sovyetler

Sovyetler Birliği’nin Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü mezunu, eserleri 170’in üzerinde dile çevrilmiş dünyaca ünlü yazarı Cengiz Aytmatov ilginç bir kişilik. Babası Kırgızistan’ın önde gelen komünist liderlerinden ve devrimcilerindendi. Stalin’in sosyalist demokrasiye geçme amacıyla çoktan seçmeli yani birden fazla kişinin yarışacağı seçim sistemine geçme kararına Cumhuriyetlerden gelen olağanüstü direnç 1937-38 olaylarını doğurmuş, sonucunda onbinlerce insan hayatını kaybetmişti. (Stalin’in Başarısız Demokrasi Devrimi adlı yazımda bunu etraflıca anlatmıştım) Aytmatov da hem babasını hem de amcasını bu olaylarda kaybeder ve bu ölüm kendisinde hayatı boyunca unutamayacağı büyük bir travma bırakır. Bu konuda şöyle der:

“Babam inançları uğruna savaştı ama buna karşılık baskıya uğradı ve 1937 yılında henüz dokuz yaşımdayken Stalin babamı öldürdü. Annem hastaydı. Dört çocuktuk, babasız bırakıldık. Babamın öldürülmesi benim hayatımı bütün yönleriyle etkilemiştir. Stalin bu dönemde despotik bir yönetici olarak babam gibi bir çok kişiyi yok etti. Babamın öldürülmesinden sonra toplum içinde ölüm kalım savaşıyla karşı karşıya kaldım. Babamın uğruna mücadele ettiği ideoloji, bana ve aileme karşı cephe almıştı. Sürekli gözleniyorduk. (…) Stalin dönemi görüp geçirmek bir yana, duyup dinlemesi bile ağır olan bir dönemdi. Babamın ve milyonlarca insanın katiliydi. (…) Totaliter sistemin bütün acılarını yaşadım.” (Cengiz Aytmatov, Mehmet Yılmaz, sf: 84-99)

Kırgız Edebiyatçı Osmonakun İbraimov ise, Aytmatov kitabında şunları yazar: “Eleştirmenler ne derlerse desinler, Aytmatov’u bir yazar ve bir kişilik olarak yetiştiren tüm çelişkilerine rağmen Sovyetler’dir. (…) Cengiz Aytmatov, babasını ondan koparan sistemden nefret ediyordu. İnsanlığa, insan sevgisine olan inancını kaybetmişti. Hatta bu sistem ona pek çok ödül verdiğinde de ondan nefret etmekteydi. Öte yandan mevcut sistemin Kırgız halkı için bir çok iyilik yaptığını da göz ardı edemiyor, halkın önüne büyük hedefler koyduğunu anlıyordu. İşte bu korkunç ikilem onun eserlerine de yansımıştır.” ( İnceeleyen dergisi- Mayıs 2020)

Aslında Cengiz Aytmatov her ne kadar sistemden nefret etse de bugün Orta Asya ülkelerinin hepsinde bulunan ağır sanayi, otoyol ağı, enerji santralleri ve gelişmiş demir yolu hatları sosyalizm zamanında inşa edilmişti. Nüfusu bir milyonu geçen şehirlerin çoğunda metro hattı vardır ve bunların hepsi Sovyetlerden kalmadır. Ayrıca Sovyetler Birliği kimseyi Türk olduğu için öldürmemiştir. Devlet, kendisine tehdit hissettiği herkesi yok etmiştir ki bunun içinde Ruslar çoğunluktadır. Ayrıca aynı Aytmatov, Stalin’in ölümü sonrası bu olaylarla yüzleşildiğini de yazar Gün Olur Asra Bedel’de:  “Yapılan yanlışları anladılar akılları başlarına geldi. (…) İlk hareket partinin kendinden geldi. (…) Yelizarov, Sovyet insanının Ekim Devrimi’yle başlatılanlara boşu boşuna umut bağlamadığını söylüyor, buna inanıyordu. Yapılan yanlışlıkların, başarısızlıkların cezasını pahalı ödeseler de denenmemiş yolda başlatılan bu hareket durmamıştı; işte tarihin özü de buradaydı. Kusurlarımızı kendi yüzümüze karşı söyleyebildiğimize göre gelecek için kendimize güvenimiz, gücümüz var, diyordu Yelizarov.” Hakikaten de 1953 sonrası bu tip de hiçbir olay yaşanmamıştır.

