın kanının aktığı, akrabalarımın, aşiretimin kanının aktığı topraklar. Gidilir mi hiç? Bırakılır mı Dersim toprağı. Ölene kadar burada kalacağım.”[163]

vii) GÜLLÜ YAKAR (Katliam sırasında 7 yaşında): “En çok ağrıma gideni anlatayım önce” diyerek başlıyor sözlerine: “Katliamdan sonra Çiçekli Köyü’ndeki okula gittim bende. Askerler genelde öğretmenlik yapıyordu. Bize Atatürk’ün, İnönü’nün ne kadar büyük, ne kadar önemli olduklarını anlatıyorlardı. Benim ailem, yakınlarım, komşularım öldürülmüş, köylerimiz yakılmış ama bunu yaptıranlar çok büyük adammış. Ne denir ki oğul,” diyen Güllü Nene, tanık olduğu inanılmaz bir anı anlatarak sürdürüyor konuşmasını:

“Hopig ve Demirkapı’da yaşananları nasıl anlatayım ki. Orada insanlık öldürüldü. Biz kaçıp ormana sığındık, kurtulduk. Birçok köyden kadın ve çocuklar toplanmıştı. Önlerine otomatik silahlar kurulmuştu. Kadınlar ayaktaydı. Bir kadın ‘Sakın kimse can korkusu ile yere düşmesin. Hayatta kalan olursa askerler namusuna el atar, kirletir. Dersim kadınları dimdik durun. Ayakta ölelim. Öldürülen erkeklerinizi düşünün’ diye seslendi. Dakikalarca bu kadınlar tarandı. Ölenler tek yere düştü. Bir tek kişi bile sağ kurtulamadı.”[164]

viii) HASAN ALPASLAN (Katliama 6 yaşında tanık oldu): “Anlatırken bile içim acıyor. Düşman düşmana yapmazdı ki onların yaptığını. Ne isyanı, ne eşkıyalığı. Silah bile bırakmamışlardı ki köyde askerler” derken sesi titriyor. Sürgünü yaşayanlardan biri olan Alpaslan, sürgün çilesini şöyle anlatıyor: “Katliamda yakınlarımı, komşularımı, ailemi öldürdüler. Ortalık resmen kan kokuyordu. Yanan evlerin tahtalarından çıkan sesler hâlâ kulaklarımdadır.”[165]

ix) FATOSA KHEKILİ: “Kadınlar çocuklarının ellerinden tutup kendilerini suya attılar… (…) Yine bir gün Laç Deresi’nde askerlerin ateşi altında kaldığımızda ablam, kocasına, “Çocuklarımızdan erkekleri sen al, ben de kızları alayım yanıma. Bari bir yarımız öldürülürse, diğer yarımız kurtulur belki de… Sen oğlanları tepede deliğe sakla, eğer ki, biz askerlerin elinden kurtulamayacak olursak kızlarımın ellerinden tutup kendimizi suya atarız. Altınlarımı, belimin kemerini, gerdanlığımı, gümüş alınlığımı şalımın içine koyar, filanca taşın altına saklarım,” diyor. Ablam ve birkaç kadın birlikte Zağge tarafına Roji Deresi’ne geçiyorlar. Orada askerler dereyi sarıyor, kadın ve çocuklar çıkışa yol bulamıyorlar. Büsbütün çareleri kesildiklerinde, ‘Zalimlerin eline geçeceğimize kendimizi öldürelim,’ diyorlar. Kadınlar, çocuklarının elinden tutuyorlar hep birlikte kendilerini suya atıyorlar. O vakit çaylar, dereler cesetler taşıyordu. O yüzden ağıtlarda söyleniyor hani: ‘Munzur suyu yukarıdan cesetler taşıyor; sade kan ve ceset’…”[166]

x) FÊCİRA ÇÊNA DELALİ: “Bir gün gökyüzü ağardığında, askerler derede topları, mitralyözleri kurdular, başladılar “gır, gır, gır” bulunduğumuz yere ateş etmeye… Ateş sabahın erken saatlerinde başladı, gök kararıncaya kadar da devam etti.”[167]

xi) CÊMİLA ÇENA ŞIXHESENİ: “Çığlıklarımız yeri göğü tuttu. Kırk canımızdan kırılmayan kimse kalmadı. (…) Halam Sebra, ölülerin arasında yaralıydı, yaşıyordu henüz. Bizi görünce, ‘Bacım benim, gel yüzümü kıbleye çevir. Tülbentimi yüzüme dolayıp çenemi bağla. Sonra da buradan gidin. Ölülerin üzerinde beklemeyin, gece sizi korku tutar!’ (…)

Leyla halam, nihayet hareketlenip annesi Bese’nin koynundan altınları bulup çıkardı. Ablası Sebra’nın başı etrafında poşusunu dolayıp çenesini bağladı, yüzünü güneşin doğduğu yöne çevirdi. Ağzını ıslatmak için subaşına indi, oradan seslendi: ‘Sebra! Su, kana bulanmış!’ ‘Öyleyse bırak kalsın, hadi buradan gidin!’ Ölülerden sızmış kan derelere karışmış, öyle kan bulanık akıyordu su!”[168]

xii) BEDİUZZAMAN SAİD NURSİ: “Bin dokuzyüz otuzsekiz (1938) senesinde ‘Dersim Fâciası’ ki Doğu Mecmuası’nın 17. sayısında ‘Doğu Fâciası’ serlevhasıyle, bu vak’anın tamtamına aynını yazdı ki, hiç dünyada emsâli vukû bulmamış öyle bir zındıklık, münafıklık ve vatan ve millete haddsiz bir düşmanlık olduğunu kat’i isbât ediyor. Elbette, öyle fevkalâde cânî, canavar memurlara bin def’a zındık dense, değil suç olmak bilakis tasdik ile mukâbele lâzım.”[169]

xiii) CELAL BEY (Dilek (Siliç) Köyü’nden): “1938 bir yel gibi geldi, kavurdu ve gitti. Ne olduğunu tam anlamadık, beni misafir eden şu Karşılar köyünde çok Alevî Kürt vardı, hepsiyle dosttuk. Bilir misin onlara özenirdik. Çünkü bağları bahçeleri çok verimliydi, çok çalışırlardı, buralara ilk üzüm bağını onlar dikmişti. Sonra bir gün bir afet geldi, köydeki erkekleri topladılar ve Munzur’un kıyısındaki mağaraların üstüne çıkardılar, tek tek kurşuna dizdiler ve bilir misin Munzur bir süre kan kırmızı aktı. O günden sonra da hep ağladı.”[170]

xiv) EMOŞ BAKIRAY: “1937’de 15 yaşındaydım. Bizim köyde 80’e yakın hane vardı. Askerler katliam öncesi köyümüze gelerek silahlarımızı istiyorlardı. Bu dağ başlarında ne yapıyorsunuz? Sizleri daha güzel yerlere götüreceğiz diyerek, aslında katliam hazırlıklarını yapıyorlardı. O dönemde bizim tarafta 12 aşiret silahların toplanılması ve devlete verilmesi için halka çağrılar yaptı. Halk çağrılara uyarak silahlarını devlete verdi. Silahlar verilir verilmez, birçok bölgeden yüzlerce insanı toplayıp, Robaik de bulunan beyaz dağa götürüp birbirine bağlayarak çoluk çocuk katlettiler. Kadınlar askerler tarafından tecavüz edilerek katlediliyordu. Ancak ismini hatırlamadığım bir kadın, güçlü olmasından kaynaklı karşı çıktı. Ona da önce tecavüz ediliyor, daha sonra çırıl çıplak edilerek ağaca bağlıyorlar. Kadın açlıktan ve susuzluktan ölüyor. O katliamdan sonra kimse teslim olmadı ve mağaralara sığındı. Biz de aylarca mağaralarda yaşadık. Öylece kurtulduk.”[171]

“400’e yakın insan oradaki mağaralarda gizleniyordu. Devlet oraya giremediği için önce oradakilerle görüşmeler sağladı. Mağaradakileri temsilen ilk olarak bir kişi gönderildi. Ancak o bir kişi aradan geçen günlere rağmen bir daha geri gelmedi. Ardından mağaralara zehirli bombalar atılarak, oradaki bütün insanlar katledildi. Daha sonra da aynı yöntemi Kutudere bölgesinde uyguladılar. Deman ve Haydaran aşiretleri orada gizleniyordu. Orada bulunan herkesi de kıyımdan geçirdiler.”[172]

xv) BİNALİ YILDIZ VE KIZ KARDEŞİ FENER YILDIZ (GÜL): “Evimiz yanıyordu. Annem ve iki küçük kardeşim içerde kalmıştı. Birkaç kişi içeri girdi annemi kurtardı. Ancak kardeşlerimi kurtarmaya zamanları olmadı. İki kardeşim evle birlikte yandı,” diyen Binali Yıldız ile kız kardeşi Fener Yıldız (Gül) Pülümür’ün Xarçik (Kovuklu) köyünde eli ile işaret edip yakılan evlerinin yerini, sürgüne giderken izledikleri yolları gösteriyorlar.

Binali ve Fener Yıldız, gözlerini Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların köylerini bombalaması ile açarlar. İkisi birden anlatıyor. Birinin bıraktığı yerde diğeri sürdürüyor: “Dışarda oynuyorduk. Köyümüzün üstüne bombalar düşmeye başladı. Korktuk, eve doğru koşmaya başladık. Evimiz yanıyordu. Annem ve iki küçük kardeşim içerde kalmıştı. Birkaç kişi içeri girdi annemi kurtardılar. Ancak geri dönüp kardeşlerimi kurtarmaya zamanları olmadı. Ev çöktü. İki kardeşim evle birlikte yandı. Annem adeta aklını yitirdi.”

Fener Gül araya giriyor: “Erkekleri seçip götürdüler. Kadınları, çocukları ayrı bir yolda götürdüler. Köy boşaldıktan sonra asker geldi bütün evleri yaktı. Bizi götürdüler Erzincan’a. Eskiden burası Erzincan’a bağlıydı. Bu köyün eski adı Xarçik. Erzincan’da bizi üç-dört gün kumun içinde yatırdılar. Şehire indirmediler. Tren yok, kamyonlara doldurdular. Sivas’ın kazası Divriği’ye kadar kamyonlarla götürdüler. Oraya tren gelmişti. Orda bizi bindirdiler. Her aileyi ayrı vilayete gönderdiler. Erzincan’da yazmışlar kimin nereye gideceğini, bizi Muğla’ya verdiler. Amcamgili Bursa tarafına gönderdiler.”

Fener Gül: “Köyü Yaktılar! Yayladan indik, nehir var aşağıda, sen görmemişsin. Munzur’un kolu. Orda yaylalar var, orda mağaralar var. Orda kaldık. Uçak geldi bomba attı. Biz kumda oynuyoruz. Geldi suyun için düştü bomba. Bir kadın bizi aldı böyle attı. Çocukları kurtardı. Kimmiş biliyor musun bombayı atan, Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen. O atmış Dersim’e bombaları. Evleri yaktılar, boşaltılar. Annemin böyle bir sandığı vardı. İçinde altınları, gümüşleri, eski şeyleri vardı. Bizde çok takarlardı, benimle bu abimi götürdü babam yeri kazdı, dedi bunlar burada gömülü kalsın, belki bizi öldürürler. Çocuk olduğunuz için sizi dokunmazlar. Aklınızda olsun, gelirseniz burayı açın alın. Bir de babamın çok güzel tabakaları vardı. Amcamın güzel tabakaları vardı. Onu da götürdü gömdüler. Amcam çok akılıydı. Muhtardı. O hep bizi korumaya çalışıyordu.

Annem doğum yapmıştı, ikiz doğurmuştu bir oğlan, bir kız, bizim evleri yakınca çocukları kurtaramamışlar, evin içinde annemi zor kurtarmışlar. Annem bütün o yol hasta hasta gitti. Burada Tazıng diye bir karakol var. Karakola götürdüler bizi. Karakolda ifadeler alındı. Erkek yok, erkeklerimizi başka yoldan götürdüler. Hepimiz çoluk çocuk af edersin bir sürüyü götürür gibi götürdüler.

