turan altuner

İkinci dünya Savaşı,  7 ve 8 Mayıs 1945 te yapılan iki farklı antlaşma ile Almanya’nın teslim olmasıyla fiilen sona erdi. 7 Mayıs Reims’te yapılan antlaşma, Almanya’nın batılı güçlerle yaptığı kısmi bir teslimiyet antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Almanya batılı güçlerle SSCB arasındaki ittifakı bölme girişiminde bulunmuştur. Bu kısmi teslim antlaşmasına tepki olarak Stalin, bütün yetkili Alman ve İttifak güçleri generallerinin katılımıyla ikinci bir teslim antlaşmasının yapılmasını dayatmıştır. Söz konusu ikinci kayıtsız şartsız, topyekun teslim antlaşması ise, Sovyet Ordusu’nun Berlin’de ki ana karargahı olan Berlin-Karlshorst‘ta imzalanıp, bununla birlikte İkinci Dünya Savaşı resmen sona ermiştir. 

Savaş sona eriyor ama, hemen akabinde uluslararası ilişkilerde “soğuk savaş” olarak adlandırılan yeni bir savaş türü başlıyor. Soğuk savaş denilmesinin nedeni silahlar ateşlenmiyor ama savaş ekonomik, politik, kültürel, silahlanma yarışı ve savaş tehlikesinin sürekli kılınmasıyla yeni bir formatta farklı jeopolitik enstrümanlarla devam ediyor.

Soğuk savaş kronolojik ve jeopolitik dört farklı aşamadan geçiyor. Detaylarına fazla girmeden bu aşamaları özetlemekte fayda var.

1945–1947 arası soğuk savaşın hazırlık aşaması olarak tanımlanıyor. Bu dönemde Anti–Hitler koalisyonu olarak adlandırılan Sovyetler Birliği, ABD, İngiltere, Fransa arasındaki ittifak çatırdıyor. Özellikle SSCB ve ABD arasındaki gerginlik had safhaya ulaşıyor. 

Winston Churchil savaşın bitmesinden 10 ay sonra, 5 Mart 1946 da, “Baltik Denizin’de olan Stettin’den (Polonya) tutun, Adriatikte ki Triste’ye (Kuzey İtalya) kadar demir perdenin arkasında kalmıştır. Varşova, Berlin, Prag, Viyana, Budapeşte, Belgrad, ve Sofya gibi merkezler ve Doğu Avrupa‘nın tarihi şehirleri Sovyet nüfusunun etkisi ve kontrolü alanına girmiştir.” diyerek yeni bir çatışmanın kapıda olduğunu mesajını veren,soğuk savaşı dile getiren ilk batili lider olmuştur.

Akabinde 1947 de Roosevelt’ten sonra ABD Başkanı olan Harry S. Truman ise, 12 Mart 1947’de kongrede “Sovyetler Birliği ve Komünistlere karşı çok daha sert olacağız.” diyerek soğuk savaşın başlangıcının resmi ilanı kabul edilen o ünlü konuşmasını yapmıştır. Truman bu konuşmasında Türkiye ve Yunanistan’ın önemini özellikle vurgulamıştır (Truman Doktrini). 

İkinci asama 1947 ile 1955 yılları arasındaki süreci kapsar. Bu süreçte taraflar savaş sırasındaki kazanımlarının sınırlarını genişletmek istediği ve birbirlerinin gücünü test ettiği dönemdir. Silahlanma yarışı başlamış ve bu yarış adeta atom silahları yarışına dönmüş, taraflar karşılıklı olarak güvensizlik politikaları bazında silahlanmayı temel politikalar haline getirmiştirler. 1948’de Sovyetler Birliği’nin askeri kontrolü altında olan Doğu Almanya sınırları içinde olan Batı Berlin, Sovyetler Birliği tarafından bloke edilmiş ve Batı Berlin‘e ancak ABD uçaklarının hava köprüsü (Luftbrücke) oluşturmasıyla  tedarik sağlanabilmiştir. Soğuk savaş ve Batı Berlin blokajı SSCB ve ABD arasında bir savaşa neden olmadı ama soğuk savaş Avrupa’dan binlerce kilometre ötede Kore’de sıcak bir savaşa evrildi. 