Kaldı ki 1956 yılındaki 20. Parti Kongresinde Hruşçov, Stalin’i “teşhir” ettikten sonra başta Molotov, Kaganoviç, Mikoyan olmak üzere nedamet getirmeyen tüm Stalinistleri tasfiye etmiş, genel af çıkarmış, her sayısı 500 sayfa çıkan ülkenin en büyük edebiyat dergisi Novıy Mir’in (Yeni Dünya) başına eski bir kulak olan Tvardovski’yi getirmişti! Artık rüzgar tersine dönmüştü. Şimdi Soljenitsin’in romanları basılmakta, tersine Stalinist yazarlar sansüre uğramaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Sovyet romanı incelememiz). Ancak çocukluk travmasını atlatamayan Aytmatov, yeni iktidar kendisini bağrına bassa da yıllar boyu nefretini içinde biriktirdi.

Kassandra Damgası

Cengiz Aytmatov Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 1996 yılında yazdığı, yıllar sonra kendisinin de dolaylı olarak itiraf ettiği gibi edebi anlamda en kötü romanı olan Kassandra Damgası’nda tüm ideolojilere nefretini kusarken Bolşevizmle faşizmi bir tutar: “Stalinhitler çağı veya tersine Hitlerstalin çağı (…) iki ayrı bedende olan ama birbirinin tıpkısının aynısı öze sahip olan bu iki yaratık insanoğluna o kadar çok kana mal olmuştur ki, üzerinden onca zaman geçmiş olmasına rağmen istatistik bilimi hâlâ fizyolojik olarak tek bir bütün olan bu iki kafanın ölümüne savaşa girerek kapışmasıyla gerçekleşen kanlı dünya savaşına sürüklenen kurbanların sayısını tam olarak hesaplayamamakta. Bolşevizm olmadan faşizm olabilir miydi? Stalin olmadan Hitler olabilir miydi? Ayrı ayrı doğmuş ama cehennemin karmasında çaprazlanarak birleştirilmiş Stalinhitler ve Hitlerstalin’i düşünmek bile XX. yüzyıl insanının kanını dondurmaya yetmekte.” (sf:37)

Bir bilimkurgu romanı olarak tasarlanmış Kassandra Damgası’nda ünlü yazar, ideolojik olarak karşı kamptakilerin sosyalizmle ilgili tüm fantazilerini doğrular! Totaliter rejim (asla sosyalizm demez!) tamamen kendisinin kontrolünde olan insan tipleri yaratmak için bebekler üzerinde deneyler yapmaktadır! Yazarın bu fantazisinin ilk nüvelerini Gün Olur Asra Bedel’de de görürüz. Söz arasında birkaç cümleyle de geçse iktidar, sözde radyo dalgalarıyla verdiği komutlarla vatandaşlarını yönetecek bir teknoloji üzerinde çalışmaktadır! “Totaliter” rejimden aldığı onlarca ödülü ve aynı “totaliter” rejimin kendisine verdiği kültür elçisi ünvanını reddetmemiş, Sovyetler Birliği’ni defalarca yurtdışında  temsil etmiş Aytmatov, acaba bu fantazilerini, nefret ettiği rejimin kendisine verdiği göl kıyısındaki çiftlik evinde bir eli yağda bir eli balda elindeki bardaktan kımız içirken mi hayal etti bilemiyoruz! Ancak misal bir Soljenitsin gibi dürüst davranmadığı kesin! Halbuki bu düşüncelerini önceden açıklasa Batı onu zaten el üstünde tutardı…