Bir de büyük çok güzel bir kız vardı. Bir binbaşı komutan ona göz dikti. Bana getirin dedi. Bizim yanımızda erkek olarak iki kişi vardı. Onlara dayak atıyorlar, bana kızı getirin diye, o kadının yüzüne kara sürdüler çirkin görünsün diye. Elbiselerini değiştirdiler. Kız nişanlıydı. Çok güzel bir kızdı. Onu öyle kurtardılar, komutanın elinden. Yanımızdaki erkekler bu yüzden çok dayak yedi.

Erzincan’a giderken bir baktık nehrin kenarında bir kız çocuğu böyle ağlıyor, saçını maçını kesmişler. Annem dedi oy bu benim kardeşimin kızı. Bizden önce götürmüşler. Kademe kademe götürüyorlardı, köy köy. Aşağıdaki köyler kaçıp bizim içimize saklanıyorlardı. Ben çok gördüm, kızlar kendilerini nehre attı. Nehre attı, askerin eli elimize değmesin diye.”[173]

xvi) SARKİS GREGORYAN’IN (Dersimli Gregoryan Ailesi’nden): “Ben eski Dersim’in yeni adıyla Tunceli’nin Hozat kazasının Zımek köyünden, Keşiş ailesinden Beyros’un oğlu, Margirit’ten doğma, 1926 doğumlu Sarkis Yıldız.

Dedem Keşiş ailesinden Bico Yayam, Yukarı Venk’ten. Nenem Bağdasar kızı Anik. Annemin adı Margirit. Annem, Çemişgezek ilçesinin Peyik köyünden Hoca’nın kızı. Annemin kız kardeşinin adı Lusi, erkek kardeşinin adı Nişan. Nişan hâlen Rus Ermenistan’ındaki Erivan’da yaşamaktadır. Ve babamın ailesinden hayatta bize dört kardeşten başka kimse kalmamıştır. Seferle [1915 Ermeni Tehciri] birlikte babam ve yayamdan [babaanne] başka kimse kurtulmamıştır. Ve Yayam daha sonra tekrar evlenmiş ve benim gördüğüm bir kızı vardı; o da hem dilsiz hem de sağırdı ve bizimle 1962 yılına kadar yaşadı. Ve o tarihte vefat etti. Amcam daha önce Amerika’ya gitmiş ve orada on sene kalmıştır. Sonra Elazığ’a gelmiş ve Elazığ’ın yakınındaki Hulufenk’te [bugünkü Türkçe adıyla Şahinkaya Köyü] arazi almış ve dört çocuğu olmuş. Amcam ve dört çocuğunu seferle birlikte kırmışlar. Biz de altı kardeştik. Ablam Altun, ben Sarkis, benim küçügüm Zakar, onun küçüğü hâlen hayatta olan Kevork, onun küçüğü yine hâlen hayatta olan Çuhar, en küçüğümüz Mayram hayattadır. Kardeşim Kevork’un eşi öldü. Çocukların ismi Margirit Karen ve Karnik’tir.

Yıllardan 1938, yaz sabahıydı. Günlerden pazardı. O zaman bizim köyde davar nöbeti güdülürdü. O gün davar nöbeti bizim ailenindi. Büyükler başka işlere gitmişlerdi. Ablamla beraber köyün davarını topladık ve köyün merası olan Sivisik’te otlatmaya götürmüştük. Bir de etrafımızı askerler sarmış. Biz zaten askerlerden korkmuyorduk. Çünkü bir seneden fazlaydı ki onlarla beraberdik. Askerler bizim köyün üstündeki Beyaz Dağ’da çadır kurmuşlardı. Biz onlara her zaman ekmek, yumurta ve tereyağı götürür satardık. Bize bir şey yapmazlardı. Biz onlara, onlar da bize alışmışlardı. Onlardan bir kötülük beklemiyorduk. Hatta bir gün önce köyün ileri gelenleri dağa gitmiş oradaki alay komutanıyla konuşmuşlardı. Koyun kuzu kesmiş, hep beraber kebap yapıp yemişlerdi.

Aynı akşam alay komutanı köye geldi. Köylüye nasihatlarda bulundu. Ve “Korkmayın, kimseye bir şey yapmayacaklar,” diye köylüyü rahatlattı. Fakat sabahleyin köyün üstünden davar otlatırken, bir baktık ki, bir gürültü kopmaya başladı. Köyde ne kadar kadın, erkek ve çocuk varsa hepsini toplamış bize doğru getiriyorlardı. Biz iki kardeş de kendiliğinden gidip onlara karıştık. Yoldan kaçanlar oldu, fakat askerler kaçanların arkasından gitmediler.

O sırada anne ve babamızı aradık. Annemizi bulduk, annemin yanında ablam, benden küçük kardeşlerim Zakar, Kevork, Çuhar ve daha bir yaşında olan ve annemin kucağında olan Maryam vardı. Sonra etrafımıza baktık, babamın dilsiz kız kardeşini gördüm. Dilsiz halamın yanında da bizim yanımızda kalan, fakat başka bir köyden olan halamın oğlunu gördüm. Babamı sorduk, “Kaçtı,” dediler. Askerler bizleri toplu olarak köye 4-5 km uzaklıktaki dağa götürdüler.

Orada erkekleri ayırdılar. Erkeklerin bellerindeki kuşakları söktüler ve birbirine bağladılar. On beş yaşından küçük olan erkekleri ise kadınların yanına bıraktılar. İşte ben o zaman tam on iki yaşındaydım. Beni kadınların içinde bıraktılar. Erkekleri bizden 200 metre uzağa götürdüler. O zamanlar hükümet bizim köye bir hafiye [ihbarcı] tayin etmişti.

O hafiye de yanımızdaydı. Askerler hafiyeyi yanımızda bir taşın üstüne çıkardılar, gözümüzün önünde vurdular. Tabii o zaman herkes sevindi. “Artık kimseye bir şey olmaz,” dediler.

Aradan beş dakika geçmeden erkeklerin götürüldüğü taraftan silah sesleri geldi. Zaten etrafımıza makineli tüfekler kurmuşlardı. Erkeklerin bulunduğu taraftan gelen silah seslerinden iki dakika sonra ateş etmeye başladılar. Kadınlar ve çocuklar paniğe kapılmış, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Kimisi kaçtı, yerlere kapandı, kimisi ise vuruldu. O esnada ablam kalkıp kaçtı. İki üç metre gitmeden vuruldu.

Ablamın ardından benim bir küçüğüm olan kardeşim Zakar kaçtı. Zakar da daha ablama kadar gitmeden vuruldu. Sonra yanımda yere yatmış, beş altı yaşında olan Kevork da kalktı ve kaçtı. Ben Kevork’u tutmak istedim, fakat tutamadım. Kevork da kaçtı ve arkadan ona ateş ediyorlardı. Benim görebildiğim kadarıyla vurulup düşmedi. Gözden kaybolana kadar kendisine baktım.

Sağ kalanları süngüleme yarım saat sürdü. Dört tarafımızda kurulan makineli tüfeklerle kadın topluluğuna durmadan ateş ediyorlardı. Ateş etme süresi aşağı yukarı yarım saat sürdü. Silah sesleri kesildikten sonra sağ kalanları süngülemeye başladılar. Ben vurulanların altında kalmıştım. Bana hiç kurşun isabet etmemişti. Askerler bizi süngüledikleri zaman ölü numarası yaptım ve ölü vaziyette yattım. Sağ kalanları süngüleme yarım saat sürdü.

Sonra yavaş yavaş gözlerimi açtım. “Demek ki çekilmişlerdir,” diye yavaş yavaş kalktım. Yanımda yatan anama baktım, vurulmuştu. Ablam ve kardeşim Zakar’a baktım, onlar da vurulmuştu. Hepsi cansız yerde yatıyorlardı. Dilsiz halama baktım, o hâlen sağdı. O da benim gibi önce anneme sonra da ölen ablama ve kardeşim Zakar’a baktı. O anda üç yaşında olan kardeşim Çuhar’ı ve bir yaşında olan kız kardeşim Maryam’ı unutmuştum. Halam onları buldu. Kardeşlerimden birini sırtına, birini de koltuğunun altına aldığı gibi bana bakmadan köye doğru yürüdü.”[174]

xvii) HÜSEYİN AKAR: Civrak (Sarıyayla) Köyü’nde 55 kişinin gaz dökülerek yakıldığı katliamın tanıklarından olup, “Akrabalarımdan 55 kişinin ellerini, ayaklarını bağlayıp üzerilerine gaz döküp yaktılar. Yanan bendim. Dağlarda saklandık, yılanla çiyanla birlik olduk,” diyen Hüseyin Akar’ın gözlerinin önünde akrabası olan kişi elleri ve ayakları bağlanarak üzerlerine gaz dökülerek yakılıyor.

O anı anlatırken gözlüklerinin altından gözyaşları akıyor: “1934’te Dersim Nazimiye’ye bağlı Civrak (Sarıyayla) Köyü’nde doğdum. Hayatım çok karmaşık geçti. Bende Dersim travması var. Geçirdiğim bir vurgundur bu. Dersim’den bahsedildiği zaman bu travmanın etkisinde kalıyorum ve hâlen o travmayla yaşıyorum. 5 yaşında kıyıma uğradım. Ailemden 55 kişi katledildi. Bunları bir kitap olarak yazdım ve kitabım yasaklanarak toplatıldı. Bütün yazılarıma el konuldu. Bir şey yazamaz oldum. Dersim’de insan yaşamını önemseyen aşiretler vardı. Aşiretler arası kurul bu dönemden çok daha iyiydi. Hasan Saka, Ermeni Katliamı’ndan dolayı mahkûm edilmiş bir insandı. Hasan Saka mahkûm olduğu hâlde hapishaneden çıkarılıyor ve bakan oluyor. Dersim, Ermeni kırımının bir devamıdır. Söylediğim doğrulardan dolayı mahkûm oldum. Oysa ben doğruyu söylüyordum. Ailemden 55 kişiyi ‘sürgüne’ diye aldılar ve bir derenin içerisine toplayıp kurşun dahi sıkmadan gaz döküp yaktılar.”

“1938’de köyümüze geldiler. Bizim evin 150 metre ilerisinde bütün köylüleri topladılar. Köylüler kendiliğinden geliyordu. Köylülerin gelmeleri için haber salmışlardı. Yolda bazı Kürt askerler köylülerimize Kürtçe, ‘Bunlar sizi öldürecek. Bingöl buraya yakın, kaçın canınızı kurtarın’ diyor. Fakat köylüler ‘biz ölür isek beraber ölürüz’ diyorlar. Ben askerin ne olduğunu, nasıl olduğunu bilmiyordum. Potinli, silahlı adamlar. O zaman bir bostan ekmiştik, Bostanda salatalıklar vardı. Askerler kökü ile salatalıkları getirip yemeye başladılar. Çocuk aklımda ‘amcam bunları görürse döver’ diyordum. Baktım ki amcamın etkisi yok. Kimse bunlara müdahale edemiyordu. Otorite artık ailemde değil askerdeydi. Babam o zaman askerdi. Sürgün diye 55 kişiyi Tekirdağ’a süreceklerdi. Edirne’ye yakın bir yerdi. Karargâh bizim evin yanındaki tarlada kurulmuştu. Köylüleri oraya topladılar. Kırıma başlayacaklardı. O an nasıl olduysa köylülerin hepsi kendiliğinden geldi. Sonradan anladım ki biz Dersimliler bir hiçiz.”

