Dersim Üzerine 4. Bölüm

22. §) Mülkiye müfettişi Hamdi Bey, 2 Şubat 1926 tarihli raporunda, “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükümeti Cumhuriyet için bir çıbandır” diyerek, ‘gerekenin yapılmasını’ istiyordu. İsmet İnönü “Doğu Raporları”nda, “Erzincan beyleri Dersimlileri maraba adıyla çalıştırıyorlar. Bu bir nevi Erzincan beylerinin Kürt himayesine sığınmasıdır” değerlendirmesinde bulunurken, Fevzi Çakmak, “Dersimlileri askere almayın, silah kullanmayı ve savaş taktiklerini öğrenirlerse bize saldırırlar,”[59] diyordu. Ve ardından aynı Fevzi Çakmak, “Dersimlilerin okşanmakla kazanılmayacağını” ifade ederek, askeri harekâtı işaret ediyordu.

Cumhuriyet”in kuruluş yıllarında ve öncesinde de devletin “çıbanbaşı” olarak nitelenen Dersim’e ilişkin 1920’lerin ortalarından itibaren çok sayıda rapor hazırlandı.

1934’te çıkarılan İskân Kanunu ile İsmet Paşa’nın 1935 tarihli “Kürt Raporu” doğrultusunda çıkarılan Tunceli Kanunu’nun, soykırım eksenli bir katliamın açık habercisi niteliğinde olduğuna işaret eden Mehmet Bayrak şunlara dikkat çeker: “Başbakan İsmet Paşa, raporunda; oluşturulacak yeni ilin örgütlenme biçimi ile onun başına getirilecek Korgeneral rütbesindeki “Vali-Paşa”ya kadar her şeyi adeta dizayn etmişti. Bir nüfus sayımı yapılması ile silahların toplatılması, sevkıyat yollarının açılması ve dayanıklı hükümet binaları kurulmasına varıncaya kadar her şey planlanmıştı. İsmet Paşa, Erzincan ve Elazığ bölgeleri bir ‘Türklük merkezi’ durumuna getirilmezse, ‘Kürdistan’ın kaçınılmaz olacağı kanaatindeydi.[60] Bu nedenle plan, son derece gizli ve hızlı biçimde uygulanmalıydı.”

İsmet İnönü’nün raporunun yanı sıra Jandarma Genel Komutanlığı’nın da, gizli bir “Dersim” rapor-kitabı hazırladığı ve 100 adet bastırarak ilgililerin kullanımına verdiğini kaydeden Mehmet Bayrak, bastırılan bu kitaba ilişkin de şunları ifade etti: “Dersim’e karşı yürütülecek askeri harekâtın esasları belirlendiği gibi, Dersim vurulduktan sonra, geriye kalan aşiretlerden hangilerinin batıda nerelere sürüleceğine ilişkin, daha 1932’de hazırlandığı anlaşılan bir listeye de yer veriliyordu. Kitabın cebinde yer alan çeşitli askeri harekât planlarından biri de, bizzat Mustafa Kemal tarafından çizilmişti ki, bu plan, hâlen Trabzon’daki Atatürk Köşkü’nde sergilenmektedir.”[61]

Nihayet 25 Aralık 1935’te 2884 sayılı Tunceli Vilayeti”nin İdaresi Hakkında Kanun çıkarıldı. 4 Ocak 1936’da Dersim’in ismi Tunçeli oldu. 1937 başlarında askeri hareket için hazırlıklar yapılmaya başlandı. “Medeniyet götüreceğiz” denilen Dersim’e önce yollar, ardından karakollar yapıldı.

‘Dini ve etnik azınlıkları Türkleştirme’ ve ‘otoriteyi sağlamlaştırmak’ için çabalarını hızlandıran TBMM’nin, 25 Haziran 1927’te çıkardığı 1164 sayılı Kanun’la daha önce kurulan, 3 Umum Müfettişliğinin yanı sıra Dersim’e yapılacak askeri harekât öncesinde 6 Haziran 1936’da Dersim (Tunceli- Bingöl- Elazığ) Bölgesini kapsayan ve merkezi Elazığ’da bulunan 4. Umum Müfettişliği kurulur. Umum Müfettişliğine de Korgeneral Abdullah Alpdoğan getirilir. Korgeneral Abdullah Alpdoğan, mahkeme kararlarını imzalamaya, düzeni ve güvenliği sağlamak açısından gerekli gördüğü durumlarda ilde yaşayan kişileri ve aileleri, il sınırları içinde bir yerden bir başka yere göndermeye veya il sınırları içinde oturmalarını yasaklamaya da yetkiliydi.

Alpdoğan bu ve benzeri, adeta sınırsız yetkilerle donatılır. 27 Mart 1937’de Dersim -Erzincan yolundaki bir köprünün yakılması ise askeri harekâtın başlamasına vesile yapılır. Ardından Pax’ta bulunan karakola yapılan baskın fitili ateşler.

Dersim coğrafyasının dağlık ve çetin olması nedeniyle Abdullah Alpdoğan’ın düzenlediği ilk askeri harekâttan “başarı” elde edilemez. Bunun üzerine hava harekâtı yapılması kararı alınır. Kararın onaylanmasıyla Atatürk’ün manevi kızı pilot Sabiha Gökçen’in kullandığı uçaktan Dersim’e bomba yağar. Sabiha Gökçen, Hava Kuvvetlerinden 3 uçak filosu ile hava saldırısını başlatır. Fransa yapımı hafif bombardıman uçağı Breguet 19’un önünde Dersim’e atılacak bombayla poz veren Sabiha Gökçen, ilk saldırısını askeri harekâttan kaçan ve Laç Deresi’ne sığınan Dersimlilere yapar.

Gökçen, 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin” emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk” diyerek, yaşanan katliamı özetliyordu.

Dersim Katliamı’nda resmi rakamlara göre 13 bin 806 kişi yaşamını yitirdi. 12 bin kişi ise sürgün edildi. Yine resmi rakamlara göre katliam harekâtına katılan askerlerden 199’u yaşamını yitirdi. Bunlar devletin rakamları. Gayriresmi rakamlara göre ise katliamda 90 bine yakın insan öldürüldü, binlerce kişi sürgün edildi.[62]

III.1) DERSİM’İN İŞGALİ

23. §) Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Muhsin Batur’un, “Günlerden bir gün emir geldi, tren yoluyla Elazığ’a vardık, oradan ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik. İki aya yakın Dersim’de görev aldım. Okuyuculardan özür diliyorum ve ya yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum,”[63] itirafıyla betimlemekten kaçındığı Dersim’in işgalinin önemli bir tarihsel arka planı vardır.

Malum üzere Dersim’de Bizanslılar, Selçuklular, Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemlerinde değişik tarihlerde işgal, istila girişimleri, çarpışmalar, karışıklıklar ve başkaldırılar olmuştur.

“Osmanlı, 600 yıl boyunca yaptığı her türlü saldırı, oyun ve hilelere rağmen Dersim’i ele geçirememiş, Dersimliler’in ne yapacağını artık kestiremez olmuştu. Buna rağmen 1915’de bir kez daha barışçıl girişimde bulunarak Dersimliler’i kendi saflarında I. Dünya Savaşı’na sokmak istedi.”[64]

İttihat ve Terakki Fırkası yöneticilerinin bazı girişimler olmuşsa da Dersim’i yanlarına çekememişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923 ila 1937 arasında Dersimliler’e yönelik olarak:

» Eylül 1926 Koçan Harekâtı’nı,

» Ekim 1930 Pülümür Harekâtı’nı,

» 1934 tarihli, 2510 Sayılı Mecburi İskân Yasası’nın ve

» 1935 tarihli, 2884 Sayılı Tunceli Vilayeti’nin İdaresi Hakkında Yasası’nın çıkarılmasını görürüz.

1937 Dersim Olaylarının, 20/21 Mart 1937’de saat 23:00 sıralarında Pal Bucağı ile Kahmut Bucağı’nı birbirine bağlayan Harçik Deresi üzerindeki tahta köprünün Demenan ve Haydaranlılar’ca yıkılmasıyla başladığı ve hareketin başında da Kamer oğlu Fındık Ağa’nın olduğu genel kabul görmektedir.

“Öte yandan 25 Mart’ta da Kahmurt ve Pah arasındaki telefon hattı kesilir. Batı Dersim’de de Seyit Rıza’nın emri ile Hozat’ın Sin Köyü’ne baskınlar yapılır. (Sin Köyü baskını, Seyit Rıza’nın (Lace Babo) oğlu Bra İbrahim’in Kırgan eşiretince Hozat’tan dönerken öldürülmesi üzerine düzenlenmiştir.)

Seyit Rıza’nın damadı ve Şeyhan aşireti reisi Hasso Seydo da karakoldaki askeri mühimmatı yağma edenler arasında bulunuyordu.”[65]

“27 Mart tarihinde Sin Köyü’ne Bahtiyar aşiretinin de takviyesiyle kırk kişilik bir kuvvet yeniden bir takım saldırılarda bulunur.”[66]

Bu olaylar olurken, devlet güçleri de birtakım raporlar hazırlar, önlemler alır.

2 Nisan’da Viyalık’ta, 4 Nisan’da Uzuntarla’da Seyit Rıza’nın da katıldığı aşiretler değerlendirme toplantıları düzenlenir.