Bu Hitler-Stalin benzetmeleri liberallerin çok sevdiği bir benzetmedir. Liberaller, kapitalizm en uç noktasında Hitler çıkmışsa, sosyalizmin doğalı Stalin’dir, yok birbirinden farkı, demeye getirirler. Şüyu-i vukuundan beter diye bir deyim vardır. Söylentisi, olandan bile kötü demektir. Halbuki kendisi de Stalin’i bir cani olarak gören İngiliz gazeteci A. Barnett bile Stalin-Hitler benzetmelerine el insaf der! “(Stalin) Formel olarak demokratik olmayabilirdi ama kitle tabanı vardı ve sonuna kadar da ezici çoğunluğun sadakatine dayandı. İşin içindeki tezat, bir kişi olarak cani olan Stalin’in kişiliğinde temsil ettiği şeyin bir Hitler’inki gibi soykırımcı caniliği olmayışıydı. Hitler, Avrupa’nın en seçme intelligentsiyasını yok ederken, Stalin daha önce hiçbir şey olmayan yerlerde üniversiteler kuruyordu. (…) Sovyet yurtseverliği, Rusofil slavcılığına tamamen karşıttır: Sovyet yurtseverliği bir halkın üstünlüğünü değil halkların eşitliğini ilan eder. Her bakımdan bir genel felaket içinde yetişkinliğe erişen kuşak, ateşle vaftiz edilmişti.” Sovyetler’de Özgürlük, sf: 144,158.

Hitler, 2. Dünya Savaşı’nda yahudi ve komünist olduğu için sadece Sovyetler Birliği’nde 15 milyon sivili katletmişti! Buna karşılık Stalin’in sırf karşı görüşte olduğu için milyonlarca insanı Gulaglar da öldürdüğü iddia edilmektedir. 

Gulaglar

Tıpkı Stalin-Hitler gibi Nazi kamplarıyla, Sovyet çalışma kampları Gulaglar da bir tutulur. Ama siz hiç Nazi kamplarında okula gidip, tıp fakültesi bitirerek dünya çapında cerrah olan birini gördünüz mü? Janush Bardach genç yaşta Gulaglarda cezasını çekerken hastahane de hastabakıcı olarak çalışır ve bu arada tıp eğitimine başlar. Sonra bu eğitimi Moskova’da bitirir.

Gulag kelimesi Glavnoe Upravleniye Lagerey yani Kampların Genel İdaresi sözcüklerinin kısaltmasıdır. Aslında Gulaglar bir ceza kurumu olarak rehabilitasyona dönük iyi bir projeydi. Mahkemece suçlu bulunanlara bir seçenek olarak sunuluyordu. Ya cezalarının tamamını cezaevinde çekeceklerdi ya da eğer Gulag çalışma kamplarına giderlerse cezaları belli oranlarda düşecek ve daha kısa sürede tahliye edileceklerdi. Ayrıca çalışmaları karşısında para da alıyorlardı. Kuşkusuz ki kamplarda hayat zordu, ölüm oranı yüksekti ama 30’lu yıllarda Sovyet toplumunda hayat zaten zordu ve son yapılan bazı akademik araştırmalar Gulaglar ile sovyet toplumunda ölüm oranının aynı olduğunu göstermektedir. Günümüzde bile Avrupa ve ABD cezaevlerindeki insanların yaşam süresi toplumunkinden çok daha kısadır. Gulaglarla ilgili gerek Soljenitsin’in gerekse Ginzburg’un anılarını okuduğunuzda dayak ve fiziki işkenceye rastlanmaz. Hatta polis sorgusunda bile yoktur. Tek kötü muamele o zamanlar işkence sayılmayan uykusuz bırakmaydı. Gulaglarda koğuş, cezaevi duvarı vb yoktu. Kasabalarda kadın erkek beraber kalıyorlardı. Ancak en önemlisi hastahane ve doktorlara sahiplerdi. 30’lu 50’li yıllarda bırakın mahkumları, İngiliz işçilerin bile bedava sağlık hizmetleri yoktu. Ancak Gulag mahkumlarının bu imkanları vardı. Gulaglarda mahkum olarak yaşamış Eugenia Ginzburg, anılarında kendisinin bir hastahanede hemşire olarak çalıştığını ve orda doktorluk yapan bir adam ile evlendiğini anlatır. Hatta para bile biriktirerek sıkılganca oğluna düzenli olarak 100 ruble aylık gönderdiğini söyler, çünkü Gulag da çalışan herkes dışarı ile aynı oranda maaş almakta, aynı zamanda cezaları düşmektedir. Bu arada oğlu Vasili Aksinov iyi bir eğitim almıştır, sonradan Rusya da ünlü olduğu söylenir. Ayrıca tüm bunların hepsi en kötü Gulag diye anılan Kolima da olmuştur. Yukarda bahsedilen Bardach da tıp eğitimine Kolima’da başlamıştır. Mahkumlar orada çalışırlar, çalışma karşılığı cezaları düşer, para da alırlar. Kolima’da ücretler meselesini ise yine Gulagların bir başka sakini Varlom Şalamov açıklar. 1936’ ya kadar ücretler yüksektir. Mahkumlar sadece doktorluk, maden işçiliği değil doğrudan cezaevi yönetiminde de yer almaktadır ve ücretleri dışarda benzer işi yapan işçilerden farksızdır. Ancak 1938 sonrası ücretlerde barınma maliyetleri oranında bir azalma olur. Sanki pek Nazi toplama kamplarına benzememektedir! Gulaglar daha çok bizdeki açık cezaevine denk düşer.