Sovyetler Birliği müttefiki Kuzey Kore ile ABD müttefiki Güney Kore arasında iki büyük gücün de askeri olarak bizzat müdahil olduğu ve milyonlarca insanin ölümü ile sonuçlanan Kore Savaşı 1953 yılında bir ateşkes antlaşması ile son buldu. Kore Savaşı, soğuk savaş döneminde iki güç arasında müttefikleri aracılığıyla yürüttükleri ilk sıcak savaştır.

Soğuk savaşın üçüncü aşaması Kore Savaşı’nın bittiği 1953’ten başlayıp 1961 yılına kadar süren yılları kapsar. Bu dönem ABD’nin Doğu Avrupa müdahil olma şansını denediği yıllardır. Doğu Almanya, Polonya ve Macaristan’da bazı toplumsal ayaklanmalar meydana gelmiş ama SSCB tarafından sert biçimde bastırılmıştır.

Soğuk savaşın dördüncü aşaması ise 1961’e kadar gecen süre içinde Varşova Paktı ve NATO’nun Avrupa’daki konumlarını sağlamlaştırıp, Avrupa’da bir güçler dengesi sağlayıp, herhangi bir çatışmanın nükleer bir savaşa yol açabileceği endişesi ile sıcak savaşı diğer kıtalara ve özellikle gelişmekte olan ülkelere kaydırma dönemi olan 1961 sonrasına rastlar . Avrupa’da 1960’lar sonrası bloklar arası bir yumuşama politikası (Entspannungspolitik) dönemine girilmekle birlikte Avrupa’da ki soğuk savaş dünyanın farklı bölgelerine, özellikle gelişmekte olan ülkelere sıcak savaş olarak kaydırılmıştır. 

Türkiye ve Yunanistan’ın NATO ya girmesi

Mart 1946’da Sosyalist Bulgaristan, Arnavutluk ve Yugoslavya tarafından desteklenen Yunanistan komünistlerinin ve solcuların başını çektiği Halk cephesi ve onun silahlı kanadı Demokratik Yunan Ordusu (DSE) ile diğer taraftan İngiltere ve ABD tarafından desteklenen Yunanistan’ın Amerikancı muhafazakar hükümeti arasında bir Yunan İç Savaşı sürmektedir. Bu savaş, aslında 1944 yılında başlamış, üç aşamadan geçmiş ve 1949 yılına kadar devam etmiştir. Fazla detaylarına girmemekle birlikte, 1946 yılına gelindiğinde Erzurum doğumlu ve mübadele sonrası Selanik’e yerleşen Yunanistan Komünist Partisi liderlerinden general Markos Vafiadis (1906 – 1992) liderliğinde özgürleştirilmiş bölgelerde “Geçici Demokratik Yunan Hükümeti” kurulmuş ve 10 maddelik bir programla SSCB, Yugoslavya, Bulgaristan gibi sosyalist ülkelerle iliksilerle özel önem vereceğini deklare etmiştir. Bu da merkezi hükümetin yanı sıra, ABD ve İngiltere için jeopolitik açıdan büyük bir tehdit olmuştur. Alman ve İtalyan faşizmine karşı savaşan Yunanistan, Fasizmin yenilgisinden sonra ilk büyük iç savaşın yaşandığı ülke olup on binlerce insan ölmüştür. Alman faşizmine karşı büyük direnişler göstermiş hatta o dönem İngiltere’nin kısmen desteğini almış olan Yunan sosyalistleri büyük bir kırımdan geçirilmiştir. Truman Doktrini’nin Yunanistan’da sosyalistlerin iç savaşı kaybetmelerinde belirleyici rolü vardır. Yunanistan’ın savaş sonrası Akdeniz de ABD için teşkil ettiği jeostratejik önemi göz önünde bulundurunca bu iç savaşın neden bu kadar kanlı olduğu daha iyi anlaşılır.

Truman, Yunanistan hükümetine ekonomik ve askeri yardim yapılmasının yanı sıra Türkiye’ye de ayni ölçüde bu yardımların yapılmasını kararlaştırıyor. Çünkü o sıra Türkiye’nin de ekonomik durumu kötü ve Türkiye de toplumsal bir kalkışmasının olmasından ve Türkiye’nin SSCB yörüngesine girmesinden endişeliler. 