26 Nisan’da yeni açılan Askasor Karakolu kuşatılır.

“3 Mayıs’ta Hava Kuvvetleri’ne bağlı bir uçak filosu, aşiret reisleri toplantı hâlindeyken, toplantıyı dağıtmak ve aşiretler üzerinde moral kırıcı bir etki sağlamak maksadıyla Keçiseken Köyü’nü bombalar. Böylece Tunceli tedip hareketi fiilen başlamış olur.”[67]

“Saldırıların devam etmesi, hükümet kuvvetlerinin de buna karşılık vermesi üzerine Dersim sorunu geniş bir boyuta yayılır. Bunun üzerine Bakanlar Kurulu, Atatürk ve Fevzi Çakmak’ın huzurunda, 4 Mayıs 1937 tarihinde, Tunceli tenkil hareketine dair gayet gizli bir karar alır…”[68]

Bu sırada aşiretlerden bazılarının hareketten çekilmesi, bazılarının da hükümet güçlerine teslim olmalarının başlaması üzerine Halvori’de bir toplantı daha düzenlenir. Toplantı, Seyit Rıza’nın isteği doğrultusunda gelişir ve kararlar alınır. Toplantı sonunda Munzur’un kutsal suyundan töreye göre ant içme anlamında bir avuç su içilir.

Olayların gittikçe genişlemesi üzerine, Seyit Rıza’nın yanındaki bazı aşiretlerin çekilmesi sağlanarak, yalnızlaştırılması çabası ürünlerini vermeye başlar.

“Seyit Rıza’nın etkisiz hâle getirilmesine yönelik olarak yürütülen en önemli faaliyet, 6 Haziran tarihinde Kızıldağ’ın işgal edilerek, evinin Sabiha Gökçen’in kullandığı uçakla bombalanmasıdır”[69]

Bu kararlar ve önlemler alınırken karşı koyanlar Kutuderesi, Kırmızıdere ve Sultanbaba dağına sığınırlar. Kureyşanlı/ Şeyhanlı Hasso Seydo Haziran ayı ortalarında teslim olur. Diğer teslim olanlarsa kafileler hâlinde Elazığ’a gönderilir. Teslim olanlar arasında Kamer Ağa da vardır. Seyit Rıza ve Şahin, direnişlerini sürdürürler.

“Asilerden Roznaklı Kamer, Danemanlı Cebrail, Yusufanlı Ağdatlı Kamer, Kureyşanlı Şeyhan Reisi Hasso Şeydo ve Bahtiyar’dan Şahin, Elazığ’da muhakemeleri yapılmak üzere tutuklanırlar.”[70] (Bahtiyarlı Şahan Ağa konusunda bir yanlışlık vardır. Şahan Ağa 28 Ağustos’ta Pirço’nun oğlu Lilo Hıdır tarafından uykuda iken öldürülür.)

24 Haziran sabahında başlayan tarama çalışmalarında birçok köy yakılır, çatışmalardan ağır kayıplar verdirilir ve çok sayıda büyükbaş hayvan, koyun ve keçi ele geçirilir. Bu harekâtta Seyit Rıza’nın büyük karısı Elif’ten olan oğlu Resik Hüseyin, uçakların bombardımanı sırasında ağır yaralanır.

9 Temmuz 1937’de Alişir ve karısı Zarife, Seyit Rıza’nın kavgalı olduğu yeğeni Rehber tarafından öldürülür.

“17 Ağustos sabahı Titenik-Tokmakbaba-Sarıoğlan üçgeni aranmaya başlandı. Birdo ile Sarıoğlan arasında saklanan Seyit Rıza, Sarpot’ta uçakların bombardımanı sırasında omzundan yaralanır. 28 Ağustos’ta Şahin Ağa uykuda iken hükümetle işbirliği yapan üvey kardeşi Pirço’nun oğlu Lılo Hıdır tarafından başına kurşun sıkılarak öldürülür. (S. Akgül, öldürülüş tarihini Cumhuriyet ve Tan gazetelerine dayanarak 26 Ağustos 1937 olarak yazıyor.)[71]

“Munzur Dağı’na çekilen Seyit Rıza ve kuvvetleri savunma hattına çekilirler. Bu sırada Seyit Rıza’ya Erzincan Valisi tarafından haber gönderilerek, Dersimliler’in isteklerini kabul edecekleri ve bütün orduya ateşkes emri vermiş olduğunu, diğer aşiretler üzerinde herhangi bir harekete artık gerek duymadığını, vuku olan zararların ödenmesi konusunda ise hükümetin hazır olduğunu bildirir. İşte bu nedenle Seyit Rıza tüm bu gelişmeleri değerlendirir. Erzincan Valisi’ne giderken, karakol görevlileri şüphelenirler ve yakalanarak (Seyit Rıza’yı tanıyan erin, Pazarcık Bölükçam köyünden İbo Bali (Balyanlı) olduğu söylenmektedir.) Erzincan merkezine götürülür. Daha sonra tutuklanır. Seyit Rıza, Erzincan Hükümet Konağı’na çıkarken, ‘Şerefsizler, bana yalan söylediniz’ diye bağırır…”[72]

24. §) Seyid Rıza’nın idamı sonrasında da imha harekâtına devam edildi. 1938 yazında yeni bir kararnameyle uygulanan 17 günlük askeri harekâtlarla binlerce Dersimli öldürüldü.

Hükümetin kırım kararnamesini kabulü öncesinde dönemin Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Başvekâlete gönderdiği 26 Temmuz 1938 tarihli yazısında, yapılacakları şöyle sıraladı:

1) 3. Ordu, tüm Tunçeli’de tarama yapacak ve halkın silahtan tamamen tecridiyle haydutluk vakalarına son verecektir.

2) 4. Umumi Müfettişlik ve Dâhiliye Vekâleti’nin teklif ettiği hudutları belirlenen 1’inci ve 2’nci yasak bölgelerin tayini ve tespiti kabul edilmiştir.

3) Tarama harekâtıyla ilgili 3. Ordu ve Genelkurmay Başkanlığının direktiflerinde bir değişiklik yapılmamıştır.

4) Bu yasak bölgelerde 5000-7000 kişinin sürgün edilmesi Başvekâletten alınacak direktife göre yapılacaktır.

5) Tutuklanacak kişilerin listesi 4. Umumi Müfettişlik tarafından 3. Ordu’ya bildirilecektir.

Bunun üzerine Başvekil Celâl Bayar’ın, Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerine ve Genelkurmay Başkanlığına gönderdiği 28 Temmuz 1938 tarihli yazısında program taslağı şöyle belirlenmiştir:

1) 2000 kişi olan sürgün listesine 5000 kişi daha eklenecektir. Endüstri merkezlerine 1500 kişi iskân edilecektir.

2) İsyana iştirak edenler tutuklanacak ve mahkemeye sevk edileceklerdir. Bunların isimleri 4. Umumi Müfettişlikçe hazırlanıp 3. Ordu Müfettişliğine verilecektir.

3) Askerliğini yapmayanlar, askere alınacak ve sonra da ait oldukları iskân bölgesine sevk edilecektir.

4) Silah toplamaya devam edilecektir.

5) İskân bakımından ilân edilecek 1’inci ve 2’nci yasak bölgesinin hudutları 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenecek ve bildirilecektir.

6) Yasak bölgenin muhafazası için karakol yapılacaktır.

7) Programın icrası için gerekli para sağlanacaktır.

8) Bu hususta son mütalaanızı bildiriniz.

Milli Müdafaa, Dâhiliye, Maliye, İktisat, Sıhhat ve İçtimaî Muavenet vekillerinden ve Genelkurmay Başkanlığından gelen değerlendirmeler üzerine, hazırlanan 6 Ağustos 1938 tarih ve 2/9409 sayılı kararnamede Dersim’de yapılacaklar şöyle sıralandı:

1) 3. Ordu’nun yapacağı harekât için sınırları çizilen bölge 3 no’lu yasak bölge olarak ilân edilecektir.

2) 20.5.1937 tarih ve 2/6662 sayılı kararnameyle garp illerine sürgün edilecek 2000 kişiye tarama bölgesinden 3-5 bin kişi daha eklenecektir.

3) Yasak bölge haricinde oturanlardan 4. Umumi Müfettişlikçe belirlenen “aşiret reisleri, kolbaşları, seyitler, ve şerirler” ile aile yakınları da garba sürülecektir.

4) Sürgün edileceklerden 1500 kişi İzmit, Zonguldak, Divriki, Karabük gibi endüstri merkezlerine iskân edilecektir.

5) Tarama sonunda isyana katılanlar mahkemeye sevk edilecek ve evvelce mahkûm olanlar yakalanacaktır.

6) Askerliğini yapmamış olanlar askerliğe alınacak ve askerlikten sonra da iskân bölgesine gönderileceklerdir.

7) Silah toplama sürdürülecektir.

8) Yasak bölgenin muhafazası için gerekli kuvvet sağlanacaktır. Reisicümhur K. Atatürk, Başvekil Celâl Bayar ve diğer vekillerin imzasının bulunduğu 6 Ağustos 1938 tarihli kararnamenin icrasına dört gün sonra 10 Ağustos 1938’de başlandı.

3. 10-17 Ağustos 1938 ve 6-16 Eylül 1938 tarihleri arasında 17 günde yapılan askeri harekâtlarla resmi belirlemeye göre 7954 kişi öldürüldü. Bu resmi rakam, elbette dağda taşta mağarada dikkate alınmayanları da düşünmek gerekmektedir…

Tüm Ege’yi ve İzmir’i Yunanistan işgalinden kurtaran 26 Ağustos 1922’de başlayan Büyük Taarruz Harekâtında ise 2.542 asker ve subay ölmüştür.

Binlerce T.C. vatandaşı Dersimliyi öldüren, dağı ve taşı bombalayan ve mağaralarda insanları gazla boğan imhayı, 3. Ordu’nun ‘Hayat Harekât’ olarak tanımlaması en hafifinden vicdansızlığın alaycı bir biçimde ifade edilmesidir…6 Ağustos 1938 tarihli Kararname sonrasında Dersimli Kürt Alevîsinden binlercesinin öldürülmesi ve binlercesinin sürülmesiyle Dersim, Ankara kriterine göre “medenileştirildi”![73]

III.2) TERTELE’NİN PEPUG KUŞLARI

25. §) Bilir misiniz? Dersim yöresinde, Pepug kuşlarının evlerin çatısına konarak ölümleri haber verdiklerine dair bir inanış vardır.[74] Eğer bu böyleyse Pepug kuşları, 1937-1938 Dersim’inde hemen her yerdedir ve Tertele’yi simgelemektedir sanki…

Dersim’e Türkiye hava birimlerinin zehirli gaz bombası attığı yazıyordu belgelerde. Sabiha Gökçen ise, olaylarla ilgili olarak 1956’da Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda, “Canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk,” demişti.

