Bir AUKUS krizidir gidiyor. Sürpriz bir durummuş gibi açıklamalar yapılıyor. Fransa kızgın, AUKUS ülkeleri bu kızgınlığa “kusura bakma, bir düşüncesizlik ettik, sorun sende değil” tonuna varan açıklamalar yapıyorlar.

Bunlar sahnelenen şeyler. Hepsi tiyatro. Bir iki adım geriden bakıp tarihsel perspektiften bazı sürekliliklere bakmak lazım. Ne hakkında? Denizaltılar hakkında olmadığı kesin.

Görüş 21’de Reuters’dan AUKUS krizine ilişkin bir çeviri makalesini okudum ve altına konuya ilişkin yorumlarımı gösterir bir twitter linkini bıraktım. Sağ olsun Turan Altuner bey hemen mesaj yolladı, “konuya ilişkin bir değerlendirme yazar mısınız, isterseniz podcast de yapabiliriz” dedi. Podcastte bocalarım, ben yazayım dedim ve bu nazik teklifi kabul ettim. Sağ olsun o da gecikmememi rica etti, ben de yazacaklarım aklımda olduğu için “sorun değil” dedim. Daha önce “hibrit aktörler”le ilgili yine bir nazik teklife evet dememe rağmen yoğunluğum nedeniyle yazamamıştım.

Serbest stil kullanıldığı için yazının dilini biraz podcast havasında tutmaya çalışıyorum, lütfen okumayı hemen bırakmayın, geliyor anlatacak olduklarım. Bu arada belirteyim adı geçen ülkelerin uzmanı değilim. Sadece biraz tarih ve biraz jeopolitik okumuşluğum var. Ama yine de kendimde bu değerlendirmeyi yapacak cesareti buluyorum. Çünkü görebildiğim bazı süreklilikler var. Ayrıca yazıda bazı yerlerde Britanya Krallığı, bazı yerlerde Birleşik Krallık bazı yerlerde İngiltere kullanıyorum. Bunların hepsinin aynı olmadığını biliyorum ama aynı şeyi kastetmek için kullandım, bilinsin isterim.

Evet, AUKUS’la ilgili yazılan çizilen çoğu şeyi okudum. Hepsi şu anki duruma odaklanıyorlar. Genel çerçeveyi, tarihsel perspektifi vermiyorlar. Verirlerse gerçekten aslında çok da fazla yazılacak bir şey yok.

Başlangıçta bazı hususları belirteyim. AB ve AUKUS, her iki taraf suçlamalarında veya mızmızlanmalarında haksız. Bazı yorumlar Avrupa’yı ABD ve İngiltere’nin Çin’e karşı bir türlü yanında esas duruşa geçmemekle itham ediyor. Bu yanlış (ve haksız). Açıklayacağım. FR ve AB de ABD’yi (ve yoldaşı İngiltere’yi) AUKUS öncesi kendilerine danışmamak ve bilgilendirmemekle suçluyor. Bu da yanlış (ve haksız). Açıklayacağım.

Son 200 yılın dünya hakimiyeti kimin elinde? Risk alıp denizlere açılıp yorulmaktan çekinmeyenlerin elinde. Britanya Krallığının 13.yüzyıldan itibaren burjuvazi ivmesi ile gelişen gücü 18.yüzyıla gelindiğinde Amerika, Afrika, Okyanusya (Avustralya) ve Asya’nın Doğu ve Güneyinde hakimiyet kurmayı becerebilen güneş batmayan dünya imparatorluğunu kurmaya hazırdı. En büyük rakipler, Hollandalılar, İberyalılar büyük oranda yarış dışı idi. Britanya Krallığı Kraliyet adası ile sömürgeleri arasındaki bağlantıyı sağlayacak suyollarını kontrol edebilecek toprak parçalarına ve donanmaya sahip olmuştu. Ticaret devleti mantığı ile bunu en etkin ve en verimli şekilde yapabilecek jeopolitik ilmi geliştirmişti. (Mahan’ın deniz ve dünya hakimiyet teorisini geliştirdiği akademik çalışmaların ilham kaynağı Britanya krallığının denizlerde ve kolonilerinde yaptıklarının tarihçesidir.)