“Köylüleri bir vadide topladılar. 3 tane mezramız vardır; Balık, Gelik ve Merkis. Çobanlar dahi hayvanları bırakıp geldiler. Ben o zamana kadar köyün otoritesinin üstünde bir otoritenin olduğunu bilmiyordum. Hak, hukuk köyde oluyordu. Dersim’de silahlar toplanmış ve bizim köyde de silahlar teslim edilmişti. 3 kişiyi silahını vermediler diye işkenceye aldılar. Ama silahlarını vermişlerdi. ‘Sizde daha silah var, getirin’ dediler. Bu adamlar başkasından silah ödünç alarak getirip teslim ettiler. O zaman yayık vardı. Yayık sehpalarına 3 kişiyi astılar. İçlerinden Memo Dır (Uzun Mehmet) diye birinin boynu yerde sürüdüğü zaman olduğum yerde bayıldım kaldım. O adamın ağzından kan geldiğini gördükçe hâlen kötü oluyorum.”

“1938 benim için ayrı bir dünyadır. Bu dünyayı tekrar yaşamak istemiyorum. Fakat bu dünya beni bırakmıyor. 1938’de yakılanlar benim ailemdi, bendim, dedemdi. 55 kişiyi sürgün diye aldılar yola çıkardılar. Bizi o zaman bir subaya (yüzbaşı) teslim etmişlerdi. Subay benim babamın askerde olduğunu öğrenince beni, annemi ve kardeşlerimi o kervana katmadı. Biz kervana katılmaya kalktıkça o bizi ayırdı. ‘Ailesi asker olan birini bu kervana katmam’ diyordu. Tabi öldürüleceğimizi biliyorduk. ‘Hiç olmazsa çocuğu öldürmeyin’ diyordu. O yüzbaşını da kervandan aldılar. Aşiretin etkisinin bittiği yerde Dereoba’da 55 kişinin ellerini, ayaklarını bağlayıp üzerilerine gaz döküp yaktılar. Yanan bendim. Daka dedikleri bir anne 100 yaşında olduğu için onu asmışlardı. Evde asılı bırakmışlardı. Oysa o kadın kendini asamaz.”

“Bizi öldürmeden bırakıp döndüler. Annem ve kardeşlerim ben mecbur dağa çıktık, saklandık. Dağda yılan ile çiyan ile birlik olduk. Geceleri gelip köyde bazılarından yemek alıp gidiyorduk. Yaklaşık 2 ay saklandık. Yiyecek yoktu. Merkis’e yakın Bedro dağında gizleniyorduk. Akşam tanıdıklardan yemek alıyorduk. Onlarda korkuyordu. Çok acılı günler geçirdik. Köyümüze gidemedik. Mağara oyuklarında kalıyorduk. O ara babam askerden geldi, hastaydı. Zatürre olmuştu. Geldikten kısa bir süre sonra sanırsam 1941’de vefat etti. Babam katliamı öğrenmişti. Döndüğümüzde hiçbir şey yerinde değildi.”

“Dersim’de normal hayat yoktu zaten. Yol yapımında 12 günlük çalışma vardı. Jandarma yönetici olduğu için bunu 12 aya çıkarıyordu. Bu başka bir yerde olmayan yol vergisiydi. Dersim’e mahsustu. Ancak 5 çocuğu var ise muaf sayılıyordu. 5 çocuğun olması için nüfusta kaydırma yapılıyordu. Ama yönetici jandarma olduğu için 5 çocuk hesabı yapılmıyordu. Yakalandığı yerde yol vergisi diye çalıştırılıyordu. Bir de o arada kamçur vergisi (hayvan vergisi) vardı. O da Dersimlilere özgü bir vergi. Devamlı alınıyordu. Almadıkları zaman götürüp çalıştırıyorlardı. Her şey, bütün yaşam jandarmanın elindeydi. Ceza verir, affeder, mahkûm ederdi. Jandarma köye geldiği zaman erkekler kaçar, gizlenirdi.”[175]

xviii) ALİ HIDIR ŞAHİN (Dersim’in Türüşmek’e (Aktuluk) bağlı Meytan mezrasından): Harekâtın başladığı 1937’de insanlar Demirkapı mevkiinde toplanmış. “Hepimiz köydeyiz. Yeni ismi Çığla eski ismi Xec köyünde mezradayız. Babam ve iki kardeşimle birlikteyiz. Nasıl ki bademler beyaz çiçek açıyor ya öyle, askerde Demirkapı’dan bizim köye kadar bembeyaz bir şekilde hareket ediyordu. Babam ağlıyordu. Bacımı ve çocuklarını götürdü. Mehmet isminde muhtar vardı. Belinde rahatsızlığı vardı. Hızlı yürüyemiyordu. Bağırıyordu: ‘Kevra Ali bıreme şıma bene qırkene/ Kirve Ali kaçın sizi götürüp katledecekler’…”

“Sanki şu an bağırıyormuş gibi hâlâ kulaklarımda sesi. Üç-dört kez bağırdı. Her bağırmasında asker ona vuruyormuş. Bunu da görenler bize anlattı. Biz de o zaman harmanla uğraşıyorduk. Harmanı bıraktık. Kardeşimle birlikte Çiçekli’ye doğru gittik. Ormanın içine gitmeye başladığımızda, sesler duyduk. Anladık insanlar katlediliyor. Silah sesleri peş peşe gelmeye başladı.”

333 kişinin kurşuna dizilerek katledilmesini de, esen sert rüzgârla birlikte otların devrilmesi gibi anlatıyor. Bunu da görenlerin anlatımı üzerinden söylüyor Ali Hıdır Şahin. Yaşanan katliama tepki gösteren muhtar ise albay tarafından hemen infaz ediliyor. İnfazdan sonra albay askere muhtarın uçkurunu aşağıya indirmesini söyler, uçkurun aşağıya indirilmesinden sonra muhtarı sünnetli olduğunu görür. Sünnetsiz olduğunu düşünmüştür ama yanılmış! Babası ilgisi olmayan olay nedeniyle 12 arkadaşıyla birlikte 7 yıl cezaevinde kalmış.[176]

xix) EMİNE KIYAN ÇİÇEK: 1938 Dersim Katliamı sırasında her türlü vahşete tanık olan ve aylarca direnişçilerle birlikte mücadele eden ve 2001’de da 81 yaşında iken “Örgüte yardım ve yataklık yapmak” iddiasıyla tutuklanarak 2 yıl 6 ay cezaevinde kalmış.

Katliam sırasında 18 yaşında olan ve ailesiyle Laç Deresi’nde bir mağaraya sığınan Çiçek’in annesi ve 2 kardeşi, yoğun bombardıman sonrası askerler tarafından esir alınır.

Babasıyla kaçmayı başaran Çiçek, aylarca direnişçilerle beraber mücadele verir. Direnişçilerle Ahvanos Vadisi’nde bulundukları sırada, Laç Deresi’nde insanların esir alındığı mağarada karıştırılan küllerin arasında bir saat ve takıların bulunduğunu söyleyen Çiçek, o takıların anne ve kız kardeşinin üzerinde bulunan takılar olduğunu ve o an esir alınan insanların yakılarak katledildiğini anladıklarını dile getirdi. O anları anlatırken, duygulanan ve gözyaşlarına hâkim olamayan Çiçek, “Aylarca aç, susuz dolaştık. Bütün orman, tarla, arazi ve evleri yakmışlardı. Hiçbir şey bırakmamışlardı. O dönemin direnişçilerinden Mursayê Hemed, Wusexıde Qemer, Hese Gewe, Silemanê Sadiq ile birlikte aylarca direndik. Teslim aldıklarını öldürüyorlardı. Katlettikleri insanları odun gibi istifleyip yakıyorlardı” şeklinde katliamda yaşadıklarını özetledi.

Kadınların askerlerin eline geçmemek için kendilerini kayalıklardan aşağı attığını belirten Çiçek, “Ben de askerlerin eline geçmemek için direnişçilerin yanında aylarca yer aldım. Çukurlu Sülü Ağa’nın ailesi katletmeye götürülürken, ağanın kızının güzelliğinden etkilenen bir komutan, kıza kendisiyle gitmesi durumunda kardeşi ve amcaoğlunu af edeceğini söyledi. Kız komutana ‘senin gibi bir zalimle aynı kaderi paylaşacağıma, halkımın yaşadığı akıbeti yaşamayı tercih ederim’ deyip kabul etmediği için herkesi orada katlettiler,” dedi.[177]

xx) SÜLEYMAN VE SELVİ EĞRİ: Katliam sırasında Xaçeldi (Haçeldi) köyünde olan Selvi, katliama ilişkin hatırladıklarını şöyle anlatıyor:

“Annem koynunda saklayıp askerlerden kaçıyorduk. Bizi koynunda saklayıp geziyorduk. Uçaklar geziyordu. Bombalar atıyordu. Bombalar atılıyordu.. Bize değmesin diye, annem bizi taşın altında yer varsa, oraya atıyordu.”

Katliam sırasında Tornoba tarafından bulunan Çayüstü köyünde olan Süleyman Eğri, aç bırakıldıklarını sürekli vurgulayarak anlatıyor: “38 hareketinde kimse dil bilmiyordu. Zeranik’te karakol vardı. Biz Türkçe de bilmiyorduk. Okumamıştık. Atatürk’ü de tanımıyorduk. Subaylar geliyordu. Selam veriyordu. Kimse anlamıyordu. Gidin mahallede dolaşın, her mahalleden bir kişi karakola gelsin. Subaylar buradalar gelsinler, sizi istiyorlar. Hepimiz bir mahalleye gittik” diyen Eğri, katliam için başlatılan harekât hakkında bilgi veriyor.

Harekât başladıktan sonra askerin köye geldiğini ve üç gün içinde köyü boşaltmalarının istendiğini anlatan Eğri, askeri komutanın muhtara, “Acele etmeyin kaçın sizi öldürürler” dediğini söylüyor. Sonrasında yaşananları ise Eğri şöyle anlatıyor: “Biz kaçtık. Dağda ekmek yok bazı yerlerde su yok. Demenuşağında bir yerde 4-5 kişi gittik, belki yüz kişi var. Uçaklar geziyor. Uçaklar bombalar atıyor. Yer derin. Bombalar yetişirse adam ölüyordu. Yarısı öldü. Yarısı da kaçtı.” Bir ay dağlarda saklanarak gezmek zorunda kaldıklarını anlatan Eğri, tanık olduğu bir katliam anını da şöyle anlatıyor:

“Karakol vardı Laç Deresi’nin üstünde. Biz de karşıda yüksek bir kayalıktaydık. Halbori’nin altından oradaki karakola götürdüler. Karakolun önünde su var, arkası ise düz yer. 100 insan vardı. Silah sesi çıkmıyor. Komutan. süngü ile öldürün atın diyor suyun içine. 100 yakın insanı orada suya attılar. Oradan iki kişi kurtardık. Biri Demenan’lardan biri de Loluş’du.”

Dağlarda gezdiği sıra içinde, ayaklarını artık hissedemez duruma geldiğini söyleyen Eğri, ayak tırnaklarının çürüdüğünü anlatarak, kurşun yediği kalçasını gösteriyor. Amcasıyla Elazığ’a gelip teslim olduklarını ifade eden Eğri, “Beni ta Denizli’ye gönderdiler. Denizli’de çoğu 9 yıl kalırken, ben bir yıl kaldım,” diyor.[178]

xxi) HÜSEYİN ARTUT (Mikükseyi (Tepsili) köyünden):

Askeri harekât olduğunda 15 yaşında olduğunu ifade eden Artut, “Köydeydim. Hanuşağına gittik. Birkaç gün dolaştık, tekrar dönüş yaptık. 40 gün dağda kaldık. Aç kaldık, toprak yiyorduk. Sırtımızda ne çanta ne ekmek vardı. Hayvanımız yok. Zaten hayvan olsa da bize bela olur. Bizim orda 12 kişi vuruldu. Askerler ormanda kurşuna dizip öldürüyorlardı. Ben köydeydim Kırgınan’ın içindeydim. Bizim o mevkide kimse yoktu. Büyükköylü Haydar vardı ve çevre köylerde birkaç kişi vardı. 12 gün kaldık. Kırgınan’ın içinde emmi ile orada kaldık. Babam burada kalmıştı. Öldürenleri kaldırıyorlardı. 40 gün ormanda kaldık. Baraka gibi yaptık. Kar yağdı kaldık” diyor.