Bölgeden Ankara’ya gönderilen raporlarda kadın ve çocuklar dahil olmak üzere insanların zehirli gaz ve yangın bombaları kullanılarak imha edildiği de yazıyordu.

30 Mart 1937’de, Tunceli Valisi Abdullah Alpdoğan’ın Başbakanlığa yazdığı yazının 2. maddesinde ise: “Tayyare Alay Kumandanı’ndan yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim” ifadeleri yer alıyordu.

Her ne kadar bazı aşiretler sürgün edilse de, harekât 1938 yılının sonuna doğru sona ermiş, ve bilançosu çok ağır olmuştu: 13.160 ile 40.000 arasında sivil ölürken; 2.248 haneden, 11.818 kişi başka yerlere sürgün edilmişti…

Sürgün hikâyelerini belgesellerden, sözlü tarih çalışmalarından da öğrendik: Çayan Demirel’in 38’i (2006), Özgür Fındık’ın ‘Kırmızı Kalem’i (Qelema Sure-2009) ve ‘Kara Vagon’u (2011), Nezahat Gündoğan’ın “İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” (2010)…

26. §) Sözü uzatmadan kimi (olmaz olası!) “Pepug kuşları”nı çağrıştıran örnekleri sıralayalım!

i) Tarih 14 Ağustos 1938’i gösteriyordu. 4 Mayıs 1937’de alınan Bakanlar Kurulu’nun “Tunceli Tenkil Harekâtı” kararıyla başlayan katliamın sonlarına gelinmişti. Ağuçan ocağından olan ve ellerine hiç silah almamış Bargini halkı, kırımın kendi köylerine ulaşmayacağını düşünüyordu. Öyle olmadı tabii. O sabah köye gelen askerler köyde birbirlerine akraba olan Cenan ve Baran ailelerinden 24 kişiyi alıp götürdü. Aralarında 2 yaşındaki Feramuz da vardı. “Sizi Hozat’a götüreceğiz” demişlerdi. Ama aslında hepsi nereye götürüldüklerini biliyordu.

Seyit Turabi Baran, kızlarından birisini, “Benim kızımdır” diye askerin elinden alıp kurtarmaya çalışan köylüsüne kızıp, “Hayır, o benim kızımdır. Bizimle gelecek. Kerbela’ya gidiyoruz” demişti. Cenan ailesinden 12, Baran ailesinden 12 kişi elleri bağlı bir şekilde Sakasure mezrasına doğru yola çıkarıldılar. Xece Cenan, yolda rahatsızlanıp yürüyemeyince orada bıraktılar. Daha sonra cesedini bulan çocuklarının “Başına taşlarla vurarak öldürmüşler, vücudunu hayvanlar yemişti, kırmızı saçı kalmıştı” diye anlattığını söylüyor akrabaları Ali Baran.[75]

Çok sonraları… Canan ve Baran ailelerine mensup 24 kişiye ait toplu mezarın açılmasına ilişkin yapılan kazı çalışmaları 15 Nisan 2015’de tamamlandı.

Hozat Cumhuriyet Savcısı Hasan Toy başkanlığında yapılan kazıya, Hozat 51. Motorlu Tugay Komutanlığı olay yeri inceleme ekibinin yanı sıra, İstanbul Adli Tıp Kurumu’ndan bir adli antropolog, bir adli tıp uzmanı ile Kocaeli Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ümit Biçer ve Adli Tıp uzmanı Semih Yıldırım katıldı.

Kazıda, 13 kafatası, yüzlerce kemik parçası, boş mermi kovanları, aynalar, yüzükler ve üzerinde ‘Hasan’ ve ‘Halil’ yazan iki mühür bulundu. Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Miyase İlknur, Dersim olayları kapsamında yapılan ilk kazı çalışmasında bulunan kemiklerin aile yakınlarına ait olabileceğine dair 16 Nisan 2015’de bir yazı kaleme aldı. Gazeteci İlknur bu yazıda, kazıda bulunan mühürlerden birinin büyük ninesi Elif İlknur’un ağabeyi olan Hasan Canan’a ait olduğunu ifade etti.[76]

14 AĞUSTOS 1938’DE HIDIRDAMI MEZRASINA BAĞLI SAKASURE MEVKİİNDE SAMANLIKTA YAKILARAK ÖLDÜRÜLENLERİN İSİMLERİ[77]
CANAN AİLESİBARAN AİLESİ
1) Hace Canan1) Turabi Baran
2) Hasan Canan (Hace’nin oğlu)2) Sarı Baran (Turabi’nin eşi, Hasan Canan’ın kızkardeşi)
3) Gülsüm Canan (Hasan’ın eşi)3) Aziz Baran (Turabi’nin oğlu)
4) Dertli Canan (Hasan’ın büyük oğlu)4) Mahmut Baran (Turabi’nin oğlu)
5) Hıdır Canan (Hasan’ın oğlu)5) Ali Baran (Turabi’nin oğlu)
6) Ahmet Canan (Hasan’ın oğlu)6) İbrahim Baran (Turabi’nin oğlu)
7) İsmihan Canan (Hasan’ın kızı)7) Fatma Baran (Aziz’in eşi)
8) Besime Canan (Hasan’ın kızı)8) Halil Baran (Aziz’in oğlu)
9) Sultan Canan (Hasan’ın kızı)9) Ali Baran(AZiz’in oğlu)
10) Zeynep Canan (Dertli’nin eşi)10) Yusuf Baran (Aziz’in oğlu)
11) Feramuz Canan (Dert’linin 2 yaşında oğlu)11) Periza Baran (Aziz’in kızı)
 12) Gülperi Baran (Aziz’in kızı)

Kazıları izleyen Miyase İlknur, “Olayda ninem, annesi, kardeşi, yedi de yeğeni hayatını kaybetti… Dersim İsyanı’nı, diğer taraftan evde hiç konuşulmasa da sürekli yas tutan büyük ninemin kardeşi, dayısı, eniştesi ve diğer yakınlarının çocuklarıyla Hozat’ın bir mezrasında bir evde benzin dökülüp yakılmasının hazin öyküsünü dinleyerek büyüdüm,” derken; olayların olduğu 1938’de 7 yaşında olan 84 yaşındaki Sevim Baran, çalışmalar sırasında gözyaşlarına tutamadı. Baran o tarihte 2 aileye mensup 24 kişinin askerler tarafından nüfus sayımı yapılacağı gerekçesiyle toplanıp öldürüldüğünü belirterek kendilerininse son anda gelen emirle harekâtın bitmesi nedeniyle kurtulduklarını söyledi. Baran, “Hepsi bu mezrada yaşıyordu, toplam 24 kişiydiler. Küçük çocuğu olan Fatma aralarından kaçıyor, bu sırada Fatma’nın küçük çocuğunu bırakmışlardı. Fatma gelip çocuğu alırken askerler yakalayıp tekrar buraya getirerek kurşuna dizdi,” dedi.[78]

Ve Hozat’a bağlı Karabakır (Bargini) köyüne bağlı Hıdırdamı mezrasında toplu mezarın ortaya çıkarılmasında en büyük pay sahiplerinden Hüseyin Baran da ekliyor: “Biz her yıl gelip onları anmak için bu tepede mum yakardık. Hep de kazının yapıldığı yerde bu anmayı gerçekleştirirdik. Orda yattıklarını hiç birimiz bilmiyorduk. Tamamen tesadüf”![79]

ii) Olayları yaşamış iki kişi ile bizzat uzun uzun sohbet etme imkânı buldum. Savaşta bulunmuş Darende’nin Yeniköy’ünden Hasan Çavuş anlatmıştı. Kürt’tü. Savaşta çavuş rütbesiyle gece arkadaşlarıyla beklerken uzakta, karanlıktan yararlanıp kaçanları duyarlar. Yanlarındaki bir çocuğa kalmasını söylüyorlar, çocuk “É min bi kujin/ Beni öldürürler” diyor, “Na, tu zariyi, bi te tu xrabi nakın/ Hayır, sen çoksun, sana bir kötülük yapmazlar,” deyip orada bırakıyorlar. Sabah gün ağarırken bir taşın yanında uyuyan çocuğu gördüklerini ve bir çavuşun çocuğu süngülediğini, neden yaptığını, daha çocuk olduğunu söylediğimde, “Yarın o da büyür, bunlar gibi bize karşı silah kullanır” cevabı aldığını söylemişti.[80]

iii) “Ordu sürmüşler üzerimize, dört yanımız kapandır eyvah, asker çok, çıkış yolu yok Laç Deresi karşısına varın, bir bakın, sistir, dumandır. Laç Deresi’ne varın, yiğitlerim çatışıyor, hep feryat figandır Hakk ocağını söndürsün aşiretlerin, kimse imdadımıza yetişmiyor vay vay, bu içime derttir, kimse imdadımıza yetişmiyor”

Dersim’deki Laç Deresi, derin bir vadide yer alır. Etrafı uçurum ve kayalıklarla çevrili olduğu için vadiye girmek zordur.

