SAYGIN Ünel

6-7 Eylül olayları, toplumsal bellekte insanlık dışı bir vahşetin sembolü olarak karşımıza çıkar. Türkiye’deki millet ayrılıklarının bugün bu noktaya gelmesinin en güçlü kırılma noktası 1955 yılında yaşanan bu utanç verici olaylardır.

 Söz konusu olayları daha da geçmişe giderek irdeleyecek olursak, 1912 ve öncesine kadar gitmek gerekir. İttihat ve Terakki hükümeti ile azınlık partileri arasındaki ilişkiler göz önünde bulundurulduğunda ilk evrede II. Abdülhamit’in istibdat politikasına karşı bir birleşmenin olduğu gözlenir. Devrimci Hınçak Partisi bu ilişkiyi 1902 kongresinde kesin bir dille inkâr etmiş ve Jön Türklerle bağlantı kurmaktan kaçınmıştır ancak bir takım sebeplerden dolayı farklı dönemlerde ilişki kurmak durumunda kalmışlardır. Bu durum, Abdülhamit hükümeti gözünden değerlendirildiği zaman ilerleyen zaman zarfında yapılacak olan ayaklanmaların ön hazırlığı gibi de görülebilir. Esasen bakacak olursak İttihat ve Terakki Cemiyeti daha çok milliyetçi bir politika izlemiştir.

Meşrutiyetin ilanından sonra Taşnaksutyun Partisi, İttihat ve Terakki hükümetiyle birtakım anayasal düzenlemeler için anlaşma yapmak istemiş ve 3 Ağustos 1908 tarihinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiride yer alan taleplerden dönemin azınlıklarının özlük haklarının elinden alınmış olduğu açıkça görülmektedir. Ülkenin bağımsız ve bölünmez olduğunu, meşruti yönetimin sürmesi kıstasıyla kabul ettiklerini de bildiren bir madde bulunan bu taleplerde; tüm halkların eşit ve adil bir şekilde yönetilmesini istediklerini, il sınırlarının azınlık nüfusuna göre ve kültürel geleneklerine dair özgürlükler çerçevesinde belirlenmesini, basın özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve özel mülkiyetin korunmasını esas alan yeni düzenlemeler getirilmesini maddeler halinde dile getirmişlerdir. Bu maddeleri tek tek ele alacak olursak, Ermeni köylülerinin topraklarına el konulmuş olduğunu ve pek çok benzer hakkın ellerinden alınmış olduğunu görmekteyiz. Bütün bunları göz önünde bulunduracak olursak siyasi ve sosyo-kültürel anlamda çok büyük bir ayrımın olduğu zaten su götürmez bir gerçektir. Toplumsal bellekte, bu durum öteden beri azınlık kavramının ayrıştırılmasının normalleştirilmesi şeklinde cereyan eder. Bu bağlamda; kültürlerin katmanlar halinde kuşaktan kuşağa taşınması yadsınamaz. 1950’li yıllara kadar devam eden süreçte bu baskılar şiddetlenerek devam etmiş ve bu konuda herhangi bir hak arayışının, tüm hükümetlerin otoritesine karşı bir tehdit olarak algılanmıştır.

6-7 Eylül 1955 tarihlerinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Selanik’te doğduğu evin Yunanlılar tarafından bombalandığı şeklinde asılsız bir haberin İstanbul Ekspres Gazetesi’nde yayınlanması sonucu halk sokağa dökülmüş ve gayrimüslimlerin ev ve dükkânlarını yağmalamışlardır. Azınlıklara son derece şiddetli müdahalelerde bulunan halk, gayrimüslimlerin kilise, sinagog, manastır ve okullarını hatta mezarlarını bile tahrip etmiştir. Bu olayların gerçekleştiği tarihin de Kıbrıs görüşmelerinin yapıldığı tarihlere denk gelmesi oldukça düşündürücüdür.

Olayların neticesinde Rumların büyük bir kısmı göç etmek zorunda kalmıştır. Sebep sonuç ilişkisinde, dönemin hükümeti olan Demokrat Parti’nin izlediği politikaya göre düşünecek olursak, Rumların desteklediği partilere karşı üstünlüklerinin artması ve ekonomik konjonktürde gayrimüslimlerin etkisinin azalması söz konusudur.

Sosyolojik olarak bakıldığında, azınlıklarla yapılan bu zulüm yeni nesillerin kindar bir anlayışa sahip olmasını tetikler. Bunun yanı sıra yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan halkların arasındaki etkileşimin baltalanması, kültürel bir kuraklık oluşması da oldukça büyük bir kayıptır.

Benzer olayların Maraş ve Sivas’ta “azınlık” olarak değerlendirilen kitlelere yapılmış olması da aynı zihniyetin uzantısı olduğunun kanıtıdır. Yakın geçmişte yaşanan bu olayların, zihniyet değişmedikçe yakın gelecekte de son derece olası olduğu da oldukça korkutucu bir durumdur.