Yunanistan ve Türkiye arasında bir denge politikası ile iki tarafı birden ABD’nin yörüngesine bağlamak için bu iki ülkeyi kapsayan ve bu iki ülke arasında belirli dengeler gözeten jeopolitik hamleler yürürlüğe konmuştur. Yani soğuk savaşın ön hazırlığının yapıldığı 1945 – 1947 yılları arasında, Türkiye ve Yunanistan jeostratejik konumları gereği, Truman doktrini ile paralel olarak soğuk savaşın ilan edilmesinde kilit rol oynayan iki ülke olmuştur.

iki ülkenin jeostrateji konumları göz önünde bulundurulduğunda bu son derece anlaşılırdır. Bunun için alttaki haritaya bir göz atmak yeterlidir.

Kaynak: Tarih Bilimi: https://www.tarihbilimi.gen.tr/makale/ikinci-dunya-savasi-sonrasi-kuresel-gucler/

Haritayı göz önüne aldığımızda; Doğuda, Alman faşizmine karşı savaşın en belirleyici faktörü Sovyetler Birliği, balkanlarda Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya, Arnavutluk, Doğu Avrupa’da Polonya, Macaristan ve Orta Avrupa’da SSCB’nin etkisi altına girmiş bir Doğu Almanya var. Ayrıca, Alman faşizmini yenen yegane güç olan Sovyetler Birliği’nin, kapitalist batıdan tutun Afrika’ya, Asya’ya, Latin Amerika’ya kadar uzanan son derece etkin, batı için endişe kaynağı olan büyük bir prestiji var. Bir bakıma dünyanın gözü Sovyetler Birliği’ne çevrilmiş durumda savaş sonrası.

Tüm bu faktörleri alt alta dizince Türkiye ve Yunanistan’ın ABD ve batı için SSCB etkisini kırmak ve SSCB’yi çevrelemek için vazgeçilmez oldukları aşikardır. Truman’ın kongrede yaptığı ve soğuk savaşın resmi ilanı olan konuşmasına (12 Mart 1947) özellikle Türkiye ve Yunanistan’ı zikrederek başlaması iste bu vazgeçilmez olan jeostratejik konumlarından dolayıdır! 

Türkiye ve Yunanistan’sız bir NATO, Avrasya’da de facto Batı ve Güney Avrupa ve birer kuzey Avrupa ülkeleri olan Danimarka ve Norvec arasında izole edilmiş bir bölge olmaktan öteye gidemezdi. Bu bağlamda NATO’nun kurucu üye ülkelerini belirtmekte kısaca yarar var: NATO, 4 Şubat 1949’da Birleşik Krallık, Belçika, Kanada, Danimarka, Fransa, İzlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Portekiz, Amerika Birleşik Devletleri’nin katılımıyla kurulmuştur.

NATO’nun kurucu üyelerine yakından göz attığımızda ABD, Kanada ve Avrasya dışında olan devletlerdir. Lüksemburg ve İzlanda butik devletlerdir. Kuzeyde Norveç ve Danimarka, Orta Avrupa’da Belçika ve Hollanda yine oldukça küçük devletlerdir. Avrupa’nın güney kıyısında yer alan İtalya ve Avrupa ise orta ölçekli devletlerdir. Yani dönem itibarıyla NATO kurucu ülkeler olarak Avrasya’da göreceli olarak son derece kısıtlı bir coğrafik alana hapsolmuş durumdadır.

Bu coğrafi hapsolma ilk defa Türkiye ve Yunanistan’ın NATO üyeliğiyle kırılmıştır. NATO en büyük başarısını Batı ve Güney Avrupa ve küçük birer Kuzey Avrupa ülkeleri olan Danimarka ve Norveç ile sınırlı nüfuz alanını ve jeopolitik izole edilmişliğini Türkiye ve Yunanistan’ı ayni gün ve tarihte, yani 18 Şubat 1952’de NATO’ya üye yaparak kazanmıştır. NATO’nun soğuk savaş sonrası dünyanın kaderini değiştiren en büyük jeostratejik hamlesi kanımca bu iki ülkenin üyeligi olmuştur. Karadeniz zaten (Türkiye sahilleri hariç) de facto bir Sovyetler Birliği ve müttefiklerinin “gölüdür“.  