1938 Dersim harekâtında ordu birlikleri çıkarma yaparken birçok aşiret mensubu çoluk çocuk, genç yaşlı işte bu Laç Deresi’nin oradaki mağaralara sığınır. Mağaradaki insanlar ordunun kullandığı kimyasal gaz ve bombalarla öldürülür. Binlerce insanın katledildiği bu vadide ordu birlikleri de büyük kayıplar verir. Yukarıda bir kısım sözleri yer alan ağıt o mağarada öldürülen insanlar için yakılır. Ağıtı seslendiren Silo Qıc (Süleyman Doğan),[81] harekâta katılan askerleri eğlendirsin diye keman çaldığı için hayatta kalır.[82]

iv) Dersim 1937-38’de Kutudere bölgesi Gökçek köyüne bağlı Gevrek mezrasında yapılan katliamda 80’den fazla aile mensubunu kaybeden HDP Dersim İl Eşbaşkanı Hıdır Çiçek, devlete yakın aşiret liderlerinin o dönemde köyde bulunan yaşlı, kadın ve çocukları toplayıp yakın karakola teslim ettiği vurgusu ile şöyle devam eder: “Teslim edilenler birkaç gün içinde Pax ve Marçik bölgesinde toplu bir şekilde katlediliyor. Bu katliamlar olunca geriye kalanlar teslim olmayıp dağlara çekiliyorlar. Daha sonra aile fertleri birer birer 1944’e kadar katlediliyor. Babam ve yeğeni de mağaralarda yıllarca mücadele verdikten sonra çıkarılan af yasası ile kurtuluyor.”[83]

v) 1938’de Erzincanlı 95 köylünün Zini Gediği’nde kurşuna dizilerek öldürülmesi iddiasına ilişkin Erzincan Savcılığı tarafından soruşturma açıldı.

Canpolat Yakar’ın, “Bunlar haksız yere öldürüldü. Niçin öldürüldüler? Babamızın suçunu bilelim. Toprak ona da aittir. Mezarı yok bu adamın! Sade onun değil, 95 kişinin mezarı yoktur. Haklarının iadesini istiyoruz. Biz de gururumuzla yaşayalım,” diye anlattığı Zini Gediği katliamı, ne resmi kayıtlarda geçiyor, ne de tarih kitaplarında…

Tarih, 6 Ağustos 1938’di. ‘Dersim Harekâtı’nın bir uzantısı olarak Erzincan’ın dağlık köylerindeki Alevî yurttaşlardan 95’i önce iki gün bir kampta tutuldu, sonra Tunceli-Erzincan sınırındaki Zini Gediği’nde kurşuna dizildi. Sağ kalanlar ya Balıkesir’e ya Edirne’ye sürüldü. Öldürülenlerden en genci, Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri’ydi. Yakar daha üç aylıktı. Sürgünde iki kardeşini, dönüşte annesini yitirdi. Bu yıl Zini Gediği’ndeki ilk anmada, toprağa mum dikenlerden biri de o idi. Ardından şikâyette bulundu. Erzincan Cumhuriyet Savcılığı, üzerinden 73 yıl geçen Zini Gediği Katliamı hakkında soruşturma açtı ve jandarmadan, bölgede mezar bulunup bulunmadığının tespitini istedi.

Canpolat Yakar’ın 19 yaşındaki babası Nuri, köyün ileri gelenlerindendi. Oğlunun anlatımına göre, ağustosta altınlarını bozdurmak için gittiği Erzincan’da gözaltına alındı. Bu esnada Kılıçkaya, Mağaçur ve Çismikor gibi Alevî köylerinde baskınlar vardı. Nuri Yakar’ın da aralarında olduğu 95 kişi, iddiaya göre, Kılıçkaya’da kurulan kampta iki gün tutuldu. Sonra Zini Gediği mevkiine götürülerek, burada kurşuna dizildiler:

“Bu adamları toplayıp, ‘ifadeniz var’ diyorlar. Kılıçkaya’da kamp yapıyorlar. İki gün sonra yargılamadan kurşuna diziyorlar. Cesetlere ne oldu, kimse bilmiyor. Asker kar yağana kadar bekliyor. Toprağa gömmeden kurda kuşa yem ediyorlar. Yaz olunca kemikleri, kafaları topluyorlar.”

Katliamdan sonra köyler de ateşe verildi, kurbanların aileleri Balıkesir veya Edirne Keşan’a sürüldü.[84]

vi) Dersim katliamı ile ilgili, belki de şu ana kadar en gerçekçi delil ortaya çıktı. Laç Deresi’nde bulunan Qemere Hesen mağarasında, gazeteci arkadaşları ve mağdur yakınlarıyla mağaraya gidip çekim yaparak görüntüleri kaydeden Ferit Demir’in aktardığına göre, 500 kişiye ait kemikler ve üzerinde 1935 tarihi bulunan yüzlerce boş mermi kovanı bulundu. Yaklaşık 75 sene sonra koşulların iyileşmesi ile birlikte mağaraya giden mağdur yakınları, kanımca sadece kemikleri bulmakla kalmadı, bir tarihi gerçekliğin yorumsuz bir biçimde dünyaya aksettirilmesine vesile oldular.

Laç deresi, 1938’de ordunun giremediği son bölgeydi. Derin vadilerle yarılmış olan bölgenin arızalı coğrafyası ordunun burada kolayca hareket etmesini engelliyordu. Bu sebepten dolayı üç tugay ile bölge kuzey, güney ve doğudan sarıldı ve direniş bu şekilde kırıldı. Bu direnişin kırılmasında direnişi örgütleyen Ivîs’in ölümünün getirmiş olduğu moral bozukluğu da etkili olur. Bu durum Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı Resmi Yayınları’ndan çıkan ‘Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar 1924-1938’ kitabının 436. sayfasında anlatılır. Aynı olay Serap Yeşiltuna’nın ‘Devletin Dersim Arşivi’ kitabında bulunan ve 21 Temmuz 1938 tarihinde bizzat Hüseyin Abdullah Alpdoğan tarafından yazılan ve iki gün sonra Celal Bayar’a arz edilen rapordan, raporun diline ve maddelerine dokunmadan, yukarıdaki mağara ile ilgili kısmını aktarılır:

“Mameki Bölgesinde Laç Deresi mansabı yakınında haydudlara Erzincan tugayile şimalden ve Mameki tugayile cenuptan ve Laç Deresi müfrezesi ile bir taarruz yapılmış olduğu arzedilmişti. Bu tarruzun müşterek tesiri ve şiddeti karşısında şimdiye kadar gösterdikleri muammidane mukavemetleri kırılmış olan haydudlar şaşkınlık içerisinde mağaralara ve kayalıklara ve ağaç diplerine kaçmış ve sığınmışlar idi. Bu en son sığınakları olan ve ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış bulunan mağaralar cesur askerlerimiz tarafından ihata olunmuş, top ve makineli tüfenk ateşlerine ilaveten 25.ci alay k. lığınca tertip ve gönderilmiş bulunan istihkâm müfrezesi tarafından mağaraya atılan tahrip kalıplarile mağaralar tahrip edilmiş ve bunların tesirile içindekiler öldürülmüş ve dışarıya fırlayanları da ateşle imha edilmiştir. Büyük mağara içerisinde 70 ve diğer mağaralar ile tarama sahası içerisinde 146 ki cem’an bugün 216 haydud imha edilmiş ve 12 haydud cesedinin Munzur suyu üzerinde cenuba doğru akıp gittiği görülmüştür.

İş bu mağara içerisinde iki hafif makinalı tüfenk bulunmuştur. (…) Atatürk Cumhuriyetinin kıymetli ordusu cumhuriyet hükümetinin şefkat kadar müstahak olanlara kudret ve satvetini de her yerde ve her zaman bu günki gibi gösterebileceğini isbat etmiştir.”[85]

Açıkça görüldüğü üzere 146 kişiye mezar olan mağarada sadece iki hafif makineli tüfek bulunmuş. Bu durum, burada yapılanın bir isyan bastırmaktan çok bir katliam olduğunu göstermeye yetiyor. Üstelik Dersim Kürdünün Korgeneralin gözünde kudret ve satvete müstahak olduğunu gösteren billûr bir örnektir. Aynı kitabın değişik sayfalarında yer alan ve 1938 yılı Ağustosu’nda Kazım Orbay’ın imzası ile başvekâlete gönderilen raporlar silsilesinde de her yerde olmasa da bazı yerlerde 80 kişi, 281 kişi ve 290 kişi gibi ayrıntılı rakamlar veriliyor. Hatta Necip Fazıl Kısakürek’in bir yazısına konu olan Hozat’ın Zımbık köyünde, raporlara göre, 395 kişi mukabele ettiklerinden imha edilmiş. Kimisinde silah ele geçiriliyor, fakat kimisinde hiçbir şekilde silah ele geçirilmiyor. En fazla toplu olarak 15-20 kadar silah ele geçiriliyor fakat öldürülenler ve silah miktarı arasında en az on kat fark var.[86]

vii) Necip Fazıl Kısakürek ‘Son Devrin Din Mazlumları’[87] yapıtında şunları aktarır:

“Elazığ Ortaokulunda okuyan iki çocuk… Tatili geçirmek üzere memleketleri olan Hozat’a geliyorlar ve facianın tam üstüne düşüyorlar. Hozat yakınlarındaki köylerine geldikleri zaman babaları Yusuf Cemil’in öldürülmüş olduğunu öğreniyorlar ve ağlamaya başlıyorlar. Onlara şu karşılık veriliyor: ‘Sizi de onun yanına götüreceğiz!’

Çocuklar odadan sürükletilerek çıkartılıyor ve jandarma muhafazasında gittikleri yolda süngületiliyorlar. Böylece babalarının yanına gönderilmişlerdir.”

Evet babalarının yanlarına yolluyorlar. Belki de bir paket sigara için yapılıyor. Nasıl olsa öldürmek suç değil. Öldürmemek suç. Emir Mustafa Kemal’den Başbakan’a, Başbakan’dan Genelkurmay Başkanlığına, oradan da subaylara, onlardan da erlere. Suçlu doğrudan devletin kendisi. ‘Biz emir kuluyuz’ demek suça ortak olmamayı getirmez. Doğrudan insanlığa, halka, millete karşı işlenen affedilmez bir zalimlik, zorbalık var ortada.