Soğuk savaşın baş tarihçilerinden, hayatını Sovyet belgeleri üzerine tahrifata adamış  Robert Conquest’e göre sadece 37-39 arasında Gulag kamplarında 12 milyon siyasi tutuklu vardı ve bunların 3 milyonu ölmüştü. Ancak 90’lı yıllarda açılan arşivler bu rakamları doğrulamaz. American Historical Review’ın yeni arşiv bilgileri inceleyerek yaptığı hesaplamalara göre 1937-1950 arası toplamda 2 milyon tutuklu kamplardan geçmişti ve bunların 3’de biri de zaten 2. Dünya Savaşı sonrası gönderilmişti. General Vlasov’un 2. Dünya Savaşı sırasında yaklaşık 130 bin kişilik bir orduyla Nazi saflarına geçerek Kızıl Orduyla savaştığı unutulmamalı. Yine Ukrayna’da Ukraynalılardan oluşan bir Nazi taburu, Nazilerle birlikte çoğunluğu Yahudi olmak üzere sadece Ukrayna’da 5,2 milyon sivili katletmişti! (Bugün Batı’nın özgürlük savaşçıları olarak lanse ettiği, vücutlarına Nazi dövmeleri yapıp, kıyafetlerine Nazi armaları takanlar onların torunlarıdır)

Arşivlere göre 1937-39 yıllarında politik suçluların sayısı 450 bin, kamplarda ölen kişi sayısı ise 160 bindir. Ayrıca kamptakilerin sadece %25’i politik suçluydu. Aytmatov’un babası kampa gönderilmemiş, direk kurşuna dizilmişti. Amcası ise kampta ölmüştür. Gulaglar 50’li yılların başında ekonomiye yük olduğu için kapatılmıştır.

Hortlayan Lenin ve Stalin

Ancak “Kassandra Damgası” romanında benim en ilgimi çeken şey, Lenin ve Stalin’in, Kremlin’de her gece hortlayarak birbirlerine girmesi ve bir baykuşun onları izlediği sahnedir:

“Beni açıklamaya ihtiyaç olmayan bir şeye inandırmayı çalışmayı bırak artık! Ölüme karşı argümanlar yoktur, olamaz da. Ölüm doğal bir şeydir. Ben ölümsüz olmak istemiyorum, basbayağı ölmek istiyorum, bir ölü yaşamı yaşamak istemiyorum! Bu daha böyle ne kadar devam edecek? Kaçacak yerim yok, huzurum yok, nedamet getiremiyorum! Önceden hiç aklıma gelmezdi ama şimdi hiç aklımdan çıkmıyor, neden doğdum, anam beni neden doğurdu?! Üstelik ben doğmak istememiştim, hiç istememiştim! Şimdi ise mezarlık rehiniyim! Ve bunların hepsi senin işin! Bu senin şeytandan beter, kötünün kötüsü fikrin! Ben asla bunu kabullenmeyeceğim! Asla, asla, bunu iyi bil!”

Onun bu sözlerine yoldaşı boğuk bir sesle, sonsuza dek sönmüş piposundan inatla nefesler almayı sürdürerek cevap verirdi: “Dinle hele, sana pek çok kez açıkladım, bu partinin iradesiydi. Sana açıkladım defalarca. Sen partiye görüntünle, varlığınla gerekliydin. Anlıyor musun? Dünya devrimi için, sınıf mücadelesi adına ant içmek için, sen partiye ölümünden sonra da, hatta ölümünden de öte gerekliydin. Sen devrimin firavunusun ve seni koruyacak, gözetecek ve lahdinin önünde secdeye varacaklar!” (sf:97-98)