Britanya Krallığının coğrafyadan kaynaklı avantajı ona bu üstünlüğü sağlamaktaydı. Zira, Britanya adası Avrupa kıtasının bir parçası değil ama onun kritik limanlarının girişini kontrol edebilen bir yerdeydi. Birleşik Krallık bu sayede Avrupa’daki güçler arasında dengeleri takip ederek genellikle sivrilecek ve çıkarlarını tehlikeye sokabilecek rakiplerine karşı “geçici” dengeleme pozisyonu alıyordu. Avrupa içerisindeki güç mücadelesinin içerisine karışmıyor, kendini yıpratmıyor sadece gerektiğinde devreye girip dengeleyici olup sonuç alıyordu. Çünkü enerjisini kolonilerine ve suyollarına ayırması gerektiğini, Avrupa güç mücadelesinin kendisini içine çekip yutacak bir girdap olacağını çok iyi biliyordu. 19.yy’da Avrupa güç mücadeleleri ve milliyetçilik akımları nedeniyle ihtilallerle kavrulurken Britanya Krallığı bunlardan münezzeh bir şekilde 18.yy.da başlayan endüstrileşmesini ilerletmiş, koloni sistemini buna adapte etmiş bir küresel lider güç konumundadır. Güney Asya’daki kolonileriyle bağlantılarına sorun yaratabilecek bir Asyalı güç yoktur. Hem Japonya hem de Çin İmparatorlukları denizi, ticareti hakir gören bir kültürün siyasette ağırlık kazanmış olmasından inzivaya çekilmiş dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güçsüz devletlerdi. Bu dönemde Britanya Krallığının kolonileriyle arasında problem yaratabilecek rakipleri arasında kendisi gibi uzaklardan gelen Hollandalılar ve Fransızlar vardı. Bir de tabi Avrupa’dan kafasını kaldırıp fırsat bulursa Pasifik’e kıyısı olan doğu topraklarına odaklanabilen Rusya vardı. Ancak Rusya gerçek bir tehdit değildi, çünkü hiçbir zaman ehil ve güçlü bir donanması olmadı, karasal bir güç olarak kaldı. Birleşik Krallık Güney Asya’daki diğer Avrupalı güçleri dikkatle takip ediyor, Avrupa’da sıkıştıkları anda devreye girerek Güney Asya’daki sömürgelerini “korumak” vs. gibi bahanelerle devralıyordu. Hollanda ile birçok anlamda bir mutabakata varmıştı ancak Fransa ile geçinmesi biraz sıkıntılıydı. Britanya Krallığı adeta bir satranç oynar gibi, Fransa nereye istikametini dönse onun önünü kesecek hamleleri hızlıca yapmak konusunda hem bu coğrafyada hem de Afrika’da bir usta haline gelmişti. Tabi bunda Avrupa içi güç mücadelesinde olmama avantajını çok iyi kullanıyordu. Hem yeni yerleri sömürgeleştiriyor hem de rakiplerini saf dışı ediyordu. Britanya Krallığı Avustralya’yı 18.yy.ın sonu ve 19.yy.ın başında sömürgeleştirmişti.

ABD özeline gelirsek Birleşik Krallıktan ayrılması Kraliyette parlamentoda sandalye verilmemesi nedeniyledir, Krallığa karşı olduklarından değil. Bu süreçte Fransa Kanada’nın kaybının intikamı için Britanya Krallığının canını biraz acıtmıştır.

19.yy.da kıta içi güç mücadelesini ulusalcılık akımlarına karşı Metternich ve Bismarck gibi diplomasi ustaları sayesinde dışarıya taşıyan Avrupa için Birleşik Krallık ve Rusya her zaman kıta ötesi / dışı dengeleme aracı haline gelmeye başlamışlardır. Rusya Avrupa’da işleri zorlaştıran bir faktör haline gelmiştir. Çünkü batıya ve güneye denizlere inmek hayalini taşımaktaydı. Bu yüzyılda kıtayı en fazla yoran güç olmuştur bu anlamda. Rusya’nın bir kıta gücü olarak Pasifikte de aktör haline gelme ihtimali Birleşik Krallığı her zaman endişelendirmiştir. Avrupa’daki dengeleme oyununu ona göre oynamıştır. Ne zaman Asya’da tehdit görse onu Avrupa’ya yönlendirmiş, ya da ne zaman Avrupa’da tehdit görse onu Doğu Asya’ya kanalize etmiştir. 1904-1905 Rusya-Japonya savaşı bunun bir örneğidir.