Orada bir politika uygulanıyor. Türk egemenliği güçlendirilmek isteniliyor. Merkeziyetçilik egemen kılınıyor. Katliamların nedeni bu.

Kendilerine karşı gelinsin-gelinmesin Kürtler katledilmek, yok edilmek isteniliyor. Askerin pervasızlığına, kendi başına hareketine devlet izin vermiş. Her şeyi hiyerarşi içinde yürütülüyor.

Necip Fazıl’ın ilginç anlatımları şöyle devam ediyor; “Her evi ayrı ayrı tutuşturulduktan sona dört bir etrafı ayrıca çalı çırpı içine alınıp alev alev yakılan bir köyden, deli gibi bir adam çıkıp çalı yığınları gerisinde manzarayı seyredenlere doğru ilerliyor ve haykırıyor: ‘Durun ben köy ahalîsinden değilim! Öğretmenim, müsaade edin, kendimi size ispat edeyim!’

Fakat sözüne karşılık bir kalasla itilerek alevler içine atılması oluyor. Adamın, evvela göğsünün kılları tutuşarak alev alev yanarken, çalı yığınları gerisinde amir, zevk ve keyifle sigarasını içmektedir. (Bu vak’a, bana 1944 yılında, Eğridir’de askerliğimi yaparken, resmi şahıslar huzurunda, yanan adama karşı sigarasını zevkle içtiğini söyleyen amirden bizzat dinleyenlerce anlatılmıştır.”

Türk politikasını egemen kılma uğruna öğretmenlik yapan birisinin de katledilişi ilginç. Dersim’de sivil görmek istemeyenler, izinli bir Dersimli askeri katletmekten kaçınmazlar:

“Yusuf Cemil’in köyünden 200 kadın ve çocuk öldürülmüş ve bunların cesetleri buğday sapları üzerinde yakılmıştır. Öldürülenler arasında, Elazığ’da askerliğini yapan ve o sırada izinli olarak köyünde bulunan Rüstem adında biri de vardır. Bu zavallı, mezun olduğunu ve isterlerse hüviyet ve izin kağıdını da gösterebileceğini söylediği hâlde derdini dinletemiyor ve dört çocuğu ile seksenlik anası arasında, onlarla beraber kurşunlanıyor.

Para için cinayet: Hozat’ın Karaca köyünden Cafer oğlu Kasım. Bu adam, o tarihten 30 sene evvel Amerika’ya gitmiş, orada 15 yıl kalmış, epeyce para kazanmış ve sonra köyüne dönmüştür. Kasım, Amerika dönüşünde, Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas cephesi Köprüköy muharebesinde şehit düşen kardeşi Yüzbaşı Şükrü’nün iki çocuklu dul karısı Şirin Hatunla evlenmiş, Hozat’a gelip yerleşmiş, orada bir mağaza açmış ve ticarete başlamıştır. Hükümetle de bazı ticaret işlerine girişmektedir. Dersim hareketi esnasında, işbu Cafer oğlu Kasım, taahhüt bedelinden alacağı olan 6.000 lirayı tahsil etmek üzere Ovacık Kaymakamlığı’na müracaat ediyor. Muamele işlemini yaptırıp parayı kendisine veriyorlar. Muamele biter bitmez ‘Seni Hozat’tan çağırıyorlar!’ diyerek, onu, muhafızlı yola çıkarıyorlar. Cafer oğlu Kasım, kasabadan ayrıldıktan bir saat sonra jandarmalara öldürtülüyor. Koynundaki 6.000 lira da, iki alâkâlı idare amiri arasında taksim ediliyor.

Zavallının zevcesi (eşi) Şirin Hatun, o esnada, dört çocuğuyla birlikte, komşularına oturmaya gitmiştir. Kadın, evine döndüğü zaman bir de görüyor ki, kapısı kırılmış ve bütün eşyası etrafa dökülüp saçılmıştır. Haykırmaya başlıyor: ‘Yetişin, evimize eşkıya girdi!.’

Bu feryadına karşılık olarak kadın, kapısının önünde, çocuklarıyla beraber öldürülüyor ve dolgun miktarda altını, parası ve eşyası yağma ediliyor.”

Benzer şekilde Kıbrıs Türklerce 1974’de işgal edildiğinde asker birçok yeri yağmalıyor. Geleneği bu. Dersim’de önceki yıllarda yapmasının yadırganacak bir tarafı yok.

Bu arada, Hozat’ın Zımbık köyünde ‘Şekspir’in hayaline bile taş çıkartacak bir vak’a (olay) cereyan etmektedir. Erkekleri tamamıyla doğranmış olan köyün 100 kadar kadın ve çocuğu, sivri uçlu aletle (süngü) öldürülüyor. Öldürülen kadınlar arasında, biri doğurmak üzere bir gebedir. Bu kadının karnına giren sivri uçlu alet, bağırsaklarını yere döküyor, rahmini parçalıyor ve kendisini öldürüyor. Tehlike geçtikten sonra gizlendikleri yerden çıkan birkaç kadın, ölüleri gözden geçirirken, bu kadının rahminden düşen çocuğun sağ olduğunu dehşetler içinde görüyorlar. Muazzam bir Kader cilvesi olarak yaşama devam eden çocuğu alıyorlar, emzirtip büyütüyorlar ve ona “Besi” adını koyuyorlar Bu kız bugün hâlâ aynı köyde ve hayattadır. Sivri uçlu alet annesinin karnına girip rahmini deldiği zaman da onun topukçuğunda bir yara açmıştır ve kız hâlâ bu yarayı topuğunda taşımaktadır.

24 yıl evvelki Dolantanır köyünden Veli isminde bir genç, Elazığ Muallim Mektebinde (Öğretmen Okulu) okuduktan sonra öğretmen olarak Trakya’ya gönderilmiş, orada evlenmiş, 3 çocuk sahibi olmuş ve tam da Dersim hareketi başlamak üzereyken, karısı ve çocuklarıyla yaz tatilini geçirmek üzere köyüne gitmiştir. Genç muallimin köyü, erkekli ve kadınlı çocuklu ve ihtiyarlı, doğranırken, kendisi, karısı ve çocukları da aynı sona mahkûm edilmiş ve cesetleri yakılmıştı.

Amaç jenosit olunca, kurtulmak artık şansa kalıyor. Tek tek karşı çıkışlar, direnmeler, öksüzlük, dağınıklık ve ihanetler sonucu çok az görülür. Birbirlerinin dertlerine ortak olunmayacak bir kaos vardır. Halk çaresiz, korumasız, savunmasız, aç ve perişandır. Hızır’a, Düzgün Baba’ya, Kureyş’e dualarla kurtulmayı umar. Birlik yapmamanın, yapamamanın bedelini ağır öder.

“Mazgirt Tersemek (Türüşmek olmalı) nahiyesinin halkını doğranmakta merhamet sahiplerinden biri, birle on yaş arasında 20 kadar çocuğu alıp bir derenin içine saklamıştır. Durum birden haber alınıyor. Çocukların öldürülmeleri emri veriliyor. Fakat bu emri yerine getirebilecek kimse ortaya çıkmıyor. En katı yürekliler bile, böyle müdafaasız masumlara silah kullanamayacaklarını söylemeye mecbur kalıyorlar. Tecrübe birkaç defa başarısızlığa uğruyor ve hayli sıkıntı mevzuu oluyor. Nihayet, en kara yüzlü çingeneden daha karanlık suratlı bir adam bulunuyor ve bir dere içinde titreşe titreşe bekleyen 20 masumun işi bitiriliyor.

“Murat Suyu’nun (Munzur olmalı) kandan kıpkızıl aktığını görenler olmuştur.”[88]

III.3) SOYKIRIM (MI?)

27. §) Lafı uzatmadan belirtelim: “1937-1938’de devletçe Dersim’de gerçekleştirilenler, Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesi ve Uluslararası Ceza Mahkemesi Roma Statüsü’nün 6. maddesi hükmü uyarınca, soykırım eylemine uyuyor.”[89]

Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın, “Katliam sözcüğü karşılamıyor… Dersim’de 1925 ila 1950 arasında uygulanan politikaların soykırım olarak kabul edilmesi ya da katliam olarak kabul edilmesi demek cumhuriyetin işlediği suçların hesabını vermesi anlamına gelir,”[90] ifadesinin altı ısrarla çizilmelidir!

Bu böyleyken; siz bakmayın, “Kuru deriden bal çıkarmak isteyenler bir süredir 1938 Dersim olaylarını gündeme getirmek, olayları bir tür soykırım olarak kabul ettirmek peşindeydiler,”[91] diyen resmî ideolojinin epigonlarına!

Ayrıca BDP eski Tunceli Milletvekili Şerafettin Halis’in, “Dersim’de yaşananları kitle katliamı olarak değerlendiriyorum. Ancak konuyla yakından ilgilenenler bunun bir soykırım olduğunu söylüyorlar,”[92]

Evet “Dersim 38 ‘bir soykırımdır.’ Bu soykırımın mimarları, dönemin cumhurbaşkanı, başbakanı, (hükümeti) ve CHP’dir. Soykırımın pratik uygulayıcıları ise Genelkurmay, vali, komutanlar ve askeri yargıçlardır.

Soykırım tespitini doğru bulmayanlar var. Koçgiri’den başlayarak, Şeyh Said, Zilan ve Dersim soykırım girişimleridir. Örneğin, anne ve baba tarafından toplam 40 civarında akrabamız katledilmiş, toplu mezara gömülmüş ve geride kalan az sayıda insan ancak soylarını sürdürebilmiştir. Bu, soykırım değil de nedir?