Tarih hakkında romanlar yazacaksınız en az Kemal Tahir kadar araştırmacı olmalısınız. Çünkü duygularınızla tarih yazmaya kalktığınızda tarihi çarpıtabilirsiniz. 80’lerin ortasından itibaren özellikle Stalin’e yönelik her türlü doğru yanlış bilginin harcıalem bir şekilde hem de “tarihçiler” tarafından ortaya atılması gerçekten çok acayiptir. Çünkü bu bilgilerin büyük bir kısmı tamamen hayal gücü ve fantazilere dayanıyordu! Bizzat Sovyet arşivlerinde çalışan ABD’li anti komünist, ama dürüst bir tarihçi olan J. Arch Getty, tüm bu uydurma iddialar karşısında şaşkınlığını gizlemez! Bu iddialardan biri de Lenin’in bedeninin mumyalanma fikrinin Stalin tarafından ortaya atılmasıdır:

“Onlarca yıl sonra muhaliflerin dile düşmüş derecede güvenilmez anılarında ilk kez ortaya çıkan bu tür masallara ne kadar çok tarihçinin itibar ettiğini görmek şaşırtıcıdır. Stalin’in  (Lenin’in mumyalanmasında) başrol oynadığı iddiası, hiçbir temeli olmasa da sık sık dile getiriliyor.” (Stalinizm Hükmederken, sf:124)

İletişim Yayınları bu kitabın altbaşlığına “Geleneğin Ayak Direyişi” demiş. Kitabın orjinalinde olmayan bu alt başlık özellikle Sovyetler’in sosyalizmi kurmakta yaşadığı güçlükleri çok iyi yansıtıyor.

Lenin’in Mozolesi

Bu yazıyı, kabaca Aytmatov yanılıyor, aslında Stalin’in Lenin’in mumyalanmasında hiçbir rolü yoktu, demek için yazıyor değilim. Lenin’in mumyalanma hikayesi, tarih okumalarında Aytmatov’un yalnızca neyi kavramadığını değil, aynı zamanda yönetimi boyunca olumlu olumsuz pek çok şeyin sorumluluğunun büyük kısmı kendisinin de olsa Stalin’in ve sosyalizmin şeytanlaştırılarak nasıl günah keçisine dönüştürüldüğünün de hikayesidir.

Bir anti komünist olan J. Archy Getty, 1987’den itibaren bizzat Sovyetler Birliği’nde direk Rusça arşivlerde çalıştı. Arşivler, Lenin’in kalıcı olarak teşhir edilme kararıyla Stalin’in neredeyse hiç ilgisi olmadığını göstermektedir. Stalin, tüm kararları alan Lenin Cenaze Komitesi’nde hiç yer almadı. O sadece komitenin tüm tavsiyelerini onaylayan Politbüro’nun üyelerinden biriydi ve bu kararın alınmasında da faal hiçbir bir rol oynamadı.

Partinin ilk düşüncesi doğal olarak Lenin’i toprağa vermekti. 24 Ocak 1924’te Politbüro O’nu Kremlin surlarında Yakov Sverdlov’un yanıbaşında defnetmeye karar verdi. 26 Ocak’ta Buharin, Sovyetler Kongresi’nde çok yakında Lenin’in mezarına defnedileceği açıklaması yaptı. Ertesi gün Lenin’in cenazesinde başkonuşmacı G. Yevdokimov “Lenin’i toprağa veriyoruz” dedi. Ve törenin sonunda ülkenin dört bir yanındaki radyo istasyonları “İlyiç mezarına indiriliyor” haberini duyurdu.

Başta 24 Ocak 1924’te Lenin halkın ziyareti için Kremlin’in Sütunlu Salonu’na yerleştirildi. Profesör Abrikosov cenaze ve defin töreninin tamamlanacağı üç gün boyunca dayanması için naaşı alışılageldiği üzere tahnit etti. Hiç kimse daha uzun bir teşhir dönemini aklından geçirmiyordu. İki gün sonra toplanan muazzam kalabalıklar, Politbüro’yu, bu teşhiri Kremlin Sur’u yakınında Kızıl Meydan’a taşıma emri vermek zorunda bıraktı. 27 Ocak’a kadar yapılacak bir teşhir mekanının inşaası için alelacele mimar A. V. Şçusev görevlendirildi. Kalabalıklar gelmeye devam etti. Ve çok geçmeden Şçusev’e birkaç hafta sonra tamamlanan daha büyük bir yapı tasarlama görevi verildi. Fakat bu da uzun süre dayanacak bir yapı değildi. “Geçici Mozole” adı verilen ahşap bir yapıydı.