II.Wilhelm’in 19.yy.ın sonunda Bismarck’ın denge politikasını terk ederek Weltpolitik uygulaması Britanya Krallığının yarım asır uğraşmak zorunda kalacağı bir yeni rakip ortaya çıkarmıştır. Almanya da sömürge yarışına katılmış, Ortadoğu’da, Afrika’da Pasifik’te ve Güneydoğu Asya’da Birleşik Krallığın çıkarlarını rahatsız eden konumlara el atmıştır.

Bu dönemde İngiltere’nin Asya’daki müttefiki Japonya’dır. ABD de Asya ile artan ticareti nedeniyle bölgeyle ilgilenmeye başlamıştır. Meiji restorasyonu ile hızla endüstrileşen ve ordusunu modernleştiren ve batı zihniyetini yücelten Japonya İngiltere’nin bölgedeki Avrupa’lı rakiplerine kozu olmuştur. İkinci dünya savaşında Japonya’nın müttefik seçimini Almanya’dan yana yapması bir anomalidir ve nedeni imparatora direkt bağlı olan ordunun karacı generallerin dış politika bürokrasisine ve sivil siyasetçilere baskın olmasıdır. Amiraller ise sivillerle aynı fikirdeydi ve İngiltere ve ABD’nin düşman yapılmaması gerektiğini savunuyorlardı. Rusya’ya karşı Almanya’nın cephe açma ihtimaliyle 1930’lardaki Mançurya’daki kazanımlarını Tokyo merkezli bir Büyük Doğu Asya devletine dönüştürme ve karada genişleme hayali, Japonya için pahalıya patlamıştır.

İki dünya savaşı arasında ABD ve Britanya Krallığı arasında ilişkiler gelişmiştir. Donanması güçlenmeye başlayan ABD Birleşik Krallık ile birlikte Japonya’nın artan gücüne karşı dengeleyici bir iş birliğine girişmişlerdir. Yapılan silahsızlanma anlaşmalarında deniz platformlarının sayısı ABD ve BK lehine, Japonya, Fransa ve İtalya aleyhine oluşmuştur.

İkinci dünya savaşına girildiğinde İngiltere Karayipler’deki ABD deniz güvenliği için elzem olan adalarını, ekipman ve malzeme karşılığında ABD’ye devretmiş, ayrıca deniz üslerini de ABD’nin kullanımına açmaya başlamıştır.

Savaş sırasında açıklanan Atlantik Demeci ABD-Britanya Krallığının müttefiklik ilişkilerinin kemikleştiğinin ve savaştan sonra Anglo-dünyanın dünyanın geri kalanında nasıl bir dünya görmek istediğinin göstergesidir.

Ayrıca iki dünya savaşı arasında iyice güçlenen ve ideolojisini yayma eğiliminde olan Sovyetler Birliği dengelenmesi gereken diğer bir güç olarak ortaya çıkmıştır. İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da doğan boşlukta hızla ilerleyip nerdeyse Avrupa’nın yarısını işgal eden veya kukla rejimlere teslim eden Sovyetler Birliği, artık karşı bir ideolojik blok oluşturmaya başlamıştır. Hem Avrupa’da hem de Asya’da dengelenmesi gerekmektedir. ABD’nin Avrupa’daki konuşlanması işgal etmiş olduğu Japonya bu anlamda ABD’ye sınırsız bir olanak sağlamıştır. Kore savaşında Birleşik Krallık ABD’nin yanında en fazla askerle savaşa giren ülkedir. Avustralya ve Yeni Zelanda ise 3500 askerle katılmışlardır. SSCB ve ÇHC arasındaki çatlağı iyi değerlendiren ABD, Çin’le ilişkileri geliştirmiş, SSCB’yi durdurmak pahasına ÇHC’nin tek Çin politikasını kabul etmiş ve müttefiklerine kabul ettirmiştir.

Avrupa’da Almanya’nın, Doğu Asya’da Japonya’nın savaştan sonra hem pasifize olması hem de ABD’nin ne derse yapar uslu müttefikleri olması prensip olarak halen devam etmektedir. Pürüz yaratan ancak NATO müttefikliğine bağlanarak dizginlenen Avrupa gücü olaraksa Fransa kalmıştır.