Türkiye ve Yunanistan NATO üyeleri olmasaydı ne ABD’nin ne de başını çektiği NATO’nun büyük olasılıkla ne Ege’de ne de Doğu Akdeniz’de esamesi bile okunmazdı! Doğu Akdeniz’de olmayan bir ABD ve NATO, Batı Akdeniz’de de kolay kolay tutunamazdı. Ege ve Doğu Akideniz’de fazla bir nufüzu olmayan bir NATO nun buna paralel olarak Orta Doğu üzerindeki etkiside muhtemelen çok sınırlı olurdu. Doğusuyla, batısıyla Akdeniz’in, soğuk savaş dönemi boyunca de facto bir “NATO gölü” olması Türkiye’nin ve Yunanistan’ın, NATO’ya katılması ile mümkün olabildi ancak. Bu, ABD’nin ve NATO’nun bu ülkeler üzerine neden bu kadar yoğunlaştığını anlamak açısından da önemlidir. Hem Türkiye hem Yunanistanın soguk savas döneminde sürekli ABD – NATO destekli askeri darbelere maruz kalmaları ne pahasına olursa olsun vazgecilemez oluşlarındandır.

Dogu Akdeniz

Çokça bilinenin aksine Türkiye 1947’de daha NATO’ya girmeden önce ABD ile bir savunma paktı anlaşması imzalamış ve aradan 5 yıl geçtikten sonra, 1952’de NATO üyesi olmuştur. Yani Türkiye’nin ABD ve batıya angaje olması NATO’nun kurulmasından önce olmuştur. Yukarıda belirttiğimiz gibi 12 Mart 1947‘de de Truman’ın kongrede yaptığı ve soğuk savaşın başlangıcı olarak kabul edilen tarihten hemen dört ay sonra, 12 Temmuz 1947’de ABD – Türkiye Savunma Paktı Anlaşması imzalanmıştır. Türkiye daha NATO kurulmadan önce soğuk savaşın hemen ilk aylarında ABD’nin küresel küçük ortağı / junior partneridir. Türkiye, 1952’den önce yani 1947’den beri soğuk savaşın ilk aylarından itibaren SSCB’ye karşı bir cephe devleti olmuştur.

NATO’nun SSCB’ye karşı 1991 de yıkılmasına varan süreçteki en büyük jeostratejik zaferi Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olması ile mümkün olmuştur! Bu iki ülkenin NATO’ya katılması, günümüze dek süren NATO yayılmacılığının mihenk taşıdır, başlangıç fişeğidir. 

NATO’nun genişlemesi Mayıs 1982‘de İspanya’nın, Mart 1999 Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya, Mart 2004‘te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Romanya, Litvanya, Slovenya ve Slovakya‘nın katılmasıyla devam edip, Nisan 2014‘te Hırvatistan ve Arnavutluk’un katılmasıyla şimdilik sonuçlanmıştır. 

NATO’nun Ukrayna, Moldova, Azerbaycan ve Gürcistan’ı kapsaması planlanan ve asil hedefin Karadeniz’i bir NATO gölü yapmak olan genişlemesi ise Rusya’nın Güney Osetya müdahalesi / Rusya Gürcistan savaşı ve Rusya’nın 2014 yılında Kırım’a müdahalesi ve Doğu Ukrayna’da ki vekilleri aracılığıyla askeri müdahalesi ile şimdilik sonuçsuz kalmıştır. Özü itibariyle, Rusya’nın bu iki savaşı “yakin cevre / near abroad” diye tanımladıkları, Kafkaslar ve Orta Asya Cumhuriyetlerinin de içinde bulunduğu coğrafyaya yönelik NATO genişlemesini engellemek için yapılmış savaşlardır. Rusya tarafından eski Sovyet toprakları ekonomik ve güvenlik politikaları açısından yaşamsal çıkar alanı olarak görülüp bu bölgeye yönelik herhangi bir NATO genişlemesi bir savaş nedeni olarak görülmektedir.

Sonuç olarak sunu söylemek mümkün; Türkiye ve Yunanistan 1952 yılında NATO üyesi olmasaydılar soğuk savaşın sonucu ve tarihin akışı çok farklı olabilirdi. Tarihin akışını değiştiren bu iki ülkenin NATO üyelikleri soğuk savaş dönemininde bir game changer yani oyun değiştirici bir jeostratejik etkiye sahip olup, izlediğim kadarıyla bu yönüyle fazla da araştırılmamıştır.