40 gün sonra askeri alayın geri çekildiğini anlatan Artut, sürgün kararının kalkmasıyla birlikte babasının da Ovacık’a geldiğini söyleyerek, “Bizi sürgün ettiler. 7 sene sürgünde kaldık. Gelen geldi. Gelmeyen orada kaldı. Biz çileden ve açlıktan başka bir şey göremedik” şeklinde anlatıyor.[179]

xxii) MUSTAFA GÜLER: “Dersimliyim. Ben Dersim olaylarının sıcaklığı içinde büyüdüm. Büyüklerimizin korkudan fısıldayarak anlattıkları olaylara tanıklık ettim.

Bizim köy, Tunceli-Hozat’a bağlı, eski adı Lolantaner, yeni adıyla Çaytaşı Köyü’dür. Köyün yaşlıları dehşet içinde anlatırlardı. 1938 Ağustos ayında hasta, yaşlı, kadın ve çocuk (yetişkin erkekler saklanmak için dağa kaçmışlar) 75-80 kişi samanlığa doldurularak diri diri yakılmışlar.

Sonrasında yakılmış insanların yaydığı ağır kokudan köye girememişler. Ancak kar yağıp da yangın yeri örtülünce köye girebilmişler.

Halvori değirmenlerinde süngülenerek öldürülen annesinin karnından sağ kurtulan kız bebek, annesi süngülenirken ayağından aldığı süngü yarası ile büyüdü. Gazeteci Yavuz Semerci’nin dedesi ve babası yakın köylümüzdür. Kendisi sürgün çocuğudur.”[180]

xxiii) MENEZ AKKAYA VE HIDIR AMCA (Elazığ’daki Kampta): “Ben 8 yaşında falandım o zaman. Askerler çocukları ve kadınları toplayarak Elazığ’a askeri bir alana götürdüler. Etrafımız tel örgülerle çevriliydi. Kadınları bir tarafa çocukları bir tarafa topladılar. Geniş bir binaya sokup herkesin saçını sıfıra vurup, yıkadılar. Dışarı çıktığımda çocuk ve kadınların feryadı birbirine karışmıştı. Kadınların saçları sıfır numaraya vurulduğu için kimse annesini tanıyamıyordu. Bütün kadınlar çıplak ve saçları sıfır numara olduğu için hepsi birbirine benziyordu. Annem diye elini tuttuğum kadın başkası çıkıyordu. Çok zor buldum annemi…”[181]

xxiv) HACI REŞO (Dersim Katliamı’nın yaşandığı dönemde bölgede Kervancılık yapıyordu): “Uzun bir yolculuktan sonra birliği buldum. Ormanlık bir alanın bitişiğinde genişçe yüksek bir düzlük vardı. Arkası kayalık ve uçurum olan bu alanda 400-500 kadar kişiyi, içinde çocukların da olduğu kadın ve erkekleri diz üstü namaz safları gibi dizmişlerdi bu düzlüğe. Yüzleri ormana doğru çökmüş vaziyette idiler. Erkeklerin elleri arkadan birbirlerine bağlıydı. Her bir safın başından sonuna kadar 4-5 kişiye bir asker düşecek şekilde süngülü olarak başlarında dizilmişlerdi. Anne ve çocuğu kanlar içinde çırpınırken hayatımda unutamadığım, kulaklarımdan gitmeyen korkunç bir vaveyla koptu… Herkes bağrışıyordu. askerler süngülerle hepsini öldürmeye başlamıştı… Çok kısa sürmüştü her şey.. Çok korkunçtu… Çocuk, kadın hepsi süngülerle öldürüldü. Ürkmüştüm… Hemen katırlarımı aldım izin istemeden oradan ayrıldım. Geriden yer yer iniltiler geliyordu. Yüzlerce erkek, kadın ve çocuğun kanlı bedenleri can çekişiyordu.”[182]

xxv) HANIM ERDOĞAN (Dersim Katliamı’nın yaşandığı dönem 7 yaşında): “Babam Dersim’de ileri gelen biriydi. İlk postada öldürülenlerden. Süngüyle öldürülmüş. 46 süngü darbesi. Bağıra bağıra ölmüş. ‘İnsan mısınız, bir silah sıkın başıma, can vereyim gitsin’ diye bağırıyormuş. Babamı acı çektire çektire öldürmüşler. Dayımları, teyzemleri çoluk çocuk tüfeklerle kurşuna dizmişler. Herkesi üst üste yığmışlar, sonra yakmışlar. 12 imamı da böyle kırdılar. Biz Dersim kırımını buna benzetiriz.”[183]

xxvi) ABDULLAH ÇİFTÇİ (Dersim’de görevli asker): “Köylere gittiğimizde Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makinalı silahların önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Kimseyi dinlemiyorduk. Tuttuk mu bırakmazlardı, öldürürlerdi.’ Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın. Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. hâlâ o çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor.”[184]

xxvii) SULTAN KULUALP (Katliam yaşandığında 7 yaşında): “Babamı kelepçelediler. Dediler ki, ‘Bunlar kimin çocukları?’ Dedi, ‘Komşumun’. Benle ağabeyimi inkâr etti. Beser ile Elif’i götürdüler. Çukur köyüne götürdüler, biraz bizden uzak. Belki 500 kişi vardı. Babam, annem, nenem… Babamın kardaşları dediler ki, ‘Gece bakalım Mazgirt Dağı’na, kardeşimizi vurulmuş mu, vurulmamış mı?’ Gittiler ki, vurmuşlar. Kalabalığı üst üste atmışlar. Babamı yeleğinden tanımışlar. Anamı görmüşler. Kardeşlerimi görmemişler. Hiç unutmamışım.” Amcaları, kıyımdan sonra Sultan Kulualp’i Elazığ Yatılı Bölge Okulu’na gönderdi. Bir gün Kulualp’in okulunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ziyaret etti. İnönü, Kulualp’e ‘Annen baban var mıdır’, dedi. ‘Yok, 38’de vurdular,’ dedim. Bir şey demedi.”[185]

xxviii) ALİ KARADAĞ (Merkeze bağlı Gevrek köyünden): 11 yaşında tanık olduğu katliamda babası Kamer öldürüldü. 13’ünde annesi ve üç kız kardeşiyle Uşak’a sürüldüler. Tarlalarına el konulduğu tarihte, 15 yaşındaydı. Ve olan bitenden bihaberdiler. 25’inde Dersimlilere af çıkınca memleketlerine döndüler. Öldürülüp gömüldüğü mevkiiden babasının kemiklerini çıkarıp köylerine gömdüğü günlerde, 30 yaşındaydı…

Ali Karadağ, babasının hakkını ararken yardım istediği avukat Hüseyin Aygün sayesinde, 1941 yılına ait bir tapu senedine ulaştı. Bu senede göre, ‘Dersim 38’de, sadece ‘kıyımla’ yetinilmemiş, aileleri hayatta olmasına rağmen mağdurların mülküne de el konulmuştu: “Harekâti askeriyede ölen ve aile efradı garbe Nakil edilmiş bulunan Gevrek köylü Ali oğlu Kamer Karadağ’ın tapusuz tasarruflarında bulunmasına binaen Hazineye intikal eylemekle…”

‘38’in kanlı yazı hüküm sürüyordu. Başta Haydaran olmak üzere çoğu aşiret, dağlara sığınmıştı. Merkeze bağlı Gevrek köyünden Kamer Karadağ’ın aşireti ‘harekâtın’ hedefi değildi fakat kızı, Haydaranlar’a gelin gitmişti. Zaman zaman kızının ailesine ekmek ve yiyecek götürüyordu. Tüccarlık yapan Karadağ, bir ihbar sonucu yakalandı. İddiaya göre, ‘İfadeniz alınacak’ diye gözaltına alınan Karadağ, yanında bir başka şüpheliyle birlikte ve eli kolu bağlı hâlde Mazgirt’e bağlı Sindam Üstü denilen mevkiye götürülüp kurşuna dizildi. Üzerine toprak serpilen iki ceset öylece bırakıldı.[186]

xxix) SÜLEYMAN KIRMIZITAŞ (Kırımda 4 yaşında): “37’de davarla geçiniyoruz. Yayladayız. Dediler, asker Munzur mıntıkasına saldırıyor, gidelim köyümüze, beraber ölelim veya kalalım. Ama asker o yıl suyun bu tarafına geçmedi. ‘38 oldu, Haziran. Otlar biçiliyor. Sağma mevsimi. Bir ateş başladı. Davardan kötü sesler geliyor. Vurulan düşüyor, vurulan düşüyor, davarlar. Elimize ne geçerse aldık, güneye kaçtık.”[187]

xxx) MUSA KAÇAR (Karşılar Köyü’nden, Seyit Rıza’nın soyundan): Karşılar’ın 380 kişilik nüfusu 1938 yazında Munzur kıyısına götürülüp kurşun ve süngülerle öldürülmüştü. Bu kıyımdan yalnızca iki kadın ve Musa Kaçar’ın babası Rıza kurtulabildi. Baba Rıza Kaçar’ın iki çocuğu ve eşi de katledilmişti. Baba Kaçar, çocuklarını nehrin kıyısına gömüp bir süre Elazığ’da kaçak yaşadı. Sonra evlendi. İşte bu evlilikten doğan Musa Kaçar Dersim acısını içinde taşıdı.

Kaçar Ailesi’nin yaşadığı Karşılar (Horbori) Köyü 1938 yazında ateşe düşmüştü. Askerler köye gelip “Paşamız sizinle görüşecek,” dedi. Köyün, aralarında kadın ve çocukların da olduğu 380 kişilik nüfusu, Munzur kıyısına götürüldü: “Munzur kenarında bir düzlükte kırıyorlar. O zamanlar babam evliymiş, 25 yaşındaymış. Eşi Hatice’yi, 8 ve 5 yaşlarındaki çocukları Elif ve Ali’yi öldürmüşler. Kardeşlerini de… Babam kaçıp kurtuluyor. Arkasından ateş etmişler ama izini kaybettirmiş. Sonra dönüp çocuklarını gömüp kaçmış. Babam dışında iki kadın kurtulmuş. Uçurumdan atılırken ağaçlara takılmışlar. Bir mağaraya saklanıp kurtulmuşlar. Tüm köy yakılmış.”[188]

xxxi) ALİ KILIÇKAYA (Dedesi kurşuna dizilmiş, babası sürgün edilmiş): Sene 1937’yi gösterdiğinde Zini Gediği’nde yeğeni ile birlikte isyan ettikleri gerekçesiyle gözleri ve elleri bağlanarak kurşuna dizilmiş dedesi. Dedenin öldürülmesi ile Kılıçkaya ailesinin dramı bitmemiş. Oğul Cavit Kılıçkaya isyan suçlamasıyla eşi, iki çocuğu ile birlikte Balıkesir’in Susurluk ilçesine sürgüne gönderilmiş. Binlerce Dersimli Erzincan ve Tunceli’de hazır bekletilen trenlere tıka basa bindirilmiş. Kılıçkaya olayı şöyle anlatıyor:

“Rahmetli babamın anlattığına göre, bizi topladılar diyor, fotoğrafımızı çekip trene bindiriyorlardı hayvan gibi. 50 kişilik vagonlara 100 kişi dolduruyorlarmış. Tuvalet olarak bindikleri vagonu kullanmışlar ve ancak bu şekilde 1 ayda Balıkesir’e ulaşmışlar, çok çileler çekmişler. Kız kardeşim açlıktan vagonda toprak yiyerek küf yiyerek Balıkesir’e gitmiş. Sonrasında ise karnı şiştiği için vefat etmiş. Ama bu resimdeki kız kardeşimin ismini bilmiyorum. Babam bunları bana 15 yıl sonra sürgünün ardından anlattı.”[189]

xxxii) EFO (BOZKURT) AMCA (Eski adı Lolantaner olan 27 haneli Çaytaşı’ndan): “Köylüler önce meydanda toplandı. “Baba, bizi kıracaklar” diyen çocuklara köy muhtarının cevabı ise, “Bizim neyimiz var ki bizi vursunlar” oldu ve köyde o gün 200 kişi öldürüldü.