ABD 2. Dünya Savaşından sonra, özellikle Süveyş Krizinden sonra tam anlamıyla Britanya Krallığından devraldığı küresel liderliği devam ettirmektedir. İki ülkenin çıkarları benzer jeopolitik düzenlemeleri getirdiği için ayrılmaz müttefikler olmuşlardır. NATO içerisinde çekirdek ikili haline gelmişlerdir. Nedir bu benzer jeopolitik çıkarlar: Avrupa’nın ve Doğu ve Güneydoğu Asya’nın bir Avrasya dünya gücü çıkmayacak şekilde de dengelenmesi, çevrelenmesi, kontrol altına alınması. 20.yy. başından itibaren Mackinder, Mahan ve Spkyman’ın hakimiyet teorilerine esen kaynağı olan 200 yıllık serüvenin bu ürünü, temel jeopolitik prensip olmaya devam etmektedir.

ABD ve BK, Atlantik Demeciyle başlayan süreçte kendilerine bir Anglo-sphere kurmuşlardır Bu bir iddia değil, kendilerinin aleni açıklamasıdır.1 Aşağıya linkini koyduğum siteler gibi birçok internet sitesinde “five-eyes” istihbarat örgütlenmesi hakkında detaylı birçok bilgi bulunmaktadır. Bu öyle bir örgütlenmedir ki, NATO’nun müttefik istihbarat örgütlenmesi bunun tali yanıdır, önemsemezler ve kritik istihbaratı da paylaşmazlar NATO ile. NATO içerisinde bu istihbaratın geldiği ve değerlendirildiği yerler sadece Anglo-ikilisinin bulunduğu kapalı, kilitli alanlardır, erişilemez. Yani NATO içerisinde “derin devlet” gibi düşünün. Nedir bu “beş göz”, yani sadece beş ülkenin çalışabileceği ve ürününü görebileceği istihbarat sistemi? Özü ABD ile BK arasında 1943 yılında yapılan BRUSA sinyal istihbaratı paylaşımı anlaşmasına dayanır. Bu anlaşmaya göre (ikisi de dinleme ve sinyal istihbaratı yapan) İngiliz Hükümet Muhabere Karargahı ile ABD Ulusal Güvenlik Ajansı sinyal istihbaratını paylaşacak bir ağ kurmuşlardır. Anlaşma 1946 senesinde UKUSA ismiyle imzalanarak “Beş Göz” seviyesine yükseltilmiş, artık İngiliz Commonwealth Anglo-yönetim ülkeleri Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda da bu istihbarat çemberine dahil edilmiştir. Anlaşma kapsamında ülkelere küresel görev alanları tahsis edilmiştir. Avustralya’ya Güney Asya ve Doğu Asya’yı izleme/dinleme, Kanada’ya Sovyetler Birliği ve Çin iç kesimlerini izleme/dinleme ve Latin Amerika faaliyetlerine destek, Yeni Zelanda’ya Güneydoğu Asya ve Batı Pasifik Bölgesini izleme/dinleme, Birleşik Krallığa, Avrupa, Avrupa Rusya’sı, Ortadoğu ve Hong Kong/Çin’i izleme/dinleme, ABD’ye ise Ortadoğu, Rusya, Çin, Karayipler ve Afrika’da izleme/dinleme görevleri verilmiştir. Kısacası tüm dünya hakkında bu Anglo-birliğinin siyasi istihbarat geliştirmesi süreci başlatılmıştır ve bu düzen halen devam etmektedir. Uzun yıllar bu örgütlenme saklı kalmış ve ancak 2010 yılında ABD ve BK hükümetleri bu örgütlenmenin varlığını resmi olarak açıklamışlardır. “The Intelligence Alliance of the Anglo-sphere” yani Anglo-dünyanın İstihbarat İttifakı olarak anılan bu örgütlenme özellikle Avrupa bölgesel ihtiyaçlarına göre “üçüncü taraf”ların da dahil olduğu, örneğin “Dokuz Göz” veya “14 Göz” formatlarında da kullanılmaktadır. “Avrupa yardım edilmesi / korunması gereken bir alandır.”