Şu durumda birileri çıkıp, teorik tespitlerle akademik tarihçilik yaparak, bizlere ‘soykırıma uğramadığımızı’ anlatma aymazlığı içindeler. Bize diyorlar ki ‘atalarınıza değil, resmi tarih ve bize inanın.’ Bizim kuşaklar bu tarihi, kitaplardan değil canlı tanıklardan dinleyerek öğrendi. Hangi köyde, dağda, tepede, vadide, nehirde ve mağarada katledildilerse tek tek yer göstererek, ağlayarak, ağıtlar yakarak; bir film anlatır gibi anlattılar bizlere.

Bu acılarımızı, bilincimizi, öfkemizi, iddialarımızı ve taleplerimizi, resmi tarihin çarpıtmalarına kurban etmeyeceğimiz gerçeği, ‘Dersim 38’in soykırım olduğu gerçeği kadar kesindir,”[93] diyen Erdal Avcı sonuna kadar haklıdır…

“Nasıl” mı? İşte kanıtı!

Dersim Katliamı’nda yakınlarını kaybeden Ali Doğan’ın açtığı davaya bakan mahkemenin talebi üzerine Başbakanlık tarafından gönderilen arşiv belgeleri hem Dersim’de ‘çoluk çocuk’ denmeden nasıl bir katliam yapıldığını ortaya koydu. Belgelerde ayrıca katliamın bugüne kadar bilinenin aksine 1938’de bitmediği, 1939 yılının temmuz ayında da devam ettiği ortaya kondu.

Ali Doğan’ın avukatı Barış Yıldırım belgelerin Dersim’de bir isyan değil, toplu bir katliam ve soykırım yaşandığını açıkça ortaya koyduğunu belirterek, “Biz sadece tazminat değil, tüm sorumluların açığa çıkarılmasını istiyoruz. Belgeler tüm harekâtın üst makamların bilgisi dahilinde gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor” dedi…

Başbakanlık, İçişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve ilgili kurumlardan konuya ilişkin belgeler istendi. Başbakanlık talep üzerine konuyla ilgili belgeleri mahkemeye gönderdi.

Avukat Barış Yıldırım belgelerin katliama ilişkin çok açık bilgiler sunduğunu belirterek, “Belgede ‘Yılan Dağı’ndan kaçmak isteyen 40 kadar silahlı, 30 kadar çoluk-çocuktan oluşan haydutlar 38. Alay’ın pususuna uğradı’ deniliyor. Buradan çıkan şu; Dersim’de yaşayan her canlının askeri harekâtın hedefi olduğudur. Çocukların bile pusuya düşürüldüğü askeri harekâttan bahsetmekteyiz” şeklinde konuştu.

Bu belgenin Dersim’de bir isyan yaşandığı tezini tamamen çürüttüğünü ve orada yaşananın açık bir toplu katliam ve soykırım olduğunu ortaya çıkardığını dile getirdi. “Belgelerden açıkça anlaşılacağı üzere askerî harekât, tamamen imha amaçlı yapılmış. Askeri harekâtın asıl amacı tüm Dersimlilerdi” diyen Yıldırım, “Bu hâliyle Birleşmiş Miletler Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme’nin 2. maddesinde belirtilen, ‘ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen suç’ olarak tanımlanan soykırım suçu işlenmiştir” şeklinde konuştu. Yıldırım, “Arşivlerden anlaşılan, yapılan harekâtın her gün üst makamlara rapor edildiğini ve katliamın devlet kontrolünde yapıldığını da ortaya koyuyor,” dedi.

Belgelerin katliamın tarihine ilişkin bugüne kadar bilinenleri de değiştirdiğini belirten Yıldırım, “Bugüne kadar Dersim askeri harekâtının 1937’nin 4 Mayıs’ın da alınan Bakanlar Kurulu kararıyla başladığı, 1938’de devam ettiği ve sonlandığı biliniyordu. Fakat gizliliği kaldırılan Başbakanlık Cumhuriyet arşivindeki 2 Ağustos 1939 tarihli bir belgeye göre, askeri harekât 1939’da da devam etmiş,” dedi.[94]

III.4) KANITI (MI?)!

28. §) “İyi de kanıtı”? mı!

i) İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 18 Kasım 1931 tarihli ‘Dersim Raporu’na göre, “Bu havali ve buraların hâli, zat-ı devletlerinizin malumudur… arzetmek istediğim keyfiyet artık Dersim meselesinin kati surette hâllinin devletçe, milletçe ve bilhassa hükümetçe tehiri caiz olmayan muzur, tehlikeli… ve zararı arttıracak bir vaziyet almış olmasıdır.”[95]

Yine dönemin Ovacık Kaymakamı’nın Ankara’ya gönderdiği bir rapora da ise, “Dersimliler’in kan içip, insan eti yediği, güneşe taptığı” yazılı.[96]

Ayrıca benzeri resmî yazışmalarda şunlar da kayıtlı…

“Dersim son derece kayalık, sarp ve şab’ul-mürür (geçilmesi zor) vahşi yerler olup zer’ edilecek (ekilip biçilecek) aksamı ve mer’aları azdır. Arazinin bu vahşeti Dersim ahalîsinin tab’ına (tabiatına da) icrây-ı te’sîı ederek hepsini vahşi ve hunhar, insâniyet ve faziletden mahrum bir hâle koymuştur. (…) Son derece yalancı ve tab’an (huy olarak) hilekâr ve fırsatçı olduklarından sözlerine itimad etmek tamamen ve katiyyen sâfderûnlukur.”[97] “Dersimli yalnız kuvvet önünde boyun eğer ve bu eğişte kin gayz ve fırsat bekleyen mücehhez bir tiptir. Bütün bir tarih Dersimliyi böyle tanır.”[98]

“Bizim için malum bir esas varsa o da Kürtlük denilen cereyanın henüz Kutu deresi veya Kalman ocağı denilen ve merkezini Haydaranlı aşireti teşkil eden eski Dersim kısmında yuvalanmakta olduğudur. Bu yuvada kaynayan ateşin kıvılcımları etrafa saçılmadan söndürmek de Ağrı kadar mühim ve lazım bir mahiyette görülmektedir.”[99]

“Ya Dersim taşarsa?.. O zaman Dersim, büyük bir bela selidir, etrafa bir kurt sürüsü, bir sırtlan sürüsü yayılır. Ne mal ne hayat; o hiçbir şey tanımaz. Vurur kırar parçalar, yüklenir ve geri döner.”[100]

Ya görüşler mi?

“Eğer Derebeylik meselesi sadece bir Dersim meselesi olsaydı, bu mesele derhâl, üstünde fazla durulmaya mahal olmayan küçük bir idari dava hâline istihale eder giderdi. Hâlbuki derebeylik deyince biz, Türk inkılâbının getirdiği bütün siyaset, iktisat ve hukuk usulleri haricinde bu usullere karşı cebren tegallüp etmek isteyen geri bir cemiyet tarzının maddi müesseselerini (yarı feodal toprak mülkiyetini) ve bu müesseselerin meşruiyetini müdafaa eden ruhani kuvvetleri (yani şeyh ve tekke nüfuzunu) anlıyoruz. Toprak köleliği ve insanın toprakla beraber alınır, satılır bir ‘meta’ hâline getirilişi; toprakta müstahsilinin ya bir duygusuz öküz, ya cansız bir kara sapan gibi sessiz ve hissesiz kılınışı ve nihayet vatandaş ruhunun bu menfur esarete baş eğmekten başka bir şey bilmeyen bir kara çamur hâline kalbi derebeylik nizamının maddi ve manevi işaretleridir. Bu işaretleri biz, Türk vatanının neresinde sezersek orada derebeyliğinin sıkılacak boğazını aramak hem hakkımız, hem vazifemizdir. (…) Kürt beyi, tehakkümünü Kürtleştirilmiş Türkün, toprağı, kanı, milliyeti, dini ve namusu pahasına yaşatır.”[101]

“Kürt aslında aşiret ananeleri ve din rabıtaları dolayisile ve cebir tahrikile istismara daha fazla boyun eğdiğinden beyin nazarında randımanı yüksek bir istihsal vasıtasıdır. Bunun için derebeyi arazisindeki Türk unsurunu da muti Kürt unsuru hâline getirmeyi sinifî menfaatının icabatından addeder. Bugün bütün Elaziz, Malatya Türk iken Kürtleşmiştir. Bugün bu hâl bütün şiddetiyle elân devam etmektedir. (…) Kürtçe konuşan birçok aşiretin isimleri de Türkçedir: Arslanuşağı, Koçuşağı, Ferhatuşağı, Laçinuşağı, Karaballıuşağı gibi. (…) Kürtler tarafından daimi taarruzlara daimi tecavüzlere maruz kalan Türk köyleri kurtuluş yolunun Kürtçe konuşan aşiretler içinde varlıklarını eritmekte bulmuşlardır.”[102]

“Kanunun (Tunceli kanunu) bugün Kamutaya sevk edilmesine sebep, ne bir isyan, ne de buna benzer anormal bir hâldir: ara sıra had nöbetlerle tepen müzmin bir hastalığı kökünden gidermektir. (…) Cumhuriyet hükümeti adet ve ananesi olduğu üzere tenkil değil tedavi tedbiri almaktadır.”[103]

“Dersimlileri Türk sananlar var… Ben de onları hiçbir zaman Türk sanmıyorum. Türk’te bedevilik, iptidailik, vahşet, merhametsizlik ve kan içicilik seciye hâlinde mevcut olamaz. Bundan başka, antropolojik evsaf ile Türk başkadır, Dersimli başkadır; Türkçe başkadır, Zaza dili başkadır. (…) Malumdur ki zirai ve iktisadi faaliyete dayanmıyan hiç bir temdih fayda vermez. Desek ki okutup yazdırmakla bir asırda bu ırkın vahşetini, hunharlığını, iptidailiğini ve atavik seciyesini yenebileceğiz. Fakat bu kartal yuvasında medeni adam yavrusu büyümez ki.”[104]

Ve Sabiha Gökçen’in itirafı:[105] “O zaman Diyarbakir Hava Alay Kumandanı olan Fevzi Uçaner bizi toplayıp vazife vermiş ve ‘tabancalarımızı unutmayalım!’ demişti. Ben de Ata’nın verdiği tabancayı şöyle bir yokladım. Hiç lüzûmu olmayacağı hissi vardı içimde. Kumandan bu arazide her zaman ‘mecburi iniş’ tehlikesi mevcut olduğunu sözlerine ilâve ediyordu. Ayrıca ‘Canlı ne görürseniz ateş edin’ emri almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk.”[106]

ii) Bu kadar da değil!