Babası İstiklal Savaşı gazisi Keko Bozkurt ile kendisi kurtuldu. “Ölüleri tarlalara, derelere attılar” diyen Efo amca annesini, 4 kız kardeşi ile 2 erkek kardeşini kaybetti.

Efo Bozkurt yıllardır elindeki bastonla etrafa işaret ederek anlatmaya başlıyor: “Askerler gelip hep bu tepeleri sardı. Muhtar herkesi meydana çağırdı. Bazı komşularımızın ellerini ayaklarını bağladılar. Ortaya da bir masa kurdular.”

Çaytaşı o vakitler devlet yanlısı bir köymüş. Bu nedenle de köylülerin anlattığına göre muhtar insanları meydana çağırınca kimse “kötü bir şey” olacağını düşünmemiş, iki dirhem bir çekirdek giyinip gidenler bile olmuş. Öyle ki askerlerden bir tanesi, “Neden koyun gibi evlere doluştunuz? Çıkın, dışarıda vurulursunuz” demiş.

Efo Bozkurt’un öğretmen olan amcasının oğlu Veli Bozkurt da o gün köydeymiş. Efo amca devletin öğretmenini kurşuna dizmesine akıl erdirememiş olacak ki yüzünde kocaman bir şaşkınlık ifadesi var: “Veli kaç kere komutana ‘Ben cumhuriyet öğretmeniyim’ dedi. Bıraksınlar gitsin istedi. Onu bile bırakmadılar. Veli’nin eşine alay komutanı cebinden çıkardığı tabancasıyla 3 el ateş etti. İki çocuğuyla kendisini de işte şuradaki evi ateşe verdikten sonra oraya attılar. Hepsi öldürüldü.”

Sıra kendi hikâyesine geliyor. 14 yaşındaki Efo konuşmaya başlıyor sanki, gözleri dalıyor:

“İşte bizi bu eve getirdiler. Evin iki tarafına asker makineleriyle yerleşmişti. Biri o yandan, öbürü diğer taraftan ateş ediyordu. Kolumdan yara aldım. Bazıları içeride vuruldu. Sonra bir kız dışarıda ateş eden askerlerden birine bir taş attı.”

Taşı atan kızın bir gözü görmüyormuş. Taşın isabet ettiği asker “makine”nin yerini değiştirmeye koyulduğu sırada evdekiler kaçmaya başlamış. Kaçarken vurulanlar olmuş. Taşı atan kız kapının önünde yere yığılmış. Efo amca şanslı olanlardan… Koşarken kurşunlar kolunu ve karnını sıyırmış. En çok kalçasından aldığı yara canını yakmış. Yere düşmüş, sürüklenerek bir su ambarının yanına sığınmış: “Bir söğüt ağacının dibine oturdum. Babam gördü beni, ‘Siz gidin, ben ölürüm’ dedim. Aldı beni bir değirmenin altına bıraktı.”

Efo amca orada iki gün yatmış. Sağ kalan komşulardan biri tesadüfen kendisini görünce eniştesine haber uçurmuşlar. Yeğeninin bir taşın üstünde kıpırtısız yattığını gören eniştesi, “Mezarını kazalım” deyince Efo amca, “Beni diri diri mi gömeceksiniz?” diye sormuş. Sağ olduğu anlaşılınca babası gelmiş oğlunu almış, beraber köye dönmüşler. “Bir keçi bile bırakmamışlardı, bütün malımız talan edildi.”[190]

xxxiii) SÜLEYMAN ÇILGIN VE FATMA BAYRAKTAR (Merkeze bağlı Çiçekli Köyü’nden): Ormana saklanarak kurtarmışlar canlarını. Aileleri, gözlerinin önünde vurulmuş, süngülenmiş, yakılmış. “Dersim’de neler oldu?” sorusuna, “Ölüm oldu, sürgün oldu. Munzur kan aktı, insanlar acıyı tattı” diye yanıtlıyorlar.

Fatma Bayraktar anlatmaya başlıyor: “Köyümüze 40 süvari asker geldi. Silahları topladılar katliamdan bir kaç gün önce. Babam da silahları teslim etti. Ondan sonra köylerden herkesi toplamaya başladıklarını duyduk. Demirkapı’da topladılar yüzlerce köylüyü. Biz çocuklar, kadınlar, kızlar kaçıp ormanlara sığındık. Kaçmayanlar, kaçamayanları toplayıp karşılarına büyük makineli tüfekler getirdiler. Bir anda kurşuna dizdiler hepsini. O kadar insan öldürüldü ki, köy meydanı ceset tarlası gibiydi.”

“Miço Ağa askerler tarafından öldürüldü. İki kızı vardı ki dünyalar güzeli. Birisinin adı Naciye diğeri Xatun’du. Sapsarı, upuzun saçları, renkli gözleri vardı iki bacının. Dillere destandı güzellikleri. Adlarına türküler yazılırdı. Yüzbaşı bunları karşısına alıp ‘Biriniz beni kabul edin, canınızı bağışlayayım’ dedi. Kızlar diz çöktürülmüştü. Bunun üzerine ayağa kalkıp birbirlerine baktılar önce. Sonra ‘Babamızı, ailemizi, aşiretimizi öldürdünüz. Sana varacağımıza, kanımızın akrabalarımızın kanına karışmasını tercih ederiz’ dediler. Bunun üzerine yüzbaşı kurşuna dizdi bu iki kardeşi. Aylar sonra asker gidince bulundu cesetleri. Sapsarı saçları, toprağa karışmıştı.”

1937’de 15 yaşlarında olduğunu belirten Süleyman Çılgın, katliamın öncesinde askerlerin günlerce köy köy gezip mutfak bıçağına kadar tüm silahları topladığını hatırlıyor. “Sonra ilk önce ağaları, pirleri, seyyitleri ve aşiret liderlerini toplayıp öldürdüler” diyerek unutamadığı bir tanıklığı dile getiriyor:

“Katliam tüm Dersim’e yayılınca kurtulanlar dağlara, ormanlara sığındı. Bunlardan ikisi de aşiretin sevilen büyüklerinden Topo ve Xıdo’ydu. Dağda yaşarlarken bir gün öldürülen babalarının evine geldiler.

Muhtar ihbar etmiş duyduğumuza göre. Asker bastı köyü. Saatlerce çatışıp yakalandı Topo ve Xıdo. Katırların sırtına bindirdiler ve yaktılar onları. Küllerini savurdular. Topo ve Xıdo’nun bir mezarı bile olmadı. Binlerce Dersim’li gibi.”[191]

xxxiv) YUMOŞ BAKIRAY (Meytan Köyü’nden, katliam sırasında 15 yaşında): “O acıyı, katliamı bizden iyi kim anlatabilir ki. Etimizde, kemiğimizde, kulaklarımızda, yüreğimizde hâlâ o sızı vardır” diye başladı ve şöyle devam etti:

“1937’de Turişmek köyü Robaik mezrasında, ailemle yaşıyordum. 15 yaşındaydım daha. Askerler katliamdan önce gelip köydeki evlerde bulunan bıçaklarımızı bile toplayınca babalarımız, dedelerimiz şüphelendi aslında. Askerler katırlarla aylarca bölgeye sevkiyat yaptılar, çadırlar kurdular, silahlar getirdiler. Katliam gününde bizim köydeki insanları başka bir köye götürdüler. Biz kaçtık, ormana saklandık. Oradan seyrediyorduk korkuyla. Çevredeki köylerden toplananları ilk önce kadın ve erkek olarak iki ayrı gruba ayırdılar. O anı hayatım boyunca hiç unutmadım. Kalabalığın önüne kurulu silahlar vardı. Askerler erkekleri o silahlarla taradılar. O an yükselen çığlık ve yakarışlar, şu an bile kulağımda.”

“İnsan vicdanının kabul edemeyeceği bir sahneydi benim için. Gece kâbus görmeme neden olan olay o an oldu. Askerleri kadınların içine saldılar. Etraf sarılıydı ve çoğu bir birine iple bağlanmıştı. Kadınlara tecavüz ettiler ve çığlıklar içinde süngüler ile öldürdüler. Ortalık tam bir cehenneme dönmüştü. Saklandığımız yerde ağlıyor, korkuyor ve çığlımızı içimize gömüyorduk. Aynı şey bizimde başımıza gelebilirdi. Kaçtık, ormanın derinliklerinde saklandık. Askerler daha sonra köyleri ateşe verdi. Askerler gittikten sonra saklandığımız yerden çıkıp köye indik.

Cesetler yerdeydi hâlâ. Her yer kan gölüne dönmüştü. Her taraf komşumuz, akrabalarımız ve tanıdıklarımızın cesetleri ile doluydu. Sonra tekrar ormanlık alana çekildik. Aylarca ormanda saklandık hiç inmedik. Gündüz mağaralarda saklanıyorduk, gece köylerimize gelip başıboş olan hayvanları sağıp süt alıp tekrar mağaralara geri gidiyorduk. Kadınlar çocukları ile birlikte mağaralara saklanıyordu. Bir bebek ağlamaya başladı. Yanındakiler kadına ‘çocuğu sustur, yerlerimizi öğrenirlerse gelip bizi de öldürürler’ dedi. Kadın emzirdiği çocuğunu göğsüne ağlayarak bastırdı sesi çıkmasın diye. Asker gittiğinde çocuk boğulmuştu.”[192]

xxxv) HÜSEYİN GÜL (Katliam sırasında 10 yaşında): “Askerler bizi Hopik’te topladı. İple kollarımızı birbirine bağladılar. Önümüze makineli tüfekleri koydular ve taramaya başladılar. Kadın çığlıkları ortalığı kaplamıştı. Ağzımdan ve vücudumun başka yerlerinden vuruldum. Bir cesedin altında kaldım ve ölü numarası yaptım, hiç kıpırdamadım. Yaklaşık 10 asker ölenleri kontrole geldi. Süngü batırıyordular. Koluma süngü isabet edince ah dedim. Canlı olduğumu anlayınca bacağımdan tutup sürükledi ve tepeden aşağı attılar, Munzur’a attılar beni. Askerler sudayken de ateş etti ama vuramadı. Bir baktım Munzur kıpkırmızı, kan akıyor. Suların üzerin cesetler yüzüyor. Boğulmak üzereyken yanımdan geçen bir cesede tutundum. Onunla birlikte epey sürüklendim. Bir yerde ayaklarımın taşa değdiğini hissedince çırpındım sudan çıktım. Aylarca dağlarda köy köy dolandım.”[193]

xxxvi) HACI HIDIR ATAÇ (Katliamda12 yaşında, merkeze bağlı Roşnek Köyü’nden): Katliamdan kurtulabilen yedi kişiden dördü; kendisi, annesi, ağabeyi, kundaktaki kız kardeşiydi. Tüm akrabaları ve köylüleri Nâzımiye’deki Kıl Deresi’nde kırılmışlardı. İki yıl dağlarda saklandılar.[194]

xxxvii) HASAN SALTIK: “Dersim askerler açısından da çok travmatik. Harekâta katılmış askerlerle de konuştum, çoğu görüntü ve ses vermek istemedi. Sadece bir ikisinin görüntüsü var elimizde. O askerlerin çoğu sonra travma yaşamış, delirenler var. Parası olanlar ise hacca gitmiş. Çünkü o kadar çok sivil insan öldürülüyor ki… Kendisini bir odaya kapatanlar var, anlatamıyorlar yaşananları. Onların çocukları ve torunlarıyla konuştuk. ‘Bu olayı anlatamazdı, eli ayağı titremeye başlardı, ağlamaya başlardı’ diyorlar.

İlk önce ‘Düşman öldürmeye gidiyoruz, Ermeni dönmelerini öldürmeye gidiyoruz, Ruslara, Ermenilere yardım eden Dersimlileri öldürmeye gidiyoruz’ diye büyük bir gazla gönderilmiş bunlar. Oysa hangi ailede, aşirette ne kadar silah var, bunlar belli. Ve bunlar daha olay olmadan toplanıyor. Sonuçta bir karakol baskınından veya bir köprü yakılma olayından müthiş bir katliama dönüşüyor bu iş.