Anlaşmaların isimlerine bakalım mı: BRUSA, UKUSA. İkinci anlaşma ile İngiltere sadece Britanya olarak değil “Birleşik Krallık olarak Commonwealth kapsamındaki İngiliz ülkelerini de bu networke eklemlemiştir. Buna bir de ABD ile Avustralya ve Yeni Zelanda arasında imzalanan 1951 tarihli ANZUS savuma paktını ekleyelim mi? Bu anlaşma kapsamında ABD Avustralya ile ayrıca ikili ittifak anlaşması da imzalamıştır. Yeni Zelanda 1986’de nükleer silahlanmaya hassasiyeti nedeniyle pakta ara verdiyse de 2007’de paktın nükleer olmayan anahtar kısımlarına geri dönmüş, 2012’de ise ABD savaş gemilerine tekrar limanlarını açmıştır.

Şimdiki ittifak anlaşmasının ismi nedir: AUKUS. 1940’lardan beri siyasi istihbarat paylaşımı yapan 1950’lerden beri resmi müttefik olan ülkeler zaten müttefik değiller midir? ABD’nin sırf Hindistan’ı yanına almak için başlattığı “dört taraflı güvenlik diyaloğu- QUAD” girişiminde yanına aldığı diğer iki ülke Japonya ve Avustralya ile sıkı müttefiklik anlaşması ve uygulaması olması da şaşırtıcı değildir. Yani aslında Hint-Pasifik cenahında değişen farklı bir durum yok. AUKUS ismi ve anlaşması bir göz boyamacadır. Sadece bir “upgrade” veya nikah tazeleme denebilir. E niye ortaya atıldı, niye reklam edildi böyle? Biden’in Afganistan’dan çekilmesinde yaşanan rezilliklere panzehir bir gelişmeye / zafere / başarı hikayesine ihtiyaç vardı. Yani AUKUS ismi olmasa da zaten vardı. Üzerine bir de 40 milyar dolarlık denizaltı ihalesi alınması iç kamuoyuna yönelik bir zaferden başka ne olabilir?

Soğuk Savaş boyunca bu Anglo-dünya ABD’nin en sadık müttefik grubu olmuştur. Onu takip eden süreçte de benzer durum söz konusudur. Körfez Savaşında BK 35 bin, Kanada 4500, Avustralya 700 asker ve deniz ve hava unsurlarıyla ABD’nin kalabalık koalisyonunda yer almıştır. ABD’nin tek yanlı Irak ve Afganistan müdahalelerinde siyasi ve askeri olarak yanında en güçlü olarak kim yer almıştır? 2003 Irak işgalinde Birleşik Krallık 45 bin, Avustralya 2 bin askerle ABD’nin yanında yer almışlardır. Afganistan’ın 2001’deki işgalinde, yani NATO’ya devredilmeden önceki kısmında, ABD’nin yanında sadece BK ve Avustralya kuvvet göndererek yer almıştır. Sonrasındaki ISAF harekâtında da bu ikili sonuna kadar katkılarını devam ettirmiştir. Yani son 30 yılın özetinde de kemikleşmiş bir ABD-BK-Avustralya askeri jeopolitik iş birliği görmekteyiz.

Kendisini hiçbir zaman Avrupa’nın parçası olarak görmeyen Britanya Krallığı hem Avrupa’da hem de Güney ve Doğu Asya’da oyun kurucu, dengeleyici, acımasız ama rahat bir pozisyonun hakimi idi ve bu hakimiyetini ABD ile birlikte sürdürmeye devam etmiştir. Hiçbir zaman “korunma” ihtiyacı duymamış, aksine “koruyan” bir üstün güç durumunda olmuştur. Bugün İngiliz sivil ve askeri liderlerinin Avrupalılara ve dünyanın geri kalanına karşı zaman zaman küstah bir dil kullanmaları bu dönemden kaynaklı kalıtsal bir durumdur.