Bu arada ister istemez uzayan bu teşhir dönemi boyunca Lenin’in naaşı çürümeye başladı. Sonuç olarak Dzerjinski Komitesi naaşla ilgili daha uzun bir vadeli karar almak zarureti ile yüz yüze kaldı. Şubatta Komite Üyesi ve mühendis Leonid Krasin naaşı dondurarak muhafaza edebileceğini iddia etti. Ve ayın yedisinde Komite O’na bu amaçla pahalı Alman makinelerini satın alma yetkisi verdi. 14 Mart’a gelindiğinde naaş hala çürümeye devam ediyordu. Ve Krasin dondurma işlemi fikrinde üstelemesine karşın Komite uzun dönemli muhafazaya yönelik yeni bir kimyasal işlem için Profesör Zbarski ile Profesör Vorobev’e başvurdu.

Lenin henüz Sütunlu Salon’dayken halkın baskısı ve bazı Bolşeviklerin görüşleri doğrultusunda naaşının “Bir süreliğine muhafaza edilerek bir mahzen mezar veya kemerli mezar odası inşaası”ndan yana olunduğuna ilişkin söylentiler dolaşıyordu. Komite üyeleri arasında pek çok tereddüt ve kuşku vardı. Nitekim 23 Ocak toplantısında üst düzey Bolşeviklerden Voroşilov naaşın teşhiri önerisine hararetle karşı çıktı. Voroşilov’a göre, “Azizleştirme yoluna gitmemeliyiz. Bu fazlasıyla SD tarzı olur. Marksist Leninist olmayı bırakmış gibi oluruz. Aksi halde bizler de ikiyüzlü kişiler oluruz. Köylüler onların Tanrısını yok ederek yerine kendi kutsal yadigarlarımızı koyduğumuzu anlayacaklardır.” Dzerjinski ise “Böyle bir meselede ilkeli olmak tırnak içinde ilkeli olmaktır. Lenin onaylar mıydı? Muhtemelen hayır. Zira kendisi istisnai ölçüde mütevazı bir kişiydi. Fakat şimdi burada değil; durumu değerlendirmek üzere burada olmayan tek bir Leninimiz var. Ve önümüzdeki soru O’nun naaşı konusunda ne yapacağımızdır. Bizim için öylesine değerlidir ki bedenini muhafaza edebilecek ve O’nu görebilecek durumda isek bunu neden yapmayalım ki? Eğer bilimsel yöntemler gerçekten naaşı uzun süreliğine koruyabiliyorsa bunu neden yapmayalım? Ama imkansız ise o zaman yapmayız”. Dzerjinski’ye göre, soru “Neden” değil, “Neden olmasın” idi. Dzerjinski grubu tartışmayı kazandı. Ve “Neden olmasın”ı ilettiği politbüro da bunu onayladı.

“Geçici” ahşap mozole, bugün bildiğimiz nihai kalıcı yapının inşa edildiği zamana dek yani 1924 baharından 1929’a kadar yerinde kaldı. Hiçkimse ne yapılacağına karar veremedi. Peş peşe kurulan mimarlar, sanatçılar ve Aydınlanma Komiserliği yetkililerinden oluşan çeşitli komiteler, taslakları ve önerileri yıllar boyunca inceleyip tartıştı. Bir karara varılabilmesinden önce jürinin kompozisyonu sürekli değişti.

Lenin’in dul eşi Krupskaya Pravda’daki ünlü yazısında “O’nun için anıtlar inşa etmeyin, O’nun adını saraylara vermeyin, O’nun anısına anmalar yapmayın” diye yazmıştı. “Eğer Vladimir İlyiç’in adını onurlandırmak istiyorsanız, kreşler, anaokulları, yuvalar, okullar inşa edin ve en önemlisi herşeyi O’nun mirasını tamamlamak için yapmaya çalışın”.