Benim annem de annesinin karnındaymış. Nenemin kayıtları var, 102 yaşında öldü. Tek tek anlatıyor. Köyün meydanına toplamışlar herkesi. Askerin bir tanesi demiş ki neneme ‘Sen hamilesin, şu aşağıdan dereye doğru kaç’. Nenem de kaçmış.”[195]

xxxviii) İBRAHİM ÇAVUŞ’UN OĞLU: “3 kardeşiz. Annemi 1979’da babamı 2004’te kaybettik. Babam emekli astsubaydı. Annem ev hanımı… Bir tek cümlede toplamak gerekirse Dersim’de yaşananlar bizim bütün hayatımıza hâkim oldu. Babam onun kötü etkileriyle daima yaşadı. Maalesef bizlere de yaşattı. Yani, o kötü anıları, ömrümüz boyunca taşıdık diyebilirim. Hem de çok fazla bahsedilmemesine rağmen.

Babamın niye bu kadar sinirli ve hırçın olduğunu… Annemin aklını yitirmesini sonradan anlayabildim. Çok nadir olmakla birlikte babam bazen duramaz, anlatır ve hıçkırıklara boğulup son verirdi. Bizler için de çekiniyordu zannederim. Çok fazla şey bilmemizi istemiyordu. Ama zaman zaman engel olamıyordu… Zaten anlatılacak gibi değildi… İsyancılara karşı başlayan harekâtın halka yönelmesi, sivillere yönelmesi bir katliama dönüşmesi onu çok sarsmıştı. Engel olamadığı, bu işin bir parçası olduğu için kendisini hiç affedemedi. Daha çocuk yaşta, iki şeyli pırpırlı bir üst çavuşken, bir timin komutanı yaparlar. Haksever, vicdanlı iyi bir insandı. Sadece bir defa, savaş boyunca sadece bir defa makineli tüfeğin başına geçtiğini söyledi bana… ‘Bütün savaş boyunca, benim ateşimdi, ama orda ölen kalan oldu mu, bilmiyorum’ diyordu.”[196]

V.2) KAYIP KIZLAR

35. §) Kayıp kızlar… deyince;yüreklerimizi kanatmanın zamanıdır. Kolay mı bu topraklarda yaşaya gelen bütün kayıp edilmişler, unutulmuşlar, tarihi hoyrat bir kanlı süngerle silinmişler, dili lâl edilmişler, derinden sızlayanlar; şimdi hepimizin ayağa kalkıp kendini tanıtmasının zamanıdır. Bu hazan bahçesinde toplanıp tanışacaksak, birbirimizin acısına korkmadan bakmayı öğrenmemiz gerek.

Dersim Katliamında ailelerinden koparılıp rütbeli subaylara evlatlık verilmiş küçük kız çocuklarının hikâyesini anlatan ‘İki Tutam Saç/ Dersim’in Kayıp Kızları’nın yönetmeni Nezahat Gündoğan şunları aktarıyordu:

“Üç yılın sonunda biz 70 kişiyi tespit ettik. Ama sayı bundan çok fazla. Çok rahat 100’lerce diyebiliriz. 50’ye yakını bulunmuş. Diğerleri de aileleri tarafından hâlâ aranıyor. Filmde Fatma teyze şöyle diyor: ‘Bunca çileyi çek bir de kimsesiz öl, bu bana çok zor geliyordu. Annemi babamı hiç unutmadım, aklıma düştüğü zaman çıldırasım geliyordu ama ne yapacaksın, yetimdim’. Durumunu çocuklarına anlattıktan sonra diyor ki, ‘Eğer ailemi bulamazsam beni Malatya-Elazığ yolu üzerinde gömün, oradan Tunceli arabaları mutlaka gelir geçer.’

Kadından soy ve kan değiştirme politikası çok önemli ve kadına bir savaş ganimeti olarak bakılıyor. O dönemin içişleri bakanı Şükrü Kaya şöyle diyor: ‘Biz bu kızları alıp Türk ulusuna dahil edersek, yeni kuşaklar da böyle yetişecektir.’ Bu politika, özellikle ailelerini geç bulanların üzerinde başarıya ulaşmış diyebiliriz. Biz hiç rastlamadık erkek çocuğun verildiğine. En fazla öksüzler yurduna veriliyor. Bir de tabii, bakınca kadın buralarda namustur. Namusunu devlet alıyor, bundan ağır bir şey olabilir mi?”[197]

Bu önemli bir soru(n)!

Kolay mı? Dersim’e askerler geliyor, bazen, yani insanları saklandıkları mağaralarda topluca öldürmedikleri zamanlarda, bazı kız çocuklarını ailelerinden koparıyor, bu esnada bir takım şeyler söylüyor… Söylenen sözleri anlamıyor insanlar çünkü ana dilleri Türkçe değil. Birileri tercüme ediyor bu lafları… Tanıklar, o tercümeleri hatırlayarak anlatıyor ki, o asker beni annemden, babamdan böyle böyle diyerek aldı, kopardı…

Üzerinden yıllar yıllar geçiyor… Bu kez aynı insanlar kendi ana dillerini anlamıyor… Kendi inanç ritüellerinden, seslerinden uzakta, çoğu kez yeni isimleri ve soy isimleriyle, yeni aileleriyle, hiç önceleri olmamış gibi, anaları babaları toprakları olmamış gibi, öyle kendi biter türünden bir bitkiymiş gibi yaşıyorlar. Devlet, Dersim’in kızlarını alıyor, rütbeli askerlere ve bürokratlara veriyor. Kız çocuklarının kültürün taşıyıcısı olduğunu bilen devlet, bu yaban, bu vahşi çocukların ehlileştirilmesi projesinde kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Kız çocuklarını alan aileler, ilk iş, kızların saçlarını tıraşlıyor, onları banyoya sokup bir güzel yıkıyor, paklıyor ve sonra da hizmetine koşuyor. Kız çocukları, ailelerinden koparılmalarının acısına baskı, zulüm, dayak, işkence, taciz eklenince kendilerini unutmak istiyor, geçmişi unutmak istiyor.

Az sonra öldürüleceğini bilen ve hiç değilse çocuğunun yaşam şansı olsun diye çocuğundan ‘vazgeçen’ aileler de var, çocuğu ağlayıp gizlendikleri yerleri açık etmesin diye kendi eliyle kendi evladını bırakan, hatta suya atan, boğan da… İşte bu kısmı, kitabın üzerine konuşulamayacak, üzerine tek söz edilemeyecek bölümü… Ama mesela, özellikle güzel ve sağlıklı olan kız çocuklarının seçiliyor olması… Faşist uygulamaların tanıdık sahnesi değil miydi bu?

Bu da -Sıdıka Avar’lı![198]– çok önemli bir saptama!

Ve tanıklıklara geçmeden bir not: Komisyona Dersim olayları sırasında küçük kızların evlatlık verildiğini kanıtlayan 1941 tarihli resmi bir belge de sunuldu. Komisyona sunulan 5 Şubat 1941 tarihli T.C. Manisa Vilayeti mühürlü, dönemin Salihli Kaymakamı Necati Vardır’ın imzasının bulunduğu belgede Yarbay Münip Yılmaz Türk’ün gözetiminde Dersim’den gelen kız çocuklarının bulunduğu ifade ediliyordu.

Söz konusu belgede, “Kazamızın Tataristan köyüne yerleştirilen Tunceli göçmenlerinden Hüseyin oğlu İsmal Koç’un İstanbul’da bulunan Yarbay Münip Yılmaz Türk’ün nezdinde bulunduğu anlaşılan kız çocuklarını alıp gelmek üzere Dahiliye Vekâleti’nin emirlerine atfen Manisa Valiliği’nin Emniyet Müdürlüğü’nün ifadesine 1/2/941 gün ve 3/1 D.41/137 sayılı emirleri mucibince mazereti tahakkuk etmiş bulunmasından İstanbul ve Zonguldak’a gidip gelmek üzere 15 gün mezuniyet verilmiş olduğuna dair vesikadır,” deniyordu.[199]

36. §) Şimdi de sözü onlara, kayıp kızlara bırakalım!

i) HURİYE ASLAN: Yaşadığı acıları, “Taş olsa çatlardı, toprak idim dayandım” diye anlatan Huriye Aslan, henüz 8-9 yaşlarındayken memleketinden koparılıp bir asker ailesine verilmiş, birçok kız çocuğuyla beraber. Uzun yıllarca köyüne, memleketine, akrabalarına, toprağına hasret yaşadı.

O günleri şöyle anlatır: “Babaannemin yanında yatıp kalkıyordum. Babaannem 1938’de vuruldu mu, ne oldu bilmiyorum. Kaybettim. Ormanda kalıyoruz. Asker bastı. Yengem, amcam, herkes çocuğunu alıp kaçtı. Ben kaçamadım. Askerler beni yakaladı. Doğru Ovacık’a götürdü. Kamyon asker dolu, kimi gülüyor, kimi konuşuyor, ben ağlıyorum.”

“Genç bir kadının yanına götürdüler. Saçımı kestiler. Keloğlan yaptılar beni. Kadın beni aldı. Yıkadı. Götürdü, bir askere teslim etti. Asker beni trene aldı. Ne yapıyorlar, nereye götürüyorlar, hiçbir şey anlamıyorum. 3 gün 3 gece gittim. Samsun’a vardık.”

“Samsun’da beni verdiler bir hanıma. Köpeğin biriydi. Merdiven başında battaniye verdi. Bir katını altıma serdim, bir katını üstüme. Mutfakta yemek yiyordum. Evin hizmetçisine talimat verdi. ‘Kürt kızının bulaşıklarını bizim bulaşıklarla yıkama, ayrı yıka’ dedi. Kendimi öldürmek istedim. Çocuktum, kaçtım. Polise gittim, ağladım, ‘Beni öldür, oraya verme’ dedim. Sonra başka birine teslim ettiler…”[200]

“Zengin bir adamdı. Yemeği ve her şeyi ben yapıyordum. Adamın eşi beni kıskanıyordu. Samsun’da kızlar nasıl geziyorsa ben de öyle gezmek istiyordum ama kadın bırakmıyordu. Adam kalbinde beni istiyordu. Beni tek görünce yakalayıp öpüyordu, dizinin üstüne oturtuyordu… Okula gitmek istedim. ‘Ne olur beni de okula verin’ diye yalvardım. Hayır dediler, ‘Seni Kur’an okuluna vereceğiz’ dediler. Aç da kaldım, dayak da yedim…”[201]

ii) SAKİNE VE ŞEMSE: 1938’de devletin Dersim harekâtı sırasında Ovacık’ın Kozluca Köyü’nde yaşayan Koç ailesi, Hozat’a gitmek için Munzur Dağı’na doğru yola çıkarlar. Karanlıkta askerlerin arasına düşen ailenin, 4 yaşındaki kız çocuğu Sekine ve 6 yaşındaki kuzeni Semşi, asker ateş açınca kaybolur. Bir süre sonra Ovacık’a dönüp kızlarını arayan baba İsmail Koç’a kızlarının asker tarafından götürüldüğü söylenir.

Manisa’ya sürülen ve köyden çıkma yasağı olan baba Koç, dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a telgraf çekerek kızlarını bulmak için yardım ister. TBMM Dilekçe Komisyonu’nun ulaştığı belgeye göre, dönemin Genelkurmay Başkanı Çakmak çocukların bulunması talimatını veriyor ve İçişleri Bakanlığı 1941’de çocukların yerini buluyor.