Fransa tarihten gelen karşı-Anglo tavrını devam ettirmiştir. Küba krizi sonrası ABD’nin nükleer silahları Avrupa için kullanmayacağını ve güvenlik meselelerinde Avrupa’ya danışmak zorunluluğunu hissetmediğini haklı olarak iddia eden De Gaulle’un Fransa’nın kendi nükleer programını başlatması ve NATO’nun askeri kanadından çekilmesi bu ülkenin Anglo-ikilisinden ayrı ve özerk bir siyaset takip edeceğinin somut bir örneğidir. Ayrıca Fransa ABD’nin 2003’te Irak’ı işgaline de şiddetle karşı çıkmış ve orada çıkarı bulunan Avrupa’lı müttefiklere neden danışılmadığını yine benzer şekilde sorgulamıştır. Yine de genel siyasi hususların ana prensiplerinde çıkarları gereği uyum göstermiştir. Fransız siyaset ve askeri liderlerini de takip ederseniz onların da Avrupa’nın ve dünyanın geri kalanına yukarıdan ve küstahça tonda hitap ettiklerini görürsünüz. Fransa’nın dünyanın deniz aşırı en fazla toprağına sahip ve bu nedenle en fazla deniz münhasır ekonomik bölgesine sahip olan ülkesi olduğu ve ayrıca Afrika’da bir çok ülkeye geçmişte ve halen kan susturduğu gerçeği bu tavırla yan yana konulmalıdır. Kısacası, Anglo-alana dahil olamayan ancak onlar gibi küresel liderlik iddiası olan ve yapmaya çalışan bir Fransa, Anglo-ikilisi için genel çıkarlar açısından ve Avrupa güvenliği açısından “idare edilmesi” gereken ve temel çizgilerde “müttefiklik” edilmesi gereken bir Avrupa’lı dost ülkedir. Fransa’nın jeopolitik konumu ve deniz aşırı çıkarları, tarihsel özerk dış siyaset geleneği onu Anglo ikilisinin çıkarlarına ters olan aktörlerle ilişki kurmaktan, iş birliği yapmaktan alıkoymamaktadır. Örneğin Fransa çok rahat Rusya ile ilişkilerde Avrupa liderliği yapabilmektedir.

Fransa’yı yanına almak çok büyük tavizleri gerektirir. Örneğin Fransa 2010 yılında NATO’nun askeri kanadına döndüğünde, iki stratejik komutanlıktan biri olan orgeneral rütbesi olan Müttefik Dönüşüm Komutanlığı kadrosu ve onun yanında birçok önemli kadro Fransa’ya verilmiştir. NATO karargahları içindeki NATO’nun “sivil” kadrolarının kontrol edildiği “personel/insan kaynakları” mafyasından da payı verilmiştir. Genellikle Amerikalı ve İngilizlerin hakim olduğu özlük hakları ve akçesi güzel sivil kadrolara Fransızlar da çökmeye ve hatta Anglo-ikilisinin hakimiyetini kırmaya başlamıştır. (Bir kadro hazırlanır, özellikleri belirlenir, kadroya talip-yeri hazırlanan ABD’li, İngiliz veya Fransız subayları emeklilik işlemlerini başlatır, kadroya alınmadan bir gün önce emekli olur, bir gün sonra üniformayı çıkarıp, sivil kıyafetlerle ve daha iyi şartlarda NATO’da işe devam eder. Kavga çıkar olmazsa geri döner ve asker üniformasını tekrar giyer.) Bu AUKUS ve denizaltı sözleşmesi feshinden sonra da Anglo-ikilisi Fransa’yı yanlarına almak lazım olduğunda onu memnun edecek bir ara formül bulacaklardır.

Şimdi gelin bu anlattıklarımdan çıkarılabilecek belirgin sürekliliklere bakalım.

  1. Avrupa dışı Anglo-güçler olarak BK da, ABD de benzer jeopolitiği uyguluyor: Avrupa’yı kendi güvenliğin için koru, dengele, Hint-Pasifik bölgesini tutarak Avrasya’dan bir dünya gücü çıkmasını engelle. (Bu güç ister Rusya, ister SSCB, ister Çin, ister Çin-RF ortaklığı olsun fark etmez.)
  2. Bu kapsamda Anglo-dünyası içinde sıkı müttefiklik, ki kapsamında güç dengelemeye yönelik askeri pakt ve onunla yakından alakalı bilgi paylaşımı bulunmaktadır. (Kapsamı ister stratejik-siyasal istihbarat olsun, ister siber istihbarat veya karşı-dezenformasyon olsun.)
  3. Fransa’nın Anglo-dünyasının tek yönlü girişimlerinden rahatsız olması, Avrupa’ya danışılmamasından şikayet etmesi ve neticede Anglo-dünyası ile zaman zaman çatışan özerk siyaset takip etmeye uğraşması. (Kapsamı dün Avrupa’nın savunmasında özerklikti, bugün AB’ye küresel özerklik kazandırma gayretidir, fark etmez.)