Halkın Baskısı

Ancak resmi Lenin kültüne yönelik dürtü daha en başından itibaren bir halk dürtüsüydü. Hiç talep edilmeden yazılmış binlerce mektup ve telgraf kendiliğinden yağmur gibi yağdı. Lenin’in naaşının Sütunlu Salondan Kızıl Meydan’a taşınması kararının kendisinin bile kalabalığa hakim olma kaygısıyla ilgisi vardı ve halktan, özellikle naaşın ilk planlanan katafalkta sergileme süresi içinde, Moskova’ya zamanında ulaşmayı başaramayanlardan gelen binlerce ricanın sonucuydu. İkinci “geçici” ahşap, derken üçüncü kalıcı taş mozalenin inşaasına karar verilmesinin de benzer nedenleri vardı: ilk altı haftada, onca kış kıyamete karşın, yüzbinleri aşan sayıda insan gelmeye devam etmişti. Kültün büyük bölümü aşağıdan geldi. Liderlikten talep bile edilmeden, vilayetlerden Lenin’e adanmış yerel anıtlar veya herşeye O’nun adını vermeye yönelik öneriler sağanak gibi yağıyordu. İzin almadan Şupaşkar’da bir kitap satış yeri olarak mozolenin tam bir kopyasını inşa ettiler. Bu Moskova’da büyük şaşkınlığa yol açtı. Halk eyleminin peşine takılarak, rejim hızla bu sürecin denetimini ele geçirmesi gerektiğini anladı ve bu tür istekleri onaylama veya reddetme hakkını sahiplendi. Sonuç olarak, Dzerjinski komitesinin işinin büyük bölümü bu önerileri onaylamak ama çoğunlukla reddetmek oldu; bunlar arasında elektrikle donatılmış şimşek işaretleriyle süslenmiş bir mozoleden bir mektupta denildiği gibi, “Lenin dünya için İsa’dan çok daha büyük bir kurtarıcı olduğundan” takvimin aylarını değiştirme önerisine kadar pek çok fikir bulunuyordu.

Bu yüzden -eğer böyle bir niyet iddia edildiği gibi vardıysa da – Rus halkının Lenin’in naaşının kutsal olduğunu kabul etmesi fazla bir çabayı gerektirmedi. Lenin’in naaşını gördükleri zaman kimisi beline kadar eğilip selam verirken, kimi önünde diz çöküyordu. Birçokları tabutun önünde and içiyordu. Komiteye mozolenin kartpostallarını satmak yoluyla bu anıtın kutsallığının çiğnendiğinden şikayet eden mektuplar geliyordu. Bir işçi Lenin’in naaşına bakmanın şifalı güçleri olabileceği kanısındaydı: “Parti muhalefetine katılmayı aklınızdan geçirecek olursanız, doğruca Lenin’in mezarına gidin. Hemen doğru yola gireceksiniz”.

Lenin’in kutsal bedeninin fotoğraflarını çekmek en baştan itibaren yasaklandı, derken Lenin’in geçici mozolesindeki muhafızlar kutsallığın çiğnendiği hissine kapılarak mozolenin fotoğrafını çeken insanları tutuklamaya bile koyuldular. Daha sonra tıpkı bir çar gibi ilkin Lenin, ardından Stalin “bilge baba” oldu. Stalin’in resimleri O’nun bedenini ve şahsını simgeleyen kutsal imgelere dönüştü; öyle ki kazara yapmış bile olsalar resme zarar vermekten tutuklanan insanlar oldu. Bugün bile Stalin ikonaları dönemsel olarak Rus kiliselerinde boy gösterir. (Moskovski Komsomelet sayı 25481, 21 Ekim 2010; Nina Açmatova son beş yılda iki Moskova kilisesinde küçük Stalin ikonaları gördüğünü belirtir). Stalin’in resmedilişinde, gözleri ve bakışıyla ilgili, tıpkı ikonalardaki kurallar gibi, belirli bir formülü izlemek önemliydi. Bakışı değişmez biçimde resmin dışındaki bir odak noktasına dikili olurdu. Bu yüzden şu anekdot önemlidir: Bir gün Stalin’in oğlu Stalin’e “Ben de bir Stalin’im baba” dediğinde Stalin O’na şu cevabı verir: “Hayır sen Stalin değilsin. Hatta ben bile Stalin değilim” ve eliyle kendisinin yapılmış portresini göstererek “Stalin O” der. (J. Archy Getty, Stalinizm Hükmederken. Bolşevikler, Boyarlar ve Geleneğin Ayak Direyişi. İletişim y.)