Baba İsmail Koç’a verilen izin belgesinde, kızı Sekine’nin İstanbul’da yaşayan yarbay Münip Yılmaz Türk’ün himayesinde, diğerinin ise Zonguldak’ta olduğu bilgisine yer veriliyor. Ölünceye kadar arayışın sürdüren Koç, 1994’de ölürken oğlu Erdal Karakoç’a şu mirası bırakıyor: “Kızları bul!”[202]

iii) ASLIHAN: Katliamın tanıklarından biri de Ermeni kızı Aslıhan’dı. Konya’ya sürgüne yollandığında 5-6 yaşındaydı ve adı artık ‘Fatma’ydı. Çocukları dahil herkes onu Kürt biliyordu…

Halvori Wenk Köyü’nden insanlar toplanıp katledildiklerinde küçük Aslıhan kendi deyişiyle, “silahlı biri” tarafından buğday yığınının arasına saklanarak kurtulmuştu. Saklandığı yerden katliamı dehşetle izleyerek tanıklık yapmıştı… Katliam bitip sürgün başladığında halası Ihsa Kiremitçiyan ve halasının üç çocuğu ile birlikte kara vagonlara bindirilerek Konya’nın Beyşehir ilçesine sürgün edildiler. Ermeni Aslıhan’ı Türk ‘Fatma’ yaptıklarında 5-6, Kelime-i Şahadet getirtilip Müslümanlaştırılarak evlendirildiğinde sadece 13 yaşındaydı… Halasının üç çocuğu da (Mişan, Apkar ve Murat) Müslümanlaştırılmak amacıyla Beyşehir’de sünnet edildi… Yıllarca gizledi Ermeni kızı olduğunu… Öyle ki kimliğinde Agop olan baba adını silerek ‘Eyüp’, Havas olan anne adını ‘Hava’ yaptı…[203]

Beyşehir’den itibaren hayat hikâyesini özet olarak Aslıhan Kiremitçiyan’dan dinleyelim: “Beyşehir’de beni önce bir albaya verdiler. Onun tayini çıkınca nüfus müdürünün yanına verildim. Beni besleme olarak yanlarına alan ‘ailem’ beni çok döverdi.

Odunla yediğim dayak yüzünden parmaklarım kırıktır. Hiçbir doktora götürülmedim. Nüfus müdürünün evinde gördüğüm işkenceler yüzünden evden kaçtım. Daha sonra başka bir aile beni yanına aldı. Orada da çok işkenceye maruz kaldım. 13 yaşımda iken 35 yaşında olan birisi ile beni evlendirdiler. Evlendirmeden önce Kelime-i Şahadet getirtip beni Müslüman yaptılar. Aç susuz, işkence dolu bir yaşantım oldu. Her şeyden önce çocuktum… Evsiz, sahipsiz, kimsesiz ve işsizdim. Sokaklarda kaldım. Çocuklarımı bu şartlarla büyüttüm.

Ermeniliğimi tam olmasa da biliyordum ama gizledim. Çocuklarım 1995’de öğrendiler. Aileme ulaşmak için çok araştırma yaptık. Hiçbir sonuç alamadım. Kızım 2010’da soyağacımı çıkarttı. İşte orada adım ve soyadımın değiştirildiğini öğrendim. Kimlikte adım Fatma, kızlık soyadım Kiremitçi idi.

Adımın Aslıhan, soyadımın Kiremitçiyan olduğunu, nerede doğduğumu ve hangi köyden olduğumu öğrendim. Sonra araştırıp ablamın çocukları ve halamın çocuklarını buldum. Ailemim geçmişi hakkında bilgi sahibi oldum. Babam devletine bağlı bir Ermeni vatandaşmış. Halvori Wenk’te keşiş olduğunu öğrendim. Oldukça varlıklı biriymiş. Babamın da Bolu Mengen’e sürgün edildiğini ve orada öldüğünü öğrendim.”[204]

iv) MEDİNE ÇOLAK: Soykırımdan sağ kurtulan, evlatlık verilen kayıp kızlardan …Devletin acımasız yüzüyle tanıştığında henüz 10 yaşında bir kız çocuğuydu. Babası Seyit Ali Güngör, abisi Kalman, kız kardeşi Bese ve 3 yaşındaki Hasan gözleri önünde katledildi.

Soykırımdan kurtulan yüzlerce çocuk gibi, önce saçları sıfıra vuruldu… Sonra ‘Kara Vagon’a bindirilerek hiç tanımadığı topraklara sürgün edildi. Herkes ailesinden birkaç kişiyi kurtarmanın sevinci içindeyken o bu yolda tek başınaydı… Samsun’da Çerkez bir aile tarafından evlat edindi.

‘1937’de kırım daha başlamadan kışın annem Belgihan, karlı bir kış günü zatürreeden öldü. Biz dört kardeş babamla öylece kala kaldık. Abim Kalman, kardeşlerim Bese, Hasan ve benim için zor günler başlamıştı.

Abim ve babam havyancılıkla uğraşıyordu… Aslında 10 yaşında olmama rağmen bütün evin yükü üzerime binmişti. Evin büyük ablası bendim, kardeşlerimle ilgilenmeye çalışıyordum.

Her şey yaz aylarında başladı. Babam bir sabah hayvanları otlatmaya gitti, saatler geçti gelmedi. Çok korkmuştum. Evin önüne oturuyorduk, abim babamı aramaya gideceği söylediği an, birden peş peşe silah sesleri geldi. Tüm köy halkı panik içinde dışarıya toplandı. Ellerinde tüfekler, askerler köyümüze doğru kurşun sıka sıka geliyorlardı. Herkes can derdiyle koşuşturmaya başladı.

O korkuyla, ormana doğru koşmaya başladım. Öyle bir koşmuşum ki, nefes nefese durduğumda çok uzağa gitmiş olduğumun farkına vardım. Gece ormanda bir başıma kaldım.

Gece yarısı kurşun sesleriyle uyandım. Tekrar koşmaya başladım. Bacadan duman tüttüğünü gördüğüm bir eve gittim. Kapıda kadın beni görür görmez, ‘Sen niye buraya geldin, bizi de götürecekler. Sıra bize geldi’ dedi. Kadın tencereleri toprağa gömüyordu…

Bana yarım ekmek ve bir tas yoğurt verdi. İlerdeki çam ağacını göstererek, ‘Yavrum burada durma git çamlara saklan’ dedi. Çam ağaçlarının içine sokularak ekmeğimi ve yoğurdumu yedim.

Bir zaman sonra bizim köydeki gençler önümden koşarak geçtiğinde çok sevindim. Tanıdığım yüzlerle karşılaşmıştım. Koşarak yanlarına gittim, “Nereye gidiyorsunuz beni de götürün” dedim. Aralarından biri elimden tutarak yanlarında götürdü. Köye geldiğimizde kimse kalmamıştı, evlerimiz yakılmıştı…

Sonra bizim köyün yakınlarında olan annemin köyü Deste’ye gitmeye karar verdim. Ancak oraya vardığımda da kimse kalmamıştı. Belki bir tanıdığa rastlarım diye yaylaya doğru yol aldım. Biraz yürüdükten sonra bir kalabalıkla karşı karşıya geldim. Koşa koşa yanlarına geldiğimde teyzem Arzu’yu gördüm.

Çok sevindim, beni görür görmez “Meno meno yaşıyorsun yavrum” diye sarıldı. Köyde herkes bana Meno derdi…

Kardeşlerimin askerler tarafından götürüldüğünü söyledim. Nereye gidileceği tartışılırken birden yaylanın tepesinden askerler ateş açmaya başladı. Hepimiz yaylanın aşağısına doğru koşmaya başladık. İşte orada teyzemi kaybettim. Kalbim duracak gibiydi…

Yayladan indiğimde, bir derenin oraya geldim. Derenin kenarında oyuk bir taşın arkasına saklandım. Dizlerime kadar ıslanmıştım. Kafamı kaldırdığımda yayladan aşağı doğru gelen askerlerden birisinin beni fark etmesiyle ateş açması bir oldu.

Asker yanıma gelerek bağırmaya başladı, beni alıp oradan çıkarttı ve itekleye itekleye beni çocukların, kadınların, adamların bulunduğu yığının içinde attılar. Ailemi belki bulurum umuduyla kalabalığın içinde dolanıp duruyordum. Ama bulamadım…

Sonra bizi Elazığ’a götürdüler. Benim gibi bir sürü çocuk vardı. Kadın, çocuk hepimizi toplayarak saçlarımızı sıfıra vurdular. Hamama soktular sonra da trene bindirdiler…

Uzun bir yolculuk oldu. Nereye gittiğimizi bilmiyorduk. Trenin içi çok kalabalık, mahşer gibiydi. Bizi bir yerde indirdiler daha sonra Samsun Terme ilçesi olduğunu öğreneceğim bir yere gelmiştik.

Hepimizi bir Han’ın içinde doldurdular. Davut Öngen isimli Nüfus Müdürü teker teker hepimizin ismini alıyordu. Sıra bana geldiğinde Türkçe tek bir kelime bilmediğim için sorduğu hiçbir soruya cevap veremedim. Bana öyle hüzünlü bir gözlerle bakmıştı ki… Beni sandalye ye oturtturdu, simit verdi. El hareketleriyle gidip hemen döneceğini söyledi.

Daha sonra gidip eşi Naciye’ye ‘Getirilen Kürtler arasında küçük bir kız var. Hiç kimsesi yok öyle güzel, öyle garip ki onu bu hâlde bırakamayız’ demiş. Kaymakama da danışmış, sonra beni elimden tutarak eve götürdü. 4 çocuğu vardı…

Eşi Naciye beni görür görmez hemen sahip çıktı. Çerkez bir aileydi. Mekânları cennet olsun bana çok iyi davrandılar. Naciye abla beni hemen alıp banyoya soktu. Bana Fatma diye sesleniyordu. Başlarda söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum.

Naciye abla bana süpürgeyi getir dediğinde, ben ona kürek getirirdim. Sonra yavaş yavaş Türkçe öğrenmeye başladım. Nüfus kâğıdımı Dersim’den getirdiler o zaman bana tekrar Medine demeye başladılar. Zaten Fatma ismine de alışamamıştım.

Naciye abla dışarıya çıktığında odama kapanıp babam ve kardeşlerim için ağlardım. Tek bir gün geçmedi onları sayıklamadan…

Ben okulla gidemedim. Ama hiç sormadım nedenini. Yabancılık çektim hep. Oraya ait olmadığımı hissediyordum. Ancak kendi çocuklarım olduğunda kardeşlerimle kalan yarım hasreti onlarla giderdim.

Genç kızlığım da zor geçti. Bana kucak açan aile iyi bir aileydi ama benim ailem değildi ve benim çektiğim acıyı hiçbir zaman o kadar derinden hissedemezlerdi.

19 yaşımda görücü usulüyle evlendim. Eşime her şeyi anlattım. Bana hep destek oldu. Fakirdik. İlk çocuğum dünyaya geldiğinde çok mutlu oldum. Abim Kalman’a benziyordu, onları hem çocuklarım hem kardeşlerim gibi sevdim.

Burada uzun bir süre Dersim’li olduğumu söyleyemedim. hâlâ oturduğumuz Unkapanı da beni Erzurumlu sanırlar. Söyleyemedim, hep çocuklarıma kötülük yaparlar endişesi içinde yaşadım çünkü hepsi Türk’tü…Çocuklarıma seneler sonra Dersim’li olduklarını söyledim. Onlar da bilmiyorlardı. Hâlbuki Dersimli olmakla gurur duyuyorum…

Kızımın daha önce yapmış olduğu araştırmalardan babamın, abim ve kardeşlerimin kırımda Mazgirt’te öldürüldüğünü öğrendim. ama onları ömrümün her saniyesinde yüreğimde taşıdım ve ölünceye kadar bu böyle olacak…”[205]

v) FATMA YAVUZ: 4-5 yaşlarındayken anne ve babasından alınarak bir albaya evlatlık verildi. Evlatlık olarak verildiği albayın Konya’dan İzmir’e tayini çıktığını anlatan Yavuz, albayın İzmir’e giderken kendisini nüfus memurluğuna bıraktığını kaydetti.

13 yaşına geldiğinde evlendirildiğini belirten Yavuz, “35 yaşında adamla evlendirdiler. Nikâhı kıyan hoca, ‘Ne olur ne olmaz’ diye Kelime-i Şahadet getirtti” deyip, ekledi: “Çok çile çektim, çok yoksulluk çektim”![206]

vi) HALAZUR GEVİŞ: 3 yaşındayken bir albaya evlatlık verildiğini belirtti. Olaylar sırasında askerlerden kaçarak annesiyle birlikte ormanda kaldığını belirtip, kendi arazilerinin üzerine askerlerin lojman ve kışla kurduğunu ifade etti. [207]

vii) GÜLDANE ACAR: Annesinin olaylar sırasında Sait Ergin isimli bir albaya evlatlık verildiğini ve Amasya’ya getirildiğini söyledi.[208]

viii) LALE FİLİZ: 9 yaşında Elazığ’da bir aileye evlatlık verilmiş. Hâlâ gerçek ailesini bilmiyor. Önce bir sıhhiye memuruna, sonra bir doktora, daha sonra da bir binbaşıya verildiğini söylüyor.

ix) BESİME SELLİ: Dönemin 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay tarafından alınan iki kızdan biri. Besime ve amcasının torunu Orbay tarafından götürülmüş. İkisi de tamamen Türkleşip Sünnîleştirilmiş. Evden kaçarak evlenmiş, 1980’lerde ailesini bulmuş.[209]

x) FECİRE BÜKE: Annesi ve babası Dersim’de öldürülmüş. 4 kardeş dağıtılmış. Fecire yıllar sonra Gaziantepli ilk eşiyle evlenmiş. 1970’lerde önce erkek kardeşini, 1980’lerde de kız kardeşlerini bulmuş. Bütün hayatı ailesini aramakla geçen Fecire teyze, yaklaşık 30 yıl önce, memleket özlemiyle bir şiir yazmış. Ölmeden önce bunu okumuş: “Munzurum/Canımda gönlümsün/ Gözümde yaşımsın/ Başucumda taşımsın/ Taşımın üstünde tacımsın/ Munzurum/ Kan verdim gardaşım oldun/ Can verdim candaşım oldun/ Şahidim sen değil misin…/ Munzurum (…)”[210]

xi) FATMA İÇLİ: 1938’de ailesini kaybettikten sonra yaşadıklarını böyle anlatıyor: “Bizi bir mağaraya topladılar. Taradılar. Hasan amcam dağda geziyor. ‘Etrafımızı asker sardı’ dedi. Bir iki akrabamız orada vuruldu. Babam, ‘Anan vuruldu’ dedi. Gece kalkıp suya gittiğinde asker taramış. Beni Ovacık’ta bıraktı. Bir yüzbaşının evine getirdiler. Saçımı tıraş ettiler… Banyoya sokup yıkadılar. Kısa elbiseler, ayakkabı getirdiler. Kısa çorap giydirdiler. Başıma lengerli şapka… Kürtçe biliyorduk sadece. Yüzbaşı geldi silahı çıkardı; ‘Bir daha Kürtçe konuşursan seni öldürürüm,’ dedi.”[211]

xii) ŞEMSİ KARAKOÇ:1938’de kaybolan ablasıyla aynı adı taşıyor. Zaten aşiretinde doğan pek çok kıza ya Şemsi adı verilmiş ya da Sakine… Annesi kızlarının ilk kâkülllerini 1936’da kesmiş. Âdetmiş. 1938’den sonra kızlarından geriye tek hatıra, bu iki tutam saç kalmış. Şemsi Karakoç, “Birden askerler basınca annemle yengem kaçmış. Babaannemle dedem dağılmış. Çocuklar dağılmış. Aşiretin yüzde 20’sinin adı Şemsi ve Sakine… Annem yıllarca ağladı. ‘Acaba açlar mı? Ne yapıyorlar?’ diyordu. Annemin yaşadığı acıları Allah kimseye yaşatmasın… Ablalarım kaybolunca tek hazinemiz bu kaldı. Annem boynunda gezdirmiş. Hiç çıkarmamış. Ölmeden önce bana verdi. Eğer öldülerse tek isteğimiz mezarına bir toprak dökmek,” diyor.[212]

Buncası ardından bir hatırlatma: Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, ‘Dersim’in Kayıp Kızları’ soru önergesine verilen yanıtları eleştirirken tüm arşivin, özellikle de “evlatlık çocuklar defterlerinin” açıklanmasını isteyerek, AKP hükümetinin konuya yaklaşımının ciddiyetsiz olduğunu söylemişti![213]

V.3) SÜRGÜNLER

37. §) Resmi açıklamalara göre, Dersim’den 14 bin kişinin sürgüne gönderilmesi kararı alınmıştı ve 5 Haziran 1939’a kadar 12 bin 485 kişi batı illerine gönderilmişti.[214]

‘Dahiliye Vekâleti’ne gönderilen 5 Haziran 1939 tarihli ve Mareşal Fevzi Çakmak imzalı belgede, 14 bin kişinin “Tunceli’de bırakılması caiz görülmediği” ifade ediliyor. O tarihe kadar sürgüne gönderilenlerin sayısı ise 12 bin 485 olarak kayda düşülüyor. Dersim harekâtlarının önceden planlandığı ve sistemli bir şekilde katliam ve asimilasyon uygulandığını gösteren belgeler, Köşk’teki arşivdeki belgelerle de destekleniyor.

Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün, ‘Dersim 1938 ve Zorunlu İskân’ kitabında sürgünle ilgili önemli belgelere yer vermişti. Aygün’ün yayımladığı, 6 Ağustos 1938 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla Elazığ’dan sevk olunan 5 bin kişinin gidecekleri yerleri gösteren cetvelde şu bilgiler yer alıyor: Denizli: 158 hane 161 köye, Aydın: 100 hane 100 köye, Bilecik: 100 hane 50 köye, Bursa: 200 hane 100 köye, Balıkesir: 154 hane 77 köye, Isparta: 20 hane 20 köye, Kütahya: 24 hane 23 köye, Muğla: 28 hane 28 köye, Eskişehir: 50 hane 50 köye, Çanakkale: 150 hane 150 köye, Edirne: 50 hane 50 köye, Kırklareli: 50 hane 25 köye, Tekirdağ: 75 hane 75 köye, Zonguldak: 300 kişi, Burdur: 62 kişi merkez ve 2 ilçeye.

Erdoğan’ın açıkladığı, Jandarma Komutanlığı’ndan “başvekâlet yüksek makamına” gönderilmiş belgede, 1936-37-38-39’da toplam 13 bin 806 kişinin öldürüldüğü yazıyor. Erdoğan ayrıca, 23 Aralık 1938 tarihli bir belgede de, Tunceli’den 11 bin 683 kişinin sürüldüğü, 2 bin kişinin daha sürüleceği yönünde Bakanlar Kurulu kararı olduğunu açıklamıştı.

Bir başka belge ise bölgeye göreve gönderilen Kamutay Muhafız Alayı Komutanlığı’ndan 5 Haziran 1937’de gönderilen yazıda şu ifadeler dikkat çekiyor: “Bence burada müstemleke siyaseti takip edilmelidir, Kürt’e mutlaka devlet kudreti gösterilmeli, bazı arazi aksamı memnu mıntıka hâline getirilmeli, buraya sarf edilecek para ile halkını Malatya, Elaziz, Erzincan köylerine ikişer, üçer hane olarak taksim etmeli…”[215]

Bu çerçevede TBMM Dilekçe Komisyonu bünyesinde oluşturulan Dersim Alt Komisyonu, 1937 – 1938 yıllarındaki olaylarda bölgeden Türkiye’nin dört bir yanına sürgün edilenlerin listesine göre, toplam 32 il’e 2.907 aileden, 14.411 kişi sürgün edildi. Kişi sayısı itibariyle en çok sürgün edilen illerin başında Bursa yer aldı. 1.861 kişi Bursa’ya sürgün edilirken, ikinci sırayı 1.264 kişi ile Konya, üçüncü sırayı ise 1087 kişi ile Balıkesir aldı.[216]

HANGİ İLE KAÇ KİŞİ
 İLAİLE SAYISIKİŞİ SAYISI
AFYON73356
AMASYA88392
ANTALYA83410
AYDIN1831003
BALIKESİR2401087
BİLECİK181866
BOLU45223
BURDUR1254
BURSA3171861
ÇANAKKALE44321
ÇANKIRI125750
ÇORUM57171
DENİZLİ144659
EDİRNE543
ESKİŞEHİR138643
ISPARTA30181
İSTANBUL613
İZMİR121511
KASTAMONU61386
KAYSERİ80245
KIRKLARELİ860
KONYA2121264
KÜTAHYA116586
MANİSA2481015
MUĞLA30170
NİĞDE34124
SAMSUN60276
SİNOP30110
TEKİRDAĞ17100
UŞAK51273
YOZGAT62251
ZONGULDAK67
TOPLAM290714.411

“Sonrası” mı?!

Dersim Katliamı tanıklarından Ermeni kızı Aslıhan halası Ihsa Kiremitçiyan ve halasının üç çocuğu ile birlikte kara vagonlara bindirilerek Konya’nın Beyşehir ilçesine sürgün edildi. Aslıhan, 13 yaşımda iken 35 yaşında olan birisi evlendirdiler. ‘Aç susuz, işkence dolu bir yaşantım oldu. Her şeyden önce çocuktum… Evsiz, sahipsiz, kimsesiz ve işsizdim. Sokaklarda kaldım,”[217] derken; Dersimli Gregoryan Ailesi’nden Sarkis Gregoryan da ekliyor:

“Ben eski Dersim’in yeni adıyla Tunceli’nin Hozat kazasının Zımek köyünden, Keşiş ailesinden Beyros’un oğlu, Margirit’ten doğma, 1926 doğumlu Sarkis Yıldız… Beş günlük tren yolculuğundan sonra bir istasyonda vagonların kapısını açtılar. Bir de baktık ki, etrafımız insanlarla dolu. Herhâlde daha önce haberleri olmuş olacak ki, kalabalık çoktu ve bize bakıyorlardı. ‘Kimse eşyasını almasın,’ diyerek bizi vagonlardan indirdiler. İnsanlar eşyalarını alamadılar. Bizi tek sıraya dizdiler. Herkese beyaz gömlek giydirdiler. İki üç jandarma önümüze düştü. Bizi iki sıra hâlinde yürüttüler. Geldiğimiz yer Uşak’tı. Uşak’ın bütün ahalîsi bizi görmeye gelmişti. Geçtiğimiz yolun iki tarafı insanlarla doluydu. Kendi aralarında bize bakarak konuşup gülüyorlardı.

Tabii biz Türkçe dilini bilmiyorduk. Ama içimizde bu dili bilenler vardı. Onların söylediğine göre, Uşak ahalîsi bizi vahşi zannetmiş. ‘Bunlar da bizim gibi insan. Bunların kuyrukları yok!’ diyorlarmış. Biz, Türkçeyi bilenlere ‘Onlara söyleyin, buraya niye gelmişler?’ diye merak ettik. İçimizdekilerin ahalîye sorduğu soru karşılığında aldığı cevap şuydu: ‘Biz Kürtleri kuyruklu zannediyorduk. Sizin kuyruğunuz yokmuş’!”[218]

Ve bir not daha: İç Dersim’de 1930’lu yıllarda 200 bin civarında insan yaşıyordu, Türkiye’nin nüfusu 13 milyon civarındaydı, şimdi Türkiye’de 70 milyon, İç Dersim’de ise 79 bin kişi yaşıyor. Dersim her beş yılda bir yüzde onbeş nüfusu azalan bir yer. Devletin Dersim’e bakışında bir değişiklik söz konusu değil. Devlet Dersim’i yok etmek istiyor. Barajlar yaparak geri dönüşleri engellemek istiyor. Bir Dersim raporunda “bölgeyi boşaltalım ve büyük havuzlar (barajlar) yapalım ki insanlar geri gelmesin.” 38 de sürgüne gönderilenler ile meseleyi hâl ettiklerini sandılar. Ancak 46 da af çıkınca Dersimlilerin çok büyük bir kısmı Muğla’da, Aydın’da, Eskişehir’de aldıkları verimli toprakları bir imza ile geri verip yakılmış yıkılmış boş köylerine geri dönerek Dersim’i yeniden inşa ettiler.[219]