Şimdi buraya kadar anlatılanlardan baştaki iki soruya cevap verelim. Anglo-ikilisi cephesinden Avrupa’yı ABD ve BK ile dünyayı aynı şekilde görmüyor diye suçlayan demeçler gerçeği örten klişe ve abartı ifadelerdir. Fransa haricinde öyle bir jeopolitik derdi edinecek ülke hem kapasite hem coğrafya anlamında yoktur. ABD’nin istediği gibi, içeriye dönük kalkınmasını ve refahını artırmaya çalışarak dünyanın geri kalanına cazip bir liberal-demokrasi modeli oluşturan Avrupa, güvenliğini ABD’nin sürekli varlığına ve desteğine dayandırmaktadır. Demokrasi ve serbest ticaretin hakim kılınması ABD’nin kıtadaki varlığını ve eylemlerini meşru kılmaktadır. Yani, Anglo-ikilisi Avrupa’yı Avrupa hariç çok da fazla yanında istememektedir. Ayrıca, Avrupa’yı Avrupa’da Anglo-dünyasına mecbur bırakmak istemektedir. ABD’nin NATO kapsamında tek derdi, karar alma mekanizmasında ağırlığını tartışmasız devam ettirmek ve ama güvenliğin maliyetinin bir kısmını alıp başını giden Avrupa refahından kısarak telafi etmektir. Bu kadar. Ha yine kendi ceplerinden gelip NATO bölgesi dışındaki yine karar alıcının kesin olarak ABD olduğu ABD liderliğindeki müdahalelerde destek verebilirlerse ne ala. Bu hem meşruluğu artırır hem de maliyeti azaltır. Ama çok da elzem değildir.

E denecek ki, Çin konusunda niye ABD-BK ikilisi sürekli Avrupa’ya uyarıda bulunup ayar vermeye çalışıyor? Onu da açıklayalım. Bu konu Güneydoğu ve Doğu Asya’daki jeopolitik mücadeleyle alakalı değil. Avrupa’nın güvenliği ile alakalıdır. Ancak tabii ki, bir önceki Beyaz Saray yönetiminde Trump ve Pompeo gibi garip adamların ağzından dökülünce inanılırlığını azaltan bir uyarı olmuştur. Hem onlar hem de Biden-Blinken ikilisi temelde Çin’in 5G teknolojisi üzerinden siber anlamda, finansal destek üzerinden akademiye ve medyaya, Konfüçyüs enstitüleri üzerinden kültürel ve ideolojik anlamda Batı dünyasına sızarak kalıcı hasar bırakma tehdidini oluşturduğunu dile getirdiler, ki bu doğrudur. Ayrıca Kuşak Yol Projesi üzerinden Avrupa limanlarına ve ticari merkezlerine yerleşerek Avrupa güvenliği açısından risk oluşturabilecek ayrıcalıklar elde ettiğini / edebileceğini iddia ettiler, ki bu da doğrudur. Ancak Anglo-ikilisi bilerek bu riskleri olması gerektiğinden çok daha yüksek sesle dile getirdiler. Sebebi Avrupalıları korumak değil aslında. Avrupalıları koruyarak/kontrol altında tutarak Amerika kıtası ve Britanya adasındaki güvenliğini sağlayan kapitalist Anglo-sphere dünya düzenini sürdürmek için. Rusya’ya karşı enerji bağımlılığı ve Kuzey Akım uyarılarının arkasında da aynı saik vardır. NATO Zirvesi açıklaması ve NATO 2030 Stratejik Konseptinin vurguları bunlar üzerindedir.