Aytmatov’un anlamadığı…

İşte Cengiz Aytmatov’un tam da anlamadığı şey buydu. Onun babasını öldüren gerçekten Stalin miydi? Kaldı ki 37-38 olaylarında ilk başta kurşuna dizenlerin neredeyse tamamı aynı yıl içinde kendileri de kurşuna dizilmişti! Sırf çoktan seçmeli, alternatifli seçimler olmasın diye sözde “halk düşmanları” icat edilmiş, koltuklarını kaybetmek istemeyen yöneticiler kendi bölgelerinde “temizlik” yapmıştı. Bu “katliama” izin vermesi için Stalin’e resmen muhtıra verildiğini, sonra Stalin’in tüm bu katliamı yapanları kurşuna dizdiğini ve bir tek nasıl olmuşsa Hruşçov’un paçayı kurtardığını teferruatlı anlattığımı beni takip edenler zaten hatırlayacaktır.

Peki bugün “özgürlüklerine” kavuşan Türki cumhuriyetleri neden demokrasiye geçmediler de her biri birer diktatör ve avanesine hizmet eden milyonluk bozkır köylerinden başka bir şey değil? Onların “demokrasi” arzuları karşısında engel Sovyetler miydi? İktidara geldiğinde yedi sülalesini de iktidara taşıyan “komünist” Türki Cumhuriyetleri genel sekreterlerini Stalin değiştiriyor, hatta kurşuna diziyor, yerlerine gelenler yine aynı şeyi yapıyorlardı! Bugün Sovyetler yok, peki durum farklı mı?

Cengiz Aytmatov büyük yazardır. Buna hiç kuşku yok. Özellikle Sovyet edebiyatında ilk kez onun  tarafından işlenen bir asker kaçağını anlattığı Yüzyüze, Cemile, Toprak Ana, Elveda Gülsarı, Gün Uzar Asra Bedel roman ve povestleri mutlaka okunmalı. Fakat büyük usta bu romanları köyünde yazmadı. Çok yetenekliydi ama onu işleyen, büyük yazar yapan, sosyalist gerçekçiliğin kâbesi sayılan ve çok az insanın kabul edildiği Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsüydü. Sovyet rejimi “halkın düşmanının” oğlunu yalnız bağrına basmamış, Lenin ödülünü ilk kez bu kadar genç bir yazara vermişti!

Dokuz yaşında babasız kalmak kolay değil ama belli ki Aytmatov tüm hayatını için için kin tutarak yaşamış ve bu bazı objektif gerçekleri görmesine engel olmuş. Sosyalist devrimle yazar patlaması yaşayan halklar Sovyetler’in dağılmasıyla hiçbir varlık gösteremedi. Sevan Nişanyan Ermenistan için benzer bir serzenişte bulunmuş, Sovyet döneminde çok sayıda başarılı Ermeni yazar ve bilim adamı varken bugün Ermenilerin dünya çapında tanınmış bir kişisi neden yok diye sormuştu. Sovyetler Birliği’nin hatası, günahı çoktur ama kimse iyi niyetinden kuşku duyamaz. SSCB’nin çeşitli halkların bağrından (en “kanlı” denilen 1934-1954 arası) çıkan ve Rusça’ya çevrilen yazarların sadece bibliyografyası 750 sayfa tutmaktadır! Yalnızca 1934 yılında Tatarca 145 yeni eser yayımlanmıştır. 1961’de bu sayı 2057’ye çıkmış, bu kitaplar toplam 24 milyon baskı yapmıştır. Devrimden sonra Gürcü yazar Cagaşvili şöyle yazar: “Son on-on beş yılda yayınlanan Gürcü eserlerinin toplamı, Gürcü halkının üç yüz yıllık tarihi boyunca yayınladığı eserlerden fazladır.” Hatta 1930’lardan önce yazıları bile bulunmayan Büryatlılar, Tüvalılar, Nenet, Oset, Çihan, Gülyak edebiyatı ortaya çıkmıştır…

Büyük yazar Aytmatov, bağrından çıktığı sosyalizmin nasıl ateşle sınandığını ne yazık ki kavrayamamıştır…