4 Mayıs 1937’de Cumhurreisi Kamâl Atatürk riyasetinde (başkanlığında) toplanan Yüksek Müdafaa Meclisi, Dersim’de ne yapılacağının planını belirlemişti.[107] Bu çerçevede Yüksek Müdafaa Meclisi’nin ilk önemli faaliyetlerinden biri de, askeriyeye ek kaynak sağlamak için 1934’de kabul edilen 2425 no’lu gizli kanundur.

Konuya ilişkin olarak Fazilet Partisi’nin İstanbul Milletvekili Azmi Ateş’in soru önergesine TBMM Başkanı Ömer İzgi’nin verdiği yanıtla, 2425 no’lu Kanun üzerindeki gizlilik perdesi kaldırılırken; 3 Mayıs 1934 tarihli 7 maddelik ‘Milli Müdafaa Vekaletince 49.5 Milyon Liralık Taahhüdat İcrası Hakkında Kanun’la’, 8 senede, askeri yönden gerekli araç gerecin alınması ve emlakin inşasıyla tamiri için toplam 49.5 milyon liralık bir harcama planlandı.

Kanunun gizli olmasının en önemli niteliği de, 49.5 milyon liranın TBMM denetimi dışında bütçelendirilmesiydi. Kaynağın Maliye Vekilinin bono ihracıyla borçlanmasıyla karşılanması öngörülüyorsa da, 23 Mayıs 1934’te TBMM’ye sevk edilen tasarının 29 Mayıs’ta kanunlaşmasıyla, tütünden içkiye, çaydan cama, damga pulundan sinema biletine ve pamuk ipliğine kadar pek çok üründen belli bir miktarda ‘Milli Müdafaa Vergisi’ alınmaya başlandı.

Ve hemen ardından 14 Haziran 1934’te, ‘Türk kültüründen olan’ ve ‘olmayan’ ya da ‘anadili Türkçe olan’ ve ‘olmayan’ ayrımı yapıldığı için Anadolu’nun beşeri coğrafyasını yeniden değiştirecek İskân Kanunu kabul edildi ve yürürlüğe kondu.

Yüksek Müdafaa Meclisi, 1935 Haziran’ında yaptığı toplantıda da üç yıllık bir program belirledi. Bunun gereği Aralık 1935’deki kanunla, askeriyenin hava gücünü artırmada kullanılmak üzere 21.5 milyon liralık kaynak yaratmak amacıyla vergide yeniden artışa gidildi.

Ve yine ne tesadüf ki, TBMM’de, 21.5 milyon liralık vergi artışını öngören (2881 ve 2882 no’lu) Kanunların ardından, yine Aralık 1935’te Dersim’de kırımın idaresini kuran 2884 no’lu ‘Tunçeli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanun da yasalaşıp, yürürlüğe kondu. Bu dönem, Milli Müdafaa Vekaleti’ne yani askeriyeye hep kaynak aktarılan yıllardı.

1936-1937 bütçesi 1 Haziran 1936’da yürürlüğe girdi, ama 12 gün sonrasında hemen 25 milyon 780 bin liralık ek bütçe yapıldı ve bunun 7.5 milyon lirası da yine Milli Müdafaa Vekaleti’ne ayrıldı. Nitekim Türk Hava Kurumu’nun kaynaklarıyla da askeriye desteklendi. Kurumun 1939 Haziran’ına kadar topladığı 69.7 milyon liranın 49.1 milyon lirası da askeriyeye aktarıldı.

MGK’nin önceli olan Yüksek Müdafaa Meclisi’nin gerekli esasları belirlediği ve bakanları dolayısıyla hükümeti görevlendirdiği program nedeniyle, askeriyeye gizli ve açık kanunlarla pek çok kaynağın aktarıldığı 1930’ların ikinci yarısı, Dersim’de devletin Tunç Eli’nin kırım harekâtının yoğunlaştığı yıllardı.

Karakol ve köprü yapmanın dışında sırf harekâtlar için milyonlarca lira harcandı. 100 günlük askeri harekâtın bütçesinin yaklaşık 1 milyon lira olarak belirlendiği dikkate alınırsa,[108] o günkü kriz ortamında bütçe içi ve dışı kaynakla desteklenen kırımın ekonomik maliyetinin önemli bir yekûn tutmuştu.[109]

iii) Dahası da var!

Dersim Katliamı’nda Nazi gazlarının kullanıldığı iddiaları devam ederken, yeni bir belge daha ortaya çıktı. Naziler tarafından hazırlanan bir raporda, katliam sırasında “Harekât bölgesinde beş bin insan öldürüldü” ifadeleri yer aldı. 

Tarihçi İsmail Küpeli, Nazi rejimi ile Türkiye ilişkilerini ortaya koyan belgeyi sosyal medya hesabından paylaştı. 1937-38’de Dersim katliamı ile ilgili dönemin Almanya’nın Trabzon Konsolosluğu’nun o tarihte hazırladığı raporda, “Harekât bölgesinde beş bin insan öldürüldü” ifadesi yer alıyor.

Raporda, “erkek çocuklar, yaş ve boyları dikkate alınarak harekât bölgesinde öldürüldüler” bilgisi paylaşılıyor. Ankara’nın Nazi rejimine olan sempati ve hayranlığına da ayrıca yer veriyor.

Dersim Katliamı’nda Nazi gazlarının ve ABD uçaklarının kullanıldığıyla ilgili daha önce yeni belgeler ortaya çıkmıştı. Belgelere göre Dersim Harekâtı, Nazi Soykırımı için laboratuvar işlevi gördü.[110]

Dersim’de zehir gaz kullanıldığını ilk Nuri Dersimi yazmıştı.[111] Daha sonra Türk Dışişleri Bakanlığı, Senato üyeliği ve 12 Eylül 1980 darbesinden önce Cumhurbaşkanlığını vekâleten yürüten İhsan Sabri Çağlayangil “itiraf” etmişti. Anılarında, Seyit Rıza ve arkadaşlarının hukuk dışı yollarla nasıl yargılandıklarını, Seyid Rıza’nın son anlarını ve son sözlerini anlatan Çağlayangil, tarihe not düşmüştü.[112]

Çağlayangil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na verdiği röportajında şunları anlatır: “Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içerisinden bunları fare gibi zehirledi. Ve yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir harekât oldu.”

Konuyla ilgili olarak 19 Kasım 2014’de Seyid Rıza’nın idam edilişinin 77’nci ölüm yıldönümünde, ‘Dersim Araştırmaları Merkezi’ (DAM) önemli bir belge açıklandı. Kalan Müzik’in de sahibi olan Hasan Saltık’ın arşivinden alınan belge, 19 Şubat 1942 tarihli olup, Başbakan İbrahim Refik Saydam tarafından dönemin Genelkurmay Başbakanı Mareşal Fevzi Çakmak’a yazdığı telgraftır. Telgrafta Saydam, “Kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Düşmana karşı bile kullanılmasına karşıyım,” diyor ve utanç duyduğunu vurgulayıp ekliyor:

“Bir hekim olarak, yakıcı ve boğucu gazların, düşman askerlerine bile uygulanmasına karşı olduğunu belirtmeliyim. Tunceli’de kullanılan bu gazların bir daha kullanılmaması için yasa teklifi hazırlamaktayız. Ön hazırlıklar raporunda ifade edildiği üzere kendi halkına kullanılan bu gazların toplu sivil ölümlere yol açtığı görülmektedir. Bir hekim olarak da, bir insan olarak da bundan utanç duyduğumu belirtmeliyim. Bir daha tekerrür etmemesi için gerekli yasal çalışmaları başlattığımı belirtmek isterim.”[113]

Harekâtın neye mal olursa olsun bir an evvel bitirilmesinden yana olan dönemin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal, “Saldırıyı gerçekleştiren Kalan Aşireti ve diğer aşiretlerden bunun bedelini çok ağır şekilde ödetileceğinden hiç kuşku duymadığımı belirtmek isterim” diyecektir. Oysa bir saldırı söz konusu değildi.

Anlaşılıyor ki, Ankara Hükümeti “çıbanbaşı” olarak gördüğü Dersim sorununu kökünden hâlletmek için, zehirli gaz dâhil her türlü öldürücü ve boğucu silahı kullanmaktan çekinmeyecekti…

Yapılan arşiv çalışmasında bu gaza ve ülkeye nihayet ulaşabildik.

İlk belge Dördüncü Umumi Müfettişliğine ait. Müfettişlik Tayyare Alay Kumandanından yangın, Milli Müdafaa Vekâlet’inden de yakıcı ve boğucu gaz bombaları istiyor.

Dördüncü Umumi Müfettişi General Alpdoğan, resmi yazışmaların dışına çıkacak şekilde oldukça samimi ve duygusal bir telgrafı Başvekâlete (Başbakana) çekiyor ve şunları yazıyor:

“C: 27/3/937 gün ve 263 sayılı yüksek buyruklarına:

1-Tayyare Bölüğü bu gün Elâzize (Elâzığ’a) geldi. Çanakkale’den tertibine emir buyrulmuş olan jandarmaların Balıkesir’den bindikleri trenin dün hareket ettiği haberi de alındı. Her sıkıntılı zamanlarda vazifelerimizi kolaylaştırıcı ve bizleri kuvvetlendirici yüksek eli, yardımı yetiştirmekle minnetimizi artıran Hükümetimizin kudretli başı siz büyüğümüzü arzı şükrana müsaraat ederim.