Avrupa ve özelikle Fransa cephesinden ABD neden bize danışmıyor yakınması da klişe ve abartı. Avrupa güvenliği için bile sınırlı bir şekilde Avrupalı müttefiklerine danışan Anglo-dünyası, Pasifik ve Güney ve Doğu Asya’ya karşı oluşumlarda mı danışacak. Neyi danışsın, niye danışsın? Nerede danışmış ki, örneklerini verdik. Danışsa iyi mi olur, belki de, ama çok da elzem değil. Biden yönetimi Beyaz Saraya gelmeden önce Çin’e karşı Batı dünyası olarak yaklaşımlarının neler olabileceğine ilişkin AB’ye ve Avrupalı devletlere çağrı yaptı, cevap alamadı. Yukarıda açıkladığımız gibi alamaz da, zaten öyle bir beklenti de yoktu, sadece nabız yoklandı. Gayri-resmi de olsa aldığı / alacağı cevap karışık olacak ama özü şunu demektedir / diyecektir: “Çin’le çok büyük yatırım çıkarlarımız var, bak senin dediğin gibi Uygur konusunda da kınıyoruz, ticaret anlaşmalarını da tercihli, koşullu yapıyoruz” gibi temelinde Çin’le alakalı Almanya’nın ve Fransa’nın ticari ve ekonomik önceliklerine üstü kapalı veya açık dikkat çeken mesajlar. AUKUS’tan bir gün önce açıklanan AB’nin Hint-Pasifik Stratejisi, ABD’ye Hint-Pasifikteki herhangi bir aktör olarak vurgu yapıyor, özerk bir dış politika görünümü sergilemek için. Özünde Çin’in ABD’nin işaret ettiği sızmalarına karşı tedbir alma ve yine ABD gibi olabilen alanlarda (iklim gibi) Çin’le iş birliği gibi eylemler öneriyor. Bakıldığında ABD’nin perspektifine uyumlu bir cevap ama tabi “hard power” konusunda üyelerine ABD yerine, Hindistan ve Japonya ve ASEAN ile daha çok denizde iş birliği ve AB misyonu öneriyor. Yani açık açık ABD’nin yanında yer alalım diyemiyor, Çin’le olan çıkarları nedeniyle.

AB doğrudan bu krizde mecburen Fransa’nın yanında yer aldı. AB Komisyonu Başkanı, AUKUS adında yeni askeri ittifak kuran ABD, Avustralya, İngiltere’nin AB üyesi bir ülkeye kabul edilemez muamele yaptığını söyledi. Net tercümesini yapalım: bu söylem tamamen Fransa’ya bir diplomatik taziyedir. Avrupa 2. Dünya Savaşından sonra güvenliğini ABD’ye emanet ederken aslında “tarafsız / bağlantısız / ittifaksız / otonom (özerk) olma” özgürlüğünü kaybetmiş, yani güvenlik karşılığında onu satmış oldu.

Gelinen noktada Almanya arafta kaldı. Bir taraftan güvenliğini tamamen teslim ettiği ABD diğer taraftan AB içerisinde Fransa’yı destekleme, dayanışma siyaseti gösterme zorunluluğu. Trump’ın baskıları sonucu savunma harcamalarını tarihte görülmemiş oranda artırmış olan Merkel, Biden yönetimi başa gelmeden aceleyle Çin’le Kapsamlı Yatırım Anlaşmasını imzalatarak bir yandan da Almanya’nın ve Avrupa’nın refahına yönelik tedbir almaya çalışmıştı. Çin’le alakalı arayışı sessizce devam edecek gibi Almanya’nın. Almanya donanma gemi ziyareti kabul edilmemişti Çin tarafından, peşinden bir hafta sonra AUKUS ile FR mağduriyeti. Almanya’nın işi zor.

İşin özü, cephelerde değişen bir durum yok. Avrupa ve özelde Fransa, Anglo-ikilisi ABD-BK’nin Hint-Pasifik bölgesindeki çıkarları için eskiden olduğu gibi stratejik anlamda önemsiz / alakasız (irrelevant) durumdadır. Ne Anglo-dünyasının ittifakı yenidir ne de Fransa şikayet ettiği gibi ABD’nin ve İngiltere’nin ihanet edilmeyecek kadar değerli bir müttefikidir. Bence Avrupa’nın bu sene ısınamadan geçecek kışı bu yapay AUKUS krizi ve FR küskünlüğünden daha önemli bir mesele olmalı ve tartışılmalı.

Yazıda küreselleşme ve onun getirdiği sosyal, ticari, kültürel anlamda aşırı kompleks bağımlılık, ülkelerin ekonomik ölçekleri, hacimleri, askeri harcamaları, silah platform kapasiteleri vs. ve bunların yarattığı güç dengeleri gibi detaylara hiç girmedim. Amacım da onları sunmak değil zaten. Avrupa ve Anglo dünyasının küresel jeopolitikle alakalı sürekliliklerini dile getirerek mevcut gelişmelerin aslında bir sürpriz olmadığını göstermek. Eleştiriler ve tutarsızlık yakalamaları “ama bak bu da olmuştu” gibi yorumlar muhakkak olacaktır ve başım üzerinedir.

1 https://ukdefencejournal.org.uk/the-five-eyes-the-intelligence-alliance-of-the-anglosphere/