2-Tayyare Alay Kumandanından yangın ve Milli Müdafaa’dan yakıcı ve boğucu gaz bombaları istedim. (BCA BMGMK (katalog numarası okunmadı)

Bu talep üzerine Milli Müdafaa Vekilliği (Milli Savunma Bakanlığı) Hükümet ve Maliye Bakanlığı nezdinden harekete geçer ve aşağıdaki gizli kararname çıkartılır.

Kararname: Hava Silahlanma Programının tahakkukunu temin maksad ile muhtelif cins Tayyare bombaları için muhtelif evsaftaki -Chloracetophenon, İperit ve saire gibi – gazlardan yirmi tonunun ve bunları bombalara koymağa mahsus Komple otomatik doldurma tesisatının Berlin Büyük Elçiliğimiz emrinde Vekalet Gaz Mütahassısı ile Ateşemiliter veya hava ateşemiz tarafından yapılacak inceleme üzerine verilecek kararla tayin edilecek. Almanyadaki firmalarından, tahmini tutarları olan 150.000 lirayı geçmemek üzre Almanya ile aramızda mevcut kliring mukavelesi hükmüne göre kliring yolile tediye edilmek şartile ve mahremiyet ve hususiyetine binaen 2490 sayılı Artırma, eksiltme ve ihale kanunun 46.ıncı maddesinin (K) fıkrası mucibince gizli pazarlıkla satın alınmasına izin verilmesi; Milli Müdafaa Vekilliğinin 26/ 7/ 1937 tarih ve 871 sayılı tezkeresile yapılan teklif ve Maliye Vekilliğinin 5/ 8/ 1937 tarih ve 3930 sayılı mutalaanamesi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 7/ 8/ 1937 de onanmıştır.

7/ 8/ 1937

Reisicumhur/Kemal Atatürk

Nazi Almanya’sından 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almak için Maliye Bakanlığı’na 26/7/1937 tarihinde 871 sayılı tezkere ile başvurur. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) Maliye Bakanlığı, o zamanlar ticari ilişkilerin oldukça iyi olduğu Almanya’dan, 150 bin Türk lirasını geçmemek ve takas (klering) usulü ile ve eksiltme ve artırma yoluyla bu gazın alınmasına 5/8/937 tarihinde onay verir. Ayrıca Milli Müdafaa Vekilliği hükümetçe bir karar alınması için 27/7/1937 tarihinde Başbakanlığa’da başvurur. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) 7/8/1937 tarihinde Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in başkanlığından toplanan hükümet Nazi Almanya’sından 20 ton Chloracetophenon ve İperit vs. gazları ve bu gazları bombalara koymaya yarayacak otomatik tesisatları almayı hükme bağlar. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19) Maliye Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı’nın istediği 150 bin Türk lirasının kullanmasını serbest bırakır. (BCA BMGMK (katalog numarası,030 18 01 02 77 70 19)

Tabii bu gazı kullanacak uçaklara da ihtiyaç duyulacaktı. İlk uçaklar Marten cinsi olup ABD’den 1937’de 200.000 dolara satın alınacaktır. Bu konuda Milli Savunma Vekilliği, Hava Müsteşarlığı 2.’ci Şube Müdürlüğü 20/10/1937 tarihinde Başvekalete yazdığı yazıda:

“Amerikadan satın alınan Marten Bombarduman Tayyareleri son partisi müsteana diğerleri yurdumuza gelmiştir.

Bu Tayyarelerle yakında uçuşlara başlanacaktır. Bu Tayyareler için lazım olan bir yıllık malzeme cetvelleri tanzim edilmiştir. Bu listeler tutarı 200.000 Amerikan dolarıdır.

Bu miktar paradan 90.000 Dolarının (1)937 takvim yılında, mütebaki 110.000 Dolarının da (1)938 takvim yılında serbest döviz olarak sarf edilmesi ve bu malzemenin Vaşington Büyük Elçiliği tarafından alınması hususunda gereken Vekiller Hey’eti kararının alınmasına müsaade ve yüksek buyruklarınızı arz ederim.

M.M. V./Kazım Özalp” (BCA BMGMK (Katalog numarası,30 18 01 02 80 92 16)

Belgede kaç uçağın satın alındığı belirtilmiyor. 12 Mayıs 1938 tarihli Reisicumhur Atatürk’ün ve Vekiller Heyeti’nin imzasını taşıyan kararnamede, Heinkel bombardıman uçakları için muhtelif cins ve ebatta ve bedeli 300.000 Lirayı geçmemek üzere, İstanbul Zeytinburnu’nda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması için onay veriliyor.12 Mayıs 1938 tarihli, Reisicumhur Atatürk ve Vekiller Heyeti’nin (Hükümet üyelerinin) imzasını taşıyan kararnamede şunlar yazılı:

“Heinkel bombardıman tayyareleri için lüzum olan muhtelif cins ve ebad’da Heinkel tayyare bombasının, bedeli 300.000 lirayı geçmemek kaydile 2490 sayılı arttırma, eksiltme ve ihale kanununun 46 ıncı maddesinin K fıkrasına tevfikan İstanbulda Zeytin Burnunda kâin Nuri Killioğlu demir eşya fabrikasından pazarlıkla satın alınması; Milli Müdafaa Vekilliğinin 20/4/938 tarih ve 151/470 sayılı teklifi ve Maliye Vekilliğinin 11/5/938 tarih ve 13163/251/2595 sayılı mutaleanamesi üzerine İcra Vekilleri Heyetince 12/5/938 tarihinde onanmıştır.

12/5/1938

Reisicumhur/Atatürk ve Vekiller Heyeti” (BCA BMGMK (katalog numarası 033 83/83 41 7)

Savaştan yeni çıkmış ve oldukça yoksul olan bir ülke, kıt olan kaynaklarını, kalkınmasına değil de, neden bu kadar para harcayıp, zehirli gaz, uçak ve bombayı alıyor?! Bu sorunun tek bir cevabı var; Dersim’i bombalayıp haritadan silmek…[114]

iv) TBMM Dersim Komisyonu’nun 1937-38 Dersim olaylarıyla ilgili olarak belge isteğine ilk yanıt Başbakanlık’tan geldi ve sürgün edilen 15 bin kişiyle ilgili 2500’e yakın belge komisyona gönderildi. Başbakanlık’a gönderilen belgede, “Hırsızlık, yağmacılık ve haydutluk Dersim yöresinde anane hâlini almıştır” ifadelerine yer verildi. Belgeler arasında Dersim’le ilgili ilk davanın açılmasını sağlayan Ali Doğan’ın köyü Bornek dahil 3 köydeki katliamların kayıtları da yer aldı. Dönemin Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay’ın el yazısıyla kaleme alıp 15 Ağustos 1938’de Başbakan Celal Bayar’a gönderdiği telgrafta; Bornek (Düzpelit), Zımbik (Çığırlı), Kırnik (Buzlupınar) ve Heç (Demirkapı) köylerinden 395 kişinin “asilere yardım ettikleri” gerekçesiyle öldürüldükleri belirtiliyor. Yazıda, “Muhtelif köylerden mukavemet görmesi üzerine haydutlara öteden beri yataklık ve şeriklik eden Zimbik, Hiç, Kırnık ve Bornak köylerinden 395 haydut ölü olarak ele geçirilmiştir,” deniyor.[115]

v) TBMM Dilekçe Komisyonu’nun talebi doğrultusunda Tunceli’de ilçe kaymakamlıkları ile köy ve mahalle muhtarlıklarında 1938 Dersim olayları ile ilgili bilgi ve belge isteyen Tunceli Valiliği, Hozat Kaymakamlığı’nın arşivinde 649 kişinin ölüm tutanağına ulaştı.[116]

vi) Dersim katliamından yaralı kurtulan Ali Doğan’ın Cumhurbaşkanlığı aleyhine açtığı davada Başbakanlık’a bağlı Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nden Tunceli’deki mahkemeye yollanan 1826 belge arasından, Ali Doğan’ın köyü Bornek dahil 3 köydeki katliamların kayıtları çıktı. Belgelerde Düzpelit, Çığırlı, Buzlupınar ve Demirkapı köylerinden 395 kişinin öldürüldükleri belirtildi.[117]

vii) Dersim katliamında 10 yakınını kaybeden Ali Akgün, 73 yıl sonra yargıya başvurdu. Akgün’ün savcılığa sunduğu Valilik imzalı belgede yer alan ifadeler kan donduruyor: “Kayıtlarda adı yazanlar 1938 harekâtında imha edildi.”[118]

viii) Genelkurmay Başkanlığı’nın, TBMM Dilekçe Komisyonu’nun bünyesinde kurulan Dersim Alt Komisyonu’na teslim ettiği 10 bin 650 askeri belge arasında ölümlere de yer verildi. 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Kazım Orbay’ın 4 Kasım 1938’de Genelkurmay’a gönderdiği yazıda, sadece 3. Ordu tarama bölgesinden 17 günlük manevra harekâtı için “Tarama bölgesi içinden ölü, diri 7954 nüfus çıkarılmıştır. 4. Umum Müfettişliği’nden isimleri verilen 101 kişiden 75’i ele geçirilmiştir,” deniliyor.[119]

ix) Yine 4. Dördüncü Umum Müfettişlik raporuna göre, 13 bin 160 sivil ölü var. Sürgüne gönderilen hane sayısı 2 bin 258. Kişi sayısı ise 11 bin 